|
ULUSAL GÜÇ ULUSAL ÇIKARLAR İÇİN KULLANILMALI
CELİL GÜRKAN
General (E)
Bunca acı deneyimlerden sonra uluslar arası
ilişkilerde –ister siyasal, ister askeri, ister
ekonomi- rahmetli Enver Paşa’nın izleyicisi
olmayalım.
Bir süre önce değerli silah arkadaşım Em. Amiral
Yılmaz USLUER’in Cumhuriyet Gazetesinde
yayımlanmış bir makalesi vesilesiyle bizim de
aynı gazetede mütevazı bir incelememiz yer almış
idi. (*)
Başından bugüne dek Irak krizi, sözünü ettiğimiz
yazımız üzerine bir kez daha durmamızı gerekli
ve yararlı kıldığı kanısındayız.
Öteden beri fırsat düştükçe hep vurgulamaya
çalıştık: Devlet yönetiminde yeterli derecede
ağırlığını duyuracak güçlü bir kamuoyu
oluşturmak için, özellikle Ulusal Güvenlik, ülke
savunması jeopolitik ve jeostratejik konularda
yeterli deneyim ve bilgi sahibi, eli kalem tutan
asker kökenli kişilerin uzmanlığına giren
sorunları inceleyerek görüş belirtmeleri elbette
yaralı olacaktır.
Ne var ki, halen muvazzaf hizmette olanlar,
resmi görevlerinin sınırlaması ve dahası,
demokrasiyi yeterince hazmedememiş turfa
siyasetçilerin RAHATSIZLIK duyar görünmeleri
nedeniyle, bu gereği yerine getiremeseler bile,
emekli veya istifa etmiş askerler ciddi
araştırmalar yapıp yayınlama olanağına sahip
bulunmaktadırlar.
Biz de, yukarıda atıfta bulunduğumuz
meslektaşımız Em. Amiral Sayın USLUER’in cidden
ilginç yazısını layık olduğu ilgi ve dikkatle
incelenmiş, sergilediği görüşlerde paylaştığımız
veya paylaşmadığımız noktalar bulunduğunu ifade
etmiş idik.
Bugün sivil, asker bir kısım yöneticilerimizde
gözlemlediğimiz sakat ve de zararlı bir “ittifak
anlayışına” ve “ittifaka sadakat” yorumuna
günümüz koşullarında bir kez daha değinmek
gereğini duyuyoruz: İttifak... Müttefik...
NATO... Ortak Savunma... Stratejik Ortaklık...
Caydırıcılık... gibi sözcüklere yer veren bu
yazımız karşısında, ilk vehle de kimi
okuyucularımızın: “A be paşam, kendisini Dünya
İmparatorluğu sevdasına kaptırmış, küreselleşme
(Globalleşme) devası peşinde koşan bir Anglo-sakson
âlemi- daha doğrusu ABD hegemonyası -karşısında,
yavaş yavaş modası geçen bu konuları önümüze
çıkarmanın ne âlemi var? Ortada Varşova paktımı
kaldı.
NATO ittifakı, ortak savunma, caydırıcılık mı
kaldı son değişikliklerden sonra?” dediklerini
duyar gibi oluyoruz.
Haklı çıkmalarını isteriz; ama askerlik
mesleğinden gelmiş olmamızın etkisi ile midir
bilemiyoruz kendimizi, artık bir savaş
çıkmayacağına ittifakların, askeri blokların
tarihe karıştığını hemen kabul etmeye hiçte
hazırlıklı görmemekteyiz. Çünkü, seçeneği
bulunmayan “Ulusal Güvenlik ve Savunma”
konusunda ihtiyatkârlık, asla elden
bırakılmamalıdır.
Şimdi kaldığımız yerden sürdürelim yazımızı.
Sayın amiral, “Stratejik önem nedir? Türkiye’nin
konumu ve coğrafyası, siyasal coğrafya, askeri,
ekonomik, demografik, psikolojik, sosyal,
bilimsel, teknolojik güç, Türkiye’nin ABD ve
SSCB için önemi bölgesel güç merkezi olarak
Türkiye, SSCB ile ilgili varsayımlar, SSCB’deki
gelişmeler ve bu gelişmelerin Türkiye’ye
etkileri, Doğu Avrupa ile ilgili varsayımlar,
Doğu Avrupa’daki gelişmeler ile bu gelişmelerin
Türkiye’ye etkileri iki Almanya’nın
birleştirilmesinin Türkiye’’ye etkileri, NATO
Varşova Paktı ve Türkiye, AB’deki gelişmeler ve
Türkiye’ye etkileri, sonuç ve öneriler” alt
başlıkları altında kaleme aldığı ve katıldığımız
yönlerine karşı katılamadığımız yönleri de
bulunan ve ciddi bir inceleme ürünü olduğu
açıkça görünen yazısında, Türkiye’nin, “NATO’nun
caydırıcılık stratejisinin uygulanmasına büyük
katkı sağlamak için Trakya ve Boğazlar
bölgesinde, Doğu devletlerinin katlanamadığı
ölçüde bir askeri kuvveti daima hazır
bulundurduğu”nu, “NATO içinde uyumlu bir üye
olduğu”nu ve bizce asıl garibi de “NATO ortak
savunma paktına yaptığı askeri güç ilavesi
nedeniyle özellikle NATO’nun Avrupalı üyelerinin
güçlerini ekonomik/sosyal sahalara
yöneltmelerine yardımcı olduğu”nu
vurgulamaktadır.
Amiral Usluer ile mutabık olamadığımız ve bu
incelememizle üzerinde asıl durmak isteğimiz
görüş ve yargı, işte bu son ibaredeki yargıdır.
Dahil bulunduğun ittifak içinde, sözüm ona eşit
oya, eşit haklara sahip, ama,
- Kişi başına düşen milli gelir ve hayat
standardı en düşük,
- Dış borcu milyarlarca dolara, iç borcu
trilyonlarca TL’ye yaklaşmış,
- Artık “sanayileşmiş ülkeler” kulübüne girdiği
rivayeti kendi yöneticilerinden menkul,
- “Ekonomik durumun istikrarlı değil, yeterince
demokratikleşmeden; insan hak ve özgürlüklerine
tam riayet göstermiyorsun; üstelik de
Müslümansın!” diye Ortak Pazar kapısında süresiz
bekletilen bir üye olacaksın;
- İttifak başkomutanının ağzından: “Sovyetler’
Doğu Anadolu’ya saldırmaları hâlinde
Avrupa’daki NATO müttefiki ülkelerin Türkiye’nin
yardımına koşmamaları olasılığı var!” sözlerini
duyacaksın ve de,
- Yok canına, bütçenin %20”sini milli savunma
harcamalarına ayırıp ömrünü doldurmuş, modasını
savmış silah, araç ve gereçlerle donatılmış
800.000 kişilik mevcudu ile ittifakın sayıca
ikinci en büyük kuvvetini silah altında
tutacaksın!..
Niçin?
Sayın meslektaşım Amiral Usluer’in deyimi ile
“NATO’nun (tuzu kuru, refah düzeyleri yüksek)
Avrupalı üyelerinin, güçlerini ekonomik/sosyal
sahalara yönlendirmelerine yardımcı olmak”
için!..
Yok öyle şey!..
Biz de istemez miyiz, Avrupalı ortaklarımız,
devletimizin sırtındaki savunma harcamaları
külfetini daha fazla omuzlasınlar da biz de
mevcut ve sınırlı kaynaklarımızı, utanç verecek
derecede geri olduğumuz ekonomik / sosyal
sahalarda kalkınmamıza yöneltelim!..
Ulusal çıkarlarımız önemli...
Anımsayacaksınız, rahmetli Enver Paşa, Birinci
Dünya Savaşı’nda, Osmanlı devleti açısından,
“Savaşın güdümünü (harbin sevk ve idaresi/Conduite
de la Guerre)” Osmanlı Ordularını Alman
Genelkurmayının ego-centrique (hep banacı)
isteklerine bağılsız, koşulsuz (kayıtsız,
şartsız) uyacak biçimde kullanmak” şeklinde
ifade edebileceğimiz bir “ittifak anlayışının
uygulaycısı olmuştu. Bunca acı deneyimlerden
sonra uluslararası ilişkilerde -ister siyasal,
ister askeri, ister ekonomik, rahmetli Enver
Paşa’nın izleyicisi olmayalım.
“Uysal partner” görünmek, ulusal çıkarların
önüne geçemez.
‘Beşeri güç’ ve ‘coğrafi güç’ten oluşan ulusal
gücümüz en az eşit değerde milli yarar
sağlamadan, ittifak, dostluk, işbirliği,
ortaklık, topluluk gerekçeleri ile yabancı
çıkarlar lehine kullanılamaz.
ABD Başkanı Kennedy’nin, “Fazilet Mücadelesi”
adlı yapıtında belleğimiz yanıltmıyor ise şöyle
bir söz vardı: “Kendi kendinize; Ülkem bana ne
veriyor değil, ben ülkeme ne verebiliyorum diye
sorunuz”.
Avrupalı NATO müttefikleri, zaten çok gelişmiş
olan ekonomik ve sosyal durumlarına daha fazla
kaynak ayırabilsinler diye Türkiye’nin, takati
dışında yükümlülükler alıp askeri katkıda
bulunması karşısında kendi kendimize şu soruyu
sormamazlık edemiyoruz: “Yoksa biz, Başkan
Kennedy’nin kendi vatandaşlarına öğütlediğini
kendi üstümüze alıp NATO’ya karşı uyguluyor ve
‘NATO bize ne veriyor değil, biz NATO’ya neler
sağlıyoruz ve neler sağlamalıyız?’ mı diyoruz?”
Bize öyle geliyor ki sayın yazar, irdemelerinde,
ulusumuza özgü, yabancıların da her zaman
sömürdükleri alçakgönüllülük, uysal başlılık ve
özverici huyumuz gereği, sürekli olarak
Türkiye’nin NATO’ya ve ABD’ye neler verdiğinden,
ne gibi olanaklar, kolaylıklar sağladığından söz
etmeyi, buna karşılık NATO’nun ve ABD’nin
Türkiye’ye neler verdiğine veya vermesi
gerektiği halde vermediğine pek dokunmamayı
yeğlemiş görünüyor.
Örnek mi istiyorsunuz?.. Buyurun:
“...ABD’nin, Ortadoğu ile ilgili hedef ve
çıkarlarında büyük bir değişme olmayacağına göre
Türkiye, Ortadoğu ülkelerinin hemen hemen
tamamıyla tarihi, siyasi, kültürel ve ekonomik
ilişkileri bulunan, Müslüman devletler
örgütlerine üye olan, Ortadoğu’da barışın
sağlanması ve sürdürülmesinde müstesna yer işgal
eden, Sovyetler’in, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı
nüfuzu altına almasını önleyici, zorlaştırıcı
özelliği ile ABD çıkarlarına büyük katkı
sağlayabilir”. (Türkiye verici rolde!)
“...Türkiye Ortadoğu-Batı Avrupa petrol deniz
nakliyatını kontrol edebilir bir konuma sahip
olması ile ABD ve Avrupa çıkarlarına büyük katkı
sağlar”. (Türkiye verici rolde!)
“...ABD, Türkiye’deki birçok üs ve
kolaylıklardan yararlanmakta, bu tesisler yolu
ile önemli bilgi toplamakta ve lojistik destek
kolaylıklarından faydalanmaktadır.” (Türkiye
verici rolde!)
“... Türkiye, boğazları ile Sovyetler’in
Akdeniz’e inmesini kısıtlamada ve NATO’nun
güneyden kuşatılması riskini azaltmaktadır. Bu
husus aynı zamanda ABD 6. Filosu’nun hareket
serbestisini ve bu filoya muhtemel tehdidi
göreceli olarak azaltmaktadır.” (Türkiye verici
rolde!)
“...Türkiye, ithalat ve ihracatının önemli bir
bölümünü ABD ile yaptığından bu ülkenin
(ABD’nin) ekonomisine kazanç sağlamaktadır.”
(Türkiye verici rolde!)
İnceleme yazısında sürekli olarak Türkiye’nin
katkılarını, özverilerini (yani yüklenmesi
kendisinden istenen külfetleri) vurgulayan sayın
meslektaşım, daha sonra hidayete ermişçesine
aynen şöyle diyor:
“...Her devlet, sahip olduğu ve/yada
denetleyebildiği potansiyel güç kaynaklarını
(yani milli güç unsurlarını) işler duruma
getirip bunların verimliliği ile uluslararası
ortamda diğer devletleri etkilediği oranda bir
güç merkezidir. Aksi takdirde diğer devletlerin,
kendi çıkarları için yararlanacağı bir güç
kaynağı durumunda kalır!”
Sayın amiralin bu yargısına ve Türkiye’nin de
hem Ortadoğu’da hem Balkanlar’da hem de Doğu
Akdeniz’de bölgesel bir güç merkezi olduğu
yolundaki tanımlamasına katılmamak kabil değil.
Elbet katılıyoruz. Ama şu soruyu sormaktan da
vazgeçemiyoruz:
“Türkiye, sahip bulunduğu yukarıda değindiğimiz
potansiyel güç kaynaklarını işler duruma getirip
bunların verimliliği ile uluslararası ortamda
öbür devletleri etkileyerek örneğin Kıbrıs, Ege,
PKK, Bulgaristan ve Batı Trakya Türkleri
sorunlarını mı çözüyor ya da AB’ye kabulünü mü
sağlıyor, yoksa tam tersine, diğer devletlerin
(örneğin ABD ve NATO’lu müttefiklerin) kendi
çıkarları için Ortadoğu’da Doğu Akdeniz’de ve
Balkanlar’da yararlandıkları bir güç kaynağı
durumunda mı kullanılıyor?..
Üzülerek söyleyelim ki biz ikinci şıkkın, bütün
acımasızlığı ile uygulandığı görüşündeyiz.
Türkiye’den yok canına, sarsak ekonomisine,
düşük GSMH oranına, geri kalmışlığına karşın,
800.000 kişilik NATO’nun ikinci en büyük askeri
gücünü silah altında tutarak;
- Boğazların denetiminde caydırma,
- Ortadoğu’dan müreffeh Avrupa’ya petrol
akımının güvenliği,
- Çeşitli üs ve kolaylık desteği
- İngilizlerin ‘Fleet in being” politikası gibi
Ortadoğu’da jandarmalık rolüne hazırlanma,
- 70 milyonluk kolay ve rahat pazar olma
konularında fisebilillah hizmet ve katkı.
Buna karşılık da antlaşmada öngörüldüğü gibi
işleyip işlemeyeceği kuşkulu NATO güvencesi...
(Orgeneral Rogers’in yukarıda değindiğimiz
demeci.)
Sonuç
Son aylarda, Sovyetler Birliği’nde ve doğu
Avrupa’da yer alan çarpıcı gelişmelerin
değerlendirilmesinde sorumlu yöneticilerimizin
asker, sivil söz konusu inceleme yazısında sayın
Amiral Usluer’in özenle değindiği konularda,
sağlıklı ve berrak, tutarlı görüşlere sahip
olduklarını ummak isteriz.
Aysbergin, deniz üstündeki 1/7 görüntüsüne
değil, su altında kalan 6/7’lik kitlesine göre
hükme varmalıdır.
Yakın ve orta gelecekte siyasal, sosyal,
ekonomik, kültürel, etnik, demografik, dahası
dinsel alanlarda çok ciddi ve her ülkeyi tabii
bu arada ülkemizi derinden ilgilendirecek,
kaygılandıracak gelişmelere tanık olacağımız
kuşkusuz.
Uluslararası forumlarda, klasik dostluk
sözlerine ve jestlerine karşı uyanık ve
hazırlıklı bulunmak, “Almadan vermek Tanrı’ya
özgü bir güç” olduğunu düşünerek yapyeni bir
devreye gireceği kuşkusuz uluslararası ilişkiler
forumlarında ehliyetli müzakereciler olarak
müzakere masalarına oturmak, “tarih, kültür,
etnik dil, din birliği ya da yakınlığı”,
“Tarihten gelen dostluk”, “Büyük müttefik”,
“Samimi kişisel ilişkilere sahip bulunma..” gibi
çağımızda rasyonel değeri bir hayli erozyona
uğramış kavramlara fazlası ile bel bağlamadan,
sahip bulunduğumuz “ulusal güç” ile edineceğimiz
“kuvvetli müzakere platformu”nu koruyarak
karşımıza çıkması muhakkak olan sorunları büyük
Atatürk’ün duyarlılıkla üstünde durup, koruduğu
“eşitlik/mütekabiliyet” koşullarında müzakere
edip sonuçlandırmak...
İşte asker, sivil tüm yöneticilerimizin sıkı
sıkıya uymaları gereken ilkeler.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |