Ekim 2003  Sayı: 62 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   EKİM 2003  
I. ORDU KOMUTANI
ORGENERAL YAŞAR BÜYÜKANIT’IN
GENELKURMAY II. BAŞKANI İKEN YAPTIĞI
“KÜRESELLEŞME VE ULUSLARARASI GÜVENLİK” SEMPOZYUMU AÇIŞ KONUŞMASI
(ÖZET)

29 MAYIS 2003

Genelkurmay Başkanlığınca düzenlenen, seçkin konuklarımızın ve konuşmacıların katılımları ile icra edilecek “Küreselleşme ve Uluslararası Güvenlik” konulu uluslararası  sempozyumun açış konuşmasını yapmaktan büyük bir mutluluk, aynı zamanda büyük bir heyecan duymaktayım.

Hepinize, Genelkurmay Başkanlığı adına hoş geldiniz diyor, bildiri sunarak sempozyuma katkıda bulunacak konuşmacılara, oturum başkanlarına, raportörlere ve tüm katılanlara, huzurlarınızda teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Değerli Konuklar,

Öncelikle küreselleşme ile ilgili bazı düşüncelerimi ifade etmeye çalışacağım. Küreselleşme kavramının nasıl tanımlanacağı konusunda farklı yaklaşımlar olduğu bilinmektedir.

Bununla beraber, bu sempozyumun konusu ve kapsamı dikkate alınarak, Küreselleşme kavramını, “Özellikle 1990’lı yıllarla birlikte bilgi ve iletişim teknolojisinin hızla yaygınlaşması, dünyada mal, hizmet, sermaye ve fikir hareketlerinin serbest ve hızlı dolaşımı çerçevesinde bütün ülkelerin başta ekonomi, güvenlik ve kültür olmak üzere çeşitli alanlarda birbirlerine daha bağımlı hâle gelmeleri sonucunda, küresel sorunlar karşısında ortak değer, yaklaşım ve tavırlar benimsemeye zorlanmaları” şeklinde tanımlamak yerinde olacaktır. Küreselleşme kavramını, sizler daha farklı bakış açılarıyla tanımlayabilirsiniz.

Ancak, içinde bulunduğumuz dönemin “Küreselleşme dönemi” olarak adlandırılması konusunda tüm dünyada var olan geniş bir mutabakatın hepimizi ortak bir noktada buluşturmaya çalıştığını ifade etmek sanırım yanlış olmayacaktır.

...Bu noktada; bir hususun üzerinde durmak gerektiğine inanıyorum. Acaba; yaşadığımız kürede; tüm ülkeler aynı tanım ve kavramlarda birleşiyor mu? Bu soruya evet diye cevap vermenin mümkün olmadığı düşüncesini taşıyorum. Küreselleşmeye; gelişmiş ülkeler penceresinden bakmakla, gelişmekte olan veya gelişmeyen ülkeler penceresinden bakıldığında görüntü ve algılama aynı olmamaktadır. Esasen bugün; Küreselleşme konusunda, var olan farklı görüşlerin ve çatışmaların temelinde bu farklı algılamaların yattığını söylemek, sanıyorum sağlıklı bir saptama olacaktır. 

Küreselleşmeyi tanımlamaya yönelik çalışmalar kanaatimce tek bir noktada birleşmektedir. Bu da “değişim” olgusu şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Özellikle, soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte dünyamız, çok hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Hepimizin yakından takip ettiği üzere, uluslararası güvenlik ortamı son derece değişken ve öngörüleri zorlaştıran bir hâl almıştır. İşte bu değişim sürecini doğru algılayabilen toplumlarla algılayamayan veya yanlış algılayan toplumlar kendi geleceklerini olumlu veya olumsuz yönde etkileyeceklerdir.

...40 yılı aşkın bir süredir devam eden soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak,” sözünü doğrularcasına, her alanda önüne geçilemez bir şekilde esmeye başlayan değişim fırtınası, alışık olduğumuz, benimsediğimiz, politik, ekonomik ve güvenlik stratejilerini dayandırdığımız parametrelerin çoğunu sarsmaya ve ortadan kaldırmaya yönelmiştir.

Ancak, dünyadaki bütün ülkelerin küreselleşmenin politik, ekonomik ve güvenlik kriterlerini gerçekleştirmek için henüz tam anlamıyla hazır olmadıkları da  bir gerçektir. Küreselleşmeden istifade edilebilmesi, insanların yararına etkili sonuçlar alınabilmesi için ekonomik gücün yeterli; politik, sosyal, kültürel ve hukukî düzenlemelerin uygun olması, eğitim kurumlarının da iyi yapılanmış ve işler durumda görevlerini icra etmesi gerekmektedir.

...Değerli Konuklar,

Konuşmamın bu noktasında ve Küreselleşmenin güvenlik boyutunda önemli bir konuya değinmek istiyorum. Güvenlik mülâhazalarının ilk basamağı, şüphesiz tehdit algılamalarıdır. Bu husus, yalnız küresel anlamda değil, bölgesel ve ulusal anlamda da hayatî derecede önem taşımaktadır. 

Gelişmiş ve güçlü ülkelerin tehdit algılamaları ile, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerin tehdit algılamaları, aynı eksende çakışabilir mi? Yoksa, gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerin tehdit algılamalarını koşulsuz kabul eden ülkeler konumunda mıdırlar? Güçsüz ülkeler, bu ithal malı tehdit algılamaları üzerine kurdukları ulusal güvenlik politikaları ile ne kadar güvenlidirler?

Buna karşılık; gelişmekte olan ülkelerin gerçek ve ulusal anlamdaki tehdit algılamalarını, küresel anlamda güçlü ülkeler ne kadar dikkate almakta, ne kadar özen  ve duyarlılık göstermektedirler?

Acaba, güçlü ülkeler, kendi ulusal çıkarları yönünde tanımladıkları tehdit algılamalarını, güçsüz ülkelere dayatarak, o ülkelerin ulusal çıkarlarına zarar verecek yaklaşımlar içinde mi bulunuyorlar?

Sıralamaya çalıştığım bu sorulara verilecek cevaplar, küresel boyuttaki güvenlik sorunlarının şekillenmesindeki temel esasları oluşturacaktır.

...Öncelikle; gelişmiş ülkelerin tehdit algılamaları üzerinde durma gereğini duyuyorum. Bu ülkelerin tehdit algılamaları nelerdir? Bunlara bakalım:

1. Ulaştıkları refah seviyelerinin muhafazası ve bu seviyenin yükselmesi yönündeki her olumsuz yaklaşım ve engel, bu ülkeler için bir tehdit olarak algılanmaktadır.

2. Doğrudan kendi ulusal çıkarlarını ve toplumsal düzenlerini tehdit eden terörist faaliyetler bir tehdittir. Ancak, bazı güçlü ülkeler, kendi sosyal ve ekonomik çıkarlarına zarar vermeyen terörist faaliyetleri, bırakın tehdit olarak algılamayı, eğer çıkarlarına uygun ise desteklenecek bir faaliyet olarak görebilmektedirler. Bu husus, bazı ülkelerde terörü tetikleyen bir olgu olarak görülebilir. 

3.  Yasa dışı göç ve nüfus hareketleri ile uyuşturucu trafiği, önemli bir tehdit olarak algılanırken, küresel boyutta, bu faaliyetleri kendi iç dinamikleri  ve hukuksal düzenlemelerinin cesaretlendirdiğini görmezden gelirler.

4. Güçlü ülkeler, bir yandan her türlü kitle imha silâhlarına sahip olurken; diğer yandan, bu imkanlara sahip olmaya çalışan bazı ülkeleri, bölgesel ve küresel bağlamda tehdit olmakla suçlarlar ve bütün kitlesel imha silâhlarının, terör amaçlı kullanılmasını doğal olarak tehdit şeklinde algılarlar. Bunların hepsi yaşadığımız dünyanın gerçekleridir.

Bunlara karşılık, gelişmekte olan veya gelişmemiş ülkelerin tehdit algılamalarına baktığımızda, tamamen farklı bir görüntü ortaya çıkmaktadır.

1. Bu ülkelerin güvenlik politikalarının, büyük ölçüde ithal malı tehdit algılamalarına dayandığını görmekteyiz. Bu tür yaklaşımların, ulusal çıkarlar ile çoğu kez ters düşmesine karşılık, uygulama zorunluluğu, bu ülkelere zarar verebilmektedir.

2. Yaşadığımız çağda gelişmekte olan ülkeler, askerî yaptırımlardan çok, politik, ekonomik ve sosyal yaptırımların tehdidi altında bulunmaktadır.

3. Küresel ekonomik manipülâsyonlar, ekonomik hassasiyetlerin istismarı, ülke içi etnik hassasiyetlerin istismarı ve bu konuların siyasî dayatmalara dönüşmesi, bu ülkeler için en önemli tehdit algılamalarını oluşturmaktadır.

Bu noktada; hayatî konu, gelişmekte olan ülkelerin, savunma politikalarını güçlü ülkelerin dayattığı tehdit algılamalarına göre mi düzenleyeceği veya biraz önce arz ettiğim hususlara göre mi düzenleyeceğidir. Bu konuların, ciddî boyutlarda düşünülmesi gerekmektedir.

Değerli Konuklar,

Küresel boyuttaki tehdit algılamasından sonra, sanıyorum, bu algılamaların güvenlik boyutuna yansımaları üzerinde durmam gerekmektedir. Kabul edilmesi gereken bir gerçektir ki, gelişmekte olan ülkeler, güvenlik anlayışlarını güçlü ülkelere yansıtan ülkeler durumundan çok, güvenlik mülâhazaları, güçlü ülkeler tarafından kendilerine yansıtılan ülkeler durumundadırlar.

Bu nedenle, küresel boyutta güçlü ülkelerin, gelişmekte olan ülkelere yansıttığı güvenlik anlayışı ve uygulamaları üzerinde durma ihtiyacını da duymaktayım.

İfade etmem gereken ilk tespit şudur: Güçlü ülkelerin daha az güçlü ülkelere, Küreselleşme kapsamında ve boyutunda öncelikli olarak yansıttıkları askeri seçenekler değildir.

Başka bir deyişle; güçlü ülkeler karşısında, diğer ülkeler; öncelikli olarak; askeri tehditle karşı karşıya değildir. Askeri anlamda tehdit, güvenlik mülahazalarının son ve çaresiz halkasını oluşturmaktadır.

Daha önce de ifade etmeye çalıştım. Küreselleşmenin askeri boyutundan önce; politik, sosyal ve ekonomik boyutları vardır. Yeni dünya düzenini veya benim tanımımla, yeni dünya düzensizliğini kurmaya çalışan, Küreselleşmenin bu boyutlarıdır ve güvenlik ihtiyaçları; politik, sosyal ve ekonomik uygulamaların güvenlik boyutuna yansımaları olarak ortaya çıkmaktadır.

 İfade etmeye çalıştığım saptamalar tartışılabilir. Zaten bu tür sempozyumların amacı da budur.

O halde; Küreselleşmenin, güvenlik boyutunu etkiyen politik, sosyal ve ekonomik boyutları üzerinde durmaya çalışalım.

Küreselleşmenin, güvenlik boyutuna yansıyan POLİTİK yaklaşımlar, herhalde ilk durağımız olmalıdır. Güçlü ülkelerin, daha az güçlü ülkeler yani çevre ülkeler üzerindeki en önemli küresel yaklaşımları kendi politikalarını dayatmaları olgusudur ve bu dayatmalar, ekonomik ve sosyal boyuttaki desteklerle güçlendirilmektedir.

Küreselleşme bağlamında dayatmanın ikinci boyutu EKONOMİK anlamda olup, güvenlik yansımaları ile doğrudan ilgilidir. Güçlü ülkelerin, küreselleşmenin ekonomik boyutunda da daha az güçlü ülkelerden istedikleri çok açıktır:

1. Uluslar arası sermayenin serbest dolaşımının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.

 

2. Devlet organizasyonları ve bürokrasi, sermayenin serbest dolaşımının en önemli engelidir ve ortadan kaldırılmalıdır.

 

3. Uluslar arası sermayenin muhatabı, devlet kurumları değil, yerel yönetimler ve özel kuruluşlar olmalıdır.

4. Ulusal devlet anlayışı ve uygulamaları, sermayenin serbest dolaşımına engel olan  önemli unsurlardır ve bertaraf edilerek, daha liberal yaklaşımlar ve uygulamalar esas alınmalıdır.

İfade etmeye çalıştığım bu düşünceler, gerçekten liberal bir ekonominin kulağa hoş gelen yaklaşımlarıdır. Ancak, ortada çıplak bir gerçek vardır. Bu düşünceleri savunan güçlü ülkelere baktığımızda, tam tersi uygulamalar ile karşı karşıya gelmekteyiz.

Bu konuda; üç basit soru sormanın gerekli olduğunu düşünüyorum; Gelişmiş ülkeler olarak ifade edilen hegemonik devletlere bakıldığında;

1. Ulus-devlet; ekonomik yetkilerini ulus-üstü kurumlara devretmiş midir? Etmişlerse, hangi ölçülerde devretmişlerdir?

2. Bu devletler, yerel yönetimlerini güçlendirerek, merkezi devlet yetkilerini ne ölçüde kısıtlamışlardır?

3. Belirttiğim iki önemli yaklaşım, bu ülkelerin ulusal güvenlik politikalarını olumsuz yönde etkilemiş midir? Anahtar soru ise bu son sorudur.

Bir düşünürün ifade ettiği gibi, egemen güçler, kendilerini hem eyleme yön veren, hem de evrensel denilen paradigmaları belirleyen aklın yansıması ve ürünü olarak tanımladıkları için, bu görüşleri benimsemeyenleri “çağdaşlaşmaya ve bilime karşı” olarak tanımlamaktadırlar.

Bu hususlar üzerinde durmamın nedeni, sonuçta güvenlik boyutuna yansımaları konusundaki düşüncelerimdir. Üçüncü soruyu, özellikle, güvenlik boyutunda sordum. Çünkü, küresel boyuttaki bu ekonomik yaklaşım acaba, uluslararası sermayenin,  ulus-devletten kaynaklanan bir dirençle karşılaşmadan, tek yönlü küresel pazarlara ulaşma amacını mı taşımaktadır?

Başka bir ifade ile; gelişmekte olan ülkelerdeki ulusal güvenlik politikaları, bu yaklaşımlar önünde birer engel midir? Ve son soru; acaba, gelişmekte olan ülkelerde yaratılmaya çalışılan mikroetnik çatışmalar, ulusal direncin zayıflatılmasında birer vasıta  olarak mı kullanılmaktadır?

Küresel yaklaşımın üçüncü boyutu üzerinde önemle durmak gerekiyor. Bu da SOSYAL boyutu ve belki en önemli boyutudur. Gelişmiş ülkeler; sahip oldukları ekonomik refahı, ülkeleri içinde sosyal barışa ve sosyal refaha dönüştürmüş durumdadır.

Bu ülkelerde ülke içi sosyal bir çatışma, güvenliklerini tehdit eden mikro milliyetçilik, ayrılıkçılık ve terörizm tehlikeleri yoktur.

Ancak, ne gariptir ki bazı gelişmiş ülkeler; gelişmekte olan ülkelerde, etnik farklılıkları istismar etme, sosyal gruplar arasındaki çatlakları büyütme ve sosyal istikrarı bozma istikametindeki sistematik politikaları, küreselleşme adı altında istismar etmeye çalışabilmektedirler.

Başka bir ifade ile Küreselleşmenin ekonomik, sosyal ve politik boyutları, gelişmekte olan ülkelerin güvenlik politikalarına olumsuz olarak yansıyabilmektedir.

Değerli Dinleyiciler, Değerli Konuklarımız,

...Küreselleşmede; ülke çıkarları yönünde, özgün yaklaşımlar ve bu yaklaşımların stratejik sonuçları güçlü ülkelerin amaçları ile çatışabilir. Ve belki de bu kaçınılmaz hale gelebilir. Bu durumda, daha az güçlü ülkelerin, ülkelerinin yaşamsal çıkarları yönünde gösterecekleri kararlılık ve yaklaşımlar, bekaları ile doğrudan ilgilidir.

Ancak, ulusal çıkarlarını, küresel çıkarlarla uyumlu hale getiren ülkeler barış içinde yaşayabilecekler, aksi durumlarda, sürekli güvenlik endişesi altında yaşayacaklardır. 

Bu noktada, güvenlik boyutunda “ulus devlet” kavramı üzerinde biraz durmamız gerektiği kanısındayım. Kimse alınmasın, ancak; ülkelerin refahı arttıkça, o ülkelerin ulusal kimlikleri de  o denli gelişmektedir. Bunun aksini savunmak olanaklı değildir.

Ülke örneği vermek istemiyorum. Ancak; ulusal kimlikleri, refah seviyelerine paralel olarak giderek artan uluslar, gelişmekte olan ülkelere bu yaklaşımı göstermekte biraz hasis davranmaktadırlar.

Daha öte; bu ülkelerdeki ulusal davranışları, küreselleşmeye aykırı görmekte ve mikro-etnik hareketlere destek vermekte de bir sakınca görmemektedirler.

Bu yaklaşım, aynı zamanda güçlü ülkelerin gelişmekte olan ülkelerin ulusal yapılarına karşı olumsuz bir yaklaşımı olarak da algılanabilmektedir.

 Bu algılamalar, gelişmekte olan ülkelerin küreselleşmeye bakış açılarını ve  yaklaşımlarını da  istemese de olumsuz yönde şekillendirmektedir.

Unutmamak gerekir ki halen birçok ulus, çeşitli korkuların esiri durumundadırlar. Gelişmiş ülkelerde yaşayan insanlar, terör, işsizlik, göç ve ekonomik krizlerden korkmakta ve dünyanın geri kalanının bu sorunları çözmede daha aktif olmasını beklemektedirler.

Diğer taraftan, gelişmekte olan ülkeler ise, farklı nedenlerle korku içindedirler. Onların korkularının nedeni terör, ekonomik sıkıntılar, gelir dağılımındaki dengesizlikler, açlık, eğitim ve sağlık gibi sorunlardır. Onlar da gelişmiş ülkeleri bir anlamda bu durumdan sorumlu tutmakta ve mevcut düzeni değiştirmek için bu ülkelerin harekete geçmesini istemektedirler.

Ancak, ortak bir paydada buluşup sorunları çözme yönünde bir iradenin ve kültürler arası hoşgörü ortamının henüz oluşmadığını ve harekete geçmediğini de ifade etmek mümkündür.

Bugün, 11 EYLÜL sonrasında sıkça dile getirilen HUNTINGTON’ın “Medeniyetler Çatışması” ve onun öncesinde TOYNBEE tarafından ortaya atılan “Meydan Okuma ve Cevap Verme” tezlerine ihtiyacımız yoktur. Bu tezler kibirli tezlerdir. Batı dışındaki diğer kültürlerin uygarlığa katkılarını görmezden gelmektedir.

Doğu ile Batı medeniyetleri arasında büyük bir çatışma yaşanacağı fikrinin savunulması uluslararası işbirliğini, barışı ve karşılıklı güveni zedelemektedir. Bir başka ifade ile, bu tür tezler ülkeler arasında hâlen yaşanmakta olan güven bunalımını körüklemektedirler.

Bu bağlamda gerek dünya vatandaşlığı, evrensel kültür adları altında dünya çapında tek kültürlülüğün savunulması, gerekse alt kimlik, üst kimlik ayrımları ile desteklenen mikro milliyetçilik akımları yoluyla ulusal kimliklerin erozyona uğratılmaya çalışılması, uluslararası ortamda güven bunalımını besleyen diğer kaynaklardır. Küreselleşmenin siyasî boyutunun ulus devlet ve egemenlik kavramlarını zedelemesinin yarardan çok zarar getirebileceğini bugün görmekteyiz.

Bu çerçevede, eğer içinde bulunduğumuz korku dönemi ve onun getirdiği güven bunalımı giderilemezse, tüm korkuları eş zamanlı olarak giderecek proaktif çözümler bulunamazsa, insanlık daha sıkıntılı günleri yaşamaya mahkûm edilmiş olacaktır.

...Değerli Konuklar,

Terör belâsından yıllardır çok acı çekmiş olan Türkiye, terörle mücadelesinde binlerce vatandaşını yitirmiş ve büyük maddî kayıplara uğramıştır. Türkiye, terorizme karşı kararlılıkla sürdürdüğü mücadelesinde başarı sağlamıştır. Bu bağlamda, yasa ve düzen egemenliği ülkenin her köşesine yayılmış, terör örgütü dağılma noktasına getirilmiştir.

Türkiye, başına sarılan dış destekli terör belâsı ile mücadele ederken sesini dünyaya duyurmaya çalışmıştır. Bugün tüm dünya, bu kez küresel çapta olmak üzere, bir terör tehdidi ile karşı karşıya iken, Türkiye ne ile mücadele edileceğini ve kendi üzerine düşen sorumlulukları çok iyi bilmektedir.

Terörle mücadelede yaşadığımız acı deneyimin ışığında, güvenlik alanında bilgi paylaşımına, uluslararası iş birliğine ve dayanışmaya Türk Silâhlı Kuvvetlerinin hazır olduğunu bu vesile ile bir kez daha  ifade etmekte yarar mütalâa ediyorum.

Ancak, bu noktada bir konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Türkiye’nin bütünlüğünü, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olma özelliğini tehdit eden terörle mücadelede bizi asıl üzen husus, bu terörist hareketlerin bize insan hakları dersi vermeye çalışan bazı ülkeler tarafından desteklenmesi olmuştur. 

Bazı sözde dost ülkelerin Türkiye’nin terörle mücadelesine destek vermek yerine terör örgütünün başını himaye ettiği, terorist örgütlere eğitim desteği verdiği, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi değerleri bu insanlık düşmanlarının önüne kalkan ettiği bir gerçektir.

Değerli Dinleyiciler, Sayın Konuklar,

Karşı karşıya kaldığımız tehditler nedeniyle, terör tehdidine daha fazla yer vermem gerekiyor. Çünkü, terör, asimetrik tehdit algılamasında çok önemli bir yer tutmaktadır. Terör olaylarına baktığımızda, bazı gerçekler ortaya çıkmaktadır: Bazı saptamalarımızın geleceğe ışık tutması esasından, burada sıralamakta yarar görüyorum:

1. Terör, yaygın bir sosyal, ekonomik ve ideolojik tatminsizliğin sonucudur.

2. Terörde mutlaka , bir dış desteğin tetikleyici etkisi vardır.

3. Dış ülkelerden desteklenmeyen terör faaliyeti asla, uzun süreli olamaz.

4. Dış ülkelerce desteklenen terörün iç dinamikleri ve destekleyicileri, terör faaliyetinin devamını sağlayan en önemli etkendir.

5. Küresel bağlamdaki evrensel değerler, gelişmekte olan ülkelerde terörün meşru bir dayanağı ve vasıtası olarak kabul görebilmektedir.

Değerli Konuklar,

Terorizm, çevresel tehditler, uluslararası suç örgütleri, küresel salgın hastalıklar, kitle imha silâhlarının üretilmesi ve yayılması, etnik ve dinî tabanlı bölgesel çatışmalar, yasa dışı göçler ve tüm bunların komşu ülkeler ve uluslararası toplum üzerindeki etkileri, bugün karşı karşıya olduğumuz tehditlerdir ve bu tehditler dünyamızı etkilemektedir.

Bu tehditler dikkate alınarak, Türkiye’nin dört bir tarafının istikrarsızlık ve güvensizlikle çevrili olduğu hususunun hafızalarda muhafaza edilmesi gerektiğine inanıyorum. NATO’nun potansiyel kriz durumu olarak öngördüğü senaryolardan çoğunun ülkemizi doğrudan ilgilendirmesi bu ifadelerimi destekler niteliktedir.

...Değerli Dinleyiciler,

...AB hedefi, ülkenin üniter yapısı ve lâik rejimi konusunda farklı düşüncelere sahip kesimlerin çağ dışı ve bölücü hedefleri ile uyuşamaz. Avrupa Birliğinin de bu tür amaçlara sahip düşüncelerle uyum içinde olması düşünülemez.

Avrupa Birliğini ve bu birliğin yüksek değerlerini, sahip oldukları çağdışı ve bölücü hedeflere ulaşmada bir vasıta olarak görenlerin hüsrana uğramaları kaçınılmaz bir sonuçtur. 

Bu sözlerim, varsa, bu düşüncelere sahip olan kişi ve gruplaradır.

Ayrıca, bazı çevrelerin Türkiye’ye yaptırmak istedikleri hususları, Avrupa Birliği’nin yüksek değerlerini ileri sürerek ve her fırsatta TSK’ni gündeme getirerek gerçekleştirmeye çalışmalarının ne Türkiye’ye ne de Avrupa’ya yarar sağlamayacağını ifade etmek isterim. Tekrar ediyorum; Türkiye Avrupa’nın bir parçasıdır ve Avrupa Birliğine girecektir. Bu yargı, bazı çevrelerin düşüncesi ile çelişse bile, Türkiye’nin ve T.S.K.’nin kesin kararlığının açık bir ifadesidir ve T.S.K.’ni her fırsatta tüm olumsuzlukların nedeni olarak topluma yansıtan çevrelere de açık bir cevaptır. 

Cumhuriyet, tarihi boyunca, taassubu ortadan kaldıran ve Türkiye’yi çağdaş ve aydınlık dünyanın onurlu bir üyesi yapmayı amaçlayan Atatürk Devrimlerinin itici ve öncü gücü olan Türk Silahlı Kuvvetleri, geçmişte olduğu gibi bugünde; üniter, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin yılmaz bir savunucusu olmaya devam edecektir. Bu temel yaklaşım; AB’nin temel felsefeleri ile de tam bir uyum içinde bulunmaktadır. 

AB yolundaki bu amaçları, birer iç politika malzemesi ve araç olarak kullanmayı ve istismar etmeyi hedefleyenler ise, karanlık emellerine ulaşamayacaklardır.

Değerli Konuklar,

Konuşmamın bu bölümünde, küresel barış ortamının tesis edilmesine yönelik bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. ATATÜRK’ün şu ifadesi insanlık için bir çıkış yolunu işaret etmektedir: “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ.”  Yeter ki tüm insanlık, bu uğurda fedakârlık gösterebilsin. 

Bu anlamda, yine ATATÜRK’ün şu sözleri de insanlığa yol göstermektedir: “İnsanları mes’ut edecek yegâne vasıta, onları birbirlerine sevdirerek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. Dünya barışı içinde beşeriyetin gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarılı olmasıyla olacaktır. Eğer devamlı barış isteniyorsa, kitlelerin durumunu iyileştirecek uluslararası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir.”

Dikkat edilirse; Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bu sözlerinde, evrensel mesajlar vardır. Ve tüm mesajları barışla ilgilidir.

...Hâlen tüm dünyayı şefkatle kucaklayacak bir küresel toplumun oldukça uzağındayız.

Bu itibarla, her zamankinden daha büyük bir sorumluluk duygusu taşımamız gerektiğine inanıyorum. Küresel çıkarların gerçekleştirilmesi, gerekli kaynakların ve siyasî iradenin tesisi için tüm ulusların fedakârlık yapmaktan çekinmemesi gerekmektedir. Fedakârlık sadece devletlerden beklenmemelidir. Aynı zamanda, bilim camiasının, sivil toplum örgütlerinin, düşünce kulüplerinin, basın ve yayın organlarının da önemli sorumlulukları vardır.

Soğuk savaş sonrasında oluşan yeni dünya düzeni, insanlık açısından başlangıçta kalıcı barış ortamının oluşturulması yönünde umutların yeşermesine yol açtıysa da çok geçmeden önemli sorunları aşmaksızın bu ideale ulaşılamayacağı ortaya çıkmıştır.

Bu çerçevede, tüm insanları bir araya getirecek ve onları önemli fedakârlıklarda bulunmaya zorlayacak bir geleceğin yaratılması projesine ihtiyaç olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bu tarz bir projenin kültürel farklılıklara yapılan vurgularla engellenmeye çalışılmasına karşı durmamız ve ortak değerlerde buluşmaya çalışmamız gerekmektedir.

Bu sempozyumun en önemli hedeflerinden biri, Küreselleşme sürecinde artan ve çeşitlenen tehditlere karşı geliştirilmeye çalışılan uluslararası güvenlik mimarîsinin etkin hâle getirilmesine bilimsel katkı sağlamaktır.

Tabi bu yapılırken, söz konusu tehditlerin ortaya çıkmasına yol açan politik, ekonomik, askerî ve sosyal yapının iyi tahlil edilmesi  gerekmektedir.

Ayrıca, önlem alınmadığı takdirde yeni ve daha tahripkâr tehditleri doğurmaya devam edecek olan bu “bataklıkların” kurutulması için nasıl yöntemler geliştirilmesi gerektiğinin de düşünülmesi önem arz etmektedir.

Bütün bunları göz önünde bulundurarak, Küreselleşme olgusunun yarattığı  olumsuzlukların en aza indirilebilmesi için ülkeler arasında konunun politik ve askerî olduğu kadar ekonomik, sosyal, psikolojik ve kültürel boyutlarını da dikkate alan geniş katılımlı bir iş birliği ortamına ihtiyaç duyulduğu bir gerçektir. 

Bu ise, ancak kısa vadeli çıkarların hedeflenmesi yerine tüm dünyanın uzun vadeli refahını ve istikrarını hedefleyen devletlerin kararlı işbirliği sonucunda gerçekleştirilebilir.

Devletlere, uluslararası sisteme ve bireyler olarak hepimizin güvenliğine yönelik tehditlerin büyük ölçüde ortadan kalktığı bir ortam yaratmak mümkündür. Yeter ki, bu yöndeki irade ve kararlığımızı gösterelim. Yeter ki, sorunları var gücümüzle beslerken, fırsatları açlıktan öldürmeyelim.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |