|
Gün KKTC İle Dayanışma, Baskıya Ve Şantaja
Hayır Deme Günüdür!..
Talat SARAL
GÜN KKTC İLE DAYANIŞMA,
BASKIYA VE ŞANTAJA HAYIR DEME GÜNÜDÜR!..
KKTC’de 14 Aralık’ta yapılacak seçimler
yaklaştıkça özellikle AB yetkilerinin tehdit,
hatta şantaja varan akıl almaz baskıları giderek
artıyor. İlişkilerimize tuz-biber eken son
örneklerini bugünlerde sıkça yaşıyoruz.
Bay Komiserin Hezeyanları
AB’nin 5 Kasım’da açıklanan 2003 yılı ilerleme
raporunda ilk defa Kıbrıs konusunun bir şart ve
tehdit unsuru olarak yer alması, ardından AB
komiseri Bay Verheugen’in bu konuda
“Rapora bilinçli olarak yerleştirdiğimiz Kıbrıs
ifadesiyle Ankara’ya siyasi bir mesaj verdik...
Kıbrıs üyeliğin şartı değildir, ancak Kıbrıs
sorununu çözmekle Türkiye’nin üye yapılacağı ve
bu konuda bir pazarlık olabileceği de asla
düşünülmemelidir” mealindeki şantaj ve
tehdit dolu ifadeleri, hemen sonra Avrupa
Konseyi’nin Loizidu davası ile ilgili
olarak almış olduğu hukuk skandalı karar,
AB kökenli sözde sivil toplum kuruluşları
yanında ABD ve İngiliz temsilcilerinin KKTC’deki
“yavuz hırsız” misali seçim
propagandaları ve bu seçimle ilgili olarak yine
KKTC’de olukla akıtılan paralar, AB’nin Kıbrıs
konusunda maskesini bir kere daha düşürmekte ve
Türk halkının “canavar”ı gerçek
görünümüyle tanımasını sağlamaktadır.
Bunlara ilaveten, Karen Fogg’un halefi
olan Ankara’daki AB temsilcisi Bay Kretschmer’in,
son haftalarda dozu giderek artan selefini
aratmayacak türdeki Türkiye aleyhtarı cüretkar
beyanları ilişkilerimizi daha da geriyordu.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi; 2 Aralık 2003
tarihinde yine AB’nin genişlemeden sorumlu
komiseri Bay Verheugen’in, suçluların
telaşından olacak, akıl almaz sertlikteki
son beyan ve tehditleri, bu konuda bardağı
taşıran son damla olmuştur.
AB’nin atanmış bir memuru olan Bay komiserin
Türkiye’ye ve özellikle göz bebeğimiz
Türk ordusuna, ayrıca KKTC’ye ve Sn.
Denktaş’a küstahça dil uzatan aşağılayıcı
beyanları asla kabul edilemez. KKTC’deki
truva atlarına ve hainlere verdikleri bunca
desteklere rağmen, son anketlere göre sinsi
amaçlarına ulaşamayacaklarını anlayan, Rum-Yunan
ikilisinin Brüksel’deki avukatı rolündeki malûm
komiser; bu son beyanında bizim için hiç de
sürpriz olmayan “Kıbrıs’ta çözümsüzlük
Türkiye’ye siyasi ve ekonomik açıdan çok
pahalıya malolur (...) Denktaş kendini güçlü
zannediyor, oysa kararlar Denktaş’ın arkasından
alınıyor (...)Seçimi muhalefet kazanırsa legal
olur. Aksi takdirde geçerli saymayız (...)Çözüm
olmazsa Türkiye Kısbrıs’ta işgalci olur...”
şeklindeki hezeyanlarıyla, aslında AB’nin
Kıbrıs’ta hangi kirli hesaplar içinde
olduğunu ve Türkiye’nin hiçbir zaman AB’ye üye
olamayacağını bir kez daha kanıtlamıştır.
Tepkiler üzerine yapılan açıklamalar ise, tekzip
yerine özrü kabahatinden büyük davranışlar
oluyor.
Bunlara karşı yasak savma kabilinden
“provokasyonlara bakmayalım” türünden sineye
çekici ve aşağıdan alıcı değil, gerçek anlamda
açık tavır alıcı, özellikle Bay
Verheugen’i istifaya davet edici
ve ilişkilerimiz konusunda son bir kez AB’yi
uyarıcı cevaplar, en yüksek düzeylerde ve en
etkili şekilde verilmeli ve kamuoyu tarafından
AB nezdinde gerekli protestoların yapılması için
girişimler yurt içinde ve Avrupa Türkleri
nezdinde başlatılmalıdır. Özellikle Sn.
Başbakanın geçen ay KKTC’yi ziyaret etmiş olması
ve verdiği mesajları, ayrıca 3 Aralık 2003
tarihinde Türk-İş genel kurulunda bu konuda
yapmış olduğu konuşmadaki “Orada iki dil,
iki millet, iki din var. Tek taraflı fedakarlık
istenemez. Bunu kabul etmiyorlarsa, o zaman
bildiklerini okusunlar, biz de bildiğimizi
okuruz (...) Şu andaki Kopenhag kriterlerinin
adı da Ankara kriterleri olur”
mealinde ifadelerini ve bakanlar düzeyinde bir
heyetin yeni kaynak ve projelerle Kıbrıs’a
gitmesini, bu yönde olumlu bir başlangıç olarak
kabul ediyor, bunun yukarıda belirttiğimiz
şekilde mutlaka devamının gelmesini istiyor ve
bekliyoruz.
Kıbrıs ve Terör
Kıbrıs konusunun geçen ay İstanbul’da art arda
yaşadığımız ve milletçe lanetlediğimiz yeni
terör dalgasıyla yakın bağlantısı olduğunu
asla unutmamalıyız. Bilindiği gibi, Kıbrıs’ta
Türkleri yok etmeyi amaçlayan EOKA
tedhiş/terör örgütü Yunanistan tarafından1950’li
yıllarda kurulmuş ve başına da Yunanlı Albay
Grivas getirilmişti. Bu kanlı örgütün Kıbrıs
Türklerine yönelik terör eylemleri 1974’e kadar
sürmüş, özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963’te,
Anayasa rafa kaldırılarak ve Türkler yönetimden
tamamen dışlanarak Makarios tarafından
bir Rum Cumhuriyeti (?) haline
getirildikten sonra, daha da hızlanmış, adanın
yalnızca %3’üne ve birbirinden kopuk şekilde
hapsedilen Türklere son darbe Sampson
darbesiyle indirilmek üzere iken Türk ordusu
imdada yetişmiştir.
Ancak, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile terör sona
ermemiş, isim değiştirerek Türkiye’ye ve tüm
Türklere yönelmiştir. 1974’de EOKA’nın yerini
kanlı Ermeni militanların kullanıldığı Asala
örgütü, 1984‘te ise (Paris’te ki Orly
katliamından sonra) bu örgütün yerini PKK-Hizbullah/KADEK
almış ve otuz bini aşkın insanımızı
kaybettiğimiz büyük terörü yaparak bu günlere
gelinmiştir.
Teröristbaşı
1999’da yakalandığında cebinden Kıbrıs Rum
kesimi pasaportunun çıktığı, bu caninin
Kenya’da Yunan elçiliğinde saklandığı ve
PKK’nın AB ülkeleri içinde en büyük lojistik
desteği Yunanistan’dan, ayrıca Kıbrıs Rum
kesiminden gördüğü asla unutulmamalıdır.
Kırsal alanlarda da Türkiye’ye yönelik yeniden
başlatılan ve dozu giderek artan PKK/KADEK
terörüne rağmen, AB’nin ismini değiştirttiği bu
örgütü hala terörist ilan etmemesi karşısında
tepkisiz ve suskun kalmamalıyız. Bugünü ve
yarını yorumlarken, dünde olanları, bu acı
gerçekleri hiç göz ardı etmemeliyiz.
Kıbrıs Politikamız
Kıbrıs Rum kesimi
ve öteki 9 aday 16 Nisan 2003 tarihinde
AB’ye tam üyelik girişi için imza attı. AB’nin
oyunları ve bu haksız ve ısrarlı tutumu,
sözde aday yaptığı Türkiye’ye karşı hangi
niyetleri beslediğinin açık bir kanıtıdır. Daha
da önemlisi, AB’nin savunur göründüğü ilkelerle
hiç bir şekilde bağdaşmayan bu kararı,
uluslararası hukukun açık ve ağır bir şekilde
ihlalidir.
Bu nedenle, Londra ve Zürih
antlaşmalarının açık hükümlerine ve Türkiye’nin
uyarılarına rağmen, AB’nin Kıbrıs Rum kesimini
üye yapma konusundaki hukuk dışı tavrını
sürdürmesi asla kabul edilemez. Bu konunun
hukuki değil, siyasi bir nitelik taşıdığı
savı da özürü kabahatinden büyük ayrı bir AB
riyakarlığıdır. Hukuken yanlış olanın
günümüzde siyaseten doğru olması mümkün
değildir. Çünkü her siyasi kararın temelinde
de hak ve adaletin mevcut olması gerekir.
Aksi düşünce, AB’nin siyasi kararlarında hukuk
ve adaletten bağımsız hareket ettiğinin, işine
geldiğinde orman kanunlarını uygulamakta
sakınca görmediğinin açık bir delili olur.
Ulusal davamız Kıbrıs’a ilişkin anlaşılmaz
yanlış ve pasif tutumumuzun son aylarda daha
da artan çarpıcı örnekleri şunlardır:
·
“Rum kesiminin AB ile entegrasyonu ölçüsünde
Türkiye’nin de KKTC ile yakınlaşması”
şeklindeki temel politakamız adeta rafa
kaldırılmıştır. Devletin ve milli politikaların
sürekliliği nerede kaldı?
·
Rum kesiminin AB üyeliğine Kopenhag Zirvesi
sonrasında resmen itiraz etmiştik. Ancak, 16
Nisan’da Rumların AB üyeliği için imza
atmasına ses çıkarmadık. Bununla da kalmayarak,
Sn. A. Gül imza töreni için Atina’ya
gitti ve (devletimizi temsil eden
büyükelçimiz aracılığıyla) Rum lideri
Papadopulos’un bir tür kirveliğini
yapmış olduk. Buna ne hakkımız var? Tamamen
aksine, bu üyeliğe karşı uluslararası hukuktan
doğan haklarımızı kullanarak (ve önceki
itirazımızın doğal gereği olarak) Lahey’de
iptal davası açmamız gerekmez miydi?
·
Son Lahey Zirvesi’yle layık olduğu çöp
sepetine atılmış olan Annan planını gelen
heyetlere yeniden diriltme sinyalleri
veriyoruz, ne hakla?
·
KKTC’ye uygulanan insanlık suçu AB
ambargosuna karşı lafla yetiniyor, eyleme
bir türlü başvurmuyoruz. Kimden, niçin
çekiniyoruz?
·
Türkiye’nin katkıları dışında, AB’nin KKTC’de
“yardım” (!) adı altında muhalif parti ve
gruplara para desteğine karşı neden suskun
kalıyoruz? Niçin bu açık dış müdahaleye
“Legal amaçlarla yardım olacaksa, yeterli
düzeyde ve doğrudan KKTC hükümetine yapılır”
diyerek açık tavır koymuyoruz?
·
KKTC’nin ekonomik bakımdan bir tür 82. il
ilan edilerek kalkındırılması için hala ne
bekliyoruz? Sn. Denktaş’ın son açılımları
ile güçlenen pozisyonunu ekonomik önlemlerle
neden desteklemiyoruz? Tüm KKTC ürünlerinin ve
belli katma değer kazanmış legal KKTC
ithalatının Türkiye’ye gümrüksüz girişini
niçin hemen başlatmıyoruz? Hatta, KKTC’nin
uluslararası ticaret için serbest bölge
ilanı konusunda niye öncü olmuyoruz? Bu bağlamda
KKTC ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasını
neden hayata geçirmiyoruz?
·
Avrupa Konseyi’nde güdümlü Kıbrıs raporu
(!) görüşülüyor ve Kıbrıs’a 30 yıldır
yerleşen Türklerin geri gönderilmesi isteniyor.
Gelecek seçimlerde muhalefete ayrı bir kıyak
olan bu taktik oyuna karşı Türkiye’den hangi
tepki yükseldi? Bu nasıl bir aktif politika?
·
Rum kesiminde karanlık ticaret yapan
binlerce Rus tabela firmasına (Alman Der
Spiegel’in 6.11.2000 tarihli sayısı) neden
ses çıkarmıyoruz?
·
1975’teki arazi değişimi anlaşmasına rağmen,
Rumların açtığı davalara karşı niçin Güneyde
kalan Türk malları ve EOKA katliamları
nedeniyle dava açılmıyor?
·
Lozan’da biz Kıbrıs’ı İngiltere devletine
bıraktık, Kraliçeye değil. İngiliz üslerinin
Kraliçenin özel mülkü haline getirilmesi
oyununda neden hep suskunuz?
AB sözde adaylığımız bizi ulusal
politikalarda şaşı yapmamalı, çöküş
dönemindeki Osmanlıdan miras monşer kafalı
pasif politikalardan hızla sıyrılarak KKTC’yi
mutlaka yaşatmalıyız. Yoksa bunun bedelini
her alanda çok ağır öderiz.
Kıbrıs Soruları
Türkiye’ye yönelik yoğun AB propagandası
etkisini Kıbrıs konusunda da göstermektedir.
Özünde, uzun vadede Kıbrıs’ın tamamını
Rumlaştırmayı hedefleyen Annan planı,
kimi AB hayalcisi ya da lobicisi köşe
yazarlarımız ve sözde bilim adamları tarafından
Türk kamuoyuna “bulunmaz fırsat, barışçı
çözüm (!)” gibi makyajlı sloganlarla
sunulmak istendi. Bu gibilerin ve bunların
etkisinde kafası karışanların şu sorulara samimi
olarak cevap vermelerini dileriz:
·
Türkiye Kıbrıs’ı feda ederek (1913’te Girit’ten,
1923’te Meis adasından ve 1947’de 12
adadan sonra) güneyden de Yunan
kuşatmasına razı olabilir mi?
·
Kıbrıs’ta bugün milli davamızın yıkılmaz abidesi
Sn. Dektaş’a utanmadan dil uzatanlar,
yarın Rumun kuyruğunda AB’ye girince,
en çok Batı Trakya Türkleri kadar açık
hava hapishanesi sakini olabileceklerini,
içlerine alacakları en az 60-70 bin Rumla (Truva
atı) 1974 öncesine döneceklerini
düşünüyorlar mı?
·
Her şeyi ile Rumdan farklı olan ve acı geçmişten
dolayı Rumlara asla güvenmeyen Kıbrıs
Türklerinin kendi geleceklerini tayin hakkı yok
mu? “Bir adada yalnızca bir tek devlet olur”
diye evrensel bir yasa mı var? Aynı din ve
kültüre sahip Haiti ve Dominik,
aynı adada (Hispaniola) nasıl iki ayrı devlet
olarak yaşayabiliyor?
·
“Kıbrıs”lı
diye bir millet nerede var? (Makarios’a
atfedilen şu ifade ilginç: “Kıbrıs’ta bir
millet yok, Yunanlılar ve Türkler vardır.
Kıbrıs’lı olan sadece merkeplerdir.”)
·
İki apayrı toplumun;
güvenli sınırlarla yan yana değil
de, zikzaklı sınırlarla iç içe
yaşamaya zorlanması hangi yüksek idealin (!)
sonucudur?
·
Kıbrıs’ta
Rum kesimine yıllardır her türlü
destek sağlanırken, sırf kendi bayrağı
altında hür, bağımsız ve güven içinde
yaşamak arzusu yüzünden Kıbrıs Türk halkına
1974’den beri uygulanan ambargo;
dostluğa ve insanlığa sığar mı?
·
Kıbrıs’tan sonra sıra Ege’ye gelmeyecek
mi? (Örneğin, denize çıkışı nerdeyse
Türkiye’ye tamamen kapatacak olan) Yunanistan’ın
isteklerine Ege’de evet dememiz mümkün
müdür? AB Türkiye’ye müzakere tarihi kararını
2004 sonuna bu yüzden ertelemedi mi?
·
Eğer AB (genişlemeyi veto etme tehdidi
nedeniyle) Avrupa’nın şımartılmış çocuğu
Yunanistan’ın oyuncağı olmuşsa, o Avrupa’dan
Türkiye’ye bir yarar gelebilir mi?
·
Fener-Rum Patrikhanesi
için ekümenlik (Vatikan gibi
bağımsız devlet) dayatmasını yok mu sayacağız?
1994’te “cemaatsiz” açılan Trabzon’daki
Saint Maria Kilisesinin papazı,
“Önümüzdeki 20 yıl içinde Avni Aker
Stadyumuna sığmayacağız”
demişti. Bu cüretkar ifade, Türkiye’de kimlerin
nelerin peşinde olduğunu açıklamıyor mu?
·
Dışişleri bakanı ile Türkiye’de sirtaki
oynayan, ama aynı dönemde Atina’da cumhurbaşkanı
ile Pontüs soykırım anıtı (aslında kendi
suçlarını itiraf etme belgesi) açan
Yunanistan’ın tüm istediklerini almadan bize
tam üyelik desteği vereceğine hangi safdiller
inanabilir?
Siyaset, milletin ve ülkenin
vazgeçilemez hak ve çıkarları için
yapılır, yapılmalıdır. AB hayalcilerinin ve
lobicilerinin hedefleri için değil... Asla
unutmamalıyız: “Su uyur, düşman uyumaz.”
Yunanistan Politikamız
Lozan Anlaşması ve sonrasında kurulan Türk-Yunan
dengesi, belli ölçüde 1981’e kadar
korunabilmiştir. Ancak bir yandan 1974 Kıbrıs
barış harekatı sonrasında Yunanistan’ın ASALA ve
benzeri terör örgütlerine Türkiye’ye karşı
vermiş olduğu destek ve bir yandan da aynı yıl
Yunanistan’ın AB’ye tam üye olması, ayrıca
Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne
muvafakat etmemiz sonrasında, Türk-Yunan
dengesi özellikle siyasal alanda giderek
aleyhimize gelişmeye başlamıştır. Bu olumsuz
gelişme 1996’da AB ile Gümrük Birliği’ne
girişimiz ve özellikle Aralık 1999’da (sözde)
aday üye ilan edilmemiz üzerine büsbütün
hızlanmıştır. Bu tarihten sonra Türkiye
Papandreau’nun “düşmanını cebinde
taşı” taktikli sahte dostluğa dayanan
kurnaz tilki politikasıyla Türkiye Atina’ya
karşı destek alma uğruna hep sessiz ve şaşı
kalmıştır. Bazı örnekler verelim:
·
Batı Trakya’da Türklere yapılan baskılara ses
çıkarılmamıştır. Seçilmiş Müftü Emin
Aga’nın yargılanması Lozan’dan doğan açık
bir hukuk ihlali olduğu halde, bu konuda Türkiye
etkinlik gösterememiştir.
·
Batı Trakya’daki dağlık bölgede bulunan Türk
köyleri yabancılara ve özellikle Türklere
yasak bölge ilan edilmiş, yıllar yılı bu
uygulama sürdürülmüşken, Türkiye bu konuyu
uluslararası platformlara ve özellikle AB
organlarına taşımamıştır. (Son örneği
folklorcularımızın bu köylerdeki bir
festivale katılmasının önlenmesidir.)
·
Batı Trakya’daki Türklere ait araziler
çeşitli bahanelerle kamulaştırılmış ve bir
kısmına eski Sovyetler Birliği’nden göç eden
Rumlar yerleştirilmiştir. Buna da seyirci
kalınmıştır.
·
Lozan’a açıkça aykırı olduğu halde, Türkiye’nin
hemen yanıbaşındaki kritik bazı Ege
adalarının silahlandırılması karşısında
tepkilerimiz bir kaç sitem ve dolaylı
eleştiriden ibaret kalmıştır.
·
PKK’ya Yunanistan’da verilen açık destek (Lavrion
kampı) ve teröristbaşına Suriye’den kaçışı
sonrasında yapılan yataklık ve himaye aslında
Yunanistan’ın “terörist ülke” ilanı için
yeterli eylemler olduğu halde, bu konuları
Türkiye, depremlerin yarattığı duygusallık
ortamı içinde Papandreau’nun Sirtaki’li
oyunlarıyla birden unutuvermiştir.
·
17 Kasım
terör örgütünün deşifre edilmesi sonucunda
başlatılan ve diplomatlarımıza yönelik
katliamlar nedeniyle bizi de yakından
ilgilendiren kamu davasının, daha ilk duruşmada
süresiz ertelenmesine Türkiye ses
çıkarmamıştır.
·
Yunanistan’ın Ermenistan’la stratejik
işbirliği anlaşması yapması açıkça
Türkiye’nin aleyhine olduğu halde, bu konuda
diplomatik bir karşı hamle yapılmamıştır.
Yunanistan politikamızda mevcut ve giderek artan
hatalara şu örnekleri de ekleyelim.
·
Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenlik,
hayalleri hep zinde tutuluyor, biz ise uyuyoruz.
(Üyesi olmaya adeta can attığımız AB’nin,
1994’te bu patriğe, 550 yıldır olmayan
Bizans’ın devlet başkanlığı ünvanını
verdiğini ne çabuk unuttuk?)
·
Ege’deki karasuları
konusunda Türkiye’ye karşı tavır koyamayan
Yunanistan, hava sahasının (fır hattı)
ihlal edildiği iddialarını sıkça dile getirmiş,
hatta bizi AB’ye şikayet etmiştir. Bunlara karşı
askerin teknik düzeyde dile getirdiği
haklı tepkiler siyasetten yeterli desteği
alamamıştır. Tamamen aksine, “içimizdeki
Verheugen’ler ve Karen Fogg’lar”:
TSK’nın bu çok yerinde girişimlerini,
“AB yolumuza (?) taş konuluyor” diye
eleştirmiştir.
·
Yunan Başbakanı Simitis’in şu sözleri
Türk siyasetinden hemen hiçbir tepki almamıştır:
“Kıbrıs (Türkiye’nin) AB pasaportudur ...
(Kıbrıs’ın AB adaylığının kesinleşmesi)
Helenizim yolunda büyük bir adımdır ...
Kıbrıs’ın (Rum kesimi) AB üyeliği ile ENOSİS
gerçekleşmiştir”. Bu bilinçli ve kasıtlı
beyanlar bir bakıma Türkiye’yi test
etmekdir. Bunlara tepkisiz kalmak, devamına
cesaret vermek anlamını taşır. Buna ne hakkımız
var?
·
Eski defterleri karıştırmaya çok hevesli olan
Yunanistan’ın özellikle 27 Haziran 1944’te
Çamarya’da (Yunanistan’ın Kuzeybatısında
Arnavutların yaşadığı yer) yapmış olduğu
müslüman katliamı (Bkz. Murat Çelik’in
26.6.2003 tarihli Star’daki makalesi)
uluslararası platformlara Türkiye tarafından hiç
taşınmamıştır.
·
22 yıllık AB üyesi Yunanistan’da Türkler yanında
Makedonlar, Ulahlar ve Arnavutlar gibi
diğer azınlıklara reva görülen baskıları
Türkiye hep seyretmiş, bu konuları AB ve dünya
platformlarına, uluslar arası yargı organlarına
taşımamıştır.
Sonuç
1.
AB ile şimdiye kadarki ilişkilerde muhatap
olduğumuz ulusal onuru zedeleyici çeşitli
haksız suçlamalara ve özellikle Kopenhag
Kriterleri’ne, can alıcı konularda yeni
bazı kriterler (örneğin Kıbrıs, Ege, Güneydoğu,
sözde Ermeni soykırımı, K. Irak vb.)
ekleme şeklindeki teşebbüslere karşı, “aman
ilişkilerimiz bozulmasın, adaylığımız (?)
tehlikeye düşmesin” yanlış mantığı
çerçevesinde genelde suskun kaldık, aşağıdan
aldık ve yapılanları, söylenenleri hep sineye
çektik. (AB’nin bu bağlamda bir küstahlığının
da Cumhuriyetimizin temeli olan Kemalizm’e
dil uzatma olduğu unutulmamalıdır.)
2.
Artık bu pasif ve edilgen politikanın
terkedilmesi zamanı çoktan gelmiştir. Çünkü
bıçak kemiğe dayanmış, Türkiye’nin
geleceğine yönelik tehditler art arda gelmeye
başlamıştır. Asla unutulmamalıdır ki; AB
ile ilişkilerimizde tam üyelik hayali ve
içimizdeki lobilerin etkisiyle ulusal
çıkarlarımız konusunda suskun kalmak,
bize AB nezdinde hiçbir zaman önem ve itibar
kazandırmamış, tamamen aksine AB’nin
Türkiye’ye yönelik örtülü niyet ve emellerinde
daha cür’etkar davranmasına
yol açmıştır. 40 yıllık ilişkilerimiz bunun acı
örnekleriyle doludur. Artık uyanmamız ve (Rum
kesiminin dayatmacı üyeliğine karşı
uluslararası hukuk yolu, ayrıca Gümrük
Birliği faciası başta olmak üzere) AB ile
tüm ilişkileri masaya yatırmamız
kaçınılmazdır.
3.
Mucizelere bağlı AB üyeliğimize
en büyük engelin Yunanistan olduğu asla
unutulmamalıdır. Buna şimdi bir de Kıbrıs Rum
kesimi eklenmiştir. Bu engellerin aşılmasında;
tepki göstermeme, aşağıdan alma, suskun kalma,
sineye çekme ve Yunanistan’ın sahte
dostluk oyunlarına kanma gibi yanlış ve
pasif politikalarımız hiçbir surette sonuç
getirmez. MEGALO IDEA (Bizans’ı ihyayı
amaçlayan büyük ülkü) var olduğu sürece,
Yunanistan’ın Türkiye politikası asla değişmez.
Değişen yalnızca taktiklerdir. Bunlar herkesçe
ve özellikle siyasetçilerimizce, önemli bir
bölümü maalesef mütareke basınını bile
sollayan medyamızca iyice bellenmelidir.
Politikada isabetli yorum, doğru tavır için şu
çok anlamlı Türkmen atasözü rehberimiz
olmalıdır: “Testinin içinde ne varsa,
ağzından da o dökülür.”
4.
Bu nedenlerle bir kere daha Müdafaa-i Hukuk
olarak haykırıyor ve diyoruz ki; Kıbrıs’ta
hiçbir şekilde geri adım atılamaz, AB’nin şantaj
ve tehditlerine boyun eğilemez. Gün teslimiyet
ve susma günü değil; KKTC’yi yaşatma,
tarihimize, haklarımıza ve bunların Kıbrıs’taki
simgesi Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş’a her zaman
sahip çıkma günüdür.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |