|
“ … BİLİN BAKALIM, KİM KONUŞUYOR?..”
ATTİLÂ İLHAN
(... yoksa yanlış mı hatırlıyorum?
Galiba, şöyle bir yerde kalmıştık: Belli bir
zaman ve belli bir toplumda; halkla aydın, ya da
işçiyle ‘solcu’ ve ‘ilerici’; yalnız çıkar
düzeyinde değil, kültür düzeyinde de bir ve
beraber olmadıkça; o toplumda, ‘i/ericiliğin’
-Sosyalizm’in de- dinamikleri işlemez, hatta
işlemez değil, işletilemez! Zaten bu yüzden de,
Emperyalizm, üçüncü ülkelerin aydınlarını, kendi
kültürüne ‘kaydırıp’ bu ‘aykırılığı’ sağlayarak;
o toplumlar üzerindeki denetimini pekiştirir.
Konu açıldı mı, yıllardır J. M. Albertini’nin,
işin perde arkasını açıklayan ünlü kitabından;
alıntılar yapmışımdır. (‘Azgelişmişliğin
Mekanizması’, May Yayınları 1974). Şimdi de,
yaptığımız tespitleri A’dan Z’ye doğrulayan,
başka bir kalemden, başka bir alıntıyı
paylaşacağım; aslında onu, dakikasında tanımanız
lâzım ya, bakalım hanginiz, metnin sonuna
varmadan, kim olduğunu kestirebilecek?).
‘Temeli İçimizden çıkarmak zorundayız...’
“... bir ulusun kafası bozuk oldu mu, orada
halkın büyük çoğunluğunun amacı başka bir
hedefe, kendilerine ‘aydın’ denilen kesim ise,
başka bir zihniyete sahiptir. Bu iki kesim
arasında, tam bir uyuşmazlık, tam bir karşıtlık
vardır. Aydınlar, asıl kalabalığı kendi amacına
yönlendirmek ister; halk ve yoksullar ise, bu
aydınlara bağlanmayı istemez; o da, başka bir
yön belirlemeye çalışır. Aydın kesimi, yol
gösterip akıl vermekle, çoğunluk halkı, kendi
amacına inandırmayı başaramazsa, başka araçlara
başvurur, halka hükmetmeye, ona zor kullanmaya
başlar; halkı baskı altına almaya kalkışır. İşte
burada asıl irdelenecek noktaya geldik. Biz
halkımızı, ne ilk yöntemle, ne de zor kullanıp
dayatmakla, kendi hedefimize sürüklemeyi
başaramadığımızı görüyoruz, neden?..”
“... (çünkü) bunu başarmak için, aydın kesimiyle
halkın zihniyet ve hedefi arasında, doğal bir
uyum olmak gerekir; yâni, aydın kesiminin, halka
vereceği akıllar, halkın ruh ve vicdanından
alınmış olmalı. Oysa bizde, öyle mi olmuştur?
Aydınlarımızın halka gösterdiği yollar,
ulusumuzun ruhundan alınmış idealler midir?
Kuşkusuz hayır! Aydınlarımız arasında çok iyi
düşünenler vardır; fakat genel olarak şu yanlışa
düşeriz ki, inceleme ve araştırmalarımıza temel
olarak, neredeyse daima kendi ülkemizi, kendi
tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özellik
ve gereksinimlerimizi almayız. Aydınlarımız
belki bütün dünyayı, bütün diğer ulusları tanır,
fakat kendimizi bilmeyiz...”
“... aydınlarımız, ulusumu en mutlu ulus yapayım
der; başka uluslar nasıl olmuşsa onu da aynen
öyle yapalım der; fakat düşünmeliyiz ki, böyle
bir düşünce, hiçbir zaman başarılı olmamıştır.
(Çünkü) bir ulusun mutluluk saydığı şey, diğer
ulus, için felaket olabilir; aynı neden ve
koşullar birisini mutlu ettiği halde, diğerini
mutsuz edebilir. Onun için halka gideceği yolu
gösterirken, dünyanın bütün bilimlerinden,
buluşlarından, gelişmelerinden yararlanalım, ama
unutmayalım ki, asıl temeli içimizden çıkarmak
zorundayız...”
“… milletimizin tarihini, ruhunu, gelenek ve
göreneğini, doğru, sağlıklı, dürüst bakarak,
görmeliyiz. İtiraf edelim ki, hâlâ ve hâlâ,
aydın kesiminin gençleri arasında”, halkla ve
yoksullarla uyuşmazlık sürmektedir. Ülkeyi
kurtarmak için, bu iki zihniyet arasındaki
ayrılığı durdurmak; yürümeye başlamadan önce, bu
iki zihniyet arasındaki uyumu gerçekleştirmek
gereklidir. Bunun için de, biraz halk kitlesinin
(yoksulların), yürüyüşünü hızlandırması; biraz
da aydınların, çok hızlı gitmesi lâzımdır.
Fakat, halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak, daha
çok ve çok daha fazla, aydınlara düşen bir
görevdir...
YAZIK GÂZİ’NİN EMEKLERİNE!..
Meraklısı, elbette kestirebildi; bazılarınız,
acaba o mudur, diye tereddüde düştüler; besbelli
çoğunuz, bilemedi. Oysa Türkiye’nin bütün
eğitim, öğretim, yönetim ve komuta birimlerine,
duvarlara asılması gereken bu tarihi sözler;
Gâzi Mustafa Kemal Paşa’nındır. Cumhuriyet’in
ilan edileceği yıl, Türkocağı’nda verilen çay
ziyafetinde, Konya gençlerine söylediklerinden
alınmış; herkesin anlayabilmesi için, sadece
biraz sadeleştirilmiştir. Tarihi, 20 Mart 1923,
alındığı yer, Hakimiyet-i Milliye gazetesinin,
26 Mart 1923 tarihli nüshası. (Söylev ve
Demeçleri, Cilt II, s.137/147, Türk İnkılap
Tarihi Enstitüsü Yayınları, 1952).
Daha ilk bakışta görülen nedir? Gâzi’nin,
‘Azgelişmişliğin Mekanizması’nı, J. M.
Albertini’den on yıllarca önce tespit ettiği ve
bu ‘mekanizmanın’ işleyememesi için, kültür
bileşiminde ortaklık konusunda, aydınları ve
halkı uyardığı mı? Aksi halde ‘Ulusal Kültür
Sentezi’nin yolunu açmak için, işe Tarih ve Dil
Kurumları’nı tesis etmekle başlar mıydı? Ortak
bir tarih ve dil bilinci olmadıkça, halkla aydın
arasındaki özdeşleşmeyi sağlayamazsınız ki!
Fakat asıl vahim soru, sanırım şudur: Gâzi ölür
ölmez, Yunan/Latin adımını atarak, Avrupa’ya;
arkasından Atlantik adımını atarak, Amerika’ya,
çok tehlikeli kültür kaymalarını gerçekleştirip,
aydınlarla halkı, bir güzel birbirine
‘yabancılaştıran’ların ‘Atatürkçülüğü’ kimselere
vermeyişlerine ne demeli? Sonuç ne midir, açık
ve ortadadır: Yeni bir yüzyılın başında,
Hindistan, Çin, hatta İran, ‘ulusal kültür
bileşimi’ yolunda ilerleyen, -üstelik nükleer-
birer ülke; Türkiye ise, yalnız dış değil,
içişlerini düzenlemek için bile, ‘ecnebi’nin
dümen suyunda, ondan medet uman, garip bir ‘emir
kulu’; Nükleer de olamıyor...
Yazık, Gazi’nin emeklerine!...
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |