|
BÜYÜK TAARRUZ’DAN SONRAKİ TAKİP HAREKATI
SIRASINDA
YUNAN TERÖRÜ
NAZIM BUDAK
Komşumuz Yunanistan, zaman zaman sergilediği
dostluk gösterilerine rağmen “Helenizm”
yayılmacılığını canlı tutmakta ve Türkiye için
önemli bir “Batı tehdidi” oluşturmaktadır.
Uluslararası antlaşmalar hiçe sayılarak Ege
Adaları ve Oniki Ada silahlandırılmıştır. Kıta
sahanlığı, karasuları, hava sahası gibi
meselelerle Ege’deki haklarımızı kısıtlama
girişimleri sürmektedir. Türkiye üzerinde bir
baskı unsuru olarak kullanılan Kıbrıs konusu, AB
vesilesiyle yeni bir çıkmaza çekilerek “Enosis”e
zemin hazırlanıyor. Batı Trakya Türklerine karşı
uygulanan baskıcı politika, özellikle dini ve
kültürel alanda yoğunlaşmaktadır. Kısacası,
komşumuz Yunanistan, Türkiye aleyhtarlığını her
fırsatta sürdürmekte; bir yandan da Atina
kaynaklı propaganda merkezleri yoluyla, dünya
kamuoyu önünde bizi suçlamaktadır.
11 Eylül 2001’den sonra dünya genelinde teröre
karşı beliren hassasiyetin istismarı yoluyla
Türkiye karşıtı faaliyetler yeni bir boyuta
çekilmek isteniyor. Nitekim “#Ermeni soykırımı”
iddiaları yeniden gündeme taşınırken, 14 Eylül
gününün, “Küçük Asya’da Yunan soykırımı günü”
olarak kabul ve ilan edildiği haberleri basında
yer aldı. Esasen “Türklerin vahşiliği,
barbarlığı, gayrimedeniliği(!)” Etniki Eterya
Programının gereği olarak her fırsatta
tekrarlanan; zamana ve şartlara göre yenilenen
iftiralardır. “Ezeli ve ebedi düşmanımız
Türklerdir” cümlesiyle başlayıp, “Megalo-İdea
mutlaka gerçekleşecektir.” sloganıyla biten bu
17 maddelik Etniki Eterya programı, 1896’dan bu
yana yürürlüktedir. Hedef, Türkiye’dir ve Yunan
nesilleri bu ilkelere göre yetiştirilir.(1)
Öncelikle belirtelim ki, bu satırlar, Ege’ nin
iki kıyısında yaşayan Türk ve Yunan insanı
arasında düşmanlıkları körüklemek amacıyla
yazılmamıştır. Esas olan, yakın tarihin iyi
bilinmesidir.Düşmanlıklar,yanlış bilgiden
kaynaklanır ve rahmetli Kazım Karabekir Paşa’nın
deyimiyle: “Yanlış bilgi, felaket kaynağıdır.”
Tarih, 14 Eylül’ü, “Küçük Asya”yı işgale gelen
ve üç yıl dört ay süreyle Batı Anadolu’da terör
estiren Yunan işgal güçlerinin katliam ve
zulümlerinden kurtuluşumuzun son günü olarak
kaydetmiştir.(2)
Bilindiği gibi, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e
çıkarılan ve Helenizm hayalleriyle Türk insanına
saldıran, kadın çocuk demeden kan döken, köyleri
kentleri yakıp yıkan şımarık Yunan askeri, Sevr
yapımcılarının desteğine rağmen Türk’ün azim ve
iradesi karşısında yenilmiştir.
Yunan işgalcilerin, Anadolu’da 15 Mayıs
1919’dan 14 Eylül 1922’ye kadar süren Megalo-İdea
çılgınlığı, ciltlere sığmayacak kadar geniş bir
araştırma konusudur. Bu makale, tam 176 hafta
süren Yunan mezaliminin son iki haftasındaki
olayların özetlenmesi amacıyla hazırlanmıştır.
Ermeni soykırımı, gibi masalları gündemde tutan,
ASALA’dan PKK’ya kadar terör örgütlerine kucak
açan komşumuz, her şeyden önce tarih önünde
utanmalıdır
Anadolu’yu işgale kalkan Yunan ordusu, 26-30
Ağustos günlerinde yapılan Başkomutanlık Meydan
Muharebesi’nde asıl kuvvetleriyle imha
edilmişti. Terörü bir savaş türü olarak
benimseyen bu düşmanın, yenilgisi
sebebiyle,çekilme istikametlerindeki masum
halktan intikam alacağı anlaşılıyordu. Kaçan
artıkların tutunmasına imkan vermemek ve sebep
olacağı muhtemel kötülükleri en aza indirmek
maksadıyla sıkı bir takip harekatına karar
verildi. Çok iyi planlanan bu harekat,
askerimizin yorgunluğuna ve türlü
imkansızlıklara rağmen feragatle ve süratle
uygulanmıştır. Ne var ki, eşkıya sürüleri
halindeki düşman askerleri, çekilme
istikametlerindeki yerleşim yerlerinde dehşet
saçtılar. En fazla başvurdukları eylem türleri,
süratle gerçekleştirilen ve büyük zarara sebep
olan yangınlar ve toplu katliamlardı.
1 Eylül’de bütün cephelerde takip harekatı
başlatılırken havadan yapılan keşiflerde
Eskişehir ve Uşak’ın yanmakta olduğu
bildiriliyordu. O akşam Uşak’a ulaşan
birliklerimiz, şehri ve ova köylerini alevler
içinde buldu. Süratle oluşturulan söndürme
ekipleri ve halkın gayretine rağmen Uşak’ta 1785
ev, 12 cami ve 636 işyerinin tamamen yandığı
tesbit edilmiştir.Köylerde de tahribat
büyüktü.(3) Şehrin kuzey tarafındaki birkaç
mahalle ancak kurtarılabildi(4). İnsanca zayiat
da fazlaydı. Gümüşköy ve Dörtdeğirmen köyünden
150 kadar kadın kayıptı. Bölgede yapılan
aramalarda su kuyularında birçok ceset bulundu.
Bu zavallı kadınların cesetleri de
kuyulardaydı.(5)
2 Eylül sabahı yapılan hava keşiflerinde Uşak
güneyindeki köylerin de yakıldığı anlaşıldı.
Aynı günkü 2’nci Süvari Tümeni raporunda
bölgedeki köylerin yanmakta olduğu, ırz ve
namusa tecavüzlerin tesbit edildiği, yollarda
başları kesilmiş ak sakallı ihtiyarların,erkek
ve kadınların cesetlerinin bulunduğu
belirtiliyordu(6) Aynı günün akşamı Yunan
generallerinden Trikopis ve Diyenis ile bazı
subaylar esir edildi. Akşamın karanlığında ıssız
bir orman içinde onları teslim alan genç Türk
subayı, kendilerine yardım etti, insanca
davrandı. Oysa İzmir’in işgali sırasında genç
bir Yunan subayı, kolordu komutanı Ali Nadir
Paşa’nın şakağına tabanca dayamış, yüzüne tokat
atmıştı. 56’ncı Tümen komutanı ve kolordu kurmay
başkanı da aynı akibete uğramıştı. “Zito
Venizelos” diye bağırmayan Albay Süleyman Fethi
Bey ise süngülenmişti.(7) Perişan bir vaziyette
esir edilen Yunan generalleri, intikam alınacağı
korkusuyla beklerken, Türk subayının bu hareketi
karşısında şaşırmışlardı. Cesetlerle dolu
yollardan geçirilerek büyük bir yangın harabesi
halindeki Uşak’a getirildiler. Esirler
arasındaki kurmay subayları huzuruna kabul eden
Garp Cephesi Kurmay Başkanı Albay Asım (GÜNDÜZ),
onlara hitaben: “Sizleri muntazam asri ve medeni
bir ordunun subayları diye mi, yoksa kana
susamış sefil bir çetenin efradı olarak mı
karşılayayım? Bunda mütereddidim.” demişti.(8)
Harekâtın daha da hızlandırılması amacıyla
piyade birliklerinden de atlı kıtalar teşkil
edildi, fakat barbarlık önlenemiyordu. 3
Eylül’de Salihli doğusundaki Dorali köyüne
ulaşan 21’nci Süvari Tümeni öncüleri, evlere
doldurulup yakılmak üzere olan köylüleri son
anda kurtarabildiler. Akşama doğru Eşme’ye giren
8’nci Tümen birlikleri, kasabayı alevler içinde
buldular. Son birkaç bina Tümen İstihkam
Bölüğünün gayretiyle kurtarılabildi. Kasabada
yirmi kadar ihtiyardan başka kimse
kalmamıştı.(9) Başkomutanlık karargahıyla
Eşme’ye gelen Siirt Mebusu Mahmut Bey, o vahşeti
şöyle anlatıyor: “#...Eşme’ye geldik.Yunanlılar
bu şehri de yangın harabesine çevirmişler. İki
yüz haneli ve oldukça mamur bu kasabada bir
kulübe bile yangından masun kalmamış.Düşmanın
kaçış yolu, harabeye ve yangın tarlasına
dönmüş”(10)
Ova köylerinin de durumu aynıydı.Korkunç bir
terör estirilmişti.
Hava sıcaklığı yükseliyor, güneş çarpma olayları
ve su sıkıntısı artıyordu. Bölgede su
ihtiyacının sağlandığı kuyular, düşmanın öldürüp
attığı insan cesetleriyle doluydu.(11) Cephe
Komutanlığının 3 Eylül tarihli raporunda,
“#Savaşı kaybettiğini anlayan kindar ve gazaplı
düşman çaresizliğinin intikamını müdafaasız
halktan ve senelerdir istismar ettiği
beldelerimizden alıyor.” sözleriyle
başlıyordu(12)
General Fahri Belen, Büyük Taarruzu
değerlendiren bir yazısında şöyle diyordu: ,
“Yunanlılar çekilirken köyleri, şehirleri
yakıyorlardı . Yollarda öldürülenler, kapalı
yerlerde toptan yakılanlar, kuyulara atılanlar
görülüyordu.”#(13)
Bu kin ve gazabın en korkunç izleri 5 Eylül’de
geri alınan Alaşehir’de görüldü. İlk Kuvayı
Milliye teşkilatını kuran bu şehrimizin fedakar
ve kahraman halkı insafsızca katIedilmiş,
binaların tamamı yakılmıştı. Bazı kadın ve
erkekler ise kayıptı. 1’nci Ordu
Komutanlığından Cephe Komutanlığına sunulan 5
Eylül tarihli akşam raporu şöyle başlıyordu: #5
Eylül saat 17 00’da Alaşehir kasabası
kurtarıldı. Düşman, Alaşehir kasabasını ve
köylerini tamamen yakmış, kadın çocuk demeden
bütün halkı öldürmüştür.(14)
Siirt Mebusu Mahmut Bey’in notlarında Alaşehir
için yazılanlardan birkaç satır bile bu vahşeti
belirtmeye yeterlidir: “#6 Eylül 1338 (1922),
Eşme’den hareketle Alaşehir’e vasıl olduk Düşman
kundakçılığının en feci eseri bu şehirde... 400
evden 20 ev bile kalmamış. Aha1iye de çok zulüm
yapılmış.Yol üzerindeki bütün köyler de yanmış.
Harabe halinde...”(15)
Bütün bu yangınların planlı olarak çıkarıldığı,
özel birimler kullanıldığı, ağırlık teşkil eden
parlayıcı ve patlayıcı maddelerin yangın
çıkarılacak yerlere taşındığı çeşitli
kaynaklardan tesbit edilmiştir. Mahmut Bey’de
buna değiniyor: “...Paytonla Salihli’ye
geldik... Köyler yakılmış. Soruyoruz: Nasıl
yaktı? Tafsi1at veriyorlar: Benzin, kundak,
hususi müfrezeler. Yani sistemli bir gayret.
Mezarlığı bile yakmışlar. Niçin;? Hikmeti ne?
vahşet ve alçaklık.”(16)
Bu vahşet ve alçaklığa rağmen ne harp esirlerine
ne de bölgedeki Rum asıllılara en ufak bir
kötülük yapılmamıştır. Komutanlar, Türk
askerinin kin ve intikam hissine
kapılmayacağından, düşmanın seviyesine
inmeyeceğinden emindiler. Genelkurmay Başkanı
Fevzi Paşa (ÇAKMAK), İnönü Savaşları ve
sonrasıyla ilgili bir değerlendirmesinde Yunan
zulümlerine de değinerek askere olan güvenini şu
sözlerle belirtmişti: “Türk askerleri şimdiye
kadar böyle cellatlık, kundakçılık ve
yangıncılık görmemiştir... Ordumuz, intikamı
savaş meydanlarında mertçe, düşnan1arından
almayı öğrenmiştir. Düşmanlarımızın derecesine
inmeyeceğiz.”(17) Düşman bu “cellatlık” ve
“#kundakçılığı”nı 6 Eylül’de geri alınan
Bayındır ve köylerinde de sergilemişti. Daha
güneyde Nazilli, alevler içindeydi. Şehri bir
baskınla ele geçiren Demirci Mehmet Efe
gönüllüleri ve 74’ncü Alay’a mensup birlikler,
büyük gayret göstererek şehrin bir kısmını ancak
kurtarabildiler.
7 Eylül sabahı 1’nci Kolordu takip müfrezeleri,
Salihli-Turgutlu yolu üzerinde ki Ahmetliye
ulaştılar. Yakılmamış tek bir bina bile
kalmamıştı. Ahalinin bir kısmı binalara
doldurularak yakılmıştı. Bir kısmı ise,
kloroform koklatılarak bayıltılmış ve midelerine
akıtılan benzin ateşlenerek
patlatılmışlardı.(18) Kolordu Kurmay Başkanı
Binbaşı Muharrem Mazlum (E.Orgeneral İSKORA) o
günleri, “Hiç bir düşman Yunan kadar zalim
olamaz Yunan’ın çıktığı her köyde, her kasabada
bizi yangınlar, yıkılmış evler, ırzlarına
tasallut edilmiş kadınlar, çocukları katledilmiş
analar karşılıyordu” sözleriyle anlatıyordu.(19)
Aynı gün Akhisar Ovasına inen 5’nci Süvari
Kolordusu öncüleri, bütün ova köylerini alevler
içinde buldular. Kolordu’nun 14’ncü Tümeninden
saat 20 00’da verilen raporda düşmanın
Alaşehir’den götürdüğü kadın ve erkeklerden bir
kısmının kurtarıldığı, diğerlerinin düşman
askerleri tarafından öldürülmüş olduğu
belirtiliyordu. Musaçalı-Tepeköy istikametinde
ilerleyen 1’nci Süvari Tümeni günlük raporunda
da asıl konu yine yangın ve katliamdı. Aynı gün
Batı Cephesine verilen raporda Turgutlu
Kasabasının yakılmış olduğu, halkın bir kısmının
öldürülmüş olduğu, bazılarının da diri diri
yakılmış olduğu belirtiliyordu.(20)
1995 Yılında Turgutlu ile ilgili bir sempozyumda
sunulan bir tebliğe göre yangın, Turgutlu’nun
kurtuluşundan iki gün önce başlatılmış. İkisi
atlı biri yaya olan üçer kişilik yangın çıkarma
postaları mahallelere dağılmış. Atlıların
terkilerinde taşınan benzin tenekeleri ve
paçavralarla evleri ateşe vermişler. Yerli Rum
ve Ermeniler de onlara kılavuzluk etmişler.
Yakılan binalardan dışarıya fırlayan insanlar
kurşunlanmış, bir yandan da talan ve yağma
yapılmış. Tahkiki Mezalim Komisyonu’nun
tesbitIerine göre 6328 evden sadece 201’i sağlam
kalmış. Çok kıymetli el yazması eserlerin
bulunduğu Paşa Camii kütüphanesi de
yakılmış.(21)
Düşmanın bütün kaçakları Manisa’ya dolmuştu.
Şehirde korkunç olaylar olduğunu haber alan 14
ncü Sv.Tüm.ne mensup birlikler süratle şehre
ulaştılar. Ne yazık ki Manisa alevler içindeydi.
Tümen Emir Subayı Seyfettin Bey (ÇALBATUR),
hatıratında: “#8 Eylül 12 00 sıralarında
Manisa’ya girdiğimiz zaman, Manisa alevler
içinde yanıyordu, Halk civar dağlara sığınmıştı”
Yapılan tesbite göre 11337 binadan 7000’i
tamamen yanmıştı.(22)
Güneyde Nazilli, Aydın taraflarından trenlerle
İzmir’e çekilen düşman askerleri de demiryolu
civarındaki bütün yerleşim yerlerini
yakıyorlardı.Bütün bu insanlık dışı olaylar
karşısında İzmir’in bir an önce kurtarılması
için gayret gösteren birliklerimiz, 9 Eylül günü
şehre ulaştılar. Düşman İzmir’i yakmaya fırsat
bulamamıştı.. Ne var ki, 13 Eylül günü şehirdeki
yerli rum ve ermenilerin aynı anda birçok yerde
çıkardıkları yangınlar, itfaiyenin ve 8’nci
Tümenin gayretlerine rağmen, yeni yangınlarla
büyüyerek yayıldı. Alsancak, Pasaport, Basmane
ve çevreleri kül oldu. 1’nci Kolordu
Komutanlığının raporuna göre İzmir yangınında
25000 kadar ev ve işyeri tamamen yanmıştı.(23)
Kuzeyde Eskişehir-Bursa istikametine çekilen
düşman birlikleri de yine korkunç yangınlar
çıkardılar, toplu katliamlar yaptılar.
Bütün bu eşkiyalığın, yunanlıların iddia ettiği
gibi, kaçan askerlerin kontrol dışı
hareketlerinden kaynaklanmadığı açıkça bellidir.
Cephe Komutanı İsmet Paşa (İNÖNÜ) o günleri
anlatırken şöyle diyordu: “Afyon’dan yol
açıldığından İzmir’e kadar yalnız muharebe
meydanlarından değil, dört tarafımızdan bitip
tükenmeyen yangın sütunları arasından geçerek
gelmişiz. Bu yangınların sebepleri, büyük tarih
hadiseleri içindeki sebeplerdir. Küçükler emir
aldıklarını söylerler,büyükler disiplin
kalmadığını söylerler.”(24)
Ancak bu vahşetin kaçan düşman
artıklarının disiplinsizliğinden değil, önceden
planlanmış ve yeri gelince uygulanmış terörist
eylemler dizisi olduğu inkar edilemez. Yunan
ordusunun en yetkili kişisi olan eski Başkomutan
Papulas, Ayafotini Kilisesinde yapılan önemli
bir toplantıda, Anadolu’yu terk etmek zorunda
kalırsak her tarafı yakıp enkaz ve kül halinde
bırakacağız demişti.(25)
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal, Büyük
Zafer’den sonra Meclise hitap ederken düşmanın
bu insanlık dışı hareketlerine de değinerek
aynen şöyle demiştir: “#Yunan ordusunun en son
erinden dahi Anadolumuz temizlenmiştir. Kahraman
askerlerimizin süngülerinden canlarını
kurtaran1ar, cihana karşı ebediyen utançlı
olarak kalabilecek şekilde ancak
kaçabilmişlerdir. Bu kaçkınlar asker değil,
ancak haydutlar, cani1erdir. Her geçtikleri
yerde savunmasız bir halde bulunan
kadınlarımızı, çocuklarımızı, ihtiyar1arımızı
kesmişler ve yakmışlardır. Birçok yerimizi ateşe
vermişler, harabelere çevirmişlerdir. Bu zulmün
ve vahşiliğin etkisinii bütün insanlık cihazı ve
medeniyet ümit ederim ki duyacaktır.” (26)
Evet, medeni alem, işgalcilerin Anadolu’yu terk
ettikleri 14 Eylül’ün bir soykırım günü değil,
Anadolu’da soykırıma girişenler için bir utanç
günü olduğunu unutmamalıdır. Türk aydını,
Milletimizin tarihini karalamaya yönelik bu gibi
asılsız iddiaları insanlık alemine duyurmak
zorundadır.
DİPNOTLAR
1. Etniki Eterya (Yunan Millî Cemiyeti)
Yunanistan’ın kuruluş ve yayılış
politikalarını belirleyen gizli Yunan
örgütünün ismidir. Türkiye’yi hedefleyen
faaliyet programı silahlı şiddete dayanır.
Amaç, Ege’yi bir iç deniz yapmak, Batı
Anadolu’yu ilhak etmek, Bizans
İmparatorluğu’nu ihdas etmektir. (bkz.
Türk-Yunan İlişkileri ve Megalo-İdea, Kültür
Bakanlığı y., Ankara, Yayın No. 594)
2. Geniş bilgi için Bkz. Nurdoğan
Taçalan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken,
Milliyet y. İst. 1971. s. 81.
3. Genkur. Harp Tarihi D. Başkanlığı
yayını seri No.1, Kitap III, s. 35.
4. Cemal Kutay, Ege’nin Kurtuluşu, İst.
1981. s. 139.
5. Genkur. age. s. 27 (2’nci Sv. tüm.
Harp Ceridesi)
6. Age. s. 45.
7. Nurdoğan Taçalan, age s. 251.
8. Genkur. age, s. 55.
9. Age, s. 71.
10. Siirt mebusu Mahmut Bey’in Notları,
Hayat Tarihi Mecmuası sayı 17, s. 10-18.
11. Genkur. age, s. 74.
12. Cemal Kutay, age, s. 142.
13. Fahri Belen, “Büyük Taarruz”,
Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı 18, s.
70.
14. Genkur. Harp Tarihi D. Arşiv: 4/4557,
d. 18, K. 1904.
15. Hayat tarih Mecmuası, agy. s. 7, sayfa
10-18.
16. Mahmut Bey’in Notları, age, s. 10-18.
17. Belgelerle Türk Tarihi Dergisi sayı
18, s. 24.
18. Genkur, age, s. 109-118.
19. Hayat Tarih Mecmuası, “Düşmanın
Zulmü”, sayı: 7, s.11.
20. Age, s. 104.
21. Mehmet Emin Dinç, 5 Eylül 1995’te
Turgutlu Sempozyumuna sunulan tebliğ. Türk
Kültürü D. sayı 391.
22. Hayat Tarih Mecmuası, MANİSA, Cilt 1,
s. 4 .
23. Genkur. age, s. 260.
24. Belgelerle Türk Tarihi Dergisi.
“Sakarya’dan İzmir’e”, sayı 18 s. 34.
25. Genkur. age, s. 261.
26. BTTD. “Mustafa Kemal, Büyük Taarruz ve
Zafer”, sayı 18, s. 19
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |