Ekim 2003  Sayı: 62 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   EKİM 2003  

SEVR-LOZAN-AB (Yeni Sevr)?..

Prof. Dr. ÜNSAL YAVUZ

M.K.Atatürk, Söylev’inde Lozan Antlaşması’nı  “...Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını  bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır!..” şeklinde değerlendiriyor. Tarih hiç kuşkusuz üzerinde düşünülecek ve dersler çıkarılacak sınırsız örneklere sahip engin bir çalışma alanı oluşturmaktadır.

Doğu sorunu...

Osmanlıların Rumeli’ye geçip Avrupa içlerinde ilerlemeleri ve yaptıkları fetihlerle idari düzenlerini buralarda kurarak yerleşmeleri sonunda da Viyana önlerine gelmeleriyle birlikte siyasi platformlarda konuşulmaya başlayan bu siyasi terim, barbar Türkleri önce çıkıp geldikleri Anadolu’ya sonra da Orta Asya bozkırlarına püskürtmeyi ifade etmektedir. II. Viyana kuşatmasından sonra bu projelerini adım adım gerçekleştiren Batılı devletler, Sanayi Devrimi’nin getirdiği sonuçların yanı sıra Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu olumsuz koşullardan yararlanmışlar; bir yandan sanayi ürünlerini geniş Osmanlı topraklarına sokup pazarları ellerine geçirirken, diğer yandan gereksinim duydukları hammadde kaynaklarını elde ettikleri ayrıcalıklarla ülkelerine taşımışlar öte yandan da biriken sermayelerini de ele güne el avuç açarak sıcak para arayan Osmanlı yönetiminin emrine vermişlerdir. Sonuç, yirmi yılda (1854-1874) on altı borçlanma, Osmanlı Devleti’nin iflasının ilanı olan 1875 Tebliği ... ancak, Batılı alacaklı devletlerin bunu kabul etmeyip, 1881 yılında Muharrem Kararnamesi ile “Düyun-u Umumiye” yi (Genel Borçlar İdaresi) kurarak, devletin tüm vergi gelirlerine, toprakaltı ve üstü kaynaklarına el koymaları... Sonuç, devletin maliye ve ekonomisinin yabancı denetim ve kontrolüne girmesi. Batılıların bu sanayi, sermaye ve kültür yayılmacılığını siyasi açıdan tamamlayan sonuncu aşama ise 1. Dünya Savaşı ile gelen ve savaştan yengi ile çıkan devletler, Mondros Bırakışması (30 Ekim 1918) ve Ocak-Mayıs 1919 tarihleri arasında Paris’te gerçekleştirdikleri Barış Görüşmeleri ile ülkemizin topraklarını işgal etmişler ve 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması ile de projelendirilerek akıllarınca Doğu Sorunu’na son noktayı koymuşlardı...

Neler İsteniyordu?.

Osmanlı Sadrazamı Damat Ferit’in (!) imzaladığı, İstanbul Hükümeti’nin onadığı, Ankara Hükümeti’nin ise suratlarına yırtıp attığı belgede Batılılar neler istiyorlardı? Burada, Batılıların o günkü istekleri ve bugünkü oyunları arasında köprü kurmamıza yardımcı olacağı düşüncesiyle sadece aralarında benzerlikler olan sorunları masaya yatırmak istiyoruz. Bunlar, sınırlar, azınlıklar ve mali-ekonomik konular ile ilgili olan sorunlardır.

Sınırlar konusu: Batılılar, Giresun’dan Doğu Anadolu’ya uzanan Bitlis ve Van Gölü’nün güneyinden geçen hattın sınırladığı bölgede bağımsız bir Ermenistan Devleti’nin yanı sıra Fırat’ın doğusunda Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan topraklarda özerk bir Kürdistan Devleti planlamışlar ve bunun onayını Wilson’a bırakmışlardı. Burada, önemli olan nokta, eğer bir yıl sonra, bu bölge halkı Milletler Cemiyeti’ne başvurarak bir devlet kurmak isterler ve de Cemiyet bunu kabul ederse, Türkiye bu bölgedeki bütün haklarından vazgeçmesi ile ilgili idi.

Azınlıkar konusu: Sevr’in 36, 72 ve 141.maddelerinde yer alan, yerlerinden (Tehcir Yasası ile) ayrılmış olan halkın, eski yerlerine dönmesi, mallarının onarılması ve hükümetçe ödenmesinin, Milletler Cemiyeti’nce görevlendirilmiş bir yargıç eliyle kontrolünün sağlanmasının yanı sıra azınlıkların Millet Meclisi’nde sayıları oranında temsil edilebilmeleri için seçim yasasında gerekli değişikliklerin yapılarak iki yıl içinde İtilaf Devletleri’ne sunulması, ayrıca patrikhanenin ve benzeri kurumların haklarının arttırılması ve pekiştirilmesinin yanı sıra yönettikleri okul ve öksüzler yurtlarında, hükümetin denetleme haklarının kaldırılmasının istenmesi idi.

Ekonomik ve Mali Kapitülasyonlar konusu: Sevr’in 231, 232, 233. maddeleri ile savaştan önce İtilaf Devletleri’ne tanınan ekonomik nitelikli ayrıcalıkların tanınmasına devam edilirken, bundan yararlanmamış olan devletlere de (Yunanistan, Ermenistan vb.) yaygınlaştırılması öngörülüyordu. Mali konularda ise, İtilaf Devletleri sırf Türkiye’ye yardımcı olmak amacıyla (!) içlerinde bir Türk’ün de bulunacağı bir komisyon kuruyorlardı. Bu komisyon; Türkiye’nin gelirlerini arttırıcı bütün önlemleri (!) alacak, Meclis’e sunulacak bütçe önerilerini öncelikli olarak onaylayacak ve üyelerini saptadığı Türk Maliye Teftiş Kurulu aracılığı ile mali yasa ve tüzük1eri denetleyecek; Düyun-u Umumiye borçlarına karşı tutulan gelirlerin dışındaki tüm gelirler bu komisyonun emrine verilecek, Düyun-u Umumiye ise, Osmanlı Bankası aracılığıyla ülkenin para işlerini düzenleyecekti?!..

Lozan’da ne oldu?..

Soy, din ve dil azınlıkları yaratarak, ülke ve ulus bütünlüğünü bölme, mali ve ekonomik ayrıcalıkların yanı sıra eğitim, kültür, ibadet özgürlüğü gibi istemlerle her türlü bağımsızlık ve egemenlik haklarımıza yönelik suikastlarla üzerimize gelen bu saldırganlara, Sevr belgesi yırtılıp suratlarına çarpıldıktan sonra, ulusal boyutta onurlu bir bağımsızlık savaşı ve onu tamamlayan Mudanya Bırakışması ve Lozan Antlaşması ile uluslararası diplomasi arenalarında Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Ulusu varlığı gerçeği yadsınamaz bir şekilde kabul ettirildi.

Ancak, Batılılar ne bu üst üste aldıkları yenilgileri ne Atatürk’ü ne de O’nun önderliğindeki devrim ile kendi düzeylerini tutturan, çağdaşlık ve uygarlık ölçütleri etrafında yönetsel, kurumsal ve toplumsal yapılanmasını gerçekleştiren, sanayileşerek kürede saygın yerini alan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devleti gerçeğini hiçbir zaman içine sindiremedi, sindiremiyor ve sindiremeyecek...        .

Şimdi, Avrupa Birliği Parlamentosu’nun gözden uzak tutulmaya çalışılan ve ülkemizde soy, din, dil ayrıcalıkları yaratarak devletimizin ülke ve ulusuyla bölünemez bütünlüğüne yönelik kararlarına kısaca göz gezdirelim:   

22.12.1993 tarihli karar: Türk devletinin bütünlüğü, yalnızca Kürtlerin kendi dillerini kullanma ve öğrenme hakkıyla ve gelenek ve göreneklerinin varlığını sürdürmesiyle, fakat aynı zamanda uygun düzeylerde idari özerklikle de uyumlu olabilmelidir.

18.1.1996 tarihli karar: Kürt vatandaşlarının Türkiye içinde bir tür kültürel özerklik elde etmeleri için, barışçıl yollardan çaba gösterme hakları tanınır.

10.6.1996 tarihli karar: Avrupa Parlamentosu, Türk yetkililerden Türkiye’de bulunan tüm Kürtlerin haklarının tanımasını ister.

19.9.1996 tarihli karar: Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta bir güvenlik bölgesi yaratma niyetini mümkün olan en sert terimlerle reddeder ve bu girişimi, ciddi bir uluslararası hukuk ihlali olarak değerlendirir. Türkiye’yi bu plandan vazgeçmeye ikna etmesi için AB Konseyi’ne çağrıda bulunur.

17.9.1998 tarihli karar: Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin Kuzey Irak işgalini lanetler ve PKK terörizmiyle baş etme ihtiyacının milletlerarası sınırların ihlal edilmesini haklı kılmadığını düşünür.

8.11.2000 tarihli rapordan: Avrupa Birliği devlet yetkililerinin merkezi idareden mahalli idarelere devrini savunmakta ve bu amaçla mahalli idareler reformu tasarısının kabulünü istemektedir: “Merkezi idarenin mahalli yönetim üzerindeki denetimi güçlü olmaya devam etmektedir. Daha öte bir adem-i merkeziyetçiliği amaçlayan ve hâlâ bakanlıklar arasında görüşülmekte olan mahalli yönetime ilişkin yasa taslağını kabul edilmesini beklemektedir.”

24.10.1996 tarihli karar: 1) Avrupa Parlamentosu, dünyanın her tarafındaki milyonlarca Ortodoks Hıristiyan için Konstantinopolis’teki (!) patrikhanenin önemini göz önünde tutarak, Türk yetkililerinin Ekümenik Patrikhane’nin tam olarak korunması konusundaki yükümlülüklerinin farkında olarak, diğer dinsel yerlerin korunması yönünde gerekli önlemleri alması için Türk yetkililerine çağrıda bulunur.

2) Avrupa Parlamentosu, patrikhaneye doğrudan bağlı olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun derhal yeniden açılması çağrısında bulunur. (Parlamentonun 13.1 1.2001 tarihli kararında aynı konu yinelenmektedir.)

8.11.2000 tarihli rapor: “..Heybeliada’daki ruhban okulunun kapalı kalması konusu da dahil olmak üzere, 1923 Lozan Antlaşması kapsamında olsunlar olmasınlar, Müslüman olmayan tüm kesimlerin somut taleplerinin gerektirdiği gibi incelenmesi…” istenmektedir.

18.1.1996,19.9.1996 ve 17.9.1998 tarihli kararlarda; Türkiye’nin adayı askersizleştirmesi, Kıbrıs sorununa adil ve uygulanabilir bir çözüm bulunması yolunda BM kararlarının kabul edilmesi, Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne katılması yolundaki görüşmelerin kesintisiz olarak devam edilmesi konularını içermektedir.

15.11.2000 tarihli karar ile Avrupa Parlamentosu, 1980’li yıllardan beri 1915-1917 olaylarını BM’nin 9.12.1948 tarihli kararına uygun olarak “soykırım” olarak ilan etmiş ve bunu Türk hükümetlerinin de kabul etmesini istemiştir. Türkiye’nin bu olguyu reddetmesinin AB üyeliğinin kesin engeli olduğunu açıklamıştır.

25.10.2001 ve 13.11.2001 tarihli kararlarında ise Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin finansal krizden kurtulabilmesi için IMF ve Dünya Bankası’nın destek sağladığı ekonomik reformlarla ilgili olarak hükümetin aldığı karardan ve çıkardığı yasaları memnuniyetle karşılamakta ve bunların “AB üyeliği için gerekli kriterlerin yerine getirilmesine yardımcı olacağını” vurgulamaktadır.

Sonuç: Avrupa Birliği üyelerinin yıllardır, ülkemizi aralarına alacakları yolunda bağımsızlık ve egemenlik haklarımıza saldırı niteliğindeki kabul edilemez ve sonu gelmez ısrarlı isteklerinin yanı sıra inandırıcılığını yitirmiş sözlerinin artık, bir türlü kabullenemedikleri Lozan Antlaşması’nın rövanşını almaya dönük olduğu, sınırlı sayıdaki ahmak ve işbirlikçi vatandaşımızın (!) dışındaki sokaktaki sade vatandaşların bile görüp anladığı ve tepkisini dile getirdiği yadsınamaz bir gerçektir.

Bütün bunlardan sonra bugünlerde bir de akıl ve mantıktan uzak “Lozancı-Sevrci” tartışmasını kamuoyuna mal etmeye çalışan sözde kalemşör geçinen ahmaklar için Verheugen, Karen Fogg, OostIander, Giscard d’Estaing, Bn. Mitterrand, Bush, Wolfowitz, Grosmann, Rumsfeld, vb. küstahça sözleri ve davranışları, başımızın torbalanması, ellerimizin kelepçelenmesi gibi ulusumuza doğrudan yapılan saldırı da bir anlam taşımıyorsa, böylesine işbirlikçilik ve satılmışlık ruhu içinde, gözleri dönmüş ve kendinden geçmişlere söylenecek tek şey kalıyor: Bu ülke, geleceği sizlere bırakılamayacak kadar saygın ve onurludur!.. O halde görev, yine Atatürk’ten aldığı güçle laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti devletinin ülke ve ulusuyla bölünemez bütünlüğüne ödünsüz ve kararlı bir biçimde sahip çıkma görevini üstlenmiş olan toplumun dinamik ve ulusal güçlerine kalıyor...


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |