|
YİNE, MÜDAFAA-İ HUKUK GEREKİYOR!..
MAHMUT YILBAŞ
Tarih:30 Ekim 1918
Yer Limni adasının “Mondros” Limanı. Bu limanda
demirli İngiliz zırhlısı “Agamemnun’da” tarihe
“Mondros Silah Bırakımı” olarak geçen bir
andlaşma imzalanıyor.
Bu silah bırakımı Osmanlı’nın sonunu hazırlıyor.
Osmanlı toprakları İngiliz, Fransız, İtalyan ve
Yunanlılar tarafından işgal edilmeye başlanıyor.
Bir anlamda Türkiye Cumhuriyet’i Devleti’nin de
temelleri bu andlaşma ile, farkında olunmadan,
atılmış oluyor. Çünkü, taşıdığı hükümler Türk
Ulusu’nun meşru müdafaasının kaynağını
oluşturuyor.
Bu andlaşmaya göre:
Madde 1: Çanakkale ve İstanbul boğazları işgal
donanmasına terk edilecek.
Madde 5: Osmanlı Ordusu derhal teslim edilecek.
Madde 7: İtilaf devletleri güvenliklerini tehdit
edecek bir durumunun ortaya çıkması halinde
herhangi bir yeri işgal hakkına sahip olacak.
Madde 8: Osmanlı demiryollarından İtilaf
devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret
gemileri müttefiklerin hizmetinde
bulundurulacaklar.
Madde 9: İtilaf devletleri Osmanlı tersane ve
limanlarındaki vasıtalardan istifade
sağlayacaklardır.
Madde 10: Toros Tünelleri, itilaf devletleri
tarafından işgal olunacaktır.
Madde 24: “Altı Vilayet” adı verilen yerlerde
bir kargaşalık olursa, vilayetlerin herhangi bir
kısmının işgali haklarını İtilaf devletleri haiz
bulunacaktır.
Mondros Silah Bırakımı üzerine 13 Kasım 1918
günü 55 parça savaş gemisinden oluşan İtilaf
Donanması İstanbul Boğazı’nda demirlemiş ve
toplarını Dolmabahçe’ye çevirmişti. Bunların
arasında Yunan zırhlısı Averof’da vardı.
9 Mart 1919’da İngilizler Samsun’a çıkarak,
Merzifon’a kadar girdi. Karadeniz bölgesinde Rum
ve Ermeni faaliyetleri arttı. Buna tepki olarak
Teğmen Hamdi birliği ile birlikte 17 Martta dağa
çıkıyor.
15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir Yunan birlikleri
tarafından işgal ediliyor.
Mondros Silah Bırakımı üzerine İtilaf
devletlerinin başlattıkları işgal hareketleri,
Türk Milleti’ni ateşliyor ve harekete geçiriyor…
Anadolu’nun birçok yerinde “Müdafaa-i Hukuk”,
“Muhafaza-i Hukuk” veya “Reddi İlhak”
cemiyetleri, halk tarafından kuruluyor.
Doğudaki altı vilayetin Ermenilere verilmek
üzere İtilaf Devletleri tarafından işgal
edilmesini önlemek için Erzurum’da “Vilayet-i
Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye” cemiyeti
kuruluyor ve köylere varıncaya kadar örgütlenmek
üzere çalışmalar yapıyor. Başta Trabzon olmak
üzere Karadeniz, Doğu, İç Anadolu ve Akdeniz
bölgelerinde Türk Milleti düşmana karşı yurdunu
savunmak için teşkilatlanmaya başlıyor. Ege ve
Trakya bölgelerinde de bu amaçlarla kongreler
birbiri ardına toplanıyor.
İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilince Türk
Milleti ayağa kalkıyor. Her yerde mitingler
düzenleniyor. İstanbul ve işgalci devletler
telgraf yağmuruna tutuluyor.
16 Mayıs 1919’da tarihinde Giresun’da 15 bin
kişinin katılımıyla yapılan mitingde padişaha
çekilen telgraf şöyledir: “Ey Ulu Hakan,
tacından İzmir elmasını, Türk kanına boyayarak
koparıyorlar. Sıra yarın bize gelecek. Biz
Türkler ipte değil süngüde can vermeğe hazırız.
Semamızdan “Al Bayrak” alındığı gün zümrüt
dağlarımıza kanlarımızla bir “Al Bayrak”
serilecek. Dökeceğimiz kanlara iştirak edecek,
bayrağımıza taç giydirecek “Ali Osman’ın” kanını
taşır, Orhan’ın, Ertuğrul’un bir oğlunu
gönderiniz.”
Ödemiş’ten çekilen telgrafta ise “Muazzam
devletlerin âlicenap mümesilleri! akdettiğiniz
mütareke bizim ve sizin namusunuz değil miydi?
Biz buna riayet ettik. Siz bunu ihmal ederek göz
yumdunuz. Güzel İzmir’imizi yunanlıların
ayakları ile çiğnettiniz. Mukaddesatımıza
tasallut ettiniz.” deniliyor.
Türk Milleti, bu anlayış içerisinde “Müdafaa-i
Hukuk Bayrağı” ve Mustafa Kemal’in önderliğinde,
işgalcilere karşı, meşruiyet ve hukuk temelinde
haklarını savunmak için Erzurum ve Sivas
Kongrelerini gerçekleştirip, 23 Nisan 1920
tarihinde “Millet Meclisi”ni topluyor. Türk
Milleti’nin ulusal bağımsızlığına, toprak
bütünlüğüne ve egemenliğine yapılan saldırılara
karşı koymak için yaptığı mücadele tamamen
demokratik, hukuki ve dolayısıyla meşru idi.
Haklı olduğu için de başarıya ulaşmamak için
hiçbir neden de olamazdı. Mustafa Kemal bu
mücadeleyi Amasya Tamimi’nde şöyle bildiriyordu:
“Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı
tehlikededir… Ulusun bağımsızlığını yine ulusun
azim ve kararı kurtaracaktır.”
Erzurum ve Sivas’ta yapılan Müdafaa-i Hukuk
kongrelerinde de alınan kararlar bu ilkeleri
içermekteydi. Erzurum Kongresinde “…Ne türlü
olursa olsun, yabancıların topraklarımıza
girmesi ve işlerimize karışması Rum ve Ermeni
örgütleri amacının gerçekleştirilmesi
benimsenemeyeceğinden, birlikte savunma ve
direnme ilkesi benimsenmiştir. Politik bütünlüğü
ve toplumsal dengeyi bozacak Hıristiyan
azınlıklara yeni bir takım ayrıcalıklar
verilmesi benimsenmeyecektir”;
Sivas Kongresinde ise “Her türlü işgal ve
müdahalenin ve bilhassa Rumluk ve Ermenilik
teşkili gayesine yönelik harekatın reddi
hususlarında oybirliğiyle Müdafaa ve Mukavemet
esası kabul edilmiştir” denilmekle, Türk
Milleti’nin vatanını korumak için kararlılığı
gösterilmekteydi.
Sonuçta, Türk Milleti’nin azim ve kararı ile,
Mustafa Kemal’in önderliğinde, vatan
temizlenerek (9 Eylül 1922’de Akdeniz’e
dökülmüşlerdir) kurtarılmış ve Ulusal Egemenlik
ve Bağımsızlık kazanılmıştır.
Peki, bugün böyle bir durum söz konusu mudur?
Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlığımız, vatan
dediğimiz toprakların ve milletimizin bütünlüğü
tehdit edilmekte midir, tehlike altında mıdır?
Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti hiç bu kadar
Egemenlik ve Bağımsızlığından ödün verici duruma
düşmemiş, yabancı siyaset ve ekonomi
kuruluşlarının güdümüne girmemişti. Hatta,
Birinci Dünya Savaşı sonrasında, yani, Mütareke
döneminde dahi, bazı durumlarda, bu kadar acz
içerisinde görünmemiştir.
İkinci Dünya Savaşında devletlerin çoğu
kendisini savaşın içinde bulmasına karşın,
savaşın dışında kalarak topraklarımızı ateş ve
tahribatın dışında tutmayı başarmıştık.
Ya şimdi, para karşılığında halkımızın istek ve
iradesine rağmen silahsızlandırılmış bir komşu
ülke halkına karşı savaşa girmek üzereyiz. Çünkü
Türkiye, bugün dışa bağımlı hale gelmiştir!
Devlet olarak iradesini serbestçe, özgürce
kullanamaz durumdadır. Böylece, bugün Türkiye
ekonomisi uluslar arası sermaye kuruluşlarının
tutsağı halindedir. ABD ve AB’nin ekonomik, mali
ve siyasal güç merkezleri, ülkemizin hem iç ve
hem de dış işlerini yönlendirmektedir.
Ancak Kurtuluş Savaşı, Bağımsızlık ve Ulusal
Egemenlik için emperyalizme karşı verilmiş bir
savaştır. Türkiye Cumhuriyeti bu savaş
sonrasında kurulmuştur. Sevr’e karşı Türk
Milleti “Müdafaa-i Hukuk Bayrağı” altında
birleşmiş ve ulusal haklarını savunarak başarıya
ulaşmış ve bütün “mazlum” ülkelere örnek
olmuştur. Kurtuluş Savaşı yapılmamış,
bağımsızlık ve egemenlik için kan akıtılmamış,
Mondros ve Sevr Batı devletleri suratına
atılmamış gibi davranmamız söz konusu olabilir
mi? Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra Batı ile
olan ilişkilerimizde, ulusal çizgiden bu kadar
uzaklaşmak, görülmüş şey midir?
Ama, yaşadıklarımız bir kabus gibi ülke üzerine
çökmüş gibi: 1919’u, 1920’yi yeniden yaşıyoruz.
Çünkü Ulusal Egemenliğimiz tartışmalı hale
getirilmiştir. AB’ne girileceği umudu
yaratılarak, uyum yasaları ile Ulusal Egemenlik
konusunda, birinci derecede sorumlu olanlar,
“yeni konsept ve doktrin” oluşturulması
gerektiğini söylemektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı “İkiz
Yasalarla” tehlike altına girmiştir.
Yeni Dünya Düzeni, küreselleşme bahane edilerek
ülke bir ekonomik krize sürüklenmiştir. Türk
Halkı yoksullaştırılmıştır. Borç batağına
çekilen Türk ekonomisi, yabancı tekellere teslim
edilmektedir
Türk Ulusu, psikolojik savaşın her türlü
vasıtası kullanılarak içerden çökertilmek
istenmektedir. Bir kısım medya, tıpkı mütareke
basını gibi, bu görevi yüklenmiş görünmektedir.
Yönetim kadroları, halkımızdan değil yabancı
devlet ve uluslar arası kurumlardan, tıpkı
mütareke dönemi İstanbul yöneticileri gibi,
icazet alır duruma gelmişlerdir.
AB’ye üye olunacağı ümidi yaratılarak,
Türkiye’nin toprak ve millet bütünlüğüne göz
dikmiş olan yabancı güçler her gün daha etkin
hale getirilmekte, yeni mevziler kazanmalarının
önü açılmaktadır.
Bütün bunlar Türk Milleti’nin yakın tarihte
yaşadıkları ile örtüşmekte ve hatta, zaman
zaman, daha tehlikeli bir hal almaktadır. Çünkü;
geçmişte yaşananlar açık ve göz önünde meydana
geliyordu; dost ve düşman belli idi. Şimdiler de
ise; şeytana taş çıkartırcasına her şey hile,
desise, düzen ve aldatmaca ile yapılmaktadır.
Mustafa Kemal “Atatürk” bu günleri görerek Türk
Milleti’ni uyarmış ve görevimizin ne olduğunu ve
ne yapılması gerektiğini bildirmiştir:
“… Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni
sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.
…Gelecekte de, yurt içinde ve dışında , seni bu
kaynaktan yoksun etmek isteyen düşmanlar
bulunacaktır. Bir gün (bugün), bağımsızlığını ve
cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, ödeve
atılmak için, içinde bulunacağın durumun
olanaklarını ve koşullarının düşünmeyeceksin!..
Zorla ve aldatıcı düzenlerle sevgili yurdunun
bütün kaleleri alınmış, bütün limanları ele
geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun
her köşesine düşman girmiş olabilir. Bütün bu
koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak
üzere yurdunda, işbaşında bulunanlar gaflet ,
dalalet içinde olabilirler; hayınlıkda
yapabilirler. …Millet, fakr ü zaruret içinde
harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evladı, bu ahval ve şerait
içinde dahi vazifen; Türk İstiklal ve
Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun
kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”
Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini ne
gibi tehlikelerin beklediği, her şeyde olduğu
gibi görmüş, uyanık olunmasını, önlem alınmasını
istemiştir. Ölümünden sonra gelenler ise,
bıraktığı eserleri hor kullanmışlar, onu yok
edici, ortadan kaldırıcı adımlar atmaktan geri
durmamışlardır. Sonuçta, bağımsızlık ve ulusal
egemenliğin kaybedilme tehlikesi ile yüze yüze
kalındığı bugünlere gelinmiştir.
İleride daha ağır bedellerin ödenmemesi, ulusal
bağımsızlık ve egemenliğimizin tamamen kaybetme
gibi durumla karşı karşıya kalınmaması için,
Mustafa Kemal Atatürk’ün çağrısına uyarak,
görevimizi yerine getirmekten başka bir çıkış
yolu bulunmamaktadır. Bu da Müdafaa-i Hukuk
hareketine katılmak olmalıdır. Çünkü Müdafaa-i
Hukuk milli haklarımızı, demokratik yöntemlerle,
hukuki zeminlerde, birlik ve beraberlik
içerisinde, halkın kendisinin savunması ve
koruması demektir.
“Müdafaa-i Hukuk Bayrağı” altında toplanmak, bir
araya gelmek, geçmişin kopyacılığı, taklitçiliği
değil, bir örnekten ders alarak, geleceğimiz
için sorumluluk yüklenmek, görev almak demektir.
Bu bilinçle 25-26 Ekim tarihlerinde Ankara’da
bir araya gelinmektedir; destek vermeli katılım
sağlanmalıdır.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |