|
I. ORDU KOMUTANI
ORGENERAL YAŞAR BÜYÜKANIT’IN
GENELKURMAY II. BAŞKANI İKEN YAPTIĞI
“KÜRESELLEŞME VE ULUSLARARASI GÜVENLİK”
SEMPOZYUMU AÇIŞ KONUŞMASI
(ÖZET)
29 MAYIS 2003
Genelkurmay Başkanlığınca düzenlenen, seçkin
konuklarımızın ve konuşmacıların katılımları ile
icra edilecek “Küreselleşme ve Uluslararası
Güvenlik” konulu uluslararası sempozyumun açış
konuşmasını yapmaktan büyük bir mutluluk, aynı
zamanda büyük bir heyecan duymaktayım.
Hepinize, Genelkurmay Başkanlığı adına hoş
geldiniz diyor, bildiri sunarak sempozyuma
katkıda bulunacak konuşmacılara, oturum
başkanlarına, raportörlere ve tüm katılanlara,
huzurlarınızda teşekkür ederek sözlerime
başlamak istiyorum.
Değerli Konuklar,
Öncelikle küreselleşme ile ilgili bazı
düşüncelerimi ifade etmeye çalışacağım.
Küreselleşme kavramının nasıl tanımlanacağı
konusunda farklı yaklaşımlar olduğu
bilinmektedir.
Bununla beraber, bu sempozyumun konusu ve
kapsamı dikkate alınarak, Küreselleşme
kavramını, “Özellikle 1990’lı yıllarla birlikte
bilgi ve iletişim teknolojisinin hızla
yaygınlaşması, dünyada mal, hizmet, sermaye ve
fikir hareketlerinin serbest ve hızlı dolaşımı
çerçevesinde bütün ülkelerin başta ekonomi,
güvenlik ve kültür olmak üzere çeşitli alanlarda
birbirlerine daha bağımlı hâle gelmeleri
sonucunda, küresel sorunlar karşısında ortak
değer, yaklaşım ve tavırlar benimsemeye
zorlanmaları” şeklinde tanımlamak yerinde
olacaktır. Küreselleşme kavramını, sizler daha
farklı bakış açılarıyla tanımlayabilirsiniz.
Ancak, içinde bulunduğumuz dönemin “Küreselleşme
dönemi” olarak adlandırılması konusunda tüm
dünyada var olan geniş bir mutabakatın hepimizi
ortak bir noktada buluşturmaya çalıştığını ifade
etmek sanırım yanlış olmayacaktır.
...Bu noktada; bir hususun üzerinde durmak
gerektiğine inanıyorum. Acaba; yaşadığımız
kürede; tüm ülkeler aynı tanım ve kavramlarda
birleşiyor mu? Bu soruya evet diye cevap
vermenin mümkün olmadığı düşüncesini taşıyorum.
Küreselleşmeye; gelişmiş ülkeler penceresinden
bakmakla, gelişmekte olan veya gelişmeyen
ülkeler penceresinden bakıldığında görüntü ve
algılama aynı olmamaktadır. Esasen bugün;
Küreselleşme konusunda, var olan farklı
görüşlerin ve çatışmaların temelinde bu farklı
algılamaların yattığını söylemek, sanıyorum
sağlıklı bir saptama olacaktır.
Küreselleşmeyi tanımlamaya yönelik çalışmalar
kanaatimce tek bir noktada birleşmektedir. Bu da
“değişim” olgusu şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Özellikle, soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte
dünyamız, çok hızlı bir değişim sürecine
girmiştir. Hepimizin yakından takip ettiği
üzere, uluslararası güvenlik ortamı son derece
değişken ve öngörüleri zorlaştıran bir hâl
almıştır. İşte bu değişim sürecini doğru
algılayabilen toplumlarla algılayamayan veya
yanlış algılayan toplumlar kendi geleceklerini
olumlu veya olumsuz yönde etkileyeceklerdir.
...40 yılı aşkın bir süredir devam eden soğuk
savaş döneminin sona ermesiyle birlikte, “Artık
hiçbir şey eskisi gibi olmayacak,” sözünü
doğrularcasına, her alanda önüne geçilemez bir
şekilde esmeye başlayan değişim fırtınası,
alışık olduğumuz, benimsediğimiz, politik,
ekonomik ve güvenlik stratejilerini
dayandırdığımız parametrelerin çoğunu sarsmaya
ve ortadan kaldırmaya yönelmiştir.
Ancak, dünyadaki bütün ülkelerin küreselleşmenin
politik, ekonomik ve güvenlik kriterlerini
gerçekleştirmek için henüz tam anlamıyla hazır
olmadıkları da bir gerçektir. Küreselleşmeden
istifade edilebilmesi, insanların yararına
etkili sonuçlar alınabilmesi için ekonomik gücün
yeterli; politik, sosyal, kültürel ve hukukî
düzenlemelerin uygun olması, eğitim kurumlarının
da iyi yapılanmış ve işler durumda görevlerini
icra etmesi gerekmektedir.
...Değerli Konuklar,
Konuşmamın bu noktasında ve Küreselleşmenin
güvenlik boyutunda önemli bir konuya değinmek
istiyorum. Güvenlik mülâhazalarının ilk
basamağı, şüphesiz tehdit algılamalarıdır. Bu
husus, yalnız küresel anlamda değil, bölgesel ve
ulusal anlamda da hayatî derecede önem
taşımaktadır.
Gelişmiş ve güçlü ülkelerin tehdit algılamaları
ile, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerin
tehdit algılamaları, aynı eksende çakışabilir
mi? Yoksa, gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş
ülkelerin tehdit algılamalarını koşulsuz kabul
eden ülkeler konumunda mıdırlar? Güçsüz ülkeler,
bu ithal malı tehdit algılamaları üzerine
kurdukları ulusal güvenlik politikaları ile ne
kadar güvenlidirler?
Buna karşılık; gelişmekte olan ülkelerin gerçek
ve ulusal anlamdaki tehdit algılamalarını,
küresel anlamda güçlü ülkeler ne kadar dikkate
almakta, ne kadar özen ve duyarlılık
göstermektedirler?
Acaba, güçlü ülkeler, kendi ulusal çıkarları
yönünde tanımladıkları tehdit algılamalarını,
güçsüz ülkelere dayatarak, o ülkelerin ulusal
çıkarlarına zarar verecek yaklaşımlar içinde mi
bulunuyorlar?
Sıralamaya çalıştığım bu sorulara verilecek
cevaplar, küresel boyuttaki güvenlik
sorunlarının şekillenmesindeki temel esasları
oluşturacaktır.
...Öncelikle; gelişmiş ülkelerin tehdit
algılamaları üzerinde durma gereğini duyuyorum.
Bu ülkelerin tehdit algılamaları nelerdir?
Bunlara bakalım:
1. Ulaştıkları refah seviyelerinin muhafazası ve
bu seviyenin yükselmesi yönündeki her olumsuz
yaklaşım ve engel, bu ülkeler için bir tehdit
olarak algılanmaktadır.
2. Doğrudan kendi ulusal çıkarlarını ve
toplumsal düzenlerini tehdit eden terörist
faaliyetler bir tehdittir. Ancak, bazı güçlü
ülkeler, kendi sosyal ve ekonomik çıkarlarına
zarar vermeyen terörist faaliyetleri, bırakın
tehdit olarak algılamayı, eğer çıkarlarına uygun
ise desteklenecek bir faaliyet olarak
görebilmektedirler. Bu husus, bazı ülkelerde
terörü tetikleyen bir olgu olarak görülebilir.
3. Yasa dışı göç ve nüfus hareketleri ile
uyuşturucu trafiği, önemli bir tehdit olarak
algılanırken, küresel boyutta, bu faaliyetleri
kendi iç dinamikleri ve hukuksal
düzenlemelerinin cesaretlendirdiğini görmezden
gelirler.
4. Güçlü ülkeler, bir yandan her türlü kitle
imha silâhlarına sahip olurken; diğer yandan, bu
imkanlara sahip olmaya çalışan bazı ülkeleri,
bölgesel ve küresel bağlamda tehdit olmakla
suçlarlar ve bütün kitlesel imha silâhlarının,
terör amaçlı kullanılmasını doğal olarak tehdit
şeklinde algılarlar. Bunların hepsi yaşadığımız
dünyanın gerçekleridir.
Bunlara karşılık, gelişmekte olan veya
gelişmemiş ülkelerin tehdit algılamalarına
baktığımızda, tamamen farklı bir görüntü ortaya
çıkmaktadır.
1. Bu ülkelerin güvenlik politikalarının, büyük
ölçüde ithal malı tehdit algılamalarına
dayandığını görmekteyiz. Bu tür yaklaşımların,
ulusal çıkarlar ile çoğu kez ters düşmesine
karşılık, uygulama zorunluluğu, bu ülkelere
zarar verebilmektedir.
2. Yaşadığımız çağda gelişmekte olan ülkeler,
askerî yaptırımlardan çok, politik, ekonomik ve
sosyal yaptırımların tehdidi altında
bulunmaktadır.
3. Küresel ekonomik manipülâsyonlar, ekonomik
hassasiyetlerin istismarı, ülke içi etnik
hassasiyetlerin istismarı ve bu konuların siyasî
dayatmalara dönüşmesi, bu ülkeler için en önemli
tehdit algılamalarını oluşturmaktadır.
Bu noktada; hayatî konu, gelişmekte olan
ülkelerin, savunma politikalarını güçlü
ülkelerin dayattığı tehdit algılamalarına göre
mi düzenleyeceği veya biraz önce arz ettiğim
hususlara göre mi düzenleyeceğidir. Bu
konuların, ciddî boyutlarda düşünülmesi
gerekmektedir.
Değerli Konuklar,
Küresel boyuttaki tehdit algılamasından sonra,
sanıyorum, bu algılamaların güvenlik boyutuna
yansımaları üzerinde durmam gerekmektedir. Kabul
edilmesi gereken bir gerçektir ki, gelişmekte
olan ülkeler, güvenlik anlayışlarını güçlü
ülkelere yansıtan ülkeler durumundan çok,
güvenlik mülâhazaları, güçlü ülkeler tarafından
kendilerine yansıtılan ülkeler durumundadırlar.
Bu nedenle, küresel boyutta güçlü ülkelerin,
gelişmekte olan ülkelere yansıttığı güvenlik
anlayışı ve uygulamaları üzerinde durma
ihtiyacını da duymaktayım.
İfade etmem gereken ilk tespit şudur: Güçlü
ülkelerin daha az güçlü ülkelere, Küreselleşme
kapsamında ve boyutunda öncelikli olarak
yansıttıkları askeri seçenekler değildir.
Başka bir deyişle; güçlü ülkeler karşısında,
diğer ülkeler; öncelikli olarak; askeri tehditle
karşı karşıya değildir. Askeri anlamda tehdit,
güvenlik mülahazalarının son ve çaresiz
halkasını oluşturmaktadır.
Daha önce de ifade etmeye çalıştım.
Küreselleşmenin askeri boyutundan önce; politik,
sosyal ve ekonomik boyutları vardır. Yeni dünya
düzenini veya benim tanımımla, yeni dünya
düzensizliğini kurmaya çalışan, Küreselleşmenin
bu boyutlarıdır ve güvenlik ihtiyaçları;
politik, sosyal ve ekonomik uygulamaların
güvenlik boyutuna yansımaları olarak ortaya
çıkmaktadır.
İfade etmeye çalıştığım saptamalar
tartışılabilir. Zaten bu tür sempozyumların
amacı da budur.
O halde; Küreselleşmenin, güvenlik boyutunu
etkiyen politik, sosyal ve ekonomik boyutları
üzerinde durmaya çalışalım.
Küreselleşmenin, güvenlik boyutuna yansıyan
POLİTİK yaklaşımlar, herhalde ilk durağımız
olmalıdır. Güçlü ülkelerin, daha az güçlü
ülkeler yani çevre ülkeler üzerindeki en önemli
küresel yaklaşımları kendi politikalarını
dayatmaları olgusudur ve bu dayatmalar, ekonomik
ve sosyal boyuttaki desteklerle
güçlendirilmektedir.
Küreselleşme bağlamında dayatmanın ikinci boyutu
EKONOMİK anlamda olup, güvenlik yansımaları ile
doğrudan ilgilidir. Güçlü ülkelerin,
küreselleşmenin ekonomik boyutunda da daha az
güçlü ülkelerden istedikleri çok açıktır:
1. Uluslar arası sermayenin serbest dolaşımının
önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
2. Devlet organizasyonları ve bürokrasi,
sermayenin serbest dolaşımının en önemli
engelidir ve ortadan kaldırılmalıdır.
3. Uluslar arası sermayenin muhatabı, devlet
kurumları değil, yerel yönetimler ve özel
kuruluşlar olmalıdır.
4. Ulusal devlet anlayışı ve uygulamaları,
sermayenin serbest dolaşımına engel olan önemli
unsurlardır ve bertaraf edilerek, daha liberal
yaklaşımlar ve uygulamalar esas alınmalıdır.
İfade etmeye çalıştığım bu düşünceler, gerçekten
liberal bir ekonominin kulağa hoş gelen
yaklaşımlarıdır. Ancak, ortada çıplak bir gerçek
vardır. Bu düşünceleri savunan güçlü ülkelere
baktığımızda, tam tersi uygulamalar ile karşı
karşıya gelmekteyiz.
Bu konuda; üç basit soru sormanın gerekli
olduğunu düşünüyorum; Gelişmiş ülkeler olarak
ifade edilen hegemonik devletlere bakıldığında;
1. Ulus-devlet; ekonomik yetkilerini ulus-üstü
kurumlara devretmiş midir? Etmişlerse, hangi
ölçülerde devretmişlerdir?
2. Bu devletler, yerel yönetimlerini
güçlendirerek, merkezi devlet yetkilerini ne
ölçüde kısıtlamışlardır?
3. Belirttiğim iki önemli yaklaşım, bu ülkelerin
ulusal güvenlik politikalarını olumsuz yönde
etkilemiş midir? Anahtar soru ise bu son
sorudur.
Bir düşünürün ifade ettiği gibi, egemen güçler,
kendilerini hem eyleme yön veren, hem de
evrensel denilen paradigmaları belirleyen aklın
yansıması ve ürünü olarak tanımladıkları için,
bu görüşleri benimsemeyenleri “çağdaşlaşmaya ve
bilime karşı” olarak tanımlamaktadırlar.
Bu hususlar üzerinde durmamın nedeni, sonuçta
güvenlik boyutuna yansımaları konusundaki
düşüncelerimdir. Üçüncü soruyu, özellikle,
güvenlik boyutunda sordum. Çünkü, küresel
boyuttaki bu ekonomik yaklaşım acaba,
uluslararası sermayenin, ulus-devletten
kaynaklanan bir dirençle karşılaşmadan, tek
yönlü küresel pazarlara ulaşma amacını mı
taşımaktadır?
Başka bir ifade ile; gelişmekte olan ülkelerdeki
ulusal güvenlik politikaları, bu yaklaşımlar
önünde birer engel midir? Ve son soru; acaba,
gelişmekte olan ülkelerde yaratılmaya çalışılan
mikroetnik çatışmalar, ulusal direncin
zayıflatılmasında birer vasıta olarak mı
kullanılmaktadır?
Küresel yaklaşımın üçüncü boyutu üzerinde önemle
durmak gerekiyor. Bu da SOSYAL boyutu ve belki
en önemli boyutudur. Gelişmiş ülkeler; sahip
oldukları ekonomik refahı, ülkeleri içinde
sosyal barışa ve sosyal refaha dönüştürmüş
durumdadır.
Bu ülkelerde ülke içi sosyal bir çatışma,
güvenliklerini tehdit eden mikro milliyetçilik,
ayrılıkçılık ve terörizm tehlikeleri yoktur.
Ancak, ne gariptir ki bazı gelişmiş ülkeler;
gelişmekte olan ülkelerde, etnik farklılıkları
istismar etme, sosyal gruplar arasındaki
çatlakları büyütme ve sosyal istikrarı bozma
istikametindeki sistematik politikaları,
küreselleşme adı altında istismar etmeye
çalışabilmektedirler.
Başka bir ifade ile Küreselleşmenin ekonomik,
sosyal ve politik boyutları, gelişmekte olan
ülkelerin güvenlik politikalarına olumsuz olarak
yansıyabilmektedir.
Değerli Dinleyiciler, Değerli Konuklarımız,
...Küreselleşmede; ülke çıkarları yönünde, özgün
yaklaşımlar ve bu yaklaşımların stratejik
sonuçları güçlü ülkelerin amaçları ile
çatışabilir. Ve belki de bu kaçınılmaz hale
gelebilir. Bu durumda, daha az güçlü ülkelerin,
ülkelerinin yaşamsal çıkarları yönünde
gösterecekleri kararlılık ve yaklaşımlar,
bekaları ile doğrudan ilgilidir.
Ancak, ulusal çıkarlarını, küresel çıkarlarla
uyumlu hale getiren ülkeler barış içinde
yaşayabilecekler, aksi durumlarda, sürekli
güvenlik endişesi altında yaşayacaklardır.
Bu noktada, güvenlik boyutunda “ulus devlet”
kavramı üzerinde biraz durmamız gerektiği
kanısındayım. Kimse alınmasın, ancak; ülkelerin
refahı arttıkça, o ülkelerin ulusal kimlikleri
de o denli gelişmektedir. Bunun aksini savunmak
olanaklı değildir.
Ülke örneği vermek istemiyorum. Ancak; ulusal
kimlikleri, refah seviyelerine paralel olarak
giderek artan uluslar, gelişmekte olan ülkelere
bu yaklaşımı göstermekte biraz hasis
davranmaktadırlar.
Daha öte; bu ülkelerdeki ulusal davranışları,
küreselleşmeye aykırı görmekte ve mikro-etnik
hareketlere destek vermekte de bir sakınca
görmemektedirler.
Bu yaklaşım, aynı zamanda güçlü ülkelerin
gelişmekte olan ülkelerin ulusal yapılarına
karşı olumsuz bir yaklaşımı olarak da
algılanabilmektedir.
Bu algılamalar, gelişmekte olan ülkelerin
küreselleşmeye bakış açılarını ve
yaklaşımlarını da istemese de olumsuz yönde
şekillendirmektedir.
Unutmamak gerekir ki halen birçok ulus, çeşitli
korkuların esiri durumundadırlar. Gelişmiş
ülkelerde yaşayan insanlar, terör, işsizlik, göç
ve ekonomik krizlerden korkmakta ve dünyanın
geri kalanının bu sorunları çözmede daha aktif
olmasını beklemektedirler.
Diğer taraftan, gelişmekte olan ülkeler ise,
farklı nedenlerle korku içindedirler. Onların
korkularının nedeni terör, ekonomik sıkıntılar,
gelir dağılımındaki dengesizlikler, açlık,
eğitim ve sağlık gibi sorunlardır. Onlar da
gelişmiş ülkeleri bir anlamda bu durumdan
sorumlu tutmakta ve mevcut düzeni değiştirmek
için bu ülkelerin harekete geçmesini
istemektedirler.
Ancak, ortak bir paydada buluşup sorunları çözme
yönünde bir iradenin ve kültürler arası hoşgörü
ortamının henüz oluşmadığını ve harekete
geçmediğini de ifade etmek mümkündür.
Bugün, 11 EYLÜL sonrasında sıkça dile getirilen
HUNTINGTON’ın “Medeniyetler Çatışması” ve onun
öncesinde TOYNBEE tarafından ortaya atılan
“Meydan Okuma ve Cevap Verme” tezlerine
ihtiyacımız yoktur. Bu tezler kibirli tezlerdir.
Batı dışındaki diğer kültürlerin uygarlığa
katkılarını görmezden gelmektedir.
Doğu ile Batı medeniyetleri arasında büyük bir
çatışma yaşanacağı fikrinin savunulması
uluslararası işbirliğini, barışı ve karşılıklı
güveni zedelemektedir. Bir başka ifade ile, bu
tür tezler ülkeler arasında hâlen yaşanmakta
olan güven bunalımını körüklemektedirler.
Bu bağlamda gerek dünya vatandaşlığı, evrensel
kültür adları altında dünya çapında tek
kültürlülüğün savunulması, gerekse alt kimlik,
üst kimlik ayrımları ile desteklenen mikro
milliyetçilik akımları yoluyla ulusal
kimliklerin erozyona uğratılmaya çalışılması,
uluslararası ortamda güven bunalımını besleyen
diğer kaynaklardır. Küreselleşmenin siyasî
boyutunun ulus devlet ve egemenlik kavramlarını
zedelemesinin yarardan çok zarar
getirebileceğini bugün görmekteyiz.
Bu çerçevede, eğer içinde bulunduğumuz korku
dönemi ve onun getirdiği güven bunalımı
giderilemezse, tüm korkuları eş zamanlı olarak
giderecek proaktif çözümler bulunamazsa,
insanlık daha sıkıntılı günleri yaşamaya mahkûm
edilmiş olacaktır.
...Değerli Konuklar,
Terör belâsından yıllardır çok acı çekmiş olan
Türkiye, terörle mücadelesinde binlerce
vatandaşını yitirmiş ve büyük maddî kayıplara
uğramıştır. Türkiye, terorizme karşı
kararlılıkla sürdürdüğü mücadelesinde başarı
sağlamıştır. Bu bağlamda, yasa ve düzen
egemenliği ülkenin her köşesine yayılmış, terör
örgütü dağılma noktasına getirilmiştir.
Türkiye, başına sarılan dış destekli terör
belâsı ile mücadele ederken sesini dünyaya
duyurmaya çalışmıştır. Bugün tüm dünya, bu kez
küresel çapta olmak üzere, bir terör tehdidi ile
karşı karşıya iken, Türkiye ne ile mücadele
edileceğini ve kendi üzerine düşen
sorumlulukları çok iyi bilmektedir.
Terörle mücadelede yaşadığımız acı deneyimin
ışığında, güvenlik alanında bilgi paylaşımına,
uluslararası iş birliğine ve dayanışmaya Türk
Silâhlı Kuvvetlerinin hazır olduğunu bu vesile
ile bir kez daha ifade etmekte yarar mütalâa
ediyorum.
Ancak, bu noktada bir konuya dikkatlerinizi
çekmek istiyorum. Türkiye’nin bütünlüğünü,
demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti
olma özelliğini tehdit eden terörle mücadelede
bizi asıl üzen husus, bu terörist hareketlerin
bize insan hakları dersi vermeye çalışan bazı
ülkeler tarafından desteklenmesi olmuştur.
Bazı sözde dost ülkelerin Türkiye’nin terörle
mücadelesine destek vermek yerine terör
örgütünün başını himaye ettiği, terorist
örgütlere eğitim desteği verdiği, insan hakları,
hukukun üstünlüğü gibi değerleri bu insanlık
düşmanlarının önüne kalkan ettiği bir gerçektir.
Değerli Dinleyiciler, Sayın Konuklar,
Karşı karşıya kaldığımız tehditler nedeniyle,
terör tehdidine daha fazla yer vermem gerekiyor.
Çünkü, terör, asimetrik tehdit algılamasında çok
önemli bir yer tutmaktadır. Terör olaylarına
baktığımızda, bazı gerçekler ortaya çıkmaktadır:
Bazı saptamalarımızın geleceğe ışık tutması
esasından, burada sıralamakta yarar görüyorum:
1. Terör, yaygın bir sosyal, ekonomik ve
ideolojik tatminsizliğin sonucudur.
2. Terörde mutlaka , bir dış desteğin
tetikleyici etkisi vardır.
3. Dış ülkelerden desteklenmeyen terör faaliyeti
asla, uzun süreli olamaz.
4. Dış ülkelerce desteklenen terörün iç
dinamikleri ve destekleyicileri, terör
faaliyetinin devamını sağlayan en önemli
etkendir.
5. Küresel bağlamdaki evrensel değerler,
gelişmekte olan ülkelerde terörün meşru bir
dayanağı ve vasıtası olarak kabul
görebilmektedir.
Değerli Konuklar,
Terorizm, çevresel tehditler, uluslararası suç
örgütleri, küresel salgın hastalıklar, kitle
imha silâhlarının üretilmesi ve yayılması, etnik
ve dinî tabanlı bölgesel çatışmalar, yasa dışı
göçler ve tüm bunların komşu ülkeler ve
uluslararası toplum üzerindeki etkileri, bugün
karşı karşıya olduğumuz tehditlerdir ve bu
tehditler dünyamızı etkilemektedir.
Bu tehditler dikkate alınarak, Türkiye’nin dört
bir tarafının istikrarsızlık ve güvensizlikle
çevrili olduğu hususunun hafızalarda muhafaza
edilmesi gerektiğine inanıyorum. NATO’nun
potansiyel kriz durumu olarak öngördüğü
senaryolardan çoğunun ülkemizi doğrudan
ilgilendirmesi bu ifadelerimi destekler
niteliktedir.
...Değerli Dinleyiciler,
...AB hedefi, ülkenin üniter yapısı ve lâik
rejimi konusunda farklı düşüncelere sahip
kesimlerin çağ dışı ve bölücü hedefleri ile
uyuşamaz. Avrupa Birliğinin de bu tür amaçlara
sahip düşüncelerle uyum içinde olması
düşünülemez.
Avrupa Birliğini ve bu birliğin yüksek
değerlerini, sahip oldukları çağdışı ve bölücü
hedeflere ulaşmada bir vasıta olarak görenlerin
hüsrana uğramaları kaçınılmaz bir sonuçtur.
Bu sözlerim, varsa, bu düşüncelere sahip olan
kişi ve gruplaradır.
Ayrıca, bazı çevrelerin Türkiye’ye yaptırmak
istedikleri hususları, Avrupa Birliği’nin yüksek
değerlerini ileri sürerek ve her fırsatta TSK’ni
gündeme getirerek gerçekleştirmeye
çalışmalarının ne Türkiye’ye ne de Avrupa’ya
yarar sağlamayacağını ifade etmek isterim.
Tekrar ediyorum; Türkiye Avrupa’nın bir
parçasıdır ve Avrupa Birliğine girecektir. Bu
yargı, bazı çevrelerin düşüncesi ile çelişse
bile, Türkiye’nin ve T.S.K.’nin kesin
kararlığının açık bir ifadesidir ve T.S.K.’ni
her fırsatta tüm olumsuzlukların nedeni olarak
topluma yansıtan çevrelere de açık bir
cevaptır.
Cumhuriyet, tarihi boyunca, taassubu ortadan
kaldıran ve Türkiye’yi çağdaş ve aydınlık
dünyanın onurlu bir üyesi yapmayı amaçlayan
Atatürk Devrimlerinin itici ve öncü gücü olan
Türk Silahlı Kuvvetleri, geçmişte olduğu gibi
bugünde; üniter, laik ve demokratik Türkiye
Cumhuriyeti’nin yılmaz bir savunucusu olmaya
devam edecektir. Bu temel yaklaşım; AB’nin temel
felsefeleri ile de tam bir uyum içinde
bulunmaktadır.
AB yolundaki bu amaçları, birer iç politika
malzemesi ve araç olarak kullanmayı ve istismar
etmeyi hedefleyenler ise, karanlık emellerine
ulaşamayacaklardır.
Değerli Konuklar,
Konuşmamın bu bölümünde, küresel barış ortamının
tesis edilmesine yönelik bazı düşüncelerimi
sizlerle paylaşmak istiyorum. ATATÜRK’ün şu
ifadesi insanlık için bir çıkış yolunu işaret
etmektedir: “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ.”
Yeter ki tüm insanlık, bu uğurda fedakârlık
gösterebilsin.
Bu anlamda, yine ATATÜRK’ün şu sözleri de
insanlığa yol göstermektedir: “İnsanları mes’ut
edecek yegâne vasıta, onları birbirlerine
sevdirerek, karşılıklı maddî ve manevî
ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve
enerjidir. Dünya barışı içinde beşeriyetin
gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ideal
yolcularının çoğalması ve başarılı olmasıyla
olacaktır. Eğer devamlı barış isteniyorsa,
kitlelerin durumunu iyileştirecek uluslararası
tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün
refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir.
Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden
uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir.”
Dikkat edilirse; Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bu
sözlerinde, evrensel mesajlar vardır. Ve tüm
mesajları barışla ilgilidir.
...Hâlen tüm dünyayı şefkatle kucaklayacak bir
küresel toplumun oldukça uzağındayız.
Bu itibarla, her zamankinden daha büyük bir
sorumluluk duygusu taşımamız gerektiğine
inanıyorum. Küresel çıkarların
gerçekleştirilmesi, gerekli kaynakların ve
siyasî iradenin tesisi için tüm ulusların
fedakârlık yapmaktan çekinmemesi gerekmektedir.
Fedakârlık sadece devletlerden beklenmemelidir.
Aynı zamanda, bilim camiasının, sivil toplum
örgütlerinin, düşünce kulüplerinin, basın ve
yayın organlarının da önemli sorumlulukları
vardır.
Soğuk savaş sonrasında oluşan yeni dünya düzeni,
insanlık açısından başlangıçta kalıcı barış
ortamının oluşturulması yönünde umutların
yeşermesine yol açtıysa da çok geçmeden önemli
sorunları aşmaksızın bu ideale ulaşılamayacağı
ortaya çıkmıştır.
Bu çerçevede, tüm insanları bir araya getirecek
ve onları önemli fedakârlıklarda bulunmaya
zorlayacak bir geleceğin yaratılması projesine
ihtiyaç olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bu
tarz bir projenin kültürel farklılıklara yapılan
vurgularla engellenmeye çalışılmasına karşı
durmamız ve ortak değerlerde buluşmaya
çalışmamız gerekmektedir.
Bu sempozyumun en önemli hedeflerinden biri,
Küreselleşme sürecinde artan ve çeşitlenen
tehditlere karşı geliştirilmeye çalışılan
uluslararası güvenlik mimarîsinin etkin hâle
getirilmesine bilimsel katkı sağlamaktır.
Tabi bu yapılırken, söz konusu tehditlerin
ortaya çıkmasına yol açan politik, ekonomik,
askerî ve sosyal yapının iyi tahlil edilmesi
gerekmektedir.
Ayrıca, önlem alınmadığı takdirde yeni ve daha
tahripkâr tehditleri doğurmaya devam edecek olan
bu “bataklıkların” kurutulması için nasıl
yöntemler geliştirilmesi gerektiğinin de
düşünülmesi önem arz etmektedir.
Bütün bunları göz önünde bulundurarak,
Küreselleşme olgusunun yarattığı
olumsuzlukların en aza indirilebilmesi için
ülkeler arasında konunun politik ve askerî
olduğu kadar ekonomik, sosyal, psikolojik ve
kültürel boyutlarını da dikkate alan geniş
katılımlı bir iş birliği ortamına ihtiyaç
duyulduğu bir gerçektir.
Bu ise, ancak kısa vadeli çıkarların
hedeflenmesi yerine tüm dünyanın uzun vadeli
refahını ve istikrarını hedefleyen devletlerin
kararlı işbirliği sonucunda
gerçekleştirilebilir.
Devletlere, uluslararası sisteme ve bireyler
olarak hepimizin güvenliğine yönelik tehditlerin
büyük ölçüde ortadan kalktığı bir ortam yaratmak
mümkündür. Yeter ki, bu yöndeki irade ve
kararlığımızı gösterelim. Yeter ki, sorunları
var gücümüzle beslerken, fırsatları açlıktan
öldürmeyelim.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |