Aralık 2003  Sayı: 64 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   ARALIK 2003  

KÜRESELLEŞME KISKACINDAKİ TÜRKİYE

KUDRET ULUSOY

“Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklale sahip olmakla gerçekleştirilebilir.”Mustafa Kemal Atatürk

Dünyada; ekonomik, sosyal ve siyasal  açıdan  özellikle son 50  yıldır çok önemli  gelişme  ve değişimler  yaşanmaktadır. Ne yazık ki, bu gelişmeler gerektiği gibi takip edilerek ona göre  politikalar  üretilip, toplum da bu yönde  bilgilendirilmemiş, günü birlik politikalarla durum idare edilmeye çalışılmıştır. Bu gelişme ve  değişimlerin  doğru ve gerçekçi bir şekilde  değerlendirilmesi için,  çok uzun yıllar öncesine gidilerek, daha doğrusu olaylara tarihi açıdan bakılarak bugüne geldiğimizde; Küreselleşme, Globalleşme yada Yeni Dünya Düzeni adıyla anılan  politikaların, geçmişteki  sömürgecilik  politikalarının devamı olduğu gerçeği  ortaya çıkmaktadır.

Geçmişte, devletler (krallıklar)  tarafından yürütülen  sömürgecilik anlayışı, bugün  aynı devletler tarafından  bu defa, bazı uluslararası kurum ve  kuruluşlar  ile çok  uluslu  şirketler kullanmak suretiyle yoğun bir şekilde sürdürülmeye çalışılmaktadır. Gerek bu devletlerin, gerekse söz konusu uluslararası kurum ve kuruluşlar ile çok uluslu şirketlerin arkasında, birçok ülkenin milli gelirinden daha fazla servete sahip Rothshild, Rockefeller, Habsburg, Bronfman, Oppenheimer ve Agnelli gibi çok az sayıdaki hanedanlıklar ile bu hanedanlıkların hizmetindeki işbirlikçilerin olduğu belirtilmektedir.

Bilindiği üzere; Sömürge; bir ulusun  kendi sınırları dışında sahip olduğu, yönettiği,  siyasal ve ekonomik  çıkarlar sağladığı  topraklardır. Sömürgecilik; kültürel bakımından birbirine benzemeyen teknolojik ve askeri açıdan denk  olmayan ülkeler arasında, siyasal bakımdan bağımlılaştırma, iktisadi açıdan  sürekli baskı altına tutulmadır. Sömürge Antlaşması; sömürgeci  bir devletin, sömürgesine kabul ettirdiği özellikle iktisadi  nitelikte  olan kuralların  tümüdür. Sömürge Sistemi: Sömürgelerin  ticaretine, metropollerin  yararına olarak bazı kurallar koyan sistemidir. (B. Larousse Ans. Söz.) Sömürgeciler; metropolin zenginleşmesini sağlamak amacıyla sömürge pazarının tamamını ya da bir kısmını yabancı ürünlere yasaklarlar, sömürge ülkelerin dış satımını yalnızca metropole yönlendirirler, sömürgenin kendi ihtiyacı olan mamul maddelerin tamamını ya da bir bölümünü üretmesini önlerler, ekonomik  rolünü  hammadde üretileceği  ve ticareti ile sınırlarlar.

Sömürgeci ya da emperyalist  ülkeler, geçmişten günümüze  devam eden  bir sürece bağlı olarak, bugün; az  gelişmiş ve  gelişmekte olan ülkelerin zenginliklerini  işletmek, emtia ve  işgücünün  sağladığı artı  değerlerden yararlanmakla daha doğrusu o ülkeleri  iktisadi  açıdan bağımlı hale getirmekle yetinirler.

Sömürgeciliğin başladığı dönemlerde, sömürgeci ülkeler tarafından genellikle doğrudan müdahale yerine, uluslararasında faaliyet gösteren büyük şirketler  kurulmuştur. Bu şirketlerden ilkine “#Doğu Hindistan” ve “#Batı Hindistan” adlı şirketleri örnek vermek mümkündür. 17. yüzyılda başlayan  sömürgeleştirme  hareketinde başı  çeken özel girişimler, sürekli krallık yasalarıyla yönlendirilerek düzenli bir yol izlemişlerdir. Diğer taraftan, sömürgeciler arasındaki çıkar çatışması ve sömürgelerdeki açlık ve sefaletin yayılması sonucu, 1810 ve 1817 yıllarında özellikle, İspanyol sömürgelerinin ayaklanması  nedeniyle, ağır bunalımlar  patak vermiş, bunun üzerine  sömürge imparatorlukları  tekelci anlayışı  bırakarak, buna paralel  bağlarla  desteklenen  daha yumuşak  iktisadi yeğlemeler  sistemine  yer vermişlerdir.

17. Yüzyılda  doğup, 18. yüzyılda  gelişen  sömürgecilik, 1. Dünya Savaşı ile 2. Dünya  Savaşı  arasındaki, özgürlük, bağımsızlık  ve milliyetçilik  rüzgarlarının etkisiyle   kan  kaybetmeye  başlamış, ayrıca  bağımsızlığını kazanan  çok sayıdaki devletlerin  ortaya  çıkması sonucu  yine nitelik değiştirmek zorunda kalmıştır. Özellikle, dünyayı sarsan 1929 ekonomik bunalımıyla sömürge imparatorlukları parçalanma belirtileri göstermiş, 2. Dünya Savaşı’ndan sonrada itibarları iyice zedelenmiştir. Nitekim, 1950 li yıllarda,  sömürgeciliğin  ortadan  kaldırılması  hareketi, siyasal  bağımsızlık olarak  kendisini göstermiştir. Ancak, sömürgecilik  anlayışı, yukarıda değinildiği üzere, bu defa  yol ve yöntem  değiştirerek,  Globalleşme,  Küreselleşme  ya da Yeni Dünya Düzeni adı altında  varlığını sürdürmeye  çalışmıştır. Geçmişin sömürgeci  devletleri İngiltere,  Fransa, Hollanda, İtalya, İspanya, Portekiz, Almanya ve daha sonra  ABD; aralarındaki çıkar çatışmalarına rağmen, çeşitli  uluslararası  kuruluşları, çok uluslu şirketleri ve birlikleri kullanarak  emellerini  sürdürmeye  devam etmişlerdir.

Daha doğrusu, 17. yüzyıldan  21. yüzyıla bazen  açıktan,  bazen de  yöntem ve  görüntü  değiştirerek  devam eden  bu anlayış; dünyadaki sömürgelerin,  bugünkü  deyimle, az gelişmiş  ve gelişmekte olan  ülkelerin  kaynaklarını, yüzyıllardır sürekli  olarak  sömürgeci ülkelere ya da bugünkü deyimle gelişmiş ülkelere aktarmışlardır. Bunun sonucu olarakta, Asya, Afrika, G.Amerika, Okyanus ötesi adalardaki az gelişmiş ve gelişmekte olan  ülkelerin halkı,  sürekli  açlık ve  sefaletle  karşı karşıya bırakılmış,  işsizlik, hastalık, terör, iç  savaş gibi sorunlarla boğuşup  durmuşlar, nihayet  11 Eylül  terör olayına  kadar  gelinmiştir. Esasen, emperyalizm için en uygun ortam, belli bir plan ve programa göre kontrollü olarak yürütülen kaos ve kriz ortamıdır. Hedefe ulaşmak için mümkün olan en büyük kaosu yaratmak ilk adımdır. Kaos; korku, güvensizlik, ekonomik bunalım, bilimsel kargaşa yaratarak, halkta bıkkınlık, karamsarlık, ahlak bozukluğu oluşturur. Sonuçta; halkın sorunlarının sadece kendileri tarafından getirilecek bir sistemle çözüleceği düşüncesi oluşturulur. İşte, 1980 li yıllardan itibaren, devletin küçültülmesi amacıyla uygulamaya konulan özelleştirme politikaları bu sistemin bir parçasıdır. Çünkü; bunların önündeki en önemli etkenlerden birisi etkin ve güçlü devletlerdir. Öte yandan, emperyalizmin uygulamaya koyduğu kaos planı; 1-Düzmece Savaş 2-Daha çok savaş 3-İcat edilen hastalıklar 4- Çevresel krizler 5-Nüfus artış krizi 6- İcat edilen sağlık krizi 7- Sözde suç krizi 8- Yaratılan terör krizi 9- Anti-Semintizm krizi 10- Etnik temizlik krizi gibi krizler üzerinden yürütülmektedir. (Entrika Çemberi T. Marrs) Dünyada yaratılan bu kaos ve kriz ortamının tehlikeli bir hal alması, daha doğrusu kontrolden çıkarak emperyalizmin kendisini de tehdit etmesi üzerine,  bundan 31 yıl önce,  “1971 yılında #refahın  eşit bir şekilde  paylaşıldığı  bir dünya devletine  doğru” sloganıyla  hareket ederek gerekli önlemleri  almak için bir araya gelen 440  işadamı,  akademisyen ve  politikacıdan  oluşan bir grup, İsviçre’nin  bir dağ  kasabası  Davos’ta  bir araya gelerek, dünyanın  en etkili  düşünce örgütünün  temelini atmışlardır. Bu örgütünkuruluşu, küreselleşmenin mihenk taşını oluşturmuştur. Daha sonra, Ekonomik  Forum olarak adlandırılan  bu örgütlenme, şimdiye kadar Davos’ta  toplanmakta iken, 11 Eylül olayı  nedeniyle ekonomisi  sarsılan New York a  destek amacıyla 2002  yılında ilk defa ABD de  toplanmıştır.

Buraya kadar  yapılan genel değerlendirme  ışığında, Küreselleşme  ve buna bağlı olarakta Dünya Ekonomik Forumu’nu ve amaçlarını daha açık bir şekilde  değerlendirmekte yarar vardır. Şöyle ki; Sömürgeciliğin günümüzdeki devamı olan,  globalleşmenin  temeli her ne kadar  1971

yılında Davos’ta  atılmışsa da, esasen;  soğuk savaşı döneminde, Sovyet Rusya’da uygulanan #Brejnev Doktrin’ne karşı  kapitalizmin  ideolojik  mücadeleleri olarak  4 Kasım 1980 de ABD Başkanlığına  seçilen  Ronold Reagen döneminde   atılmış, Sovyet  Rusya’nın  dağılmasından sonra  hız kazanmış  ve nihayet  dünyanın  ABD merkezli tek kutuplu  hale gelmesinden  sonra da  hızla  yayılarak  tüm dünyayı  etkisi ve baskısı  altına almıştır. Özellikle  Lech  Walessa  önderliğindeki Dayanışma Sendikası’nın  Ağustos 1980’de  Polonya’da  rejime  karşı direnme hareketine  başlaması  ve daha sonra kendisine  Nobel Barış  Ödülü’nün verilmesi, 1985’de  Michael Gorbaçov’un, Kominist  Partisi Genel Sekreterliğine  seçilerek  Şeffaflık  ve Yeniden  Yapılandırma (Glasnot -Peresroika) Hareketi’ni  başlatması, 10 Ocak 1987’de Çin’in  Başkenti Pekin’de  binlerce  öğrencinin  yönetime karşı  gösteri yapması ve bu gösterinin  kanlı bir şekilde  bastırılması, 9 Kasım 1989’da Berlin duvarının yıkılması, nihayet 21 Aralık  1991’de  SSCB’nin  dağılarak BDT’nin kurulması, ABD merkezli tek kutuplu  dünyada  küreselleşmenin hızla yayılmasında  önemli etkenler olmuştur.

Öte yandan, ABD’de  bir kamu görevlisi olan Francıs Fukuyama; ABD’nin yönetimi, ekonomisi  ve  yaşam biçiminin  evrensel  olduğunu ileri

sürerek,  diğer bütün  değerlere  meydan okuması, globalizm  kavramına felsefi içerek  kazandırma  gayreti  olarak  değerlendirilmiştir. Soğuk savaşın  bitmesi,  ayrıca ABD’nin  Körfez  Savaşı’ndan galibiyetle çıkmasından sonra, Globalleşme  bu defa  Yeni Dünya Düzeni  kavramı ile anılmaya başlamıştır. Bu sistemin  tam olarak  gerçekleşmesi halinde, ülkeler  arasında önce ekonomik, daha sonra siyasi  sınırlar  kalkacak,  insanlar  birbirine  benzeyecek,  kültürler  arası  farklılar kalkacak,  çoğulculuğun adı bile  anılmayacaktır. Bu sistemi benimsemeyen ülkeler, uluslararası camiadan dışlanacak, ekonomik ve siyasi  krizlerle  karşı karşıya  bırakılacaktır. Bu görüş aynı zamanda belli bir plan çerçevesinde yürütülen kaos ve krizlerin, kontrollü olarak yürütüldüğünün itirafından başka bir şey değildir.

Oysa, devletler  evrensel değerler  yanında, ulusal  değerlerini de muhafaza  etmek istemektedirler. Halbuki ulusal  değerlerle  evrensel değerler  uzlaştığı takdirde dünya barışına önemli katkılar sağlanacaktır. İşte bugün, borç ve terör kıskacındaki  Türkiye dahil ekonomik krizlerle  boğuşan ülkeler, küreselleşmenin dayatmaları ile karşı  karşıya olup,  ulusal  değerlerle empoze edilmeye çalışılan evrensel  değerlerin  çatışmasını  yoğun bir şekilde  yaşamaktadırlar. Zira; Cambridge Energy  Reseaech Associotes CERA nın kurucusu  ve Başkanı olan  Daniel  Yergin,  yabancı  sermayeden bir türlü  yeterli pay alamayan  Türkiye’nin  bu ilginç  durumunu, Türkiye artık  dünyada küresel  bir nitelik  kazanmış  olan kurallara uymadığı sürece yabancı sermayeden  pay alamayacağını açıkça  vurgulamakta,  Türkiye’nin  bu dayatmalara  karşı direncini kırmak için de IMF ve Dünya Bankasının  kullanıldığı ifade edilmektedir. Zira; Türkiye bulunduğu konum itibariyle, emperyalistler için çok önemli bir dayanak noktası ve dünya hakimiyetine giden yolun kavşağındaki anahtardır. Oynanan oyunların ve kurulan komploların içerisinde Türkiye her zaman vardır. Ancak, Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne, ülkemiz tam olarak kontrol altına alınamadığı için 1980 li yılların başından itibaren ekonomik yıkım yöntemi kullanılmakta, bunda da başarılı olunamazsa hiç kuşkusuz Irak ta olduğu gibi kaba kuvvete baş vurulacağı göz ardı edilmemelidir.

Tüm bunlara rağmen, dünyada gelinen bu günkü noktaya baktığımızda, ABD merkezli tek kutuplu global  politikaların  dünyada başarılı olması ve uzun süreli  barışı sağlaması mümkün değildir. Çünkü; geçmişte olduğu gibi dünyadaki diğer ulus devletlerin ekonomik kaynaklarının tek taraflı olarak sömürülmesi, tüm ülkelerin ekonomik büyüme  hızlarını sürekli  düşürmekte, buna bağlı olarak da dünyadaki işsizlik  hızla artmaktadır. Zira; sadece  AB İstatistik Kurumu  Eurosta’ın  yaptığı  araştırmada  15 üye  ülkede 13.4  milyon  işsiz olduğu,  AB de  işsizlik  ortalamasının  %7.8’e ulaştığı,  gelecekte on yıldan  dünyada en az 500 milyon insana istihdam sağlanmasının gerektiği hususları göz önüne alındığında, ne yazık ki dünyanın hızla 1. ve 2. Dünya Savaşı’na neden olan ortama sürüklendiği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde, Şubat 2001 krizinin ülkemizdeki işsiz sayısını neredeyse 10 milyona ulaştırdığı hususu göz önüne alındığında, Küreselleşme’nin ülkemize çıkardığı faturanın boyutlarını söylemeye gerek dahi yoktur.

Sonuç olarak; Küreselleşme, 20. Yüzyılın sonlarına  doğru  sömürgeciliğin iki savaş  dönemi arasındaki  düşüşünü  tersine  çevirerek, uluslararası ekonomideki  bütünleşmeyi  büyük ölçüde  1. Dünya Savaşı  öncesi  düzeye ulaştırmıştır. Ayrıca küreselleşme politikaları,  dünyanın  servetinin daha az ellerde  toplanmasına neden olmuştur. İşin acı tarafı  ise, 17. ve 18. yy da ekonomik sosyal ve siyasal açıdan  uygulanan ve iki dünya savaşına yol açan sömürgeci  politikaların artık  başarılı olmayacağı  açık olduğu halde, 21. yüzyıla girerken hala küresel politikalar adıyla uygulanmaya çalışılan sömürgecilik anlayışının Türkiye dahil diğer ulus devletlerdeki  yaptığı  tahribatların bedeli çok uzun yıllar ödenecektir. Nitekim; Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan; küresel politikaların zengin yoksul arasındaki uçurumu daha da artırdığını, bu nedenle zengin ülkelerin milyonlarca mutsuz ve umutsuz insana yardım elini uzatmasını, eğer gemide hasta varsa, herkesin hasta olabileceğini, eğer aç varsa, herkesin tehlikede olacağını ifade etmek zorunda kalmış, bir yerde bu politikalar sonucunda yaratılan umutsuz, mutsuz ve aç insanların, terör için her zaman potansiyel kaynak olduğu hatırlatılmak istenmiştir.

Şurası unutulmamalıdır ki, küreselleşmenin  evrensel  kuralları; ancak ekonomisi  güçlü,  refah seviyesi yüksek, gelir dağılımında adalet ve halkının  sosyal güvencesi  sağlanmış  ve eşit  şartlara  haiz, eğitim, bilim ve teknoloji bakımından denk ülkeler  arasında geçerli olacaktır. Büyük önder Mustafa Kemal’in dediği gibi karakteri yüksek ve onurlu Türk milleti; öz güvenini kaybetmediği, birbirine destek verdiği ve uyanık olduğu sürece, yine gereken önlemler zamanında ve hızlı bir şekilde aldığı takdirde bu sıkıntılar mutlaka atlatılacaktır. Dolayısıyla, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de dünya yıkılır, yeni bir dünya kurulur,

Türkiye’de bu dünyada layık olduğu yeri alır. Aksi halde az gelişmişlik kıskacından kurtulamayarak yoksul ülkeler arasında çakılıp kalacaktır.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |