Aralık 2003  Sayı: 64 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   ARALIK 2003  

TERÖRE DAVETİYE ÇIKARANLAR

Vural SAVAŞ
Yargıtay Onursal C.Başsavcısı

Aynı başlıkla Cumhuriyet Gazetesi’nde bir maka­lem yayımlandı. Konu çok önemli. Orada söylediklerimi genişleterek, yazmayı bir görev bildim.

Carlos dahil en ünlü teröristlerin avukatlığını da yaptığı için teröristleri çok yakından tanıyan Jacques Verges şöyle diyor: “Bir gerilla gurubu ile bir devlet ara­sındaki savaşın, ellerde beyaz eldivenler ve İnsan Hak­ları Bildirisi’yle yapılmasını beklemek, ne ikiyüzlülük!..”

Hannah Aront’un dediği gibi: “Dehşetin mutlak su­rette hüküm sürdüğü yerde, her şey ve herkes susmaya mahkumdur.”

Adolf Hitler de, korku ve menfaat ile bütün halkların teslimiyete yöneltilebileceğini iddia ediyor ve şöyle diyor­du: “Terör, en kuvvetli siyasi silahtır ve ben bazı aptal burjuvaları şok durumuna sokuyor diye ondan mahrum olamam.” Bunu Herman Rauscning, “Hitler Bana Dedi” adlı kitabında belgelemektedir.

Führer’le konuşan diğer bir yazar olan Hanstongel de, Hitler’in şu sözlerini naklediyor: “Demokrasiler, dai­ma böyle saldırılar karşısında yapıları bakımından aciz kalacaklardır; zira savunmak için kendilerinin de otoriter bir rejim kurmaları gerekmektedir.”1

4- 5 Ekim 1991 tarihleri arasında Antalya’da düzen­lenen ve Uluslararası Basın Enstitüsü Direktörü Peter Galliner, Avrupa insan Hakları Divanı Yargıcı Thor Wilh Jamson, Avrupa işkencenin Önlenmesi Komitesi Üyesi Love Keliberg, Avrupa Paralmentosu Siyasi İşler Komis­yonu Üyesi Maria Loisa Cerretti, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Genel Sekreter Yardımcısı Jan Martenson gibi şahsiyetlerin de katıldığı bir sempozyumda konuşan Bru­na Stegagnini şöyle diyor: “Terörizm trajedisini yaşama­yanlar için, alınan -önlemleri ve sınırlamaları eleştirmek çok kolaydır. Ancak ben, birincil ve en önemli insan hak­kı olan yaşamı sürdürme hakkını ve yurttaşların güvenli­ğini korumayı amaçlayan bu önlemleri ve sınırlamaları getirmenin Türk Devletinin görevi olduğuna inanıyorum.”

Anayasamızın konu ile ilgili çeşitli hükümleri birlikte değerlendirildiğinde şu husus açık bir biçimde anlaşıl­maktadır: Devlet, yalnız “insan hakları” için değil, başka amaçlar için de vardır. “toplumun huzuru, milli dayanış­ma ve adalet anlayışı” için vardır. Toplumun huzurunu sağlamak, ulusal dayanışmayı gerçekleştirmek ve adalet anlayışını egemen kılmak çerçevesinde varolan, bu çer­çeve içinde yer alan devlet, yine de başıboş ve keyfi davranmayacak, insan haklarına “saygılı” olacaktır. insa­na değer verilmesi, insan onurunun yine kollanması ge­rekecektir. Ama insan hakları, artık devletin varoluş ne­deni olmaktan çıkmıştır.2

Türkiye’de Ceza Muhakemesi Hukukunun ilim hali­ne gelmesinde en büyük katkıyı yapan Prof. Dr. Nurullah Kunter, son dersini verirken şunları söylemiştir: “Kanun­lar ideallere değil, ideolojilere hiç değil, sadece ve sade­ce toplumun şartlarına dayanmalıdır.”3

Temel hak ve özgürlüklerin yasalar ile kısıtlanması­nın veya zaman zaman ortadan kaldırılmasının gerekçe­sini Alman Yasal Sistemi şu şekilde izah etmektedir:

“Terör ile mücadeleye yönelik yasal düzenlemeler yapılırken, öncelikle bu mücadelenin gerçek ihtiyaçları doğru tespit edilmeye çalışılmış ve bu ihtiyaçlar ve terör­le mücadelede hedefe ulaşmayı sağlayıcı yasal düzenle­meler getirilmiştir. Bu yapılırken elbette kişilerin birtakım anayasal hak ve özgürlükleri kısıtlanmış veya bazı hal­lerde tamamı ile askıya alınmıştır.

aa. Terörizmin tehlikelerinden toplumu koruma ge­rekliliği kişisel özgürlükleri kaybından ve terör şüphelisi olan kişinin haklarından daha ağır basar.

bb. Konu ile ilgili olarak verdiği bir kararda Alman Yüksek Mahkemesi; Alman Anayasasının Alman Hükü­metini, sadece vatandaşları kişise lolarak korumakla de­ğil, aynı zamanda Alman ulusunu bir bütün olarak koru­makla yükümlü tuttuğunu içtihat etmiştir.”4

Alman Anayasa Mahkemesi Üyesi, Köln Üniversite­si Profesörlerinden Klaus Stern, Almanya Anayasa Mah­kemesi’nin tutumunu şöyle değerlendirmektedir:

“Anayasayı koruma davaları ile ilgililerin tefsiri bakı­mından.,. Anayasamızın temel değeri mevzubahis ol­maktadır: Hür demokratik temel düzen. Bu düzen birçok acılar dolu tecrübelerden sonra yüksek ölçüde değerlen­dirilmiştir. Bunu, basit bir zaman akımı bazen tehlikeye atarak yere vurabilir de. Anayasanın babalarına (yapıcı­larına) da bu tehlike görünmüştü. Daha Herrenchimsee tasarısına ait müzakerelerde şu nokta anlaşılmıştı: ‘Bu noktada ihmalkar olan her demokrasinin, intihar etmek tehlikesiyle karşı karşıya olduğu izahtan varestedir,”‘5

Birleşmiş Milletler 17.4.1998 tarihinde, ‘insan Hak­ları ve Terörizm’ başlıklı bir kararı oyçokluğu ile kabul et­ti.

 

Bu tarihi kararın öğelerini, 1999 Yunus Nadi Sosyal Bilimler Ödülünü kazanan “Terör ve Demokrasi” adlı eserinde Pulat Y. Tacar şöyle özetliyor:

- Tüm terörizm eylemleri, nasıl, nerede ve kim ta­rafından yapılırsa yapılsın hiçbir şekilde haklı gösterile­mez; insan haklarının yerleşmesi uğruna terörizme baş­vurması da haklı gösterilemez.

-En temel insan hakkı olan yaşama hakkını orta­dan kaldırmayı amaçlayan terörizm, tüm biçim ve belirti­leriyle devam etmektedir. Terörist gruplar insan haklarını ağır şekilde ihlal ediyorlar.

         - Terörizm, demokrasiyi, sivil toplumu ve kanunun üstünlüğü ilkesini tehdit etmektedir.

         - Terörizm, insanların korkusuzca yaşayabilecek­leri bir ortamı ortadan kaldırmaktadır.

- Rasgele uygulanan terör ve şiddet, kadınlar, ço­cuklar, yaşlılar dahil olmak üzere, pek çok sayıda ma­sum insanı katletmekte, sakatlamaktadır; bu eylemler hiçbir şekilde haklı gösterilemez.

- Pek çok terörist grup, yasadışı silah kaçakçılığı ve uyuşturucu kaçakçılığı yapan, ayrıca cinayet, tehditle para sızdırma, insan kaçırma, saldırı, rehin alma, hırsız­lık, kara para aklama ve ırza tecavüz eylemlerine karış­mış olan başka suç örgütleriyle, ulusal veya uluslar arası düzeyde işbirliği yapmaktadır.

- Terörizme karşı alınacak önlemler, uluslararası insan hakları normlarına ve uluslararası hukuka uygun olmalıdır.

- Devletler arasında, uluslararası ve bölgesel ör­gütler arasında, terörizme karşı mücadelede yapılan iş­birliği artırılmalıdır; dolayısıyla hangi şekilde olursa ol­sun, nerede ve kim tarafından yapılırsa yapılsın tüm te­rörizm biçimleri ile mücadele edilmeli ve terörizm orta­dan kaldırılmalıdır; terörizm herkes tarafından kınanmalı­dır.

- Terörizm, insan haklarını ve temel özgürlükleri ve demokrasiyi yok etmeye yönelik bir eylemdir; bu ey­lem devletlerin toprak bütünlüğünü ve güvenliğini tehdit etmektedir; meşru bir şekilde göreve gelmiş hükümetleri sarsmaya, çoğulcu sivil toplumu ve hukukun üstünlüğü ilkesini yok etmeye yöneliktir. Devletlerin ekonomik ve toplumsal gelişmesine olumsuz etki yapmaktadır.

         - Her türlü etnik kin ve nefret, şiddet ve terörizm kınanır.

- Devletler, uluslararası insan hakları normlarına ve hukuka tam uygunluk içinde nerede ve kim tarafından yapılırsa yapılsın her türlü terörizmi önlemeye, onunla mücadele etmeye ve ortadan kaldırmaya davet edilir; uluslararası camia terörizmi ortadan kaldırmak için işbir­liğine çağrılır.

Yukarıda ana hatlarını verdiğimiz bu karar, 1151eh­te ve 57 çekimser oyla Birleşmiş Milletler Genel kurulu tarafından kabul edilmiştir.

Karar, insan haklarının hayata geçirilmesi bakımın­dan atılmış en önemli adımdır. Çünkü, günümüzde en vahim insan hakkı ihlalleri, devletler ve devlet görevlileri tarafından değil, terör örgütlerince yapılıyor. Ne yazık ki; Kıbrıs Rum Yönetimi, Ermenistan, Suriye, Yunanistan gi­bi PKK’ya açıkça destek veren ülkelerle birlikte, Batı ca­miasını oluşturan İngiltere, Almanya, Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, Finlandiya, İrlanda, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, İspanya, İsveç, Ukrayna gibi ülkeler de çekimser oy kullanmışlardır.

Çekimser oy kullanmalarının nedeni, terörizmin bir insan hakkı ihlali olduğunun kararda yazılı olmasıdır ve ne yazık ki adı geçen ülkelerin çoğu PKK ve benzeri te­rör örgütlerine açık veya dolaylı destek veriyorlar. Bu destek belgelendikçe, asıl insan hakkı ihlalcilerinin bu devletler olduğunun kabulü gerekecek.

Batı camiasına göre, insan hakkı ihlalleri sadece devletler tarafından yapılabilir.

Onlara göre, örneğin bir terör örgütünün eline atom bombası geçse, bir şehri bombalasa, milyonlarca kişiyi öldürse, bu eylem insan hakkı ihlali değildir ama, devlet görevlilerinin kişilere kötü muamelede bulunması, insan haklarının ihlalidir.

Levent Kavas, 16.10.1999 tarihinde, Star gazetesi­ne yazdığı “Ne Siz Sorun Ne Ben Söyleyeyim” başlıklı makalesinde bu anlayışı şöyle özetliyor:

“‘Teröristle masaya oturmayacak’ bir yetke, ‘terör örgütü’nü bir ‘devlet çekirdeği’ olarak tanımayan bir kim­se, o örgütü ‘insan haklarını çiğnemekle’ suçlayamaz. Ancak devletler ‘insan hakları’nı tanıma, koruma, işletme ‘yetki’sini taşıdığı için, ancak devletler ‘insan hakları’nı ta­nımamakla, korumamakla, işletmemekle suçlanabilir. Bir ‘terör örgütü’nü ‘insan hakları’nı çiğnemekle suçlamak, örgüt olarak o örgütü, yalnızca ‘gerçekte’ değil, ‘hukuken’ de bir ‘yetke’ saymak anlamına gelir. Bir örgüt, bir kişi ‘in­san hakları’nı koruma konusunda ‘yetkili’ değilse, ‘insan hakları’nı çiğnemekten ‘sorumlu’ da tutulamaz.”

Bizdeki sözde insan hakları savunucusu dernekler, özellikle kendilerine ‘ikinci cumhuriyetçi’, ‘liberal’ gibi isimler takan aydınlar, irticai faaliyetlerde bulunanlar, Ba­tı camiasının benimsediği insan hakları anlayışını savu­nuyorlar. Hem insan haklarını savunur görünecekler ve hem de terörist örgülerin, irticai faaliyette bulunan kişi ve partilerin avukatlığını rahatlıkla yapabilecekler.

Vatandaşlarımızı “kahrolsun insan hakları” slogan­larıyla yollara düşüren, Birleşmiş Milletler kararına aykırı olan bu çarpık insan hakları anlayışıdır. Çünkü onların insan haklarını devlet görevlilerinden çok, PKK, DHKP/C, iBDA-C ve Hizbullah gibi terör örgütleri, mafya benzeri çıkar amaçlı suç örgütleri ihlal ediyor ve bizdeki sözde insan hakları savunucuları da, bu çeşit örgütlere destek vermekten başka bir şey yapmıyorlar.

21. yüzyıl, gerçekten insan haklarının hayata geçi­rildiği bir yüzyıl olacak. Ancak, 21. yüzyılın insan hakları anlayışı, anılan Birleşmiş Milletler kararına uygun, hem devlet görevlilerine, hem terörist örgütlere ve hem de Çıkar amaçlı suç örgütlerine karşı ‘masumu’ koruyan, çağ­daş bir insan hakları anlayışı olacak.

Bu konuda gerçek Türk aydınına, Türk devletine büyük görevler düşüyor. Çünkü, çağdaş insan haklarının hayata geçirilmesi için yaptığımız savaşta, Batı camia­sından ve onların içimizdeki yardakçılarından bize hayır yok. Gölge etmesinler başka ihsan istemiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, Kurtuluş Savaşı mücadelesini Batı camiası­na rağmen yapabilmiş bir ülkedir. insan hakları mücade­lesini de, Birleşmiş Milletler’deki çağdaş insan haklarını savunan devletlerle işbirliği ve onlara öncülük yaparak kazanacağına inanıyorum.

PKK Başkanı Abdullah Öcalan’ın, İmralı’da alınan ilk ifadesinde söylediklerinin sonu:

“...Sorgumun bittiği şu anda Avrupa’nın beni iste­mediğini ancak beni Türkiye’ye karşı kullanmak istediğini ve kullandığını belirtmek istiyorum. Türkiye son yıllardaki ekonomik atılımlarıyla ve hatta bize karşı yürüttüğü mü­cadelesiyle kalkınma potansiyeli olan bir ülke olduğunu göstermiştir. Avrupa beni Türkiye’ye karşı kullanırken, Türkiye’yle beni karşı karşıya getirirken, Türkiye’nin de önünü kesmeyi hedeflemiştir. insan haklarından çok sık bahseden Avrupa, beni kullanmak suretiyle çok kan dö­külmesine sebep olmuş ve sonuçta insan haklarını işletmeyerek ikiyüzlü olduğunu göstermiştir. Bu yüzden Av­rupa’yı kınıyorum.”

         19 Mayıs 2000 günü, Samsun’da “Atatürk ve Türki­ye” konulu bir konferans vermiş ve şöyle demiştim:

“Atatürk’ün ‘düşman devletler’ olarak nitelendirdiği devletler, başka güçlü devletleri de arkalarına alarak, Lo­zan’ın öcünü almaya hazırlanıyorlar.

“Çünkü, başa çıkılamayacak kadar büyük ekono­mik güçlerini, siyasi nüfuzlarını kullanarak, ülkemizin her kesiminde ve kuruluşunda yerli işbirlikçilerini yarattılar.

“Gerektiğinde medyanın çok önemli bir kesimini, sözde aydınları ve bilim adamlarını, bazı dernek ve mes­lek kuruluşu yöneticilerini, amaçları doğrultusunda kullanabiliyorlar. Sindiremedikleri veya doğruyu düşünemez hale getiremedikleri aydın sayısı giderek azalıyor.

         “Artık siyasal İslamcılarla, bölücüler Cumhuriyetimi­ze karşı el ele.

         “Neredeyse bize ‘Ne mutlu Türküm diyene’ demeyi yasaklayacaklar.

“Bu ortamı yaratan güçler, bizi kaldıramayacağımız kadar ağır bir borç yükü altına sokarak, İnsan Hakları Mahkemesi’nin yanlı ve amaçlı kararlarıyla, ‘Ancak de­diklerimizi körü körüne yaparsanız borçlarınızı erteleriz ve ancak o zaman sizi Avrupa Birliği’ne alırız’ tehditleriy­le hükümetlerimizi kuşatma altına almaya çalışıyorlar.

“Hükümetlerimizin de, direnme güçlerinin giderek zayıfladığı anlaşılıyor.

“Bundan sonra olacaklar bellidir. ‘Küreselleşiyoruz’, ‘Devleti değil bireyi ön plana çıkarıyoruz’, “‘Demokrasinin önünü açıyoruz’ gibi parlak ambalajlara sararak hazırlat­tırdıkları yasa ve Anayasa değişiklikleriyle, yaptırdıkları ekonomik uygulamalarla, ülkemizde gelir dağılımını da­ha da bozup, işsizliği artıracaklarından, köylümüzü peri­şan hale getireceklerinden, kalkınma hızımızı yavaşlattı­racaklarından, terörü azdırıp turizmimizi baltalayacakla­rından, cumhuriyetimizi şeriatçı ve bölücü akımlara karşı yasal yollardan savunamaz hale getireceklerinden, dev­letimize sadakatle hizmet eden Atatürkçü kişileri görevle­rinden uzaklaştırmaya çalışacaklarından, okullarımızı ve camilerimizi olabildiğince tarikatların kontrolüne sokma­ya çalışacaklarından; üniversitelerimizi çağdışı medrese­ler haline getirmek, Türk Ordusunu Cumhuriyetimizi ko­ruma ve kollama görevini layıkıyla yapamaz hale getir­mek, Atatürkçü kişi ve partileri TBMM’ye sokturmamak

için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarından hiçbir kuş­kunuz olmasın.

“Bunları yapmakla amaçladıkları şey, ‘irtica’ ve ‘bö­lücülük’ün önünü açmak ve böylece savunmasız kalan Türkiye Cumhuriyeti’ni paramparça etmektir.

“‘Düşünce suç olmaktan çıkartılmalıdır’ diyorlar. Ülkemizde ‘düşünce’ suç değildir. Suç olan, ülkemizi böl­mek için, dini esaslara dayanan bir devlet düzeni kurmak için yapılan propaganda ve tahriklerdir. Benzer yasalar, bütün demokratik Batı devletlerinde de vardır. Ülkemiz­de ‘hukukun üstünlüğü’, Anayasaya aykırı eylemler, PKK eylemleri önlenerek, çıkar amaçlı suç örgütleriyle müca­dele edilerek sağlanabilir. Hukuk alanında gereksinimi­miz olan şey, teröristi, mafya babalarını, Şevki Yıl­maz’ları, ikinci cumhuriyetçileri, işbirlikçileri sevindirecek ve azdıracak bir hukuk düzeni değildir. Halkımız artık Türkiye Cumhuriyeti’nde kamu düzeninin sağlanmasını istiyor. Şehit cenazelerine katılmaktan, Hizbullahçıların kazdığı mezarları görmekten, rüşvet söylentilerinden bık­tı. Politikacılarının bir kısmının mafyayla içli dışlı görün­mesinden, ülkemizin bir suçlular cenneti haline getirilme­sinden rahatsız. Demokratik Batı ülkelerinde olduğu gibi, delillerin kolaylıkla toplanabildiği ve suç işleyenlerin mut­laka cezalandırıldığı bir hukuk düzeni istiyor. Kısacası halkımız temiz toplum, temiz siyasetçi, huzurlu, düzenli ve çağdaş bir yaşam istiyor. Cezaevi koğuşlarına gir­mekten çekinen bir devletin, kamu düzenini sağlayama­yacağını vatandaşlarımız çok iyi biliyor.

“Düşmanlarıyla mücadele etmeyi beceremeyen bir demokrasi ayakta duramaz. Cin çağırmayı, savunma mekanizmalarımızı felç etmeyi demokratlık sayıyorlar. Göreceksiniz çağırdıkları cinlerin önünden önce kendileri kaçacak. Kamu düzenimizi sağlayamazsak akan kanı durduramayız. Ekonomimizi felç ederiz. Demokrasimizi koruyamayız.

“Eskiden komünistler kendilerini ‘demokrat’ olarak nitelendirirlerdi. Şimdi cephe genişledi. Akın Birdal da demokrat, Abdullah Öcalan da demokrat, Şevki Yılmaz da demokrat, ikinci cumhuriyetçiler de demokrat, yaban­cı devletlerin içimizdeki tüm işbirlikçileri de demokrat ve müthiş bir dayanışma içindeler. O güzelim ‘demokrat’ sözcüğü, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığının kamuflaj i haline getirildi. Ama bunu gerçek Atatürkçülere yuttura­mazlar. Tanıdığım en demokrat kişi olan rahmetli Ahmet Taner Kışlalı’yı bile ‘Ben demokrat değilim’ demek zorun­da bıraktılar.

“Ülkemizde de, gelişmesini tamamlayamamış diğer ülkelerde de, gerçekten çağdaş ve demokrat insanlar Atatürkçülerdir. Çağdaş sömürgecilerin yeni oyunlarını ancak onlar bertaraf edebilirler.

“‘Aydın’ denebilecek kişinin en başta gelen özelliği, hangi şartlarda olursa olsun gerici akım ve kişilerle işbir­liği yapmayı asla kabul etmemesidir. Hem gericiliğe, hem de çağdaşlığa hizmet edilemez.”

Terör eylemleri Dünyanın her yerinde ve her za­man var olmuştur. Ancak son yirmi yılda adeta “Küreselleşmiş”tir ve giderek tahribatını artırmaktadır. Bunun başlıca nedenleri:

1- ABD öncülüğünde, emperyalist devletlerin IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşları ve her ülkede iktidara getirmeyi başardıkları “yerli işbirlikçi­ler”i kullanarak uygulatmaya çalıştıkları, sadece çok uluslu şirketlerin karlarını aşırı derecede artıran, gelir da­ğılımını daha çok bozan, çalışan tüm kesimleri ucuz iş­gücüne mahkum köleler haline getiren, işsizliği ve açlık sınırının altında yaşayan insanların sayısını giderek artı­ran, dış güdümlü ve satılık medya gücünü kullanarak bi­linçli bir kamuoyu oluşmasını ve sorunları demokratik yollardan çözecek bir muhalefet umudunun yeşermesini engelleyen, özellikle bizim gibi aşırı borçlandırmayı ba­şardıkları ülkelere baskı ile uygulattırdıkları politikalarla kalkınma hızlarını düşüren, geleceğe ümitle bakan in­sanların sayısın azaltan “Yeni Dünya Düzeni” veya “kü­reselleşme” diye de nitelendirilen “Yeni Emperyalizm”...

Nuray Mert, şu değerlendirmeyi yapıyor: “Dünyayı da, Türkiye’yi de, öncelikle tehdit eden, vahşi kapitalizm terörü, diğerleri onun türevi. Vahşi kapitalizm, çevreyi talan ediyor, yoksulları sonuna kadar sömürmenin bin bir çeşidini uyguladığı gibi, onları birbirine kırdırıyor, dünya­yı kana buluyor. Bunun sonu gelmeli, bu sonun başlan­gıcı, bu terörün adını koymakla olacak. Yoksa, birileri X, W, Q ile, birileri İslam’ın ‘selefi’ yorumlarıyla uğraşırken insanlık habire kan kaybedecek.”6

2- Böyle bir düzeni ayakta tutabilmek için, başta ABD olmak üzere, tüm emperyalist devletlerin; ulus dev­letlerin gücünü azaltmak, bağımsız politikalar oluşturma­larını engellemek, parçalanmalarını kolaylaştırmak ve bu amaçla iç sorunlarını artırmak için; “insan haklarının ha­yata geçmesine yardımcı oluyoruz” bahanesiyle, az ge­lişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, her türlü etnik, mez­hep, din ayrımcılığını körükleyen kişi, kuruluş, parti ve terör örgütünü desteklemeleri...

3- Başta petrol, su gibi doğal kaynakları zengin ve­ya bu kaynakları kontrol etmeye elverişli konumu olan ül­kelere karşı “terörü önlemeye çalışıyoruz” bahanesiyle uygulanan ve ileride daha birçok ülkeye uygulanacağı muhakkak olan, işgali de içeren saldırgan politikalar...

4- Filistin sorununun barışçı yollardan çözülebilece­ği umudunu yaratmadığı gibi; çevre ülkelerinden hiçbiri­nin kesinlikle istemediği Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kur­durup, bu devletin sınırlarını Van’dan İskenderun’a kadar genişletmeye ve en büyük çıban başını yaratmaya yöne­lik ABD, İsrail ve İngiltere’nin birlikte uygulamaya koy­dukları politikalar...

2003 yılı kasım ayı içinde, İstanbul’da, ikisi sinagoga, biri bir İngiliz Bankasına, biri de İngiltere Başkonso­losluğuna olmak üzere dört ayrı terörist saldırı gerçek­leşti. Büyük maddi hasar ve can kaybı oldu. Eylemleri planlayan örgütün EI-Kaide olduğu iddia ediliyor; eylemi gerçekleştiren ve maşa olarak kullanılan kişilerin de Kürt asıllı Türk vatandaş i ve Hizbullah örgütüne mensup kişi­ler olduğu anlaşılıyor.

Alman İstihbarat Servisi’nin başı August Hanning, 21.11.2003 günü Münih’te bir konferansta yaptığı konuş­mada: “ABD ve İngiltere’nin Irak’ı işgal etmesinin EI Kai­de’nin yeniden toparlanması için elverişli bir ortam yarat­tığını ve İstanbul’daki saldırıların bu bağlamda değerlen­dirilmesi gerektiğini” söyledi.

Osman Ulagay bu yorumu şöyle değerlendiriyor: “Aslında çok boyutlu ve karmaşık bir olaylar yumağı ile karşı karşıyayız. ‘Bu saldırının faili EI Kaide’ demek de çok şey ifade etmiyor bence. Olayın temelinde ABD’nin 11 Eylül’de yaşadığı dehşete karşı verdiği ilkel tepkinin ve Ortadoğu’yu bir savaş alanı haline getirme tercihinin terörün tabanını genişletmesi yatıyor. Dünyanın dört bir yanında kendini aşağılanmış hisseden ve Amerika’ya ya da İsrail’e darbe vurmak için ölümü göze almış gençlerin sayısı her geçen gün artıyor ve müthiş bir tehdit yaratı­yor. Bu tehdide salt askeri ve polisiye önlemlerle karşı durmak fevkalade güç. Bu durumda öncelikle yapılması gereken şey Başkan Bush’u ve Tony Blair’i bir çıkmaz yolda olduklarına ikna etmek ve çok taraflı bir yaklaşımla terörü besleyen ortamın kimyasını değiştirmek.”8

         Dünya medyasında İstanbul saldırılarının ardındaki nedenle ilgili görüş birliği oluştu.

         Bu nedeni Washington Post, “ABD ve İsrail’le yakın

ilişkileri Türkiye’yi radikal İslamcı örgütlerin hedefi yaptı” diye ifade ediyor.

New York Times, sözcüklerin yerini değiştirip ben­zer cümle kuruyor, “Saldırılar, İsrail’le ilişkilerin geliştiril­memesi ve Batı ile yakınlaşmaması için Türkiye’ye uya­rı.”

Jerusalem Post biraz daha açıyor: “Türkiye’ye ABD ve İsrail’e yakın olduğu için saldırıldı. Ankara’ya verilen mesaj bu. “9

The Guardian Gazetesi’nin kıdemli yazarlarından Polly Toynbee ise şunları yazdı: “Bush ve Blair, hayallerindeki Ortadoğu’yu kurmak ve Irak’ı ‘demokrasinin sem­bolü’ haline getirmek isterken modern İslamın sembolü olan Türkiye’yi bataklığın içine çektiler.”10

Daha önce Özgen Acar da benzeri ve gerçekçi yo­rumlar yapmıştı: “Bizim inancımız, İstanbul’da Beth İsrail ve Neve Şalom sinagogları önünde patlatılan bombala­rın Yahudileri değil, AKP’nin başkanı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği Irak’a asker gönderme siyasa­sını hedef aldığıdır. Ülkemizdeki barış ve istikrarı bozan, bizleri derinden yaralayan olgu, 8.5 milyar dolarlık kredi uğrunda bombanın atılmasına neden olan siyasadır... Bin Ladin bağlantılı terörün, gecikmeli de olsa ‘İslamiyet’e ihanet eden Müslüman Başbakan’ın siyasasına tepki’ olarak İstanbul’da sahneye çıktığını rahatlıkla tartışmaya açabiliriz.”11

AKP iktidarı, hem ABD’nin ve hem de AB’nin Türki­ye’den istemlerine karşı en az direnen iktidar oldu. ABD’nin komşularımız olan Suriye ve Iran başta olmak üzere, diğer İslam ülkelerine yapmayı düşündüğü saldırı­lara da destek vereceği şimdiden anlaşılıyor; Meclis içi muhalefeti temsil eden CHP ve ordumuzun üst düzey komutanlarının bazıları da Amerika’yı hala “Stratejik Or­tak”ımız olarak kabul ediyorlar ve bu hal bu Dünyada ya­şayan herkes tarafından biliniyor. Eylem yapmanın ko­laylığı ve biraz sonra açıklayacağım psikolojik ortam da göz önünde tutulduğunda; her çeşit terör örgütünün İngiltere, İsrail ve ABD’nde gerçekleştiremedikleri terör ey­lemlerini Türkiye’de gerçekleştirmeye çalışacakları ve ül­kemizi bir hedef tahtası haline getireceklerinden kuşku duymamak gerekir.

“Yeni Dünya Düzeni”nin mimarlarından Zbigniev Brezinski, 28.10.2003 günü “Güvenlik ve Barış için Yeni Amerikan Stratejileri” adlı düşünce kuruluşuna yaptığı konuşmada şöyle diyor: “Kırk yıl önce Başkan’ın önde gelen elçilerinden biri, kuşatma altındaki bir ABD Başka­nı tarafından yurtdışına gönderildi. ABD, nükleer savaş ihtimaliyle yüz yüze kalmıştı. Küba’daki Füze Krizi’nden söz ediyorum. Önemli müttefiklerimize elçiler gönderildi. Bunlardan biri eski Dışişleri Bakanı Dean Acheson’du. Görevi, Başkan De Gaulle’u bilgilendirmek ve sadece ABD ve SSCB’yi değil, NATO ve Varşova Paktı’nın bütü­nünü içine alabilecek bir nükleer savaşta Fransa’nın des­teğini sağlama almaktı. Acheson, Fransa Cumhurbaşka­nı’nı bilgilendirdikten sonra, nükleer silahlarla donatılmış Sovyet füzelerinin fotoğraflarını kanıt olarak göstermek istediğini söyledi. Fransız lider, fotoğrafları görmek iste­mediğini belirtti. ‘ABD Başkanı’nın sözü benim için yeter­lidir. Gidin ve kendisine Fransa’nın arkasında olduğunu söyleyin’ dedi. Bugün, yurtdışına gidip ‘X’ ülkesinin kitle imha silahlarıyla ABD’yi tehdit ettiğini söyleyecek bir Amerikan elçisine bu cevabı verecek herhangi bir yaban­cı lider var mı? Son üç hafta içinde BM Genel Kurulu’nda Ortadoğu konusunda iki oylama yapıldı. Birinde 133’e karşı, diğerinde 144’e karşı dört ‘hayır’ oyu vardı. Bu dört hayır oyu ABD, İsrail, Marshall Adaları ve Mikronezya’ya aitti. En üst düzey sözcümüz, kelimesi kelimesine şunu söyleyebiliyor: ‘Teröristlerin nefret ettiği ne varsa biz se­viyoruz’... İnanın bana, soyut bir özgürlük nefreti değil bu. Bazılarımızdan nefret ediyorlar. Bazı ülkelerden nef­ret ediyorlar. Belli bazı hedeflerden nefret ediyorlar, nef­ret ediyorlar... Irak’ta bugün neler olup bittiğini, Vietnam­la paralellikler kurarak anlayamayız. Eğer Irak’ta ne ya­şandığını kavramak istiyorsanız, bazılarınıza tanıdık ge­lecek bir filmi izlemenizi öneririm. Adı, ‘Cezayir Savaşı’. Film, Cezayir Kurtuluş Ordusu’nun Fransa tarafından sa­vaş alanında yenildikten sonra Cezayir’de ne yaşandığı­nı konu ediyor. Savaş, şehirlerde şiddetin hüküm sürdü­ğü bir biçime dönüşüyor; bombalamalar, suikastlarla mü­cadeleye devam eden Cezayirliler sonunda Fransızları pes ettiriyor.”12

Türkiye’de hem eylem yapma kolay, hem de son otuz yılda siyasal İslamcı politikacılar, yazarlar, canlı bombalar üretecek psikolojik zemini yarattılar.

Daha birkaç yıl öncesine kadar “hem laik, hem Müslüman olunmaz, ya Müslüman olacaksın ya laik. ikisi bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar. Ben Müslü­manım diyenin, aynı zamanda laikim demesi mümkün değil... Çözüm ortada, 1.5 milyarlık İslam alemi, Müslüman Türk milletinin ayağa kalkmasını bekliyor. Kalkaca­ğız. Bu kıyam (ayaklanma) başlayacak... Ben şahsen değişmeyen doğrunun (şeriat düzeninin) hayata hakim kılınması yolunda gerekirse papaz elbisesi giymeye ha­zlrım”13 diyen ve İslamcı terörist Gülbettin Hikmetyar’ın dizi dibinde fotoğraf çektiren Recep Tayyip Erdoğan Tür­kiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı; “Ben her gittiğim yerde kadınları, hanımları görünce onlara diyorum ki ‘çocukları­nız arazi davası sürdüreceklerine, PKK olaylarında öle­ceklerinde, öyle evlatlar yetiştirin ki, Allah’ın nizamını sa­vunmak için, Allah’ın davasını savunmak için öldürül­sün’“ diyen Zeki Ergezen, Bayındırlık Bakanı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giren milletvekillerinin çoğunluğu­nun eşleri, Türkiye’deki siyasal İslam hareketinin ve cum­huriyetimizin temel ilkelerine düşmanlığın simgesi haline gelmiş olan ‘türban’ takıyor ve eşi türbanlı olmayan veya güçlü tarikatların desteğini sağlamamış herhangi bir kişi­nin kamuda önemli bir göreve gelmesi mümkün değil.

Bekir Coşkun’un deyimiyle Türkiye Cumhuriyeti artık bir “imamlar Cumhuriyeti’ olma yolunda emin adımlarla iler­liyor.

Emniyet teşkilatımızın, 2 bin Hizbullah üyesi üzerin­de yaptığı araştırmaya göre, okumuş teröristler içinde imam-hatipliler başı çekiyor.14

Mehmet Faraç’ın yaptığı ve 23.11.2003 tarihli Cum­huriyet Gazetesi’nde yer alan araştırması, sayıları binler­le ölçülen kız ve erkek militanın “intihar eylemcisi” olmak için Hizbullah Örgütü’ne başvurduğu gerçeğini ortaya Çıkarıyor.15

Bu eylemleri ortaya çıkaracak kurumlardan Milli Güvenlik Kurulu, son bir yılda yapılan ve TBMM’de bulu­nan tüm partilerin destek verdiği yasa ve Anayasa deği­şiklikleriyle işlevini yapamaz hale getirildi. Emniyet Teşki­latı’nın durumunu öğrenmek için Necip Hablemitoğlu’nun hayatına mâl olan ‘Köstebek’ adlı kitabı okumak yeterli.

Yazımın bu noktasında bazı yazarlarımızın yaptığı tespitlere kulak verelim:

“Daha dün, yüzde doksan dokuzundan fazlası Müslüman olan ülkemizi ‘Dar-ül İslam’, yani İslam ülkesi ol­mamakla suçlayarak; Türkiye’yi ‘dar-ül Harp’, yani İslam’ın kurtuluşu için kan dökülecek ülke olarak ilan edenleri barındıran siyasi partilerin dinci terörle mücade­lede başarı sağlaması zor görünüyor. Önce içte düzenle­me gerekli...

“Türkiye’de de ulusal duruşu temsil eden kurumla­rın işlevsizleştirilmesiyle işe başlandı. Şimdi ise toplum­sal psikolojinin çökertilmesi hedefleniyor! istikrarsızlaştırma, yalnızlaştırma ve ardından istenileni kabul edecek kıvama getirme. işte Türkiye üzerinde oynanan oyun bu. Bu bağlamda ‘terör savaşı’nın hedefindeyiz.

“Terör saldırılarıyla Türkiye’nin AB’ye yakınlaştığından söz ediliyor! Daha fazla terör, daha fazla AB!.. Terör örgütlerinin koruyucusu olmayı sürdüren AB ülkelerinin gözyaşları inandırıcı mı? Örneğin Almanya timsahlaş­mak yerine, neden radikal dinci örgütlerin faaliyetlerini durdurma kararı vermiyor?”16

“Sinagog saldırılarını gerçekleştirenlerin gözaltına alınan aile bireylerine dikkat ettiniz mi? Kuşkusuz hepsi suçlu değil, ama hepsi çember sakallı, İslamcı kesim­den... Saldırgan ve zanlıların hiçbiri ne tesadüf, sakalsız, takkesiz, başörtüsüz, kısacası en azından ‘laik’ görü­nümlü bir aileden çıkmamış... Bu ailelerin bazı çocukları da Afganistan’a, Pakistan’a, Çeçenya’ya gidiyor bazen... işte onlar, dünün hunharları, Türkiye’nin geleceğinin cellatları. Aralarında imamlar var, hatipler var, arkalarında El Ezher tahsilli EI Kaide terbiyeliler... İslamcı teröristleri izlemek, yakalamak ve zararsız hale getirmek elbette gerek. Ama İslamcı terörün beslendiği gübreyi, eğitimde ve camide kurutmak şart! Bunun için de, her şeyden ön­ce ‘Aman zararsızlar’ diye diye Türkiye’de terörün alt ya­pısını hazırlayan dincileri ‘hoşgören’, savunan ve tarikat­ların, fanatizmin yayılmasına seyirci kalan sözüm ona aydınların gaflet uykusundan uyanması gerek. Özellikle basının.”17

30 Mayıs 2000 tarihli Hürriyet gazetesindeki “Cami­lerdeki Terör Örgütü” başlıklı makalesinde Muharrem Sarıkaya şu bilgileri veriyor:

MGK, 28 Şubat kararlarıyla Kur’an kurslarının Diya­net ve Milli Eğitim Bakanlığı denetiminde yürütülmesini hükümete ‘tavsiye’ ettiğinde bazı kesimler ayağa kalkı­yor.

Hatta, bu kararlara tepki gösterenler arasında, mer­kez sağ partilerden bazı milletvekilleri de yer alıyor.

Ancak, iki yıl sonrasında bugün ortaya çıkan ger­çekler, 28 Şubat’ta alınan bu kararların ne kadar haklı ol­duğunu ortaya koyuyor.

Bunu anlamak için Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Hizbullah terör örgütü hakkında hazırla­dığı iddianamedeki ‘Örgütleme Modeli’ ara başlıklı bölümde anlatılanları okumak yetiyor.

         Hizbullah, ilk örgütlenmesini kitabevleri kurarak başlatıyor.

         1980’1i yılların sonuna gelindiğinde ise camiler me­kânı oluyor.

         Örgüt, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından başlatı­lan ‘gönüllü imamlık’ uygulamasını fırsat biliyor.

         Güneydoğu’daki camilere yöneliyor.

         Örgüt elemanlarının ifadelerinden hazırlanan iddia­namede, Hizbullah’ın camileri örgüt yuvası haline dönüş­türmesinin ilk adımı şöyle aktarılıyor:

“Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde gönüllü imamlık uygulamasından faydalanan örgüt, imamı olmayan tüm camilere kendi adamlarını yerleştirdi...”

         Hizbullah bununla da kalmıyor.

         Diğer cami ve mescitlerdeki resmi imamları gerek sindirme yöntemiyle, gerekse iyi ilişkiler kurarak pasifize ediyor.

         Kısa sürede Güneydoğu Anadolu bölgesindeki ca­mileri hakimiyeti altına alıyor.

1994 yılına gelindiğinde sadece Diyarbakır’daki 162 cami ve mescitten 90’ında örgütün yapılanması ta­mamlanıyor.

Akşam ve yatsı namazları sonrası, camiler örgütün siyasi eğitim çalışmasının yapıldığı yuvalar haline dönü­şüyor.

         Bunların hepsi de ‘dini eğitim altındaki masumane çalışmalar’ olarak gösteriliyor.

Temel dini bilgileri öğrenmesi için Kuran kurslarına gönderilen çocuklara önce İslami bilgiler içeren kitaplar veriliyor.

         Bu dersler sırasında örgüt adından kesinlikle söz edilmiyor.

Öğrenciler, ders gruplarına ve yaşlara göre ayrılı­yor. Her grubun başına da ‘muhasebe elemanı’ adı veri­len bir lider konuluyor.

         Bir süre sonra bu çalışmalar, piknik, spor müsaba­kaları gibi sosyal aktivitelerle destekleniyor.

Dönem bitiminde muhasebe elemanı, öğrencilerin davaya yatkınlıklarını belirten bir raporu ve çizelgeyi ca­mi sorumlusuna aktarıyor.

         Çizelgede eğitimin ikinci aşamasına geçecek öğ­renciler sıralanıyor.

İkinci aşamaya geçilecek öğrencilerden özgeçmiş raporları alınıyor. Hatta özgeçmişlerin doğruluğu konu­sunda istihbarat çalışması yaptırılıyor.

         İkinci aşama eğitime geçişte, öğrenci örgüte davet ediliyor ve kabul edip etmeyeceği soruluyor.

         Daveti kabul etmeyen aday ise şu sözlerle uyarılı­yor:

“Bu daveti unutacaksın. Bir süre örgüt seni takip edecek, aksine hareketin halinde sen de, ailen de ceza­landırılır...”

         Kabul edenler ise bir daha dönüşü olmayan yola ilk adımı da atıyor.

         Önce siyasi, ardından askeri eğitim...

         İslam’ı daha iyi anlayıp vecibelerini doğru yerine getirmek için masumane başlayan dini eğitimin sonunda ortaya çıkan ölüm makineleri...

28.11.2003 günü, Sedat Ergin “20 bin Hizbullahçı aramızda” başlıklı makalesinde, Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner’in şu sözleri yer alıyor: “2000 yılında ya­pılan operasyonlar sırasında Hizbullah arşivi ele geçiril­di. Bu arşivdeki bilgisayar kayıtlarına göre 20 bin kişi ör­güte katılmak için dilekçe ve biyografi vermiştir.”

Hizbullah konusunda iki kitap yazan Mehmet Fa­raç, 22.11.2003 tarihli Tempo Dergisi’ne şu açıklamalar­da bulunuyor: “Islam’ı referans alan örgütler bir zincir oluşturuyor. Zincirin başında EI Kaide var. Hedef neresi? Türkiye. Bir buluşma noktası gerekiyor. Bir aracı gereki­yor. Toplantıyı organize etmesi gereken bir güç gereki­yor. Hemen geri gidelim, 17.1.2000’de Beykoz’da Hizbul­lah’a yapılan operasyonda örgüte 20 bin kişinin özgeç­miş verdiği belirlendi. Bana göre o rakam 100 bin kişidir. Ne yapıldı? 2000 yılında 3 bin 365 kişi yakalandı. 2001’de 1596 kişi’ yakalandı. 2002’de 710 kişi yakalan­mış. Bu sene AKP’nin iktidarda olduğu dönemde ortaya çıkan rakam polis ve jandarmanın açıklamalarına göre 80’i bile bulmuyor. Toplayın tüm rakamları 5 bin falan ediyor, nerede geri kalan 15 bin kişi?... Türkiye’de çok yanlış bir söylem vardır: ‘Hizbullah çöktü, PKK çöktü’ gi­bi. Kim söylerse söylesin, gaflet ve delalettir bu... Bir Hiz­bullahçıya sordum: ‘Bu kadar adam vurdun, nasıl yaka­lanmadın?’ Dedi ki, ‘bizi CIA elemanlarından iyi eğitiyor­lar’... Emniyet Genel Müdürlüğü, valiler ve kaymakamlar içindeki örgütlenmelerde AKP neyi gözetti? Kendileri dö­neminde yakalanan militan sayısı neye bu kadar azalı­yor?. Hüseyin Velioğlu nerede yakalandı? 450 bin marklık villada. Konya’daki, Mardin’deki saraylara bakın. Fi­nansı bulmak EI Kaide için çok kolay. Önemli olan fedai bulabilmek. O da Türkiye’de bulunuyor.”

Otuz yıldır her yıl Türkiye’ye gelen Datça’nın Fran­sa’daki Bruxerolles ile kardeş kentliğini sağlayan, gerçek Türk dostları Liliane ve Alfred Screve, İstanbul’u vuran son terör saldırılarından sonra değerli yazar Mine G. Kı­rıkkanat’a Fransa’dan telefon ediyorlar. Liliane Screve şunları söylüyor: “Ben bugüne değin hep Türkiye’nin AB’ye girmesi gerektiğine inandım ve bu görüşü savun­dum. Ancak fikrimi değiştirdim. AKP hükümeti, sizin or­duyu dağıtmak için AB’ye bastırıyor. Demokrasi falan iste­diğinden değil, salt ordudan kurtulmak için. Sakın gelme­yin bu oyuna!.. Radikal İslamcılara karşı elinizdeki tek laik güç, her şeye rağmen Türk ordusu.”18

Terör eylemlerini engellemek için istihbarat topla­mak, yasal düzenlemeler yapmak devletin başlıca görev­lerinden biridir ve demokratik düzen başka türlü ayakta tutulamaz.

Ülkemizde ise, son üç yılda TBMM’de bulunan çe­şitli partilere mensup tüm milletvekilleri, güdümlü medya­nın da desteğiyle “Demokratikleşme”, “Çağdaşlaşma”, “AB’ye uyum yasaları” gibi parlak etiketlere sarıp, halkı­mızın ve aydınlarımızın çoğunun beynini yıkayarak, en önemlileri dünyanın hiçbir demokratik ülkesinin mevzua­tına girmemiş ve girmeyeceği muhakkak olan yasa ve anayasa değişiklikleri yaparak, terörle mücadelemizi ola­naksız hale getirmişlerdir. Şöyle ki:

1- Prof. Dr. Feridun Yenisey tarafından Yargıtay C.Başsavcılığı için hazırlanan 11.6.1999 tarihli raporda da belirtildiği gibi: “Haberleşmenin dinlenmesi, suç önce­si önleme dinlemesi ve suç sonrasında yapılan adli din­leme olmak üzere ikiye ayrılır.

“Önleme dinlemesi, gerek Amerikan hukukunda ve gerekse Alman hukukunda hakim kararı olmadan yapıla­bilen ve bütün telefonları kapsayabilen genel bir dinle­medir.

“ABD’nde Başkan’a, devletin birlik ve bütünlüğünü, cebir ve diğer hukuka aykırı yöntemlerle bozmaya yöne­lik yakın ve mevcut bir tehlike olan hallerde, hakim kararı olmadan telefon dinletme yetkisi verilmiştir.

“Önleme dinlemesi Alman hukukunda da kabul edilmiştir (G-10 Kanunu). Demokratik hukuk devletini tehdit eden bir tehlike mevcut bulunduğu hallerde, bazı devlet organlarına (Verfassun geschutzbehörden des Bundes und der Lander, das Amt foürden Militarichen Abschirmdienst und der Bundernaschricht-endiest) tele­fonları dinleme ve bunları kaydetme yetkisi ile, mektup ve posta gizliliği ile korunan gönderileri inceleme yetkisi verilmiştir.”

Almanya’da, G-10 Kanunu uyarınca hakim kararı olmadan telefonları dinlenen ve yazışmaları açılan ikisi hakim beş hukukçunun Avrupa İnsan Hakları Mahkeme­si’ne başvurusu üzerine, adı geçen Mahkeme şu kararıvermiştir:

“Demokratik toplumlar günümüzde çok sofistike bir casusluk ve terörizm tehdidi altındadır. Dolayısıyla devlet­ler, bu gibi tehlikelere etkin bir şekilde karşı koyabilmek için gizli izleme ve gözetim yöntemleri uygulayabilirler.”

Vance Packart, “Elektronik Diktatörlüğü” adlı ese­rinde şöyle diyor: “Bugün milyonlarca Amerikalı, elektro­nik gözlerin, elektronik kulakların, gizli ses kayıt aygıtları­nın oluşturduğu bir atmosferle çevrili bir ortamda yaşa­maktadır.”

Ergin Yıldızoğlu, bu konuda şu bilgileri veriyor:

         “ABD önderliğinde kurulmuş ve tüm ulusların elekt­ronik iletişimleri de dahil, özel kişilerin veya ticari kuru­luşların iletişimlerini izleyen ‘küresel’ bir casusluk ağı sözkonusudur. Bu dev kulak ‘Echelon’ diye adlandırıl­mıştır.”19

         Abdullah Öcalan’ın bu sayede izlenmesi sağlanmış ve gittiği yerler tesbit edilebilmiştir.

         Bizde de, hakim kararı olmadan önleme dinlemesi başarıyla yapılmış ve 1) Çiller, Kenan Evren, Doğan Gü­reş’e suikast, 2) Adana Orduevi’ne bomba atılması eyle­mi, 3) Alanya Plajı’na bomba atılması, 4) İstanbul Aksa­ray Metro istasyonu’na sabotaj, 5) Antalya’daki turistik tesislerin bombalanması, 6) Hizbullah’ın 30 olayının ay­dınlatılması, 7) Yahudi vatandaşlara ait işyerlerine yapı­lacak sabotajlar ve benzeri pek çok olay önceden haber alınarak önlenebilmiştir.20

3.10.2001 gün ve 4709/7 sayılı yasa ile Anayasa­mızın 22 nci maddesi şu şekilde değiştirilmiştir: “... ha­kim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak ge­cikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmi dört saat içinde görevli hakimin onayına su­nulur.”

İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşla­rı kanunla belirlenmediğinden, önleme dinlemesi ülke­mizde yasal olarak olanaksız hale gelmiştir.

Önleme dinlemesi yapılacak şahıslar Türkiye’nin çeşitli yerlerindedir ve binlerce hakim, savcı ve bu karar­lara imza atacak zabit katibi var. Önleme dinlemesi için hakim kararı alacağız diye, teröristlere ilişkin yapılan ih­barlar, güvenlik birimlerinin topladığı bilgiler, ayrı ayrı yerlerde, yıllarca ve binlerce hakim, savcı ve zabıt katibi­nin bulunduğu yerlere gidip gelecek, gizli kalacak ve bu şekilde terörle, örgütlü suçlarla, hortumcularla mücadele edilecek... Buna inanmak için insanın, Dünyayı ve ülke­mizi hiç tanımamış olması gerekir.

2- Biz, doğru dürüst önleme dinlemesi yapamıyo­ruz ama, yapabilen ülkelerden biri, gizli dinleme ile sa­nıkların kimliğini saptasa veya bir kapkaççının çaldığı çantada İstanbul’u havaya uçurmak için yapılan planlar, bu suçta kullanılacak bombalar ele geçse ve bu eylemi yapacak kişinin kimliği çantadaki belgelerle saptansa ve­yahut bir özel şahıs veya polis memuru, gizlice şüphe­lendiği kişiye ait eve girerek suç delillerini elde etse; yine 3.10.2001 gün ve 4709/15 sayılı yasa ile, Dünyanın hiç­bir anayasa ve yasasında bulunmayan “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez” hükmü Anayasamızın 38’inci maddesine konulduğu için, başka delil yoksa, yukarıda açıklandığı şekilde elde edi­len delillerle, herhangi bir sanığı ülkemizde cezalandır­maya olanak bulunmamaktadır. Halbuki, bizden başka her ülkede, bu çeşit delillerle sanığın cezalandırılmasına karar verilebilir.

Prof. Dr. Öztekin Tosun (Türk Suç Muhakemesi Hu­kuku, 2. basım, cilt 1) bu konudaki Dünyadaki ve bizdeki uygulamaları şu şekilde özetlemişti:

“Muhakeme kurallarına aykırı olarak ele geçirilmiş delillerin kullanılabileceği görüşü, oldukça eskidir. Bu gö­rüşe göre, görevini yerine getirmeyen memur bu yüzden cezalandırılır veya disiplin cezasına çarptırılır; fakat ele geçirdiği delil muhakemede görmemezliğe gelinemez. Latince, ‘Male captum, bene retentum’ yani delil ‘kötü alınmışsa da iyi kullanılır’ denmiştir (CORDERO). Böyle­ce kolluk memuru arama kurallarını ihlal ederek bir eve girip suç aletini alsa, kolluk memuru bu yüzden görevini kötüye kullanmaktan cezalandırılabilecek, fakat suç aleti hakim tarafından göz önünde tutulacaktır. Bunun gibi, bir kimse eve girip bir suç delilini çalsa bu çalınmış eşya mahkemede bu yüzden delil olmaktan çıkmayacaktır. Hukuka aykırı sorgu sonucu elde edilen açıklamalar delil olarak kullanılamazken, onlar dışında kalan delillerin hu­kuka aykırı olarak elde edilmelerinde kullanılabilmesini bu görüş yanlıları şöyle açıklamaktadırlar: Sorguda ku­rallara uyulmaması çoğunlukla gerçeğe aykırı açıklama­lara götürmektedir, korkulan budur. Halbuki, bir kolluk memurunun hakim kararı olmadan evde arama yapma­sında çoğunlukla hakim kararı olduğu zaman yaptığı aramada bulabileceği delillerden başkası bulunmuştur denilemez (SCAPA).

“Eğer hakim tarafından verilebilecek bir kararla ve­ya başka koşullara uyularak hukuka uygun bir biçimde elde edilebildiğinden muhakemede kullanılabilecekse o delilin hukuka aykırı biçimde elde edilmesi, muhakeme­de kullanılmasını engellemez. (s.566).

“Delilin elde edilmesinin suç olduğu bir gerçek ola­bilir; fakat mantık bundan delilin kullanılmasının yasak olduğu gerçeğini çıkarmaz. Bu iki veri birbirinden tama­men ayrıdır.

“İngiliz hukukunda bu görüş yerleşmiştir; fakat istis­nai durumlarda İngiliz hukukunda da hakim delilin huku­ka aykırı elde edilmiş olması nedeni ile onu reddedebil­mektedir. Bu tek istisna, kabulü sanığa karşı büyük bir adilik (Slealta) teşkil edeceği düşünülmesi durumudur. Ancak böyle önemli bir durumdadır ki, İngiliz hukuku hu­kuka aykırı olarak ele geçirilmiş delillerin muhakemede kullanılmamasına razı olmuştur (CORDERO, SCAPO­RONE).

“Bizce hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin suç muhakemesinde hakim tarafından görmemezliğe gelinmesi kabul edilemez. Ceza hakiminin maddi gerçe­ği araması gereği bunu gerektirir. Doğal olarak, eğer ha­kime açıkça bu delilleri kullanması yasaklanmış ise, o zaman bu konu düşünülmüş taşınılmış ve kanunlaştırıl­mış olduğu için yapacak pek bir şey kalmaz. Bunun dı­şında kural, hakimin önüne getirilmiş delilleri incelemeye yetkili olduğudur; delilleri hukuka aykırı elde etmek suç ise, her suç gibi bunun da faili onun yaptırımına katlan­malıdır.

“Amerikan mahkemelerinin tutumu abartılmamalı­dır; çünkü bu mahkemelerin verdiği kararlar sadece ana­yasada da yasaklanmış olduğu için, konut dokunulmazlı­ğını ihlal suçunu ve özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu iş­leyerek kolluğun delil elde ettiği durumlarda bu delillerin mahkemede kullanılmayacağı biçimindedir. Demek ki sadece iki suç söz konusu ise böyle bir istisna kabul edilmektedir. Ayrıca, önemli bir kararda federal suçlarda böyle olduğu, federe devletlerin kanunlarına aykırılıklar­da ise mahalli mahkemelerin bu delilleri reddetmelerinin şart olmadığı belirtilmiştir. Almanya’da ise, böyle bir hük­mün sadece sanığın ikrarı bakımından kabul edildiği, bu­nun ise böyle bir hükmü kabul etmemiş ülkelerde de böyle olduğu görülmektedir. Öğreti alanında ise, hukuka aykırı biçimde elde edilmiş delillerin mahkemelerde kul­lanılabileceğini sadece elde edenlerin sorumluluğu yönü­ne gidileceğini kabul edenler olduğu gibi, daha az yaza­rın bu delillerin kullanılamayacağı fikrinde olduğu görül­mektedir (Cordero).

“Kanımızca, kanun koyucu hukuka aykırı biçimde elde edilmiş hangi delillerin mahkemede kullanılamaya­cağını istisna olarak göstermeli, tehlikeli bir yolu açma­malıdır.

“Özetlemek gerekirse hakimin muhakemede kulla­namayacağı delilleri iki büyük grupta toplamak mümkün olur; mutlak yasaklı deliller ve nisbi, göreli yasaklı deliler:

“Mutlak yasaklı delilleri hakim hiç kullanamaz; bun­lar tanıklık yapmaktan çekinme hakkı olanların açıklama­ları veya tanıklık yasağı kabul edilmişlerin (devlet sırrı gi­bi) açıklamalarıdır. Bunlardan hakimin hiçbir zaman fay­dalanamayacağı kabul edilmelidir.

“Nisbi, göreli yasaklı deliller ise, hukuka aykırılığın sadece elde edilmesi işlemine veya biçimine bağlı oldu­ğu durumlarda söz konusudur. Bunları hakim kullanır; fa­kat elde eden hakkında sorumluluk söz konusu olur. Eğer bunların hakim tarafından kullanılmaması uygun bulunuyorsa, kanun koyucu bunu açıkça belirtmelidir; açıkça yasaklamadığı durumlarda bu deliller kullanılmalı­dır. (s.272).”

Prof. Dr. Feridun Yenisey, bu konuda şu ilginç örne­ği veriyor:

“Türkiye’nin Hamburg Konsolosluğu telefonlarını dinleyen Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı, hapishane­de hükümlülerle görüşen bir kişinin konsolosluğa düzenli olarak siyasi hükümlülerle ilgili bilgi verdiğini tespit ede­rek, bu kişi hakkında casusluktan dava açmıştır. Dava sırasında diplomatik dokunulmazlığı bulunan konsoloslu­ğun telefonlarının dinlenmesinin hukuka aykırı olduğu ve bunlardan elde edilen bilgilerin delil olarak kullanılama­yacağı ileri sürülmüşse de mahkeme diplomasi dokunulmazlığı ayrıcalığının konsolosluk görevlilerini koruduğu­nu, konsolosluğa bilgi veren kişi bakımından ise bir koru­ma getirmediğini kabul ederek delilin kullanılabileceğine karar vermiştir.” (21)

3- Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 143/1 nci maddesine koyduğumuz “Müdafi hazırlık evrakı ile dava dosyasının tamamını inceleme ve istediği evrakın bir suretini harçsız alma hakkına sahiptir” hükmü ile, ha­kim kararı ile yapılabilecek kısıtlama dışında Dünyada ilk defa hazırlık soruşturmasında gizliliği biz ortadan kaldır­dık.

Dünyanın sayılı Ceza Muhakemesi Hukuku öğretim görevlilerinden Albin Eser ve Ackerman, bu konuda şun­ları söylüyor: “Bütün Dünyada gizlilik kabul edilmesinin gerekçesi şudur: “Müdafi dosya muhteviyatını öğrenirse, savcının hazırlamakta olduğu işlemler başarıya ulaşa­maz... Toplanmakta olan deliller de karartılabilir.”22

2003 yılı içinde Yargıtay’da düzenlenen bir sem­pozyumda konuşmacılardan biri “Yasal düzenlemelerde Avrupa’yı solladık” deyince; o zamanki Yargıtay C. Başsavcısı Sabih Kanadoğlu “Kazaların çoğu hatalı sollamadan doğuyor” demek zorunda kalmıştır.

4- İngiltere, tüm sanıkların sorgularında avukat bu­lunduran nadir ülkelerden biriydi. 1989 yılında gerçekle­şen ve pek çok kişinin ölümüne neden olan bir terör eyle­minden sonra İngilizler derhal “Police and Criminal Ev­dince Act” yasasını, “Avukat gözetiminde yapılan sorgu­da, bilim haline gelmiş sorgu teknikleri uygulanmadığı ve iyi sonuç alınamadığı” gerekçesiyle değiştirdiler. Yakala­nan terör suçu sanıklarının polis tarafından yedi güne kadar gözaltında tutulması kabul edildi ve poliste alınan ifade sırasında avukat bulundurma hakkı gibi haklardan terör suçu sanıklarının yararlandırılması yolu kapatıldı.23

Bizde de benzer uygulama varken, CMUK’nu de­ğiştirdik. Artık terör suçu sanığının sorgusu da ancak avukat nezaretinde yapılabiliyor.

5- Çıkardığımız af yasalarıyla teröristleri serbest bı­rakıp sokağa salarken; teröristlerle mücadele ederken yetkilerini aştığı için suç işlediği kabul edilen kişileri ısrar­la hapishanelerde bıraktık.

6- Terörle mücadele bilgi, cesaret ve deneyim işi­dir. İstanbul’da Hizbullah terör örgütüne karşı operasyon­ları yapıp, bu örgüte en büyük darbeyi indiren polis şefi, bazı çevreleri rahatsız etmiş olacak ki, AKP iktidarı za­manında pasif göreve alındı ve ekibi darmadağın edildi.

7- Sayın Emin Çölaşan’ın da yazdığı gibi: “AKP ikti­darı zamanında bölücülük propagandası suç olmaktan çıkarıldığı gibi, ‘Eve Dönüş’ yasası ile (sağcı, solcu, şeri­atçı, Hizbullahçı, PKK’lı vesaire) teröristi salıverdik. Bun­ların bir tanesi bile silahıyla örgütünden gelip teslim ol­madı. Tamamı cezaevlerinden salındı, pek çoğu örgüleri­ne geri döndü. AB’nin baskısıyla uyum yasaları çıkardık, ‘Demokratik’ olduk! Polisin, savcının, mahkemelerin yet kilerini ellerinden aldık, bellerini kırdık. Hepsinin elini ko­lun u bağladık... Hükümet şimdi de DGM’leri kaldırmak için çaba harcıyor!”24

Yargıtay Onursal C.Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, “Düşünce Özgürlüğü sağlıyoruz” bahanesiyle, “bölücü­lük propagandasının serbest bırakılması” hususunda şunları yazdı:

“Düşünce özgürlüğünün sınırsız olduğu ileri sürüle­mez. Sınırsız düşünce özgürlüğünün bulduğu bir toplum­da hiç kimse özgür ve güvencede olamaz. O nedenle İHAS’nin 10/2. maddesinde, düşünce (ifade) özgürlüğü­nün kişilere görev ve sorumluluk yüklediği vurgulanmak­ta, demokratik bir toplumda zorunlu önlemler niteliğinde olarak ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün... Korun­ması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınır­lamalara ve yaptırımlara bağlanabileceği öngörülmekte­dir. Anayasamızın 26/2. maddesinde de düşünceyi açık­lama ve yayma özgürlüğünün kullanılmasının ‘...Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması... ‘amaçlarıyla sınırlanabileceği açıklanmıştır... Türk Devle­ti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak anayasamızın temel felsefesidir. Kopenhag kriterlerine de aykırı düşmemektedir.”25

8- AKP hükümeti, bunlar yetmiyormuş gibi, bir dizi ‘Yerel Yönetimler Yasası’ çıkarmaya çalışıyor. Söz konusu tasarılar aynen yasalaşırsa olacakları Cemil Tosun şöyle değerlendiriyor: “Kürtçülere gün doğacak, PKK’nın ekmeğine yağ sürülecek!.. Karayolları, köy hiz­metleri, sağlık ocağı, dispanser, hastane, spor salonları, stadyumlar, Çocuk Esirgeme Kurumu yurtları ve beledi­yelere geçen diğer kurumların birimlerinde PKK örgüt­lenme fırsatı bulacak, bir anlamda bu bölgelerimizde PKK devleti ele geçirmiş olacak... Bu yasa ile devlet sa­lam gibi dilim dilim doğranacak, dincilere, Kürtçülere ve çetelere dağıtılacak ve adına ‘yerinden yönetim’ denile­cek. Sevsinler böyle yerinden yönetimi!..”

9- Yine 3.10.2001 gün ve 4709/15 sayılı yasa ile Anayasamızda değişiklik yaparak, ölüm cezasını kaldır­dık. Halbuki zaten infaz etmiyorduk ve AB’ne taahhüdü­müz, bu cezayı hemen değil, orta vadede kaldırmaktı. Ben o tarihlerde, 10’a yakın televizyon programında ko­nuşarak, değişiklikten önce milletvekillerimizi uyardım: “Abdullah Öcalan asılırsa bölücü terör eylemleri artabilir; idam cezasını kaldırırsanız onu kurtarmaya yönelik ey­lemler ve dış baskılar olur. Bir örgütü en çok zayıflatan şey, eylemlerinin azalmasıdır. Eylemler, Abdullah Öca­lan asılır korkusuyla azaldı. Bu cezayı hemen kaldırın, yeni eylemlere yol açmayın” dedim, dinleyen olmadı. Açıkladığım nedenle bazı eylemler başladı bile, bakalım hangi boyutlara ulaşacak.

10- Emekli olduğu güne kadar, 13 yıl Federal Almanya’nın Başsavcılığını yapan Prof. Dr. Kurt Rebmann şöyle diyor:

“Kanaatimce, önemli terör suçlarında başsavcılığın merkezi bir şekilde araştırmaları yürütmesi çok önemli­dir. Terör alanında etkili bir ceza koğuşturması yapılması ancak bu şekilde mümkün olabilmektedir. Suça ilişkin araştırmalar tek elden koordineli bir şekilde yönetilmek­tedir. Merkezi ceza koğuşturması sırasında toplanan de­ğerli bilgiler diğer olaylarda tekrar kullanılabilmektedir. Terör suçlarında yöresel çevre dışına çıkan ilişkiler var­dır. Bu suçların işlenmesinde yeknesak bir metod söz konusu olur. Merkezi bir Başsavcılık makamı ile yargılama yetkisinin belli mahkemelerde yoğunlaştırılması bu ilişki­leri ve yeknesak metodu algılama açısından elverişlidir. Bunun dışında terör eylemlerinin uluslararası yönü de göz önünde tutulduğunda koğuşturma yetkisinin bir or­ganda toplanması çok olumlu sonuçlar vermiştir.”26

Bizde ise “Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı” kurul­ması bir türlü gerçekleştirilememektedir.

Her ulusun lâyık olduğu rejimle yönetilmesi, siyaset biliminin değiştirilmesi zor kurallarından biri galiba.. Seç­tiklerimizle, alkışladıklarımızla, açıkladığım tüm hususla­ra verdiğimiz destekle, terörden şikayete hakkımız var mı acaba? Kendi düşen ağlamamalı...

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

1-   Prof. Dr. Yılmaz Altuğ, İÜHFM, 1986-1987, s.47.

2-   Prof. Dr. Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, s.188.

3-   IÜHFM, 1982, s.797.

4-   Feyiz Erdoğan, Uluslararası Terörizm ve Terörizm­le ilgili Alman Ceza Hukuku, Askeri Adalet   

      Dergisi, Ocak, 1994, s.41.

5-   İ.Ü. Hukuk Fakültesi Mecmuası, Hirş’e Armağan Özel Sayısı, Temel Hakların Kaybı ve Parti  

      Kapatma.

6-   Nuray Mert, Vahşi Kapitalizm Terörü, 27.11.2003 tarihli Radikal Gazetesi.

7-   I. Herald Tribune, 21.11.20903.

8-   Osman Ulagay, Sorun Karmaşık, Liderler Çapsız, 24.11.2003 tarihli Milliyet Gazetesi.

9-   Erdal Şafak, İstanbul Neden Vuruldu. 18.11.2003 tarihli Sabah Gazetesi.

10- Osman Ulagay, Sorun Karmaşık, Liderler Çapsız, 24.11.2003 tarihli Milliyet Gazetesi.

11- Özgen Acar, Bombaların Gerçek Hedefi, 18.11.2003 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.

12- 11.11.2003 tarihli Radikal Gazetesi.

13- Ergun Poyraz, Hilafet Ordusundan Arap Kürt Parti­si’ne, s.41 ve devamı.

14- Erdal Atabek, Teröristin Sosyal Portresi, 24.11.2003 tarihli Cumhuriyet gazetesi.

15- Ümit Zileli, Dinci Terörle Mücadele, 27.11.2003 ta­rihli Cumhuriyet Gazetesi.

16- Y.Gökalp Yıldız, Neden Türkiye Terörün Hedefin­de, 26.11.2003 tarihli Akşam Gazetesi.

17- Mine G.Kırıkkanat, Uyanın Ey Gafiller, 21.11.2003 tarihli Radikal Gazetesi.

18- Mine G.Kırıkkanat, Dinsiz Terör, Adsız Terör, 22.11.2003 tarihli Radikal Gazetesi.

19- Ergin Yıldızoğlu, 4.6.2001 tarihli Cumhuriyet Gaze­tesi.

20- Sabahattin Önkibar, Telekulak’ın Perde Arkası, 9.6.1999 tarihli Türkiye Gazetesi.

21- Hukuka Aykırı Deliller, İstanbul Barosu Yayını, s.138.

22- Prof.Dr. Feridun Yenisey, Hazırlık Soruşturması ve Polis, s.53.

23- R.Morgan, Pre-Trial Detention in England and Wa­lese

24- 21.11.2003 tarihli Hürriyet Gazetesi.

25- Sabih Kanadoğlu, 6. Uyum Paketinde Devletin Bö­lünmezliği, Müdafa-i Hukuk Dergisi, Haziran,

      2003.

26- Hukuk Devletinde Terör ve Örgütlü Suçla Mücade­le, Umut Vakfı Yayım., s.68.


 


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |