Ekim 2003  Sayı: 62 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   EKİM 2003  

YİNE, MÜDAFAA-İ HUKUK GEREKİYOR!..

MAHMUT YILBAŞ

Tarih:30 Ekim 1918

Yer Limni adasının “Mondros” Limanı. Bu limanda demirli İngiliz zırhlısı “Agamemnun’da” tarihe “Mondros Silah Bırakımı” olarak geçen bir andlaşma imzalanıyor.

Bu silah bırakımı Osmanlı’nın sonunu hazırlıyor. Osmanlı toprakları İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlılar tarafından işgal edilmeye başlanıyor.

Bir anlamda Türkiye Cumhuriyet’i Devleti’nin de temelleri bu andlaşma ile, farkında olunmadan, atılmış oluyor. Çünkü, taşıdığı hükümler Türk Ulusu’nun meşru müdafaasının kaynağını oluşturuyor.

Bu andlaşmaya göre:

Madde 1: Çanakkale ve İstanbul boğazları işgal donanmasına terk edilecek.

Madde 5: Osmanlı Ordusu derhal teslim edilecek.

Madde 7: İtilaf devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durumunun ortaya çıkması halinde herhangi bir yeri işgal hakkına sahip olacak.

Madde 8: Osmanlı demiryollarından İtilaf devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri müttefiklerin hizmetinde bulundurulacaklar.

Madde 9: İtilaf devletleri Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaklardır.

Madde 10: Toros Tünelleri, itilaf devletleri tarafından işgal olunacaktır.

Madde 24: “Altı Vilayet” adı verilen yerlerde bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir kısmının işgali haklarını İtilaf devletleri haiz bulunacaktır.

Mondros Silah Bırakımı üzerine 13 Kasım 1918 günü 55 parça savaş gemisinden oluşan İtilaf Donanması İstanbul Boğazı’nda demirlemiş ve toplarını Dolmabahçe’ye çevirmişti. Bunların arasında Yunan zırhlısı Averof’da vardı.  

9 Mart 1919’da İngilizler Samsun’a çıkarak, Merzifon’a kadar girdi. Karadeniz bölgesinde Rum ve Ermeni faaliyetleri arttı. Buna tepki olarak Teğmen Hamdi birliği ile birlikte 17 Martta dağa çıkıyor.

15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir Yunan birlikleri tarafından işgal ediliyor.

Mondros Silah Bırakımı üzerine İtilaf devletlerinin başlattıkları  işgal hareketleri, Türk Milleti’ni ateşliyor ve harekete geçiriyor…

Anadolu’nun birçok yerinde “Müdafaa-i Hukuk”, “Muhafaza-i Hukuk” veya “Reddi İlhak” cemiyetleri, halk tarafından kuruluyor.

Doğudaki altı vilayetin Ermenilere verilmek üzere İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesini önlemek için Erzurum’da “Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye” cemiyeti kuruluyor ve köylere varıncaya kadar örgütlenmek üzere çalışmalar yapıyor. Başta Trabzon olmak üzere Karadeniz, Doğu, İç Anadolu ve Akdeniz bölgelerinde Türk Milleti düşmana karşı yurdunu savunmak için teşkilatlanmaya başlıyor. Ege ve Trakya bölgelerinde de bu amaçlarla kongreler birbiri ardına toplanıyor.

İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilince Türk Milleti ayağa kalkıyor. Her yerde mitingler düzenleniyor. İstanbul ve işgalci devletler telgraf yağmuruna tutuluyor.

16 Mayıs 1919’da tarihinde Giresun’da 15 bin kişinin katılımıyla yapılan mitingde padişaha çekilen telgraf şöyledir: “Ey Ulu Hakan, tacından İzmir elmasını, Türk kanına boyayarak koparıyorlar. Sıra yarın bize gelecek. Biz Türkler ipte değil süngüde can vermeğe hazırız. Semamızdan “Al Bayrak” alındığı gün zümrüt dağlarımıza kanlarımızla bir “Al Bayrak” serilecek. Dökeceğimiz kanlara iştirak edecek, bayrağımıza taç giydirecek “Ali Osman’ın” kanını taşır, Orhan’ın, Ertuğrul’un bir oğlunu gönderiniz.”

Ödemiş’ten çekilen telgrafta ise “Muazzam devletlerin âlicenap mümesilleri! akdettiğiniz mütareke bizim ve sizin namusunuz değil miydi? Biz buna riayet ettik. Siz bunu ihmal ederek göz yumdunuz. Güzel İzmir’imizi yunanlıların ayakları ile çiğnettiniz. Mukaddesatımıza tasallut ettiniz.” deniliyor.

Türk Milleti, bu anlayış içerisinde “Müdafaa-i Hukuk Bayrağı” ve Mustafa Kemal’in önderliğinde, işgalcilere karşı, meşruiyet ve hukuk temelinde haklarını savunmak için Erzurum ve Sivas Kongrelerini gerçekleştirip, 23 Nisan 1920 tarihinde “Millet Meclisi”ni topluyor. Türk Milleti’nin ulusal bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve egemenliğine yapılan saldırılara karşı koymak için yaptığı mücadele tamamen demokratik, hukuki ve dolayısıyla meşru idi. Haklı olduğu için de başarıya ulaşmamak için hiçbir neden de olamazdı. Mustafa Kemal bu mücadeleyi Amasya Tamimi’nde şöyle bildiriyordu:

“Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir… Ulusun bağımsızlığını  yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.”

Erzurum ve Sivas’ta yapılan Müdafaa-i Hukuk kongrelerinde de alınan kararlar bu ilkeleri içermekteydi. Erzurum Kongresinde “…Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesi ve işlerimize karışması Rum ve Ermeni örgütleri amacının gerçekleştirilmesi benimsenemeyeceğinden, birlikte savunma ve direnme ilkesi benimsenmiştir. Politik bütünlüğü ve toplumsal dengeyi bozacak Hıristiyan azınlıklara yeni bir takım ayrıcalıklar verilmesi benimsenmeyecektir”;

Sivas Kongresinde ise “Her türlü işgal ve müdahalenin  ve bilhassa Rumluk ve Ermenilik teşkili gayesine yönelik harekatın reddi hususlarında oybirliğiyle Müdafaa ve Mukavemet esası kabul edilmiştir” denilmekle, Türk Milleti’nin vatanını korumak için kararlılığı gösterilmekteydi.

Sonuçta, Türk Milleti’nin azim ve kararı ile, Mustafa Kemal’in önderliğinde, vatan temizlenerek (9 Eylül 1922’de Akdeniz’e dökülmüşlerdir) kurtarılmış ve Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlık kazanılmıştır.

Peki, bugün böyle bir durum söz konusu mudur? Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlığımız, vatan dediğimiz toprakların ve milletimizin bütünlüğü tehdit edilmekte midir, tehlike altında mıdır?

Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra, Türkiye Cumhuriyeti Devleti hiç bu kadar Egemenlik ve Bağımsızlığından ödün verici duruma düşmemiş, yabancı siyaset ve ekonomi kuruluşlarının güdümüne girmemişti. Hatta, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, yani, Mütareke döneminde dahi, bazı durumlarda, bu kadar acz içerisinde görünmemiştir.

İkinci Dünya Savaşında devletlerin çoğu kendisini savaşın içinde bulmasına karşın, savaşın dışında kalarak topraklarımızı ateş ve tahribatın dışında tutmayı başarmıştık.

Ya şimdi, para karşılığında halkımızın istek ve iradesine rağmen silahsızlandırılmış bir komşu ülke halkına karşı savaşa girmek üzereyiz. Çünkü Türkiye, bugün dışa bağımlı hale gelmiştir! Devlet olarak iradesini serbestçe, özgürce kullanamaz durumdadır. Böylece, bugün Türkiye ekonomisi uluslar arası sermaye kuruluşlarının tutsağı halindedir. ABD ve AB’nin ekonomik, mali ve siyasal güç merkezleri, ülkemizin hem iç ve hem de dış işlerini yönlendirmektedir.

Ancak Kurtuluş Savaşı, Bağımsızlık ve Ulusal Egemenlik için emperyalizme karşı verilmiş bir savaştır. Türkiye Cumhuriyeti bu savaş sonrasında kurulmuştur. Sevr’e karşı Türk Milleti “Müdafaa-i Hukuk Bayrağı” altında birleşmiş ve ulusal haklarını savunarak başarıya ulaşmış ve bütün “mazlum” ülkelere örnek olmuştur. Kurtuluş Savaşı yapılmamış, bağımsızlık ve egemenlik için kan akıtılmamış, Mondros ve Sevr Batı devletleri suratına atılmamış gibi davranmamız söz konusu olabilir mi? Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra Batı ile olan ilişkilerimizde, ulusal çizgiden bu kadar uzaklaşmak, görülmüş şey midir?

Ama, yaşadıklarımız bir kabus gibi ülke üzerine çökmüş gibi: 1919’u, 1920’yi yeniden yaşıyoruz.

Çünkü Ulusal Egemenliğimiz tartışmalı hale getirilmiştir. AB’ne girileceği umudu yaratılarak, uyum yasaları ile Ulusal Egemenlik konusunda, birinci derecede sorumlu olanlar, “yeni konsept ve doktrin” oluşturulması gerektiğini söylemektedirler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı “İkiz Yasalarla” tehlike altına girmiştir.

Yeni Dünya Düzeni, küreselleşme bahane edilerek ülke bir ekonomik krize sürüklenmiştir. Türk Halkı yoksullaştırılmıştır. Borç batağına çekilen Türk ekonomisi, yabancı tekellere teslim edilmektedir

Türk Ulusu, psikolojik savaşın her türlü vasıtası kullanılarak içerden çökertilmek istenmektedir. Bir kısım medya, tıpkı mütareke basını gibi, bu görevi yüklenmiş görünmektedir.

Yönetim kadroları, halkımızdan değil yabancı devlet ve uluslar arası kurumlardan, tıpkı mütareke dönemi İstanbul yöneticileri gibi,  icazet alır duruma gelmişlerdir.

AB’ye üye olunacağı ümidi yaratılarak, Türkiye’nin toprak ve millet bütünlüğüne göz dikmiş olan yabancı güçler her gün daha etkin hale getirilmekte, yeni mevziler kazanmalarının önü açılmaktadır.

Bütün bunlar Türk Milleti’nin yakın tarihte yaşadıkları ile örtüşmekte ve hatta, zaman zaman, daha tehlikeli bir hal almaktadır. Çünkü; geçmişte yaşananlar açık ve göz önünde meydana geliyordu; dost ve düşman belli idi. Şimdiler de ise; şeytana taş çıkartırcasına her şey hile, desise, düzen ve aldatmaca ile yapılmaktadır.

Mustafa Kemal “Atatürk” bu günleri görerek Türk Milleti’ni uyarmış ve görevimizin ne olduğunu ve ne yapılması gerektiğini bildirmiştir:

“… Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.  …Gelecekte de, yurt içinde ve dışında , seni bu kaynaktan yoksun etmek isteyen düşmanlar bulunacaktır. Bir gün (bugün), bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, ödeve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarının düşünmeyeceksin!.. Zorla ve aldatıcı düzenlerle  sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün limanları ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere yurdunda, işbaşında bulunanlar gaflet , dalalet içinde olabilirler; hayınlıkda yapabilirler. …Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini ne gibi tehlikelerin beklediği, her şeyde olduğu gibi görmüş, uyanık olunmasını, önlem alınmasını istemiştir. Ölümünden sonra gelenler ise, bıraktığı eserleri hor kullanmışlar, onu yok edici, ortadan kaldırıcı adımlar atmaktan geri durmamışlardır. Sonuçta, bağımsızlık ve ulusal egemenliğin kaybedilme tehlikesi ile yüze yüze kalındığı bugünlere gelinmiştir.

İleride daha ağır bedellerin ödenmemesi, ulusal bağımsızlık ve egemenliğimizin tamamen kaybetme gibi durumla karşı karşıya kalınmaması için, Mustafa Kemal Atatürk’ün çağrısına uyarak, görevimizi yerine getirmekten başka bir çıkış yolu bulunmamaktadır. Bu da Müdafaa-i Hukuk hareketine katılmak olmalıdır. Çünkü Müdafaa-i Hukuk milli haklarımızı, demokratik yöntemlerle, hukuki zeminlerde, birlik ve beraberlik içerisinde, halkın kendisinin savunması ve koruması demektir.

“Müdafaa-i Hukuk Bayrağı” altında toplanmak, bir araya gelmek, geçmişin kopyacılığı, taklitçiliği değil, bir örnekten ders alarak, geleceğimiz için sorumluluk yüklenmek, görev almak demektir.

Bu bilinçle 25-26 Ekim tarihlerinde Ankara’da bir araya gelinmektedir; destek vermeli katılım sağlanmalıdır.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |