Ekim 2003  Sayı: 62 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   EKİM 2003  

ULUSAL GÜÇ ULUSAL ÇIKARLAR İÇİN KULLANILMALI

CELİL GÜRKAN

General (E)

Bunca acı deneyimlerden sonra uluslar arası ilişkilerde –ister siyasal, ister askeri, ister ekonomi- rahmetli Enver Paşa’nın izleyicisi olmayalım.

Bir süre önce değerli silah arkadaşım Em. Amiral Yılmaz USLUER’in Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanmış bir makalesi vesilesiyle bizim de aynı gazetede mütevazı bir incelememiz yer almış idi. (*)

Başından bugüne dek Irak krizi, sözünü ettiğimiz yazımız üzerine bir kez daha durmamızı gerekli ve yararlı kıldığı kanısındayız.

Öteden beri fırsat düştükçe hep vurgulamaya çalıştık: Devlet yönetiminde yeterli derecede ağırlığını duyuracak güçlü bir kamuoyu oluşturmak için, özellikle Ulusal Güvenlik, ülke savunması jeopolitik ve   jeostratejik konularda yeterli deneyim ve bilgi sahibi, eli kalem tutan asker kökenli kişilerin uzmanlığına giren sorunları inceleyerek görüş belirtmeleri elbette yaralı olacaktır.

Ne var ki, halen muvazzaf hizmette olanlar, resmi görevlerinin sınırlaması ve dahası, demokrasiyi yeterince hazmedememiş turfa siyasetçilerin RAHATSIZLIK duyar görünmeleri nedeniyle, bu gereği yerine getiremeseler bile, emekli veya istifa etmiş askerler ciddi araştırmalar yapıp yayınlama olanağına sahip bulunmaktadırlar.

Biz de, yukarıda atıfta bulunduğumuz meslektaşımız Em. Amiral Sayın USLUER’in cidden ilginç yazısını layık olduğu ilgi ve dikkatle incelenmiş, sergilediği görüşlerde paylaştığımız veya paylaşmadığımız noktalar bulunduğunu ifade etmiş idik.

Bugün sivil, asker bir kısım yöneticilerimizde gözlemlediğimiz sakat ve de zararlı bir “ittifak anlayışına” ve “ittifaka sadakat” yorumuna günümüz koşullarında bir kez daha değinmek gereğini duyuyoruz: İttifak... Müttefik... NATO... Ortak Savunma... Stratejik Ortaklık... Caydırıcılık... gibi sözcüklere yer veren bu yazımız karşısında, ilk vehle de kimi okuyucularımızın: “A be paşam, kendisini Dünya İmparatorluğu sevdasına kaptırmış, küreselleşme (Globalleşme) devası peşinde koşan bir Anglo-sakson âlemi- daha doğrusu ABD hegemonyası -karşısında, yavaş yavaş modası geçen bu konuları önümüze çıkarmanın ne âlemi var? Ortada Varşova paktımı kaldı.

NATO ittifakı, ortak savunma, caydırıcılık mı kaldı son değişikliklerden sonra?” dediklerini duyar gibi oluyoruz.

Haklı çıkmalarını isteriz; ama askerlik mesleğinden gelmiş olmamızın etkisi ile midir bilemiyoruz kendimizi, artık bir savaş çıkmayacağına ittifakların, askeri blokların tarihe karıştığını hemen kabul etmeye hiçte hazırlıklı görmemekteyiz. Çünkü, seçeneği bulunmayan “Ulusal Güvenlik ve Savunma” konusunda ihtiyatkârlık, asla elden bırakılmamalıdır.

Şimdi kaldığımız yerden sürdürelim yazımızı.

Sayın amiral, “Stratejik önem nedir? Türkiye’nin konumu ve coğrafyası, siyasal coğrafya, askeri, ekonomik, demografik, psikolojik, sosyal, bilimsel, teknolojik güç, Türkiye’nin ABD ve SSCB için önemi bölgesel güç merkezi olarak Türkiye, SSCB ile ilgili varsayımlar, SSCB’deki gelişmeler ve bu gelişmelerin Türkiye’ye etkileri, Doğu Avrupa ile ilgili varsayımlar, Doğu Avrupa’daki gelişmeler ile bu gelişmelerin Türkiye’ye etkileri iki Almanya’nın birleştirilmesinin Türkiye’’ye etkileri, NATO Varşova  Paktı ve Türkiye, AB’deki gelişmeler ve Türkiye’ye etkileri, sonuç ve öneriler” alt başlıkları altında kaleme aldığı ve katıldığımız yönlerine karşı katılamadığımız yönleri de bulunan ve ciddi bir inceleme ürünü olduğu açıkça görünen yazısında, Türkiye’nin, “NATO’nun caydırıcılık stratejisinin uygulanmasına büyük katkı sağlamak için Trakya ve Boğazlar bölgesinde, Doğu devletlerinin katlanamadığı ölçüde bir askeri kuvveti daima hazır bulundurduğu”nu, “NATO içinde uyumlu bir üye olduğu”nu ve bizce asıl garibi de “NATO ortak savunma paktına yaptığı askeri güç ilavesi nedeniyle özellikle NATO’nun Avrupalı üyelerinin güçlerini ekonomik/sosyal sahalara yöneltmelerine yardımcı olduğu”nu vurgulamaktadır.

Amiral Usluer ile mutabık olamadığımız ve bu incelememizle üzerinde asıl durmak isteğimiz görüş ve yargı, işte bu son ibaredeki yargıdır.

Dahil bulunduğun ittifak içinde, sözüm ona eşit oya, eşit haklara sahip, ama,

- Kişi başına düşen milli gelir ve hayat standardı en düşük,

- Dış borcu milyarlarca dolara, iç borcu trilyonlarca TL’ye yaklaşmış,

- Artık “sanayileşmiş ülkeler” kulübüne girdiği rivayeti kendi yöneticilerinden menkul,

- “Ekonomik durumun istikrarlı değil, yeterince demokratikleşmeden; insan hak ve özgürlüklerine tam riayet göstermiyorsun; üstelik de Müslümansın!” diye Ortak Pazar kapısında süresiz bekletilen bir üye olacaksın;

- İttifak başkomutanının ağzından: “Sovyetler’ Doğu Anadolu’ya saldırmaları  hâlinde Avrupa’daki NATO müttefiki ülkelerin Türkiye’nin yardımına koşmamaları olasılığı var!” sözlerini duyacaksın ve de,

- Yok canına, bütçenin %20”sini milli savunma harcamalarına ayırıp ömrünü doldurmuş, modasını savmış silah, araç ve gereçlerle donatılmış 800.000 kişilik mevcudu ile ittifakın sayıca ikinci en büyük kuvvetini silah altında tutacaksın!..

Niçin?

Sayın meslektaşım Amiral Usluer’in deyimi ile “NATO’nun (tuzu kuru, refah düzeyleri yüksek) Avrupalı üyelerinin, güçlerini ekonomik/sosyal sahalara yönlendirmelerine yardımcı olmak” için!..

Yok öyle şey!..

Biz de istemez miyiz, Avrupalı ortaklarımız, devletimizin sırtındaki savunma harcamaları külfetini daha fazla omuzlasınlar da biz de mevcut ve sınırlı kaynaklarımızı, utanç verecek derecede geri olduğumuz ekonomik / sosyal sahalarda kalkınmamıza yöneltelim!..

 

Ulusal çıkarlarımız önemli...

Anımsayacaksınız, rahmetli Enver Paşa, Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı devleti açısından, “Savaşın güdümünü (harbin sevk ve idaresi/Conduite de la Guerre)” Osmanlı Ordularını Alman Genelkurmayının ego-centrique (hep banacı) isteklerine bağılsız, koşulsuz (kayıtsız, şartsız) uyacak biçimde kullanmak” şeklinde ifade edebileceğimiz bir “ittifak anlayışının uygulaycısı olmuştu. Bunca acı deneyimlerden sonra uluslararası ilişkilerde -ister siyasal, ister askeri, ister ekonomik, rahmetli Enver Paşa’nın izleyicisi olmayalım.

“Uysal partner” görünmek, ulusal çıkarların önüne geçemez.

‘Beşeri güç’ ve ‘coğrafi güç’ten oluşan ulusal gücümüz en az eşit değerde milli yarar sağlamadan, ittifak, dostluk, işbirliği, ortaklık, topluluk gerekçeleri ile yabancı çıkarlar lehine kullanılamaz.

ABD Başkanı Kennedy’nin, “Fazilet Mücadelesi” adlı yapıtında belleğimiz yanıltmıyor ise şöyle bir söz vardı: “Kendi kendinize; Ülkem bana ne veriyor değil, ben ülkeme ne verebiliyorum diye sorunuz”.

Avrupalı NATO müttefikleri, zaten çok gelişmiş olan ekonomik ve sosyal durumlarına daha fazla kaynak ayırabilsinler diye Türkiye’nin, takati dışında yükümlülükler alıp askeri katkıda bulunması karşısında kendi kendimize şu soruyu sormamazlık edemiyoruz: “Yoksa biz, Başkan Kennedy’nin kendi vatandaşlarına öğütlediğini kendi üstümüze alıp NATO’ya karşı uyguluyor ve ‘NATO bize ne veriyor değil, biz NATO’ya neler sağlıyoruz ve neler sağlamalıyız?’ mı diyoruz?”

Bize öyle geliyor ki sayın yazar, irdemelerinde, ulusumuza özgü, yabancıların da her zaman sömürdükleri alçakgönüllülük, uysal başlılık ve özverici huyumuz gereği, sürekli olarak Türkiye’nin NATO’ya ve ABD’ye neler verdiğinden, ne gibi olanaklar, kolaylıklar sağladığından söz etmeyi, buna karşılık NATO’nun ve ABD’nin Türkiye’ye neler verdiğine veya vermesi gerektiği halde vermediğine pek dokunmamayı yeğlemiş görünüyor.

Örnek mi istiyorsunuz?.. Buyurun:

“...ABD’nin, Ortadoğu ile ilgili hedef ve çıkarlarında büyük bir değişme olmayacağına göre Türkiye, Ortadoğu ülkelerinin hemen hemen tamamıyla tarihi, siyasi, kültürel ve ekonomik ilişkileri bulunan, Müslüman devletler örgütlerine üye olan, Ortadoğu’da barışın sağlanması ve sürdürülmesinde müstesna yer işgal eden, Sovyetler’in, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı nüfuzu altına almasını önleyici, zorlaştırıcı özelliği ile ABD çıkarlarına büyük katkı sağlayabilir”. (Türkiye verici rolde!)

“...Türkiye Ortadoğu-Batı Avrupa petrol deniz nakliyatını kontrol edebilir bir konuma sahip olması ile ABD ve Avrupa çıkarlarına büyük katkı sağlar”. (Türkiye verici rolde!)

“...ABD, Türkiye’deki birçok üs ve kolaylıklardan yararlanmakta, bu tesisler yolu ile önemli bilgi toplamakta ve lojistik destek kolaylıklarından faydalanmaktadır.” (Türkiye verici rolde!)

“... Türkiye, boğazları ile Sovyetler’in Akdeniz’e inmesini kısıtlamada ve NATO’nun güneyden kuşatılması riskini azaltmaktadır. Bu husus aynı zamanda ABD 6. Filosu’nun hareket serbestisini ve bu filoya muhtemel tehdidi göreceli olarak azaltmaktadır.” (Türkiye verici rolde!)

“...Türkiye, ithalat ve ihracatının önemli bir bölümünü ABD ile yaptığından bu ülkenin (ABD’nin) ekonomisine kazanç sağlamaktadır.” (Türkiye verici rolde!)

İnceleme yazısında sürekli olarak Türkiye’nin katkılarını, özverilerini (yani yüklenmesi kendisinden istenen külfetleri) vurgulayan sayın meslektaşım, daha sonra hidayete ermişçesine aynen şöyle diyor:

“...Her devlet, sahip olduğu ve/yada denetleyebildiği potansiyel güç kaynaklarını (yani milli güç unsurlarını) işler duruma getirip bunların verimliliği ile uluslararası ortamda diğer devletleri etkilediği oranda bir güç merkezidir. Aksi takdirde diğer devletlerin, kendi çıkarları için yararlanacağı bir güç kaynağı durumunda kalır!”

Sayın amiralin bu yargısına ve Türkiye’nin de hem Ortadoğu’da hem Balkanlar’da hem de Doğu Akdeniz’de bölgesel bir güç merkezi olduğu yolundaki tanımlamasına katılmamak kabil değil. Elbet katılıyoruz. Ama şu soruyu sormaktan da vazgeçemiyoruz:

“Türkiye, sahip bulunduğu yukarıda değindiğimiz potansiyel güç kaynaklarını işler duruma getirip bunların verimliliği ile uluslararası ortamda öbür devletleri etkileyerek örneğin Kıbrıs, Ege, PKK, Bulgaristan ve Batı Trakya Türkleri sorunlarını mı çözüyor ya da AB’ye kabulünü mü sağlıyor, yoksa tam tersine, diğer devletlerin (örneğin ABD ve NATO’lu müttefiklerin) kendi çıkarları için Ortadoğu’da Doğu Akdeniz’de ve Balkanlar’da yararlandıkları bir güç kaynağı durumunda mı kullanılıyor?..

Üzülerek söyleyelim ki biz ikinci şıkkın, bütün acımasızlığı ile uygulandığı görüşündeyiz.

Türkiye’den yok canına, sarsak ekonomisine, düşük GSMH oranına, geri kalmışlığına karşın, 800.000 kişilik NATO’nun ikinci en büyük askeri gücünü silah altında tutarak;

- Boğazların denetiminde caydırma,

- Ortadoğu’dan müreffeh Avrupa’ya petrol akımının güvenliği,

- Çeşitli üs ve kolaylık desteği

- İngilizlerin ‘Fleet in being” politikası gibi Ortadoğu’da jandarmalık rolüne hazırlanma,

- 70 milyonluk kolay ve rahat pazar olma konularında fisebilillah hizmet ve katkı.

Buna karşılık da antlaşmada öngörüldüğü gibi işleyip işlemeyeceği kuşkulu NATO güvencesi... (Orgeneral Rogers’in yukarıda değindiğimiz demeci.)

 

Sonuç

Son aylarda, Sovyetler Birliği’nde ve doğu Avrupa’da yer alan çarpıcı gelişmelerin değerlendirilmesinde sorumlu yöneticilerimizin asker, sivil söz konusu inceleme yazısında sayın Amiral Usluer’in özenle değindiği konularda, sağlıklı ve berrak, tutarlı görüşlere sahip olduklarını ummak isteriz.

Aysbergin, deniz üstündeki 1/7 görüntüsüne değil, su altında kalan 6/7’lik kitlesine göre hükme varmalıdır.

Yakın ve orta gelecekte siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, etnik, demografik, dahası dinsel alanlarda çok ciddi ve her ülkeyi tabii bu arada ülkemizi derinden ilgilendirecek, kaygılandıracak gelişmelere tanık olacağımız kuşkusuz.

Uluslararası forumlarda, klasik dostluk sözlerine ve jestlerine karşı uyanık ve hazırlıklı bulunmak, “Almadan vermek Tanrı’ya özgü bir güç” olduğunu düşünerek yapyeni bir devreye gireceği kuşkusuz uluslararası ilişkiler forumlarında ehliyetli müzakereciler olarak müzakere masalarına oturmak, “tarih, kültür, etnik dil, din birliği ya da yakınlığı”, “Tarihten gelen dostluk”, “Büyük müttefik”, “Samimi kişisel ilişkilere sahip bulunma..” gibi çağımızda rasyonel değeri bir hayli erozyona uğramış kavramlara fazlası ile bel bağlamadan, sahip bulunduğumuz “ulusal güç” ile edineceğimiz “kuvvetli müzakere platformu”nu koruyarak karşımıza çıkması muhakkak olan sorunları büyük Atatürk’ün duyarlılıkla üstünde durup, koruduğu “eşitlik/mütekabiliyet” koşullarında müzakere edip sonuçlandırmak...

İşte asker, sivil tüm yöneticilerimizin sıkı sıkıya uymaları gereken ilkeler.

 


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |