Aynı başlıkla Cumhuriyet Gazetesi’nde bir makalem
yayımlandı. Konu çok önemli. Orada
söylediklerimi genişleterek, yazmayı bir görev
bildim.
Carlos dahil en ünlü teröristlerin avukatlığını da yaptığı
için teröristleri çok yakından tanıyan Jacques
Verges şöyle diyor: “Bir gerilla gurubu ile
bir devlet arasındaki savaşın, ellerde beyaz
eldivenler ve İnsan Hakları Bildirisi’yle
yapılmasını beklemek, ne ikiyüzlülük!..”
Hannah Aront’un dediği gibi: “Dehşetin mutlak surette
hüküm sürdüğü yerde, her şey ve herkes susmaya
mahkumdur.”
Adolf Hitler de, korku ve menfaat ile bütün halkların
teslimiyete yöneltilebileceğini iddia ediyor
ve şöyle diyordu: “Terör, en kuvvetli siyasi
silahtır ve ben bazı aptal burjuvaları şok
durumuna sokuyor diye ondan mahrum olamam.”
Bunu Herman Rauscning, “Hitler Bana Dedi” adlı
kitabında belgelemektedir.
Führer’le konuşan diğer bir yazar olan Hanstongel de,
Hitler’in şu sözlerini naklediyor:
“Demokrasiler, daima böyle saldırılar
karşısında yapıları bakımından aciz
kalacaklardır; zira savunmak için kendilerinin
de otoriter bir rejim kurmaları
gerekmektedir.”1
4- 5 Ekim 1991 tarihleri arasında Antalya’da düzenlenen ve
Uluslararası Basın Enstitüsü Direktörü Peter
Galliner, Avrupa insan Hakları Divanı Yargıcı
Thor Wilh Jamson, Avrupa işkencenin Önlenmesi
Komitesi Üyesi Love Keliberg, Avrupa
Paralmentosu Siyasi İşler Komisyonu Üyesi
Maria Loisa Cerretti, Birleşmiş Milletler
İnsan Hakları Genel Sekreter Yardımcısı Jan
Martenson gibi şahsiyetlerin de katıldığı bir
sempozyumda konuşan Bruna Stegagnini şöyle
diyor: “Terörizm trajedisini yaşamayanlar
için, alınan -önlemleri ve sınırlamaları
eleştirmek çok kolaydır. Ancak ben, birincil
ve en önemli insan hakkı olan yaşamı sürdürme
hakkını ve yurttaşların güvenliğini korumayı
amaçlayan bu önlemleri ve sınırlamaları
getirmenin Türk Devletinin görevi olduğuna
inanıyorum.”
Anayasamızın konu ile ilgili çeşitli hükümleri birlikte
değerlendirildiğinde şu husus açık bir biçimde
anlaşılmaktadır: Devlet, yalnız “insan
hakları” için değil, başka amaçlar için de
vardır. “toplumun huzuru, milli dayanışma ve
adalet anlayışı” için vardır. Toplumun
huzurunu sağlamak, ulusal dayanışmayı
gerçekleştirmek ve adalet anlayışını egemen
kılmak çerçevesinde varolan, bu çerçeve
içinde yer alan devlet, yine de başıboş ve
keyfi davranmayacak, insan haklarına “saygılı”
olacaktır. insana değer verilmesi, insan
onurunun yine kollanması gerekecektir. Ama
insan hakları, artık devletin varoluş nedeni
olmaktan çıkmıştır.2
Türkiye’de Ceza Muhakemesi Hukukunun ilim haline
gelmesinde en büyük katkıyı yapan Prof. Dr.
Nurullah Kunter, son dersini verirken şunları
söylemiştir: “Kanunlar ideallere değil,
ideolojilere hiç değil, sadece ve sadece
toplumun şartlarına dayanmalıdır.”3
Temel hak ve özgürlüklerin yasalar ile kısıtlanmasının
veya zaman zaman ortadan kaldırılmasının
gerekçesini Alman Yasal Sistemi şu şekilde
izah etmektedir:
“Terör ile mücadeleye yönelik yasal düzenlemeler
yapılırken, öncelikle bu mücadelenin gerçek
ihtiyaçları doğru tespit edilmeye çalışılmış
ve bu ihtiyaçlar ve terörle mücadelede hedefe
ulaşmayı sağlayıcı yasal düzenlemeler
getirilmiştir. Bu yapılırken elbette kişilerin
birtakım anayasal hak ve özgürlükleri
kısıtlanmış veya bazı hallerde tamamı ile
askıya alınmıştır.
aa. Terörizmin tehlikelerinden toplumu koruma gerekliliği
kişisel özgürlükleri kaybından ve terör
şüphelisi olan kişinin haklarından daha ağır
basar.
bb. Konu ile ilgili olarak verdiği bir kararda Alman Yüksek
Mahkemesi; Alman Anayasasının Alman
Hükümetini, sadece vatandaşları kişise
lolarak korumakla değil, aynı zamanda Alman
ulusunu bir bütün olarak korumakla yükümlü
tuttuğunu içtihat etmiştir.”4
Alman Anayasa Mahkemesi Üyesi, Köln Üniversitesi
Profesörlerinden Klaus Stern, Almanya Anayasa
Mahkemesi’nin tutumunu şöyle
değerlendirmektedir:
“Anayasayı koruma davaları ile ilgililerin tefsiri
bakımından.,. Anayasamızın temel değeri
mevzubahis olmaktadır: Hür demokratik temel
düzen. Bu düzen birçok acılar dolu
tecrübelerden sonra yüksek ölçüde
değerlendirilmiştir. Bunu, basit bir zaman
akımı bazen tehlikeye atarak yere vurabilir
de. Anayasanın babalarına (yapıcılarına) da
bu tehlike görünmüştü. Daha Herrenchimsee
tasarısına ait müzakerelerde şu nokta
anlaşılmıştı: ‘Bu noktada ihmalkar olan her
demokrasinin, intihar etmek tehlikesiyle karşı
karşıya olduğu izahtan varestedir,”‘5
Birleşmiş Milletler 17.4.1998 tarihinde, ‘insan Hakları ve
Terörizm’ başlıklı bir kararı oyçokluğu ile
kabul etti.
Bu tarihi kararın öğelerini, 1999 Yunus Nadi Sosyal
Bilimler Ödülünü kazanan “Terör ve Demokrasi”
adlı eserinde Pulat Y. Tacar şöyle özetliyor:
- Tüm terörizm eylemleri, nasıl, nerede ve kim tarafından
yapılırsa yapılsın hiçbir şekilde haklı
gösterilemez; insan haklarının yerleşmesi
uğruna terörizme başvurması da haklı
gösterilemez.
-En temel insan hakkı olan yaşama hakkını ortadan
kaldırmayı amaçlayan terörizm, tüm biçim ve
belirtileriyle devam etmektedir. Terörist
gruplar insan haklarını ağır şekilde ihlal
ediyorlar.
- Terörizm, demokrasiyi, sivil
toplumu ve kanunun üstünlüğü ilkesini tehdit
etmektedir.
- Terörizm, insanların korkusuzca
yaşayabilecekleri bir ortamı ortadan
kaldırmaktadır.
- Rasgele uygulanan terör ve şiddet, kadınlar, çocuklar,
yaşlılar dahil olmak üzere, pek çok sayıda
masum insanı katletmekte, sakatlamaktadır; bu
eylemler hiçbir şekilde haklı gösterilemez.
- Pek çok terörist grup, yasadışı silah kaçakçılığı ve
uyuşturucu kaçakçılığı yapan, ayrıca cinayet,
tehditle para sızdırma, insan kaçırma,
saldırı, rehin alma, hırsızlık, kara para
aklama ve ırza tecavüz eylemlerine karışmış
olan başka suç örgütleriyle, ulusal veya
uluslar arası düzeyde işbirliği yapmaktadır.
- Terörizme karşı alınacak önlemler, uluslararası insan
hakları normlarına ve uluslararası hukuka
uygun olmalıdır.
- Devletler arasında, uluslararası ve bölgesel örgütler
arasında, terörizme karşı mücadelede yapılan
işbirliği artırılmalıdır; dolayısıyla hangi
şekilde olursa olsun, nerede ve kim
tarafından yapılırsa yapılsın tüm terörizm
biçimleri ile mücadele edilmeli ve terörizm
ortadan kaldırılmalıdır; terörizm herkes
tarafından kınanmalıdır.
- Terörizm, insan haklarını ve temel
özgürlükleri ve demokrasiyi yok etmeye yönelik
bir eylemdir; bu eylem devletlerin toprak
bütünlüğünü ve güvenliğini tehdit etmektedir;
meşru bir şekilde göreve gelmiş hükümetleri
sarsmaya, çoğulcu sivil toplumu ve hukukun
üstünlüğü ilkesini yok etmeye yöneliktir.
Devletlerin ekonomik ve toplumsal gelişmesine
olumsuz etki yapmaktadır.
- Her türlü etnik kin ve nefret,
şiddet ve terörizm kınanır.
- Devletler, uluslararası insan hakları normlarına ve
hukuka tam uygunluk içinde nerede ve kim
tarafından yapılırsa yapılsın her türlü
terörizmi önlemeye, onunla mücadele etmeye ve
ortadan kaldırmaya davet edilir; uluslararası
camia terörizmi ortadan kaldırmak için
işbirliğine çağrılır.
Yukarıda ana hatlarını verdiğimiz bu karar, 1151ehte ve 57
çekimser oyla Birleşmiş Milletler Genel kurulu
tarafından kabul edilmiştir.
Karar, insan haklarının hayata geçirilmesi bakımından
atılmış en önemli adımdır. Çünkü, günümüzde en
vahim insan hakkı ihlalleri, devletler ve
devlet görevlileri tarafından değil, terör
örgütlerince yapılıyor. Ne yazık ki; Kıbrıs
Rum Yönetimi, Ermenistan, Suriye, Yunanistan
gibi PKK’ya açıkça destek veren ülkelerle
birlikte, Batı camiasını oluşturan İngiltere,
Almanya, Avusturya, Belçika, Kanada,
Danimarka, Fransa, Finlandiya, İrlanda,
İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç,
İspanya, İsveç, Ukrayna gibi ülkeler de
çekimser oy kullanmışlardır.
Çekimser oy kullanmalarının nedeni, terörizmin bir insan
hakkı ihlali olduğunun kararda yazılı
olmasıdır ve ne yazık ki adı geçen ülkelerin
çoğu PKK ve benzeri terör örgütlerine açık
veya dolaylı destek veriyorlar. Bu destek
belgelendikçe, asıl insan hakkı ihlalcilerinin
bu devletler olduğunun kabulü gerekecek.
Batı camiasına göre, insan hakkı ihlalleri sadece devletler
tarafından yapılabilir.
Onlara göre, örneğin bir terör örgütünün eline
atom bombası geçse, bir şehri bombalasa,
milyonlarca kişiyi öldürse, bu eylem insan
hakkı ihlali değildir ama, devlet
görevlilerinin kişilere kötü muamelede
bulunması, insan haklarının ihlalidir.
Levent Kavas, 16.10.1999 tarihinde, Star gazetesine
yazdığı “Ne Siz Sorun Ne Ben Söyleyeyim”
başlıklı makalesinde bu anlayışı şöyle
özetliyor:
“‘Teröristle masaya oturmayacak’ bir yetke, ‘terör
örgütü’nü bir ‘devlet çekirdeği’ olarak
tanımayan bir kimse, o örgütü ‘insan
haklarını çiğnemekle’ suçlayamaz. Ancak
devletler ‘insan hakları’nı tanıma, koruma,
işletme ‘yetki’sini taşıdığı için, ancak
devletler ‘insan hakları’nı tanımamakla,
korumamakla, işletmemekle suçlanabilir. Bir
‘terör örgütü’nü ‘insan hakları’nı çiğnemekle
suçlamak, örgüt olarak o örgütü, yalnızca
‘gerçekte’ değil, ‘hukuken’ de bir ‘yetke’
saymak anlamına gelir. Bir örgüt, bir kişi
‘insan hakları’nı koruma konusunda ‘yetkili’
değilse, ‘insan hakları’nı çiğnemekten
‘sorumlu’ da tutulamaz.”
Bizdeki sözde insan hakları savunucusu dernekler, özellikle
kendilerine ‘ikinci cumhuriyetçi’, ‘liberal’
gibi isimler takan aydınlar, irticai
faaliyetlerde bulunanlar, Batı camiasının
benimsediği insan hakları anlayışını
savunuyorlar. Hem insan haklarını savunur
görünecekler ve hem de terörist örgülerin,
irticai faaliyette bulunan kişi ve partilerin
avukatlığını rahatlıkla yapabilecekler.
Vatandaşlarımızı “kahrolsun insan hakları” sloganlarıyla
yollara düşüren, Birleşmiş Milletler kararına
aykırı olan bu çarpık insan hakları
anlayışıdır. Çünkü onların insan haklarını
devlet görevlilerinden çok, PKK, DHKP/C,
iBDA-C ve Hizbullah gibi terör örgütleri,
mafya benzeri çıkar amaçlı suç örgütleri ihlal
ediyor ve bizdeki sözde insan hakları
savunucuları da, bu çeşit örgütlere destek
vermekten başka bir şey yapmıyorlar.
21. yüzyıl, gerçekten insan haklarının hayata geçirildiği
bir yüzyıl olacak. Ancak, 21. yüzyılın insan
hakları anlayışı, anılan Birleşmiş Milletler
kararına uygun, hem devlet görevlilerine, hem
terörist örgütlere ve hem de Çıkar amaçlı suç
örgütlerine karşı ‘masumu’ koruyan, çağdaş
bir insan hakları anlayışı olacak.
Bu konuda gerçek Türk aydınına, Türk devletine büyük
görevler düşüyor. Çünkü, çağdaş insan
haklarının hayata geçirilmesi için yaptığımız
savaşta, Batı camiasından ve onların
içimizdeki yardakçılarından bize hayır yok.
Gölge etmesinler başka ihsan istemiyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti, Kurtuluş Savaşı
mücadelesini Batı camiasına rağmen yapabilmiş
bir ülkedir. insan hakları mücadelesini de,
Birleşmiş Milletler’deki çağdaş insan
haklarını savunan devletlerle işbirliği ve
onlara öncülük yaparak kazanacağına
inanıyorum.
PKK Başkanı Abdullah Öcalan’ın, İmralı’da alınan ilk
ifadesinde söylediklerinin sonu:
“...Sorgumun bittiği şu anda Avrupa’nın beni istemediğini
ancak beni Türkiye’ye karşı kullanmak
istediğini ve kullandığını belirtmek
istiyorum. Türkiye son yıllardaki ekonomik
atılımlarıyla ve hatta bize karşı yürüttüğü
mücadelesiyle kalkınma potansiyeli olan bir
ülke olduğunu göstermiştir. Avrupa beni
Türkiye’ye karşı kullanırken, Türkiye’yle beni
karşı karşıya getirirken, Türkiye’nin de önünü
kesmeyi hedeflemiştir. insan haklarından çok
sık bahseden Avrupa, beni kullanmak suretiyle
çok kan dökülmesine sebep olmuş ve sonuçta
insan haklarını işletmeyerek ikiyüzlü olduğunu
göstermiştir. Bu yüzden Avrupa’yı kınıyorum.”
19 Mayıs 2000 günü, Samsun’da
“Atatürk ve Türkiye” konulu bir konferans
vermiş ve şöyle demiştim:
“Atatürk’ün ‘düşman devletler’ olarak nitelendirdiği
devletler, başka güçlü devletleri de
arkalarına alarak, Lozan’ın öcünü almaya
hazırlanıyorlar.
“Çünkü, başa çıkılamayacak kadar büyük ekonomik güçlerini,
siyasi nüfuzlarını kullanarak, ülkemizin her
kesiminde ve kuruluşunda yerli
işbirlikçilerini yarattılar.
“Gerektiğinde medyanın çok önemli bir kesimini, sözde
aydınları ve bilim adamlarını, bazı dernek ve
meslek kuruluşu yöneticilerini, amaçları
doğrultusunda kullanabiliyorlar.
Sindiremedikleri veya doğruyu düşünemez hale
getiremedikleri aydın sayısı giderek azalıyor.
“Artık siyasal İslamcılarla,
bölücüler Cumhuriyetimize karşı el ele.
“Neredeyse bize ‘Ne mutlu Türküm
diyene’ demeyi yasaklayacaklar.
“Bu ortamı yaratan güçler, bizi kaldıramayacağımız kadar
ağır bir borç yükü altına sokarak, İnsan
Hakları Mahkemesi’nin yanlı ve amaçlı
kararlarıyla, ‘Ancak dediklerimizi körü
körüne yaparsanız borçlarınızı erteleriz ve
ancak o zaman sizi Avrupa Birliği’ne alırız’
tehditleriyle hükümetlerimizi kuşatma altına
almaya çalışıyorlar.
“Hükümetlerimizin de, direnme güçlerinin giderek
zayıfladığı anlaşılıyor.
“Bundan sonra olacaklar bellidir. ‘Küreselleşiyoruz’,
‘Devleti değil bireyi ön plana çıkarıyoruz’,
“‘Demokrasinin önünü açıyoruz’ gibi parlak
ambalajlara sararak hazırlattırdıkları yasa
ve Anayasa değişiklikleriyle, yaptırdıkları
ekonomik uygulamalarla, ülkemizde gelir
dağılımını daha da bozup, işsizliği
artıracaklarından, köylümüzü perişan hale
getireceklerinden, kalkınma hızımızı
yavaşlattıracaklarından, terörü azdırıp
turizmimizi baltalayacaklarından,
cumhuriyetimizi şeriatçı ve bölücü akımlara
karşı yasal yollardan savunamaz hale
getireceklerinden, devletimize sadakatle
hizmet eden Atatürkçü kişileri görevlerinden
uzaklaştırmaya çalışacaklarından, okullarımızı
ve camilerimizi olabildiğince tarikatların
kontrolüne sokmaya çalışacaklarından;
üniversitelerimizi çağdışı medreseler haline
getirmek, Türk Ordusunu Cumhuriyetimizi
koruma ve kollama görevini layıkıyla yapamaz
hale getirmek, Atatürkçü kişi ve partileri
TBMM’ye sokturmamak
için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarından
hiçbir kuşkunuz olmasın.
“Bunları yapmakla amaçladıkları şey, ‘irtica’ ve
‘bölücülük’ün önünü açmak ve böylece
savunmasız kalan Türkiye Cumhuriyeti’ni
paramparça etmektir.
“‘Düşünce suç olmaktan çıkartılmalıdır’ diyorlar. Ülkemizde
‘düşünce’ suç değildir. Suç olan, ülkemizi
bölmek için, dini esaslara dayanan bir devlet
düzeni kurmak için yapılan propaganda ve
tahriklerdir. Benzer yasalar, bütün demokratik
Batı devletlerinde de vardır. Ülkemizde
‘hukukun üstünlüğü’, Anayasaya aykırı
eylemler, PKK eylemleri önlenerek, çıkar
amaçlı suç örgütleriyle mücadele edilerek
sağlanabilir. Hukuk alanında gereksinimimiz
olan şey, teröristi, mafya babalarını, Şevki
Yılmaz’ları, ikinci cumhuriyetçileri,
işbirlikçileri sevindirecek ve azdıracak bir
hukuk düzeni değildir. Halkımız artık Türkiye
Cumhuriyeti’nde kamu düzeninin sağlanmasını
istiyor. Şehit cenazelerine katılmaktan,
Hizbullahçıların kazdığı mezarları görmekten,
rüşvet söylentilerinden bıktı.
Politikacılarının bir kısmının mafyayla içli
dışlı görünmesinden, ülkemizin bir suçlular
cenneti haline getirilmesinden rahatsız.
Demokratik Batı ülkelerinde olduğu gibi,
delillerin kolaylıkla toplanabildiği ve suç
işleyenlerin mutlaka cezalandırıldığı bir
hukuk düzeni istiyor. Kısacası halkımız temiz
toplum, temiz siyasetçi, huzurlu, düzenli ve
çağdaş bir yaşam istiyor. Cezaevi koğuşlarına
girmekten çekinen bir devletin, kamu düzenini
sağlayamayacağını vatandaşlarımız çok iyi
biliyor.
“Düşmanlarıyla mücadele etmeyi beceremeyen bir demokrasi
ayakta duramaz. Cin çağırmayı, savunma
mekanizmalarımızı felç etmeyi demokratlık
sayıyorlar. Göreceksiniz çağırdıkları cinlerin
önünden önce kendileri kaçacak. Kamu
düzenimizi sağlayamazsak akan kanı
durduramayız. Ekonomimizi felç ederiz.
Demokrasimizi koruyamayız.
“Eskiden komünistler kendilerini ‘demokrat’ olarak
nitelendirirlerdi. Şimdi cephe genişledi. Akın
Birdal da demokrat, Abdullah Öcalan da
demokrat, Şevki Yılmaz da demokrat, ikinci
cumhuriyetçiler de demokrat, yabancı
devletlerin içimizdeki tüm işbirlikçileri de
demokrat ve müthiş bir dayanışma içindeler. O
güzelim ‘demokrat’ sözcüğü, Atatürk ve
Cumhuriyet düşmanlığının kamuflaj i haline
getirildi. Ama bunu gerçek Atatürkçülere
yutturamazlar. Tanıdığım en demokrat kişi
olan rahmetli Ahmet Taner Kışlalı’yı bile ‘Ben
demokrat değilim’ demek zorunda bıraktılar.
“Ülkemizde de, gelişmesini tamamlayamamış diğer ülkelerde
de, gerçekten çağdaş ve demokrat insanlar
Atatürkçülerdir. Çağdaş sömürgecilerin yeni
oyunlarını ancak onlar bertaraf edebilirler.
“‘Aydın’ denebilecek kişinin en başta gelen özelliği, hangi
şartlarda olursa olsun gerici akım ve
kişilerle işbirliği yapmayı asla kabul
etmemesidir. Hem gericiliğe, hem de çağdaşlığa
hizmet edilemez.”
Terör eylemleri Dünyanın her yerinde ve her zaman var
olmuştur. Ancak son yirmi yılda adeta
“Küreselleşmiş”tir ve giderek tahribatını
artırmaktadır. Bunun başlıca nedenleri:
1- ABD öncülüğünde, emperyalist devletlerin IMF, Dünya
Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşları
ve her ülkede iktidara getirmeyi başardıkları
“yerli işbirlikçiler”i kullanarak uygulatmaya
çalıştıkları, sadece çok uluslu şirketlerin
karlarını aşırı derecede artıran, gelir
dağılımını daha çok bozan, çalışan tüm
kesimleri ucuz işgücüne mahkum köleler haline
getiren, işsizliği ve açlık sınırının altında
yaşayan insanların sayısını giderek artıran,
dış güdümlü ve satılık medya gücünü kullanarak
bilinçli bir kamuoyu oluşmasını ve sorunları
demokratik yollardan çözecek bir muhalefet
umudunun yeşermesini engelleyen, özellikle
bizim gibi aşırı borçlandırmayı başardıkları
ülkelere baskı ile uygulattırdıkları
politikalarla kalkınma hızlarını düşüren,
geleceğe ümitle bakan insanların sayısın
azaltan “Yeni Dünya Düzeni” veya
“küreselleşme” diye de nitelendirilen “Yeni
Emperyalizm”...
Nuray Mert, şu değerlendirmeyi yapıyor: “Dünyayı da,
Türkiye’yi de, öncelikle tehdit eden, vahşi
kapitalizm terörü, diğerleri onun türevi.
Vahşi kapitalizm, çevreyi talan ediyor,
yoksulları sonuna kadar sömürmenin bin bir
çeşidini uyguladığı gibi, onları birbirine
kırdırıyor, dünyayı kana buluyor. Bunun sonu
gelmeli, bu sonun başlangıcı, bu terörün
adını koymakla olacak. Yoksa, birileri X, W, Q
ile, birileri İslam’ın ‘selefi’ yorumlarıyla
uğraşırken insanlık habire kan kaybedecek.”6
2- Böyle bir düzeni ayakta tutabilmek için, başta ABD olmak
üzere, tüm emperyalist devletlerin; ulus
devletlerin gücünü azaltmak, bağımsız
politikalar oluşturmalarını engellemek,
parçalanmalarını kolaylaştırmak ve bu amaçla
iç sorunlarını artırmak için; “insan
haklarının hayata geçmesine yardımcı
oluyoruz” bahanesiyle, az gelişmiş ve
gelişmekte olan ülkelerde, her türlü etnik,
mezhep, din ayrımcılığını körükleyen kişi,
kuruluş, parti ve terör örgütünü
desteklemeleri...
3- Başta petrol, su gibi doğal kaynakları zengin veya bu
kaynakları kontrol etmeye elverişli konumu
olan ülkelere karşı “terörü önlemeye
çalışıyoruz” bahanesiyle uygulanan ve ileride
daha birçok ülkeye uygulanacağı muhakkak olan,
işgali de içeren saldırgan politikalar...
4- Filistin sorununun barışçı yollardan çözülebileceği
umudunu yaratmadığı gibi; çevre ülkelerinden
hiçbirinin kesinlikle istemediği Kuzey
Irak’ta bir Kürt devleti kurdurup, bu
devletin sınırlarını Van’dan İskenderun’a
kadar genişletmeye ve en büyük çıban başını
yaratmaya yönelik ABD, İsrail ve
İngiltere’nin birlikte uygulamaya koydukları
politikalar...
2003 yılı kasım ayı içinde, İstanbul’da, ikisi sinagoga,
biri bir İngiliz Bankasına, biri de İngiltere
Başkonsolosluğuna olmak üzere dört ayrı
terörist saldırı gerçekleşti. Büyük maddi
hasar ve can kaybı oldu. Eylemleri planlayan
örgütün EI-Kaide olduğu iddia ediliyor; eylemi
gerçekleştiren ve maşa olarak kullanılan
kişilerin de Kürt asıllı Türk vatandaş i ve
Hizbullah örgütüne mensup kişiler olduğu
anlaşılıyor.
Alman İstihbarat Servisi’nin başı August Hanning,
21.11.2003 günü Münih’te bir konferansta
yaptığı konuşmada: “ABD ve İngiltere’nin
Irak’ı işgal etmesinin EI Kaide’nin yeniden
toparlanması için elverişli bir ortam
yarattığını ve İstanbul’daki saldırıların bu
bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini”
söyledi.
Osman Ulagay bu yorumu şöyle değerlendiriyor: “Aslında çok
boyutlu ve karmaşık bir olaylar yumağı ile
karşı karşıyayız. ‘Bu saldırının faili EI
Kaide’ demek de çok şey ifade etmiyor bence.
Olayın temelinde ABD’nin 11 Eylül’de yaşadığı
dehşete karşı verdiği ilkel tepkinin ve
Ortadoğu’yu bir savaş alanı haline getirme
tercihinin terörün tabanını genişletmesi
yatıyor. Dünyanın dört bir yanında kendini
aşağılanmış hisseden ve Amerika’ya ya da
İsrail’e darbe vurmak için ölümü göze almış
gençlerin sayısı her geçen gün artıyor ve
müthiş bir tehdit yaratıyor. Bu tehdide salt
askeri ve polisiye önlemlerle karşı durmak
fevkalade güç. Bu durumda öncelikle yapılması
gereken şey Başkan Bush’u ve Tony Blair’i bir
çıkmaz yolda olduklarına ikna etmek ve çok
taraflı bir yaklaşımla terörü besleyen ortamın
kimyasını değiştirmek.”8
Dünya medyasında İstanbul
saldırılarının ardındaki nedenle ilgili görüş
birliği oluştu.
Bu nedeni Washington Post, “ABD ve
İsrail’le yakın
ilişkileri Türkiye’yi radikal İslamcı
örgütlerin hedefi yaptı” diye ifade ediyor.
New York Times, sözcüklerin yerini değiştirip benzer cümle
kuruyor, “Saldırılar, İsrail’le ilişkilerin
geliştirilmemesi ve Batı ile yakınlaşmaması
için Türkiye’ye uyarı.”
Jerusalem Post biraz daha açıyor: “Türkiye’ye ABD ve
İsrail’e yakın olduğu için saldırıldı.
Ankara’ya verilen mesaj bu. “9
The Guardian Gazetesi’nin kıdemli yazarlarından Polly
Toynbee ise şunları yazdı: “Bush ve Blair,
hayallerindeki Ortadoğu’yu kurmak ve Irak’ı
‘demokrasinin sembolü’ haline getirmek
isterken modern İslamın sembolü olan
Türkiye’yi bataklığın içine çektiler.”10
Daha önce Özgen Acar da benzeri ve gerçekçi yorumlar
yapmıştı: “Bizim inancımız, İstanbul’da Beth
İsrail ve Neve Şalom sinagogları önünde
patlatılan bombaların Yahudileri değil,
AKP’nin başkanı, Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın izlediği Irak’a asker gönderme
siyasasını hedef aldığıdır. Ülkemizdeki barış
ve istikrarı bozan, bizleri derinden yaralayan
olgu, 8.5 milyar dolarlık kredi uğrunda
bombanın atılmasına neden olan siyasadır...
Bin Ladin bağlantılı terörün, gecikmeli de
olsa ‘İslamiyet’e ihanet eden Müslüman
Başbakan’ın siyasasına tepki’ olarak
İstanbul’da sahneye çıktığını rahatlıkla
tartışmaya açabiliriz.”11
AKP iktidarı, hem ABD’nin ve hem de AB’nin Türkiye’den
istemlerine karşı en az direnen iktidar oldu.
ABD’nin komşularımız olan Suriye ve Iran başta
olmak üzere, diğer İslam ülkelerine yapmayı
düşündüğü saldırılara da destek vereceği
şimdiden anlaşılıyor; Meclis içi muhalefeti
temsil eden CHP ve ordumuzun üst düzey
komutanlarının bazıları da Amerika’yı hala
“Stratejik Ortak”ımız olarak kabul ediyorlar
ve bu hal bu Dünyada yaşayan herkes
tarafından biliniyor. Eylem yapmanın
kolaylığı ve biraz sonra açıklayacağım
psikolojik ortam da göz önünde tutulduğunda;
her çeşit terör örgütünün İngiltere, İsrail ve
ABD’nde gerçekleştiremedikleri terör
eylemlerini Türkiye’de gerçekleştirmeye
çalışacakları ve ülkemizi bir hedef tahtası
haline getireceklerinden kuşku duymamak
gerekir.
“Yeni Dünya Düzeni”nin mimarlarından Zbigniev Brezinski,
28.10.2003 günü “Güvenlik ve Barış için Yeni
Amerikan Stratejileri” adlı düşünce kuruluşuna
yaptığı konuşmada şöyle diyor: “Kırk yıl önce
Başkan’ın önde gelen elçilerinden biri,
kuşatma altındaki bir ABD Başkanı tarafından
yurtdışına gönderildi. ABD, nükleer savaş
ihtimaliyle yüz yüze kalmıştı. Küba’daki Füze
Krizi’nden söz ediyorum. Önemli
müttefiklerimize elçiler gönderildi. Bunlardan
biri eski Dışişleri Bakanı Dean Acheson’du.
Görevi, Başkan De Gaulle’u bilgilendirmek ve
sadece ABD ve SSCB’yi değil, NATO ve Varşova
Paktı’nın bütününü içine alabilecek bir
nükleer savaşta Fransa’nın desteğini sağlama
almaktı. Acheson, Fransa Cumhurbaşkanı’nı
bilgilendirdikten sonra, nükleer silahlarla
donatılmış Sovyet füzelerinin fotoğraflarını
kanıt olarak göstermek istediğini söyledi.
Fransız lider, fotoğrafları görmek
istemediğini belirtti. ‘ABD Başkanı’nın sözü
benim için yeterlidir. Gidin ve kendisine
Fransa’nın arkasında olduğunu söyleyin’ dedi.
Bugün, yurtdışına gidip ‘X’ ülkesinin kitle
imha silahlarıyla ABD’yi tehdit ettiğini
söyleyecek bir Amerikan elçisine bu cevabı
verecek herhangi bir yabancı lider var mı?
Son üç hafta içinde BM Genel Kurulu’nda
Ortadoğu konusunda iki oylama yapıldı. Birinde
133’e karşı, diğerinde 144’e karşı dört
‘hayır’ oyu vardı. Bu dört hayır oyu ABD,
İsrail, Marshall Adaları ve Mikronezya’ya
aitti. En üst düzey sözcümüz, kelimesi
kelimesine şunu söyleyebiliyor: ‘Teröristlerin
nefret ettiği ne varsa biz seviyoruz’...
İnanın bana, soyut bir özgürlük nefreti değil
bu. Bazılarımızdan nefret ediyorlar. Bazı
ülkelerden nefret ediyorlar. Belli bazı
hedeflerden nefret ediyorlar, nefret
ediyorlar... Irak’ta bugün neler olup
bittiğini, Vietnamla paralellikler kurarak
anlayamayız. Eğer Irak’ta ne yaşandığını
kavramak istiyorsanız, bazılarınıza tanıdık
gelecek bir filmi izlemenizi öneririm. Adı,
‘Cezayir Savaşı’. Film, Cezayir Kurtuluş
Ordusu’nun Fransa tarafından savaş alanında
yenildikten sonra Cezayir’de ne yaşandığını
konu ediyor. Savaş, şehirlerde şiddetin hüküm
sürdüğü bir biçime dönüşüyor; bombalamalar,
suikastlarla mücadeleye devam eden
Cezayirliler sonunda Fransızları pes
ettiriyor.”12
Türkiye’de hem eylem yapma kolay, hem de son otuz yılda
siyasal İslamcı politikacılar, yazarlar, canlı
bombalar üretecek psikolojik zemini
yarattılar.
Daha birkaç yıl öncesine kadar “hem laik, hem Müslüman
olunmaz, ya Müslüman olacaksın ya laik. ikisi
bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar. Ben
Müslümanım diyenin, aynı zamanda laikim
demesi mümkün değil... Çözüm ortada, 1.5
milyarlık İslam alemi, Müslüman Türk
milletinin ayağa kalkmasını bekliyor.
Kalkacağız. Bu kıyam (ayaklanma)
başlayacak... Ben şahsen değişmeyen doğrunun
(şeriat düzeninin) hayata hakim kılınması
yolunda gerekirse papaz elbisesi giymeye
hazlrım”13 diyen ve İslamcı terörist
Gülbettin Hikmetyar’ın dizi dibinde fotoğraf
çektiren Recep Tayyip Erdoğan Türkiye
Cumhuriyeti’nin Başbakanı; “Ben her gittiğim
yerde kadınları, hanımları görünce onlara
diyorum ki ‘çocuklarınız arazi davası
sürdüreceklerine, PKK olaylarında
öleceklerinde, öyle evlatlar yetiştirin ki,
Allah’ın nizamını savunmak için, Allah’ın
davasını savunmak için öldürülsün’“ diyen
Zeki Ergezen, Bayındırlık Bakanı. Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne giren
milletvekillerinin çoğunluğunun eşleri,
Türkiye’deki siyasal İslam hareketinin ve
cumhuriyetimizin temel ilkelerine düşmanlığın
simgesi haline gelmiş olan ‘türban’ takıyor ve
eşi türbanlı olmayan veya güçlü tarikatların
desteğini sağlamamış herhangi bir kişinin
kamuda önemli bir göreve gelmesi mümkün değil.
Bekir Coşkun’un deyimiyle Türkiye Cumhuriyeti
artık bir “imamlar Cumhuriyeti’ olma yolunda
emin adımlarla ilerliyor.
Emniyet teşkilatımızın, 2 bin Hizbullah üyesi üzerinde
yaptığı araştırmaya göre, okumuş teröristler
içinde imam-hatipliler başı çekiyor.14
Mehmet Faraç’ın yaptığı ve 23.11.2003 tarihli Cumhuriyet
Gazetesi’nde yer alan araştırması, sayıları
binlerle ölçülen kız ve erkek militanın
“intihar eylemcisi” olmak için Hizbullah
Örgütü’ne başvurduğu gerçeğini ortaya
Çıkarıyor.15
Bu eylemleri ortaya çıkaracak kurumlardan Milli Güvenlik
Kurulu, son bir yılda yapılan ve TBMM’de
bulunan tüm partilerin destek verdiği yasa ve
Anayasa değişiklikleriyle işlevini yapamaz
hale getirildi. Emniyet Teşkilatı’nın
durumunu öğrenmek için Necip Hablemitoğlu’nun
hayatına mâl olan ‘Köstebek’ adlı kitabı
okumak yeterli.
Yazımın bu noktasında bazı yazarlarımızın yaptığı
tespitlere kulak verelim:
“Daha dün, yüzde doksan dokuzundan fazlası Müslüman olan
ülkemizi ‘Dar-ül İslam’, yani İslam ülkesi
olmamakla suçlayarak; Türkiye’yi ‘dar-ül
Harp’, yani İslam’ın kurtuluşu için kan
dökülecek ülke olarak ilan edenleri barındıran
siyasi partilerin dinci terörle mücadelede
başarı sağlaması zor görünüyor. Önce içte
düzenleme gerekli...
“Türkiye’de de ulusal duruşu temsil eden kurumların
işlevsizleştirilmesiyle işe başlandı. Şimdi
ise toplumsal psikolojinin çökertilmesi
hedefleniyor! istikrarsızlaştırma,
yalnızlaştırma ve ardından istenileni kabul
edecek kıvama getirme. işte Türkiye üzerinde
oynanan oyun bu. Bu bağlamda ‘terör savaşı’nın
hedefindeyiz.
“Terör saldırılarıyla Türkiye’nin AB’ye yakınlaştığından
söz ediliyor! Daha fazla terör, daha fazla
AB!.. Terör örgütlerinin koruyucusu olmayı
sürdüren AB ülkelerinin gözyaşları inandırıcı
mı? Örneğin Almanya timsahlaşmak yerine,
neden radikal dinci örgütlerin faaliyetlerini
durdurma kararı vermiyor?”16
“Sinagog saldırılarını gerçekleştirenlerin gözaltına alınan
aile bireylerine dikkat ettiniz mi? Kuşkusuz
hepsi suçlu değil, ama hepsi çember sakallı,
İslamcı kesimden... Saldırgan ve zanlıların
hiçbiri ne tesadüf, sakalsız, takkesiz,
başörtüsüz, kısacası en azından ‘laik’
görünümlü bir aileden çıkmamış... Bu
ailelerin bazı çocukları da Afganistan’a,
Pakistan’a, Çeçenya’ya gidiyor bazen... işte
onlar, dünün hunharları, Türkiye’nin
geleceğinin cellatları. Aralarında imamlar
var, hatipler var, arkalarında El Ezher
tahsilli EI Kaide terbiyeliler... İslamcı
teröristleri izlemek, yakalamak ve zararsız
hale getirmek elbette gerek. Ama İslamcı
terörün beslendiği gübreyi, eğitimde ve camide
kurutmak şart! Bunun için de, her şeyden önce
‘Aman zararsızlar’ diye diye Türkiye’de
terörün alt yapısını hazırlayan dincileri ‘hoşgören’,
savunan ve tarikatların, fanatizmin
yayılmasına seyirci kalan sözüm ona aydınların
gaflet uykusundan uyanması gerek. Özellikle
basının.”17
30 Mayıs 2000 tarihli Hürriyet gazetesindeki “Camilerdeki
Terör Örgütü” başlıklı makalesinde Muharrem
Sarıkaya şu bilgileri veriyor:
MGK, 28 Şubat kararlarıyla Kur’an kurslarının Diyanet ve
Milli Eğitim Bakanlığı denetiminde
yürütülmesini hükümete ‘tavsiye’ ettiğinde
bazı kesimler ayağa kalkıyor.
Hatta, bu kararlara tepki gösterenler arasında, merkez sağ
partilerden bazı milletvekilleri de yer
alıyor.
Ancak, iki yıl sonrasında bugün ortaya çıkan gerçekler, 28
Şubat’ta alınan bu kararların ne kadar haklı
olduğunu ortaya koyuyor.
Bunu anlamak için Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin
Hizbullah terör örgütü hakkında hazırladığı
iddianamedeki ‘Örgütleme Modeli’ ara başlıklı
bölümde anlatılanları okumak yetiyor.
Hizbullah, ilk örgütlenmesini
kitabevleri kurarak başlatıyor.
1980’1i yılların sonuna gelindiğinde
ise camiler mekânı oluyor.
Örgüt, Diyanet İşleri Başkanlığı
tarafından başlatılan ‘gönüllü imamlık’
uygulamasını fırsat biliyor.
Güneydoğu’daki camilere yöneliyor.
Örgüt elemanlarının ifadelerinden
hazırlanan iddianamede, Hizbullah’ın camileri
örgüt yuvası haline dönüştürmesinin ilk adımı
şöyle aktarılıyor:
“Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde gönüllü imamlık
uygulamasından faydalanan örgüt, imamı olmayan
tüm camilere kendi adamlarını yerleştirdi...”
Hizbullah bununla da kalmıyor.
Diğer cami ve mescitlerdeki resmi
imamları gerek sindirme yöntemiyle, gerekse
iyi ilişkiler kurarak pasifize ediyor.
Kısa sürede Güneydoğu Anadolu
bölgesindeki camileri hakimiyeti altına
alıyor.
1994 yılına gelindiğinde sadece Diyarbakır’daki 162 cami ve
mescitten 90’ında örgütün yapılanması
tamamlanıyor.
Akşam ve yatsı namazları sonrası, camiler örgütün siyasi
eğitim çalışmasının yapıldığı yuvalar haline
dönüşüyor.
Bunların hepsi de ‘dini eğitim
altındaki masumane çalışmalar’ olarak
gösteriliyor.
Temel dini bilgileri öğrenmesi için Kuran
kurslarına gönderilen çocuklara önce İslami
bilgiler içeren kitaplar veriliyor.
Bu dersler sırasında örgüt adından
kesinlikle söz edilmiyor.
Öğrenciler, ders gruplarına ve yaşlara göre ayrılıyor. Her
grubun başına da ‘muhasebe elemanı’ adı
verilen bir lider konuluyor.
Bir süre sonra bu çalışmalar, piknik,
spor müsabakaları gibi sosyal aktivitelerle
destekleniyor.
Dönem bitiminde muhasebe elemanı, öğrencilerin davaya
yatkınlıklarını belirten bir raporu ve
çizelgeyi cami sorumlusuna aktarıyor.
Çizelgede eğitimin ikinci aşamasına
geçecek öğrenciler sıralanıyor.
İkinci aşamaya geçilecek öğrencilerden özgeçmiş raporları
alınıyor. Hatta özgeçmişlerin doğruluğu
konusunda istihbarat çalışması yaptırılıyor.
İkinci aşama eğitime geçişte, öğrenci
örgüte davet ediliyor ve kabul edip etmeyeceği
soruluyor.
Daveti kabul etmeyen aday ise şu
sözlerle uyarılıyor:
“Bu daveti unutacaksın. Bir süre örgüt seni
takip edecek, aksine hareketin halinde sen de,
ailen de cezalandırılır...”
Kabul edenler ise bir daha dönüşü
olmayan yola ilk adımı da atıyor.
Önce siyasi, ardından askeri
eğitim...
İslam’ı daha iyi anlayıp vecibelerini
doğru yerine getirmek için masumane başlayan
dini eğitimin sonunda ortaya çıkan ölüm
makineleri...
28.11.2003 günü, Sedat Ergin “20 bin Hizbullahçı aramızda”
başlıklı makalesinde, Emniyet Genel Müdürü
Gökhan Aydıner’in şu sözleri yer alıyor: “2000
yılında yapılan operasyonlar sırasında
Hizbullah arşivi ele geçirildi. Bu arşivdeki
bilgisayar kayıtlarına göre 20 bin kişi
örgüte katılmak için dilekçe ve biyografi
vermiştir.”
Hizbullah konusunda iki kitap yazan Mehmet Faraç,
22.11.2003 tarihli Tempo Dergisi’ne şu
açıklamalarda bulunuyor: “Islam’ı referans
alan örgütler bir zincir oluşturuyor. Zincirin
başında EI Kaide var. Hedef neresi? Türkiye.
Bir buluşma noktası gerekiyor. Bir aracı
gerekiyor. Toplantıyı organize etmesi gereken
bir güç gerekiyor. Hemen geri gidelim,
17.1.2000’de Beykoz’da Hizbullah’a yapılan
operasyonda örgüte 20 bin kişinin özgeçmiş
verdiği belirlendi. Bana göre o rakam 100 bin
kişidir. Ne yapıldı? 2000 yılında 3 bin 365
kişi yakalandı. 2001’de 1596 kişi’ yakalandı.
2002’de 710 kişi yakalanmış. Bu sene AKP’nin
iktidarda olduğu dönemde ortaya çıkan rakam
polis ve jandarmanın açıklamalarına göre 80’i
bile bulmuyor. Toplayın tüm rakamları 5 bin
falan ediyor, nerede geri kalan 15 bin
kişi?... Türkiye’de çok yanlış bir söylem
vardır: ‘Hizbullah çöktü, PKK çöktü’ gibi.
Kim söylerse söylesin, gaflet ve delalettir
bu... Bir Hizbullahçıya sordum: ‘Bu kadar
adam vurdun, nasıl yakalanmadın?’ Dedi ki,
‘bizi CIA elemanlarından iyi eğitiyorlar’...
Emniyet Genel Müdürlüğü, valiler ve
kaymakamlar içindeki örgütlenmelerde AKP neyi
gözetti? Kendileri döneminde yakalanan
militan sayısı neye bu kadar azalıyor?.
Hüseyin Velioğlu nerede yakalandı? 450 bin
marklık villada. Konya’daki, Mardin’deki
saraylara bakın. Finansı bulmak EI Kaide için
çok kolay. Önemli olan fedai bulabilmek. O da
Türkiye’de bulunuyor.”
Otuz yıldır her yıl Türkiye’ye gelen Datça’nın Fransa’daki
Bruxerolles ile kardeş kentliğini sağlayan,
gerçek Türk dostları Liliane ve Alfred Screve,
İstanbul’u vuran son terör saldırılarından
sonra değerli yazar Mine G. Kırıkkanat’a
Fransa’dan telefon ediyorlar. Liliane Screve
şunları söylüyor: “Ben bugüne değin hep
Türkiye’nin AB’ye girmesi gerektiğine inandım
ve bu görüşü savundum. Ancak fikrimi
değiştirdim. AKP hükümeti, sizin orduyu
dağıtmak için AB’ye bastırıyor. Demokrasi
falan istediğinden değil, salt ordudan
kurtulmak için. Sakın gelmeyin bu oyuna!..
Radikal İslamcılara karşı elinizdeki tek laik
güç, her şeye rağmen Türk ordusu.”18
Terör eylemlerini engellemek için istihbarat toplamak,
yasal düzenlemeler yapmak devletin başlıca
görevlerinden biridir ve demokratik düzen
başka türlü ayakta tutulamaz.
Ülkemizde ise, son üç yılda TBMM’de bulunan çeşitli
partilere mensup tüm milletvekilleri, güdümlü
medyanın da desteğiyle “Demokratikleşme”,
“Çağdaşlaşma”, “AB’ye uyum yasaları” gibi
parlak etiketlere sarıp, halkımızın ve
aydınlarımızın çoğunun beynini yıkayarak, en
önemlileri dünyanın hiçbir demokratik
ülkesinin mevzuatına girmemiş ve girmeyeceği
muhakkak olan yasa ve anayasa değişiklikleri
yaparak, terörle mücadelemizi olanaksız hale
getirmişlerdir. Şöyle ki:
1- Prof. Dr. Feridun Yenisey tarafından Yargıtay
C.Başsavcılığı için hazırlanan 11.6.1999
tarihli raporda da belirtildiği gibi:
“Haberleşmenin dinlenmesi, suç öncesi önleme
dinlemesi ve suç sonrasında yapılan adli
dinleme olmak üzere ikiye ayrılır.
“Önleme dinlemesi, gerek Amerikan hukukunda ve gerekse
Alman hukukunda hakim kararı olmadan
yapılabilen ve bütün telefonları kapsayabilen
genel bir dinlemedir.
“ABD’nde Başkan’a, devletin birlik ve bütünlüğünü, cebir ve
diğer hukuka aykırı yöntemlerle bozmaya
yönelik yakın ve mevcut bir tehlike olan
hallerde, hakim kararı olmadan telefon
dinletme yetkisi verilmiştir.
“Önleme dinlemesi Alman hukukunda da kabul edilmiştir (G-10
Kanunu). Demokratik hukuk devletini tehdit
eden bir tehlike mevcut bulunduğu hallerde,
bazı devlet organlarına (Verfassun
geschutzbehörden des Bundes und der Lander,
das Amt foürden Militarichen Abschirmdienst
und der Bundernaschricht-endiest) telefonları
dinleme ve bunları kaydetme yetkisi ile,
mektup ve posta gizliliği ile korunan
gönderileri inceleme yetkisi verilmiştir.”
Almanya’da, G-10 Kanunu uyarınca hakim kararı olmadan
telefonları dinlenen ve yazışmaları açılan
ikisi hakim beş hukukçunun Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’ne başvurusu üzerine, adı
geçen Mahkeme şu kararıvermiştir:
“Demokratik toplumlar günümüzde çok sofistike bir casusluk
ve terörizm tehdidi altındadır. Dolayısıyla
devletler, bu gibi tehlikelere etkin bir
şekilde karşı koyabilmek için gizli izleme ve
gözetim yöntemleri uygulayabilirler.”
Vance Packart, “Elektronik Diktatörlüğü” adlı eserinde
şöyle diyor: “Bugün milyonlarca Amerikalı,
elektronik gözlerin, elektronik kulakların,
gizli ses kayıt aygıtlarının oluşturduğu bir
atmosferle çevrili bir ortamda yaşamaktadır.”
Ergin Yıldızoğlu, bu konuda şu bilgileri veriyor:
“ABD önderliğinde kurulmuş ve tüm
ulusların elektronik iletişimleri de dahil,
özel kişilerin veya ticari kuruluşların
iletişimlerini izleyen ‘küresel’ bir casusluk
ağı sözkonusudur. Bu dev kulak ‘Echelon’ diye
adlandırılmıştır.”19
Abdullah Öcalan’ın bu sayede
izlenmesi sağlanmış ve gittiği yerler tesbit
edilebilmiştir.
Bizde de, hakim kararı olmadan önleme
dinlemesi başarıyla yapılmış ve 1) Çiller,
Kenan Evren, Doğan Güreş’e suikast, 2) Adana
Orduevi’ne bomba atılması eylemi, 3) Alanya
Plajı’na bomba atılması, 4) İstanbul Aksaray
Metro istasyonu’na sabotaj, 5) Antalya’daki
turistik tesislerin bombalanması, 6)
Hizbullah’ın 30 olayının aydınlatılması, 7)
Yahudi vatandaşlara ait işyerlerine yapılacak
sabotajlar ve benzeri pek çok olay önceden
haber alınarak önlenebilmiştir.20
3.10.2001 gün ve 4709/7 sayılı yasa ile Anayasamızın 22
nci maddesi şu şekilde değiştirilmiştir: “...
hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere
bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan
hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin
yazılı emri bulunmadıkça haberleşme
engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz.
Yetkili merciin kararı yirmi dört saat içinde
görevli hakimin onayına sunulur.”
İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları
kanunla belirlenmediğinden, önleme dinlemesi
ülkemizde yasal olarak olanaksız hale
gelmiştir.
Önleme dinlemesi yapılacak şahıslar Türkiye’nin çeşitli
yerlerindedir ve binlerce hakim, savcı ve bu
kararlara imza atacak zabit katibi var.
Önleme dinlemesi için hakim kararı alacağız
diye, teröristlere ilişkin yapılan ihbarlar,
güvenlik birimlerinin topladığı bilgiler, ayrı
ayrı yerlerde, yıllarca ve binlerce hakim,
savcı ve zabıt katibinin bulunduğu yerlere
gidip gelecek, gizli kalacak ve bu şekilde
terörle, örgütlü suçlarla, hortumcularla
mücadele edilecek... Buna inanmak için
insanın, Dünyayı ve ülkemizi hiç tanımamış
olması gerekir.
2- Biz, doğru dürüst önleme dinlemesi yapamıyoruz ama,
yapabilen ülkelerden biri, gizli dinleme ile
sanıkların kimliğini saptasa veya bir
kapkaççının çaldığı çantada İstanbul’u havaya
uçurmak için yapılan planlar, bu suçta
kullanılacak bombalar ele geçse ve bu eylemi
yapacak kişinin kimliği çantadaki belgelerle
saptansa veyahut bir özel şahıs veya polis
memuru, gizlice şüphelendiği kişiye ait eve
girerek suç delillerini elde etse; yine
3.10.2001 gün ve 4709/15 sayılı yasa ile,
Dünyanın hiçbir anayasa ve yasasında
bulunmayan “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş
bulgular, delil olarak kabul edilemez” hükmü
Anayasamızın 38’inci maddesine konulduğu için,
başka delil yoksa, yukarıda açıklandığı
şekilde elde edilen delillerle, herhangi bir
sanığı ülkemizde cezalandırmaya olanak
bulunmamaktadır. Halbuki, bizden başka her
ülkede, bu çeşit delillerle sanığın
cezalandırılmasına karar verilebilir.
Prof. Dr. Öztekin Tosun (Türk Suç Muhakemesi Hukuku, 2.
basım, cilt 1) bu konudaki Dünyadaki ve
bizdeki uygulamaları şu şekilde özetlemişti:
“Muhakeme kurallarına aykırı olarak ele
geçirilmiş delillerin kullanılabileceği
görüşü, oldukça eskidir. Bu görüşe göre,
görevini yerine getirmeyen memur bu yüzden
cezalandırılır veya disiplin cezasına
çarptırılır; fakat ele geçirdiği delil
muhakemede görmemezliğe gelinemez. Latince,
‘Male captum, bene retentum’ yani delil ‘kötü
alınmışsa da iyi kullanılır’ denmiştir (CORDERO).
Böylece kolluk memuru arama kurallarını ihlal
ederek bir eve girip suç aletini alsa, kolluk
memuru bu yüzden görevini kötüye kullanmaktan
cezalandırılabilecek, fakat suç aleti hakim
tarafından göz önünde tutulacaktır. Bunun
gibi, bir kimse eve girip bir suç delilini
çalsa bu çalınmış eşya mahkemede bu yüzden
delil olmaktan çıkmayacaktır. Hukuka aykırı
sorgu sonucu elde edilen açıklamalar delil
olarak kullanılamazken, onlar dışında kalan
delillerin hukuka aykırı olarak elde
edilmelerinde kullanılabilmesini bu görüş
yanlıları şöyle açıklamaktadırlar: Sorguda
kurallara uyulmaması çoğunlukla gerçeğe
aykırı açıklamalara götürmektedir, korkulan
budur. Halbuki, bir kolluk memurunun hakim
kararı olmadan evde arama yapmasında
çoğunlukla hakim kararı olduğu zaman yaptığı
aramada bulabileceği delillerden başkası
bulunmuştur denilemez (SCAPA).
“Eğer hakim tarafından verilebilecek bir kararla veya
başka koşullara uyularak hukuka uygun bir
biçimde elde edilebildiğinden muhakemede
kullanılabilecekse o delilin hukuka aykırı
biçimde elde edilmesi, muhakemede
kullanılmasını engellemez. (s.566).
“Delilin elde edilmesinin suç olduğu bir gerçek olabilir;
fakat mantık bundan delilin kullanılmasının
yasak olduğu gerçeğini çıkarmaz. Bu iki veri
birbirinden tamamen ayrıdır.
“İngiliz hukukunda bu görüş yerleşmiştir; fakat istisnai
durumlarda İngiliz hukukunda da hakim delilin
hukuka aykırı elde edilmiş olması nedeni ile
onu reddedebilmektedir. Bu tek istisna,
kabulü sanığa karşı büyük bir adilik (Slealta)
teşkil edeceği düşünülmesi durumudur. Ancak
böyle önemli bir durumdadır ki, İngiliz hukuku
hukuka aykırı olarak ele geçirilmiş
delillerin muhakemede kullanılmamasına razı
olmuştur (CORDERO, SCAPORONE).
“Bizce hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin suç
muhakemesinde hakim tarafından görmemezliğe
gelinmesi kabul edilemez. Ceza hakiminin maddi
gerçeği araması gereği bunu gerektirir. Doğal
olarak, eğer hakime açıkça bu delilleri
kullanması yasaklanmış ise, o zaman bu konu
düşünülmüş taşınılmış ve kanunlaştırılmış
olduğu için yapacak pek bir şey kalmaz. Bunun
dışında kural, hakimin önüne getirilmiş
delilleri incelemeye yetkili olduğudur;
delilleri hukuka aykırı elde etmek suç ise,
her suç gibi bunun da faili onun yaptırımına
katlanmalıdır.
“Amerikan mahkemelerinin tutumu abartılmamalıdır; çünkü bu
mahkemelerin verdiği kararlar sadece
anayasada da yasaklanmış olduğu için, konut
dokunulmazlığını ihlal suçunu ve özel hayatın
gizliliğini ihlal suçunu işleyerek kolluğun
delil elde ettiği durumlarda bu delillerin
mahkemede kullanılmayacağı biçimindedir. Demek
ki sadece iki suç söz konusu ise böyle bir
istisna kabul edilmektedir. Ayrıca, önemli bir
kararda federal suçlarda böyle olduğu, federe
devletlerin kanunlarına aykırılıklarda ise
mahalli mahkemelerin bu delilleri
reddetmelerinin şart olmadığı belirtilmiştir.
Almanya’da ise, böyle bir hükmün sadece
sanığın ikrarı bakımından kabul edildiği,
bunun ise böyle bir hükmü kabul etmemiş
ülkelerde de böyle olduğu görülmektedir.
Öğreti alanında ise, hukuka aykırı biçimde
elde edilmiş delillerin mahkemelerde
kullanılabileceğini sadece elde edenlerin
sorumluluğu yönüne gidileceğini kabul edenler
olduğu gibi, daha az yazarın bu delillerin
kullanılamayacağı fikrinde olduğu
görülmektedir (Cordero).
“Kanımızca, kanun koyucu hukuka aykırı biçimde elde edilmiş
hangi delillerin mahkemede
kullanılamayacağını istisna olarak
göstermeli, tehlikeli bir yolu açmamalıdır.
“Özetlemek gerekirse hakimin muhakemede kullanamayacağı
delilleri iki büyük grupta toplamak mümkün
olur; mutlak yasaklı deliller ve nisbi, göreli
yasaklı deliler:
“Mutlak yasaklı delilleri hakim hiç kullanamaz; bunlar
tanıklık yapmaktan çekinme hakkı olanların
açıklamaları veya tanıklık yasağı kabul
edilmişlerin (devlet sırrı gibi)
açıklamalarıdır. Bunlardan hakimin hiçbir
zaman faydalanamayacağı kabul edilmelidir.
“Nisbi, göreli yasaklı deliller ise, hukuka aykırılığın
sadece elde edilmesi işlemine veya biçimine
bağlı olduğu durumlarda söz konusudur.
Bunları hakim kullanır; fakat elde eden
hakkında sorumluluk söz konusu olur. Eğer
bunların hakim tarafından kullanılmaması uygun
bulunuyorsa, kanun koyucu bunu açıkça
belirtmelidir; açıkça yasaklamadığı durumlarda
bu deliller kullanılmalıdır. (s.272).”
Prof. Dr. Feridun Yenisey, bu konuda şu ilginç
örneği veriyor:
“Türkiye’nin Hamburg Konsolosluğu telefonlarını dinleyen
Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı, hapishanede
hükümlülerle görüşen bir kişinin konsolosluğa
düzenli olarak siyasi hükümlülerle ilgili
bilgi verdiğini tespit ederek, bu kişi
hakkında casusluktan dava açmıştır. Dava
sırasında diplomatik dokunulmazlığı bulunan
konsolosluğun telefonlarının dinlenmesinin
hukuka aykırı olduğu ve bunlardan elde edilen
bilgilerin delil olarak kullanılamayacağı
ileri sürülmüşse de mahkeme diplomasi
dokunulmazlığı ayrıcalığının konsolosluk
görevlilerini koruduğunu, konsolosluğa bilgi
veren kişi bakımından ise bir koruma
getirmediğini kabul ederek delilin
kullanılabileceğine karar vermiştir.” (21)
3- Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 143/1 nci maddesine
koyduğumuz “Müdafi hazırlık evrakı ile dava
dosyasının tamamını inceleme ve istediği
evrakın bir suretini harçsız alma hakkına
sahiptir” hükmü ile, hakim kararı ile
yapılabilecek kısıtlama dışında Dünyada ilk
defa hazırlık soruşturmasında gizliliği biz
ortadan kaldırdık.
Dünyanın sayılı Ceza Muhakemesi Hukuku öğretim
görevlilerinden Albin Eser ve Ackerman, bu
konuda şunları söylüyor: “Bütün Dünyada
gizlilik kabul edilmesinin gerekçesi şudur:
“Müdafi dosya muhteviyatını öğrenirse,
savcının hazırlamakta olduğu işlemler başarıya
ulaşamaz... Toplanmakta olan deliller de
karartılabilir.”22
2003 yılı içinde Yargıtay’da düzenlenen bir sempozyumda
konuşmacılardan biri “Yasal düzenlemelerde
Avrupa’yı solladık” deyince; o zamanki
Yargıtay C. Başsavcısı Sabih Kanadoğlu
“Kazaların çoğu hatalı sollamadan doğuyor”
demek zorunda kalmıştır.
4- İngiltere, tüm sanıkların sorgularında avukat
bulunduran nadir ülkelerden biriydi. 1989
yılında gerçekleşen ve pek çok kişinin
ölümüne neden olan bir terör eyleminden sonra
İngilizler derhal “Police and Criminal
Evdince Act” yasasını, “Avukat gözetiminde
yapılan sorguda, bilim haline gelmiş sorgu
teknikleri uygulanmadığı ve iyi sonuç
alınamadığı” gerekçesiyle değiştirdiler.
Yakalanan terör suçu sanıklarının polis
tarafından yedi güne kadar gözaltında
tutulması kabul edildi ve poliste alınan ifade
sırasında avukat bulundurma hakkı gibi
haklardan terör suçu sanıklarının
yararlandırılması yolu kapatıldı.23
Bizde de benzer uygulama varken, CMUK’nu
değiştirdik. Artık terör suçu sanığının
sorgusu da ancak avukat nezaretinde
yapılabiliyor.
5- Çıkardığımız af yasalarıyla teröristleri serbest
bırakıp sokağa salarken; teröristlerle
mücadele ederken yetkilerini aştığı için suç
işlediği kabul edilen kişileri ısrarla
hapishanelerde bıraktık.
6- Terörle mücadele bilgi, cesaret ve deneyim işidir.
İstanbul’da Hizbullah terör örgütüne karşı
operasyonları yapıp, bu örgüte en büyük
darbeyi indiren polis şefi, bazı çevreleri
rahatsız etmiş olacak ki, AKP iktidarı
zamanında pasif göreve alındı ve ekibi
darmadağın edildi.
7- Sayın Emin Çölaşan’ın da yazdığı gibi: “AKP
iktidarı zamanında bölücülük propagandası suç
olmaktan çıkarıldığı gibi, ‘Eve Dönüş’ yasası
ile (sağcı, solcu, şeriatçı, Hizbullahçı,
PKK’lı vesaire) teröristi salıverdik.
Bunların bir tanesi bile silahıyla örgütünden
gelip teslim olmadı. Tamamı cezaevlerinden
salındı, pek çoğu örgülerine geri döndü.
AB’nin baskısıyla uyum yasaları çıkardık,
‘Demokratik’ olduk! Polisin, savcının,
mahkemelerin yet kilerini ellerinden aldık,
bellerini kırdık. Hepsinin elini kolun u
bağladık... Hükümet şimdi de DGM’leri
kaldırmak için çaba harcıyor!”24
Yargıtay Onursal C.Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, “Düşünce
Özgürlüğü sağlıyoruz” bahanesiyle, “bölücülük
propagandasının serbest bırakılması” hususunda
şunları yazdı:
“Düşünce özgürlüğünün sınırsız olduğu ileri sürülemez.
Sınırsız düşünce özgürlüğünün bulduğu bir
toplumda hiç kimse özgür ve güvencede olamaz.
O nedenle İHAS’nin 10/2. maddesinde, düşünce
(ifade) özgürlüğünün kişilere görev ve
sorumluluk yüklediği vurgulanmakta,
demokratik bir toplumda zorunlu önlemler
niteliğinde olarak ulusal güvenliğin, toprak
bütünlüğünün... Korunması için yasayla
öngörülen bazı biçim koşullarına,
sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabileceği
öngörülmektedir. Anayasamızın 26/2.
maddesinde de düşünceyi açıklama ve yayma
özgürlüğünün kullanılmasının ‘...Devletin
ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün
korunması... ‘amaçlarıyla sınırlanabileceği
açıklanmıştır... Türk Devleti’nin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak
anayasamızın temel felsefesidir. Kopenhag
kriterlerine de aykırı düşmemektedir.”25
8- AKP hükümeti, bunlar yetmiyormuş gibi, bir dizi ‘Yerel
Yönetimler Yasası’ çıkarmaya çalışıyor. Söz
konusu tasarılar aynen yasalaşırsa olacakları
Cemil Tosun şöyle değerlendiriyor: “Kürtçülere
gün doğacak, PKK’nın ekmeğine yağ sürülecek!..
Karayolları, köy hizmetleri, sağlık ocağı,
dispanser, hastane, spor salonları,
stadyumlar, Çocuk Esirgeme Kurumu yurtları ve
belediyelere geçen diğer kurumların
birimlerinde PKK örgütlenme fırsatı bulacak,
bir anlamda bu bölgelerimizde PKK devleti ele
geçirmiş olacak... Bu yasa ile devlet salam
gibi dilim dilim doğranacak, dincilere,
Kürtçülere ve çetelere dağıtılacak ve adına
‘yerinden yönetim’ denilecek. Sevsinler böyle
yerinden yönetimi!..”
9- Yine 3.10.2001 gün ve 4709/15 sayılı yasa ile
Anayasamızda değişiklik yaparak, ölüm cezasını
kaldırdık. Halbuki zaten infaz etmiyorduk ve
AB’ne taahhüdümüz, bu cezayı hemen değil,
orta vadede kaldırmaktı. Ben o tarihlerde,
10’a yakın televizyon programında konuşarak,
değişiklikten önce milletvekillerimizi
uyardım: “Abdullah Öcalan asılırsa bölücü
terör eylemleri artabilir; idam cezasını
kaldırırsanız onu kurtarmaya yönelik eylemler
ve dış baskılar olur. Bir örgütü en çok
zayıflatan şey, eylemlerinin azalmasıdır.
Eylemler, Abdullah Öcalan asılır korkusuyla
azaldı. Bu cezayı hemen kaldırın, yeni
eylemlere yol açmayın” dedim, dinleyen olmadı.
Açıkladığım nedenle bazı eylemler başladı
bile, bakalım hangi boyutlara ulaşacak.
10- Emekli olduğu güne kadar, 13 yıl Federal Almanya’nın
Başsavcılığını yapan Prof. Dr. Kurt Rebmann
şöyle diyor:
“Kanaatimce, önemli terör suçlarında başsavcılığın merkezi
bir şekilde araştırmaları yürütmesi çok
önemlidir. Terör alanında etkili bir ceza
koğuşturması yapılması ancak bu şekilde mümkün
olabilmektedir. Suça ilişkin araştırmalar tek
elden koordineli bir şekilde yönetilmektedir.
Merkezi ceza koğuşturması sırasında toplanan
değerli bilgiler diğer olaylarda tekrar
kullanılabilmektedir. Terör suçlarında yöresel
çevre dışına çıkan ilişkiler vardır. Bu
suçların işlenmesinde yeknesak bir metod söz
konusu olur. Merkezi bir Başsavcılık makamı
ile yargılama yetkisinin belli mahkemelerde
yoğunlaştırılması bu ilişkileri ve yeknesak
metodu algılama açısından elverişlidir. Bunun
dışında terör eylemlerinin uluslararası yönü
de göz önünde tutulduğunda koğuşturma
yetkisinin bir organda toplanması çok olumlu
sonuçlar vermiştir.”26
Bizde ise “Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı” kurulması bir
türlü gerçekleştirilememektedir.
Her ulusun lâyık olduğu rejimle yönetilmesi, siyaset
biliminin değiştirilmesi zor kurallarından
biri galiba.. Seçtiklerimizle,
alkışladıklarımızla, açıkladığım tüm
hususlara verdiğimiz destekle, terörden
şikayete hakkımız var mı acaba? Kendi düşen
ağlamamalı...
KAYNAKÇA
1- Prof. Dr. Yılmaz Altuğ, İÜHFM, 1986-1987,
s.47.
2- Prof. Dr. Mümtaz Soysal, 100 Soruda
Anayasanın Anlamı, s.188.
3- IÜHFM, 1982, s.797.
4- Feyiz Erdoğan, Uluslararası Terörizm ve
Terörizmle ilgili Alman Ceza Hukuku, Askeri
Adalet
Dergisi, Ocak, 1994, s.41.
5- İ.Ü. Hukuk Fakültesi Mecmuası, Hirş’e
Armağan Özel Sayısı, Temel Hakların Kaybı ve
Parti
Kapatma.
6- Nuray Mert, Vahşi Kapitalizm Terörü,
27.11.2003 tarihli Radikal Gazetesi.
7- I. Herald Tribune, 21.11.20903.
8- Osman Ulagay, Sorun Karmaşık, Liderler
Çapsız, 24.11.2003 tarihli Milliyet Gazetesi.
9- Erdal Şafak, İstanbul Neden Vuruldu.
18.11.2003 tarihli Sabah Gazetesi.
10- Osman Ulagay, Sorun Karmaşık, Liderler
Çapsız, 24.11.2003 tarihli Milliyet Gazetesi.
11- Özgen Acar, Bombaların Gerçek Hedefi,
18.11.2003 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.
12- 11.11.2003 tarihli Radikal Gazetesi.
13- Ergun Poyraz, Hilafet Ordusundan Arap Kürt
Partisi’ne, s.41 ve devamı.
14- Erdal Atabek, Teröristin Sosyal Portresi,
24.11.2003 tarihli Cumhuriyet gazetesi.
15- Ümit Zileli, Dinci Terörle Mücadele,
27.11.2003 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.
16- Y.Gökalp Yıldız, Neden Türkiye Terörün
Hedefinde, 26.11.2003 tarihli Akşam Gazetesi.
17- Mine G.Kırıkkanat, Uyanın Ey Gafiller,
21.11.2003 tarihli Radikal Gazetesi.
18- Mine G.Kırıkkanat, Dinsiz Terör, Adsız
Terör, 22.11.2003 tarihli Radikal Gazetesi.
19- Ergin Yıldızoğlu, 4.6.2001 tarihli
Cumhuriyet Gazetesi.
20- Sabahattin Önkibar, Telekulak’ın Perde
Arkası, 9.6.1999 tarihli Türkiye Gazetesi.
21- Hukuka Aykırı Deliller, İstanbul Barosu
Yayını, s.138.
22- Prof.Dr. Feridun Yenisey, Hazırlık
Soruşturması ve Polis, s.53.
23- R.Morgan, Pre-Trial Detention in England
and Walese
24- 21.11.2003 tarihli Hürriyet Gazetesi.
25- Sabih Kanadoğlu, 6. Uyum Paketinde
Devletin Bölünmezliği, Müdafa-i Hukuk
Dergisi, Haziran,
2003.
26- Hukuk Devletinde Terör ve Örgütlü Suçla
Mücadele, Umut Vakfı Yayım., s.68.