|
KÜRESELLEŞME KISKACINDAKİ TÜRKİYE
KUDRET ULUSOY
“Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve
şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke,
ancak tam istiklale sahip olmakla
gerçekleştirilebilir.”Mustafa Kemal Atatürk
Dünyada; ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan
özellikle son 50 yıldır çok önemli gelişme ve
değişimler yaşanmaktadır. Ne yazık ki, bu
gelişmeler gerektiği gibi takip edilerek ona
göre politikalar üretilip, toplum da bu yönde
bilgilendirilmemiş, günü birlik politikalarla
durum idare edilmeye çalışılmıştır. Bu gelişme
ve değişimlerin doğru ve gerçekçi bir şekilde
değerlendirilmesi için, çok uzun yıllar
öncesine gidilerek, daha doğrusu olaylara tarihi
açıdan bakılarak bugüne geldiğimizde;
Küreselleşme, Globalleşme yada Yeni Dünya Düzeni
adıyla anılan politikaların, geçmişteki
sömürgecilik politikalarının devamı olduğu
gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Geçmişte, devletler (krallıklar) tarafından
yürütülen sömürgecilik anlayışı, bugün aynı
devletler tarafından bu defa, bazı uluslararası
kurum ve kuruluşlar ile çok uluslu şirketler
kullanmak suretiyle yoğun bir şekilde
sürdürülmeye çalışılmaktadır. Gerek bu
devletlerin, gerekse söz konusu uluslararası
kurum ve kuruluşlar ile çok uluslu şirketlerin
arkasında, birçok ülkenin milli gelirinden daha
fazla servete sahip Rothshild, Rockefeller,
Habsburg, Bronfman, Oppenheimer ve Agnelli gibi
çok az sayıdaki hanedanlıklar ile bu
hanedanlıkların hizmetindeki işbirlikçilerin
olduğu belirtilmektedir.
Bilindiği üzere; Sömürge; bir ulusun kendi
sınırları dışında sahip olduğu, yönettiği,
siyasal ve ekonomik çıkarlar sağladığı
topraklardır. Sömürgecilik; kültürel bakımından
birbirine benzemeyen teknolojik ve askeri açıdan
denk olmayan ülkeler arasında, siyasal bakımdan
bağımlılaştırma, iktisadi açıdan sürekli baskı
altına tutulmadır. Sömürge Antlaşması;
sömürgeci bir devletin, sömürgesine kabul
ettirdiği özellikle iktisadi nitelikte olan
kuralların tümüdür. Sömürge Sistemi:
Sömürgelerin ticaretine, metropollerin
yararına olarak bazı kurallar koyan sistemidir.
(B. Larousse Ans. Söz.) Sömürgeciler; metropolin
zenginleşmesini sağlamak amacıyla sömürge
pazarının tamamını ya da bir kısmını yabancı
ürünlere yasaklarlar, sömürge ülkelerin dış
satımını yalnızca metropole yönlendirirler,
sömürgenin kendi ihtiyacı olan mamul maddelerin
tamamını ya da bir bölümünü üretmesini önlerler,
ekonomik rolünü hammadde üretileceği ve
ticareti ile sınırlarlar.
Sömürgeci ya da emperyalist ülkeler, geçmişten
günümüze devam eden bir sürece bağlı olarak,
bugün; az gelişmiş ve gelişmekte olan
ülkelerin zenginliklerini işletmek, emtia ve
işgücünün sağladığı artı değerlerden
yararlanmakla daha doğrusu o ülkeleri iktisadi
açıdan bağımlı hale getirmekle yetinirler.
Sömürgeciliğin başladığı dönemlerde, sömürgeci
ülkeler tarafından genellikle doğrudan müdahale
yerine, uluslararasında faaliyet gösteren büyük
şirketler kurulmuştur. Bu şirketlerden ilkine
“#Doğu Hindistan” ve “#Batı Hindistan” adlı
şirketleri örnek vermek mümkündür. 17. yüzyılda
başlayan sömürgeleştirme hareketinde başı
çeken özel girişimler, sürekli krallık
yasalarıyla yönlendirilerek düzenli bir yol
izlemişlerdir. Diğer taraftan, sömürgeciler
arasındaki çıkar çatışması ve sömürgelerdeki
açlık ve sefaletin yayılması sonucu, 1810 ve
1817 yıllarında özellikle, İspanyol
sömürgelerinin ayaklanması nedeniyle, ağır
bunalımlar patak vermiş, bunun üzerine sömürge
imparatorlukları tekelci anlayışı bırakarak,
buna paralel bağlarla desteklenen daha
yumuşak iktisadi yeğlemeler sistemine yer
vermişlerdir.
17. Yüzyılda doğup, 18. yüzyılda gelişen
sömürgecilik, 1. Dünya Savaşı ile 2. Dünya
Savaşı arasındaki, özgürlük, bağımsızlık ve
milliyetçilik rüzgarlarının etkisiyle kan
kaybetmeye başlamış, ayrıca bağımsızlığını
kazanan çok sayıdaki devletlerin ortaya
çıkması sonucu yine nitelik değiştirmek zorunda
kalmıştır. Özellikle, dünyayı sarsan 1929
ekonomik bunalımıyla sömürge imparatorlukları
parçalanma belirtileri göstermiş, 2. Dünya
Savaşı’ndan sonrada itibarları iyice
zedelenmiştir. Nitekim, 1950 li yıllarda,
sömürgeciliğin ortadan kaldırılması hareketi,
siyasal bağımsızlık olarak kendisini
göstermiştir. Ancak, sömürgecilik anlayışı,
yukarıda değinildiği üzere, bu defa yol ve
yöntem değiştirerek, Globalleşme,
Küreselleşme ya da Yeni Dünya Düzeni adı
altında varlığını sürdürmeye çalışmıştır.
Geçmişin sömürgeci devletleri İngiltere,
Fransa, Hollanda, İtalya, İspanya, Portekiz,
Almanya ve daha sonra ABD; aralarındaki çıkar
çatışmalarına rağmen, çeşitli uluslararası
kuruluşları, çok uluslu şirketleri ve birlikleri
kullanarak emellerini sürdürmeye devam
etmişlerdir.
Daha doğrusu, 17. yüzyıldan 21. yüzyıla bazen
açıktan, bazen de yöntem ve görüntü
değiştirerek devam eden bu anlayış; dünyadaki
sömürgelerin, bugünkü deyimle, az gelişmiş ve
gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını,
yüzyıllardır sürekli olarak sömürgeci ülkelere
ya da bugünkü deyimle gelişmiş ülkelere
aktarmışlardır. Bunun sonucu olarakta, Asya,
Afrika, G.Amerika, Okyanus ötesi adalardaki az
gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin halkı,
sürekli açlık ve sefaletle karşı karşıya
bırakılmış, işsizlik, hastalık, terör, iç
savaş gibi sorunlarla boğuşup durmuşlar,
nihayet 11 Eylül terör olayına kadar
gelinmiştir. Esasen, emperyalizm için en uygun
ortam, belli bir plan ve programa göre kontrollü
olarak yürütülen kaos ve kriz ortamıdır. Hedefe
ulaşmak için mümkün olan en büyük kaosu yaratmak
ilk adımdır. Kaos; korku, güvensizlik, ekonomik
bunalım, bilimsel kargaşa yaratarak, halkta
bıkkınlık, karamsarlık, ahlak bozukluğu
oluşturur. Sonuçta; halkın sorunlarının sadece
kendileri tarafından getirilecek bir sistemle
çözüleceği düşüncesi oluşturulur. İşte, 1980 li
yıllardan itibaren, devletin küçültülmesi
amacıyla uygulamaya konulan özelleştirme
politikaları bu sistemin bir parçasıdır. Çünkü;
bunların önündeki en önemli etkenlerden birisi
etkin ve güçlü devletlerdir. Öte yandan,
emperyalizmin uygulamaya koyduğu kaos planı;
1-Düzmece Savaş 2-Daha çok savaş 3-İcat edilen
hastalıklar 4- Çevresel krizler 5-Nüfus artış
krizi 6- İcat edilen sağlık krizi 7- Sözde suç
krizi 8- Yaratılan terör krizi 9- Anti-Semintizm
krizi 10- Etnik temizlik krizi gibi krizler
üzerinden yürütülmektedir. (Entrika Çemberi T.
Marrs) Dünyada yaratılan bu kaos ve kriz
ortamının tehlikeli bir hal alması, daha doğrusu
kontrolden çıkarak emperyalizmin kendisini de
tehdit etmesi üzerine, bundan 31 yıl önce,
“1971 yılında #refahın eşit bir şekilde
paylaşıldığı bir dünya devletine doğru”
sloganıyla hareket ederek gerekli önlemleri
almak için bir araya gelen 440 işadamı,
akademisyen ve politikacıdan oluşan bir grup,
İsviçre’nin bir dağ kasabası Davos’ta bir
araya gelerek, dünyanın en etkili düşünce
örgütünün temelini atmışlardır. Bu
örgütünkuruluşu, küreselleşmenin mihenk taşını
oluşturmuştur. Daha sonra, Ekonomik Forum
olarak adlandırılan bu örgütlenme, şimdiye
kadar Davos’ta toplanmakta iken, 11 Eylül
olayı nedeniyle ekonomisi sarsılan New York a
destek amacıyla 2002 yılında ilk defa ABD de
toplanmıştır.
Buraya kadar yapılan genel değerlendirme
ışığında, Küreselleşme ve buna bağlı olarakta
Dünya Ekonomik Forumu’nu ve amaçlarını daha açık
bir şekilde değerlendirmekte yarar vardır.
Şöyle ki; Sömürgeciliğin günümüzdeki devamı
olan, globalleşmenin temeli her ne kadar 1971
yılında Davos’ta atılmışsa da, esasen; soğuk
savaşı döneminde, Sovyet Rusya’da uygulanan #Brejnev
Doktrin’ne karşı kapitalizmin ideolojik
mücadeleleri olarak 4 Kasım 1980 de ABD
Başkanlığına seçilen Ronold Reagen döneminde
atılmış, Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra
hız kazanmış ve nihayet dünyanın ABD merkezli
tek kutuplu hale gelmesinden sonra da hızla
yayılarak tüm dünyayı etkisi ve baskısı
altına almıştır. Özellikle Lech Walessa
önderliğindeki Dayanışma Sendikası’nın Ağustos
1980’de Polonya’da rejime karşı direnme
hareketine başlaması ve daha sonra kendisine
Nobel Barış Ödülü’nün verilmesi, 1985’de
Michael Gorbaçov’un, Kominist Partisi Genel
Sekreterliğine seçilerek Şeffaflık ve
Yeniden Yapılandırma (Glasnot -Peresroika)
Hareketi’ni başlatması, 10 Ocak 1987’de Çin’in
Başkenti Pekin’de binlerce öğrencinin
yönetime karşı gösteri yapması ve bu
gösterinin kanlı bir şekilde bastırılması, 9
Kasım 1989’da Berlin duvarının yıkılması,
nihayet 21 Aralık 1991’de SSCB’nin dağılarak
BDT’nin kurulması, ABD merkezli tek kutuplu
dünyada küreselleşmenin hızla yayılmasında
önemli etkenler olmuştur.
Öte yandan, ABD’de bir kamu görevlisi olan
Francıs Fukuyama; ABD’nin yönetimi, ekonomisi
ve yaşam biçiminin evrensel olduğunu ileri
sürerek, diğer bütün değerlere meydan
okuması, globalizm kavramına felsefi içerek
kazandırma gayreti olarak
değerlendirilmiştir. Soğuk savaşın bitmesi,
ayrıca ABD’nin Körfez Savaşı’ndan galibiyetle
çıkmasından sonra, Globalleşme bu defa Yeni
Dünya Düzeni kavramı ile anılmaya başlamıştır.
Bu sistemin tam olarak gerçekleşmesi halinde,
ülkeler arasında önce ekonomik, daha sonra
siyasi sınırlar kalkacak, insanlar
birbirine benzeyecek, kültürler arası
farklılar kalkacak, çoğulculuğun adı bile
anılmayacaktır. Bu sistemi benimsemeyen ülkeler,
uluslararası camiadan dışlanacak, ekonomik ve
siyasi krizlerle karşı karşıya
bırakılacaktır. Bu görüş aynı zamanda belli bir
plan çerçevesinde yürütülen kaos ve krizlerin,
kontrollü olarak yürütüldüğünün itirafından
başka bir şey değildir.
Oysa, devletler evrensel değerler yanında,
ulusal değerlerini de muhafaza etmek
istemektedirler. Halbuki ulusal değerlerle
evrensel değerler uzlaştığı takdirde dünya
barışına önemli katkılar sağlanacaktır. İşte
bugün, borç ve terör kıskacındaki Türkiye dahil
ekonomik krizlerle boğuşan ülkeler,
küreselleşmenin dayatmaları ile karşı karşıya
olup, ulusal değerlerle empoze edilmeye
çalışılan evrensel değerlerin çatışmasını
yoğun bir şekilde yaşamaktadırlar. Zira;
Cambridge Energy Reseaech Associotes CERA nın
kurucusu ve Başkanı olan Daniel Yergin,
yabancı sermayeden bir türlü yeterli pay
alamayan Türkiye’nin bu ilginç durumunu,
Türkiye artık dünyada küresel bir nitelik
kazanmış olan kurallara uymadığı sürece yabancı
sermayeden pay alamayacağını açıkça
vurgulamakta, Türkiye’nin bu dayatmalara
karşı direncini kırmak için de IMF ve Dünya
Bankasının kullanıldığı ifade edilmektedir.
Zira; Türkiye bulunduğu konum itibariyle,
emperyalistler için çok önemli bir dayanak
noktası ve dünya hakimiyetine giden yolun
kavşağındaki anahtardır. Oynanan oyunların ve
kurulan komploların içerisinde Türkiye her zaman
vardır. Ancak, Cumhuriyetin kuruluşundan bu
güne, ülkemiz tam olarak kontrol altına
alınamadığı için 1980 li yılların başından
itibaren ekonomik yıkım yöntemi kullanılmakta,
bunda da başarılı olunamazsa hiç kuşkusuz Irak
ta olduğu gibi kaba kuvvete baş vurulacağı göz
ardı edilmemelidir.
Tüm bunlara rağmen, dünyada gelinen bu günkü
noktaya baktığımızda, ABD merkezli tek kutuplu
global politikaların dünyada başarılı olması
ve uzun süreli barışı sağlaması mümkün
değildir. Çünkü; geçmişte olduğu gibi dünyadaki
diğer ulus devletlerin ekonomik kaynaklarının
tek taraflı olarak sömürülmesi, tüm ülkelerin
ekonomik büyüme hızlarını sürekli düşürmekte,
buna bağlı olarak da dünyadaki işsizlik hızla
artmaktadır. Zira; sadece AB İstatistik Kurumu
Eurosta’ın yaptığı araştırmada 15 üye ülkede
13.4 milyon işsiz olduğu, AB de işsizlik
ortalamasının %7.8’e ulaştığı, gelecekte on
yıldan dünyada en az 500 milyon insana istihdam
sağlanmasının gerektiği hususları göz önüne
alındığında, ne yazık ki dünyanın hızla 1. ve 2.
Dünya Savaşı’na neden olan ortama sürüklendiği
gerçeği ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde, Şubat
2001 krizinin ülkemizdeki işsiz sayısını
neredeyse 10 milyona ulaştırdığı hususu göz
önüne alındığında, Küreselleşme’nin ülkemize
çıkardığı faturanın boyutlarını söylemeye gerek
dahi yoktur.
Sonuç olarak; Küreselleşme, 20. Yüzyılın
sonlarına doğru sömürgeciliğin iki savaş
dönemi arasındaki düşüşünü tersine çevirerek,
uluslararası ekonomideki bütünleşmeyi büyük
ölçüde 1. Dünya Savaşı öncesi düzeye
ulaştırmıştır. Ayrıca küreselleşme
politikaları, dünyanın servetinin daha az
ellerde toplanmasına neden olmuştur. İşin acı
tarafı ise, 17. ve 18. yy da ekonomik sosyal ve
siyasal açıdan uygulanan ve iki dünya savaşına
yol açan sömürgeci politikaların artık
başarılı olmayacağı açık olduğu halde, 21.
yüzyıla girerken hala küresel politikalar adıyla
uygulanmaya çalışılan sömürgecilik anlayışının
Türkiye dahil diğer ulus devletlerdeki yaptığı
tahribatların bedeli çok uzun yıllar
ödenecektir. Nitekim; Birleşmiş Milletler Genel
Sekreteri Kofi Annan; küresel politikaların
zengin yoksul arasındaki uçurumu daha da
artırdığını, bu nedenle zengin ülkelerin
milyonlarca mutsuz ve umutsuz insana yardım
elini uzatmasını, eğer gemide hasta varsa,
herkesin hasta olabileceğini, eğer aç varsa,
herkesin tehlikede olacağını ifade etmek zorunda
kalmış, bir yerde bu politikalar sonucunda
yaratılan umutsuz, mutsuz ve aç insanların,
terör için her zaman potansiyel kaynak olduğu
hatırlatılmak istenmiştir.
Şurası unutulmamalıdır ki, küreselleşmenin
evrensel kuralları; ancak ekonomisi güçlü,
refah seviyesi yüksek, gelir dağılımında adalet
ve halkının sosyal güvencesi sağlanmış ve
eşit şartlara haiz, eğitim, bilim ve teknoloji
bakımından denk ülkeler arasında geçerli
olacaktır. Büyük önder Mustafa Kemal’in dediği
gibi karakteri yüksek ve onurlu Türk milleti; öz
güvenini kaybetmediği, birbirine destek verdiği
ve uyanık olduğu sürece, yine gereken önlemler
zamanında ve hızlı bir şekilde aldığı takdirde
bu sıkıntılar mutlaka atlatılacaktır.
Dolayısıyla, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de
dünya yıkılır, yeni bir dünya kurulur,
Türkiye’de bu dünyada layık olduğu yeri alır.
Aksi halde az gelişmişlik kıskacından
kurtulamayarak yoksul ülkeler arasında çakılıp
kalacaktır.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |