|
SEVR-LOZAN-AB (Yeni Sevr)?..
Prof. Dr. ÜNSAL YAVUZ
M.K.Atatürk, Söylev’inde Lozan Antlaşması’nı
“...Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan
beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile
tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme
girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir.
Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal
utku yapıtıdır!..” şeklinde değerlendiriyor.
Tarih hiç kuşkusuz üzerinde düşünülecek ve
dersler çıkarılacak sınırsız örneklere sahip
engin bir çalışma alanı oluşturmaktadır.
Doğu sorunu...
Osmanlıların Rumeli’ye geçip Avrupa içlerinde
ilerlemeleri ve yaptıkları fetihlerle idari
düzenlerini buralarda kurarak yerleşmeleri
sonunda da Viyana önlerine gelmeleriyle birlikte
siyasi platformlarda konuşulmaya başlayan bu
siyasi terim, barbar Türkleri önce çıkıp
geldikleri Anadolu’ya sonra da Orta Asya
bozkırlarına püskürtmeyi ifade etmektedir. II.
Viyana kuşatmasından sonra bu projelerini adım
adım gerçekleştiren Batılı devletler, Sanayi
Devrimi’nin getirdiği sonuçların yanı sıra
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu olumsuz
koşullardan yararlanmışlar; bir yandan sanayi
ürünlerini geniş Osmanlı topraklarına sokup
pazarları ellerine geçirirken, diğer yandan
gereksinim duydukları hammadde kaynaklarını elde
ettikleri ayrıcalıklarla ülkelerine taşımışlar
öte yandan da biriken sermayelerini de ele güne
el avuç açarak sıcak para arayan Osmanlı
yönetiminin emrine vermişlerdir. Sonuç, yirmi
yılda (1854-1874) on altı borçlanma, Osmanlı
Devleti’nin iflasının ilanı olan 1875 Tebliği
... ancak, Batılı alacaklı devletlerin bunu
kabul etmeyip, 1881 yılında Muharrem Kararnamesi
ile “Düyun-u Umumiye” yi (Genel Borçlar İdaresi)
kurarak, devletin tüm vergi gelirlerine,
toprakaltı ve üstü kaynaklarına el koymaları...
Sonuç, devletin maliye ve ekonomisinin yabancı
denetim ve kontrolüne girmesi. Batılıların bu
sanayi, sermaye ve kültür yayılmacılığını siyasi
açıdan tamamlayan sonuncu aşama ise 1. Dünya
Savaşı ile gelen ve savaştan yengi ile çıkan
devletler, Mondros Bırakışması (30 Ekim 1918) ve
Ocak-Mayıs 1919 tarihleri arasında Paris’te
gerçekleştirdikleri Barış Görüşmeleri ile
ülkemizin topraklarını işgal etmişler ve 10
Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması ile de
projelendirilerek akıllarınca Doğu Sorunu’na son
noktayı koymuşlardı...
Neler İsteniyordu?.
Osmanlı Sadrazamı Damat Ferit’in (!) imzaladığı,
İstanbul Hükümeti’nin onadığı, Ankara
Hükümeti’nin ise suratlarına yırtıp attığı
belgede Batılılar neler istiyorlardı? Burada,
Batılıların o günkü istekleri ve bugünkü
oyunları arasında köprü kurmamıza yardımcı
olacağı düşüncesiyle sadece aralarında
benzerlikler olan sorunları masaya yatırmak
istiyoruz. Bunlar, sınırlar, azınlıklar ve
mali-ekonomik konular ile ilgili olan
sorunlardır.
Sınırlar konusu: Batılılar, Giresun’dan Doğu
Anadolu’ya uzanan Bitlis ve Van Gölü’nün
güneyinden geçen hattın sınırladığı bölgede
bağımsız bir Ermenistan Devleti’nin yanı sıra
Fırat’ın doğusunda Ermenistan, Irak ve Suriye
arasında kalan topraklarda özerk bir Kürdistan
Devleti planlamışlar ve bunun onayını Wilson’a
bırakmışlardı. Burada, önemli olan nokta, eğer
bir yıl sonra, bu bölge halkı Milletler
Cemiyeti’ne başvurarak bir devlet kurmak
isterler ve de Cemiyet bunu kabul ederse,
Türkiye bu bölgedeki bütün haklarından
vazgeçmesi ile ilgili idi.
Azınlıkar konusu: Sevr’in 36, 72 ve
141.maddelerinde yer alan, yerlerinden (Tehcir
Yasası ile) ayrılmış olan halkın, eski yerlerine
dönmesi, mallarının onarılması ve hükümetçe
ödenmesinin, Milletler Cemiyeti’nce
görevlendirilmiş bir yargıç eliyle kontrolünün
sağlanmasının yanı sıra azınlıkların Millet
Meclisi’nde sayıları oranında temsil
edilebilmeleri için seçim yasasında gerekli
değişikliklerin yapılarak iki yıl içinde İtilaf
Devletleri’ne sunulması, ayrıca patrikhanenin ve
benzeri kurumların haklarının arttırılması ve
pekiştirilmesinin yanı sıra yönettikleri okul ve
öksüzler yurtlarında, hükümetin denetleme
haklarının kaldırılmasının istenmesi idi.
Ekonomik ve Mali Kapitülasyonlar konusu: Sevr’in
231, 232, 233. maddeleri ile savaştan önce
İtilaf Devletleri’ne tanınan ekonomik nitelikli
ayrıcalıkların tanınmasına devam edilirken,
bundan yararlanmamış olan devletlere de
(Yunanistan, Ermenistan vb.) yaygınlaştırılması
öngörülüyordu. Mali konularda ise, İtilaf
Devletleri sırf Türkiye’ye yardımcı olmak
amacıyla (!) içlerinde bir Türk’ün de bulunacağı
bir komisyon kuruyorlardı. Bu komisyon;
Türkiye’nin gelirlerini arttırıcı bütün
önlemleri (!) alacak, Meclis’e sunulacak bütçe
önerilerini öncelikli olarak onaylayacak ve
üyelerini saptadığı Türk Maliye Teftiş Kurulu
aracılığı ile mali yasa ve tüzük1eri
denetleyecek; Düyun-u Umumiye borçlarına karşı
tutulan gelirlerin dışındaki tüm gelirler bu
komisyonun emrine verilecek, Düyun-u Umumiye
ise, Osmanlı Bankası aracılığıyla ülkenin para
işlerini düzenleyecekti?!..
Lozan’da ne oldu?..
Soy, din ve dil azınlıkları yaratarak, ülke ve
ulus bütünlüğünü bölme, mali ve ekonomik
ayrıcalıkların yanı sıra eğitim, kültür, ibadet
özgürlüğü gibi istemlerle her türlü bağımsızlık
ve egemenlik haklarımıza yönelik suikastlarla
üzerimize gelen bu saldırganlara, Sevr belgesi
yırtılıp suratlarına çarpıldıktan sonra, ulusal
boyutta onurlu bir bağımsızlık savaşı ve onu
tamamlayan Mudanya Bırakışması ve Lozan
Antlaşması ile uluslararası diplomasi
arenalarında Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk
Ulusu varlığı gerçeği yadsınamaz bir şekilde
kabul ettirildi.
Ancak, Batılılar ne bu üst üste aldıkları
yenilgileri ne Atatürk’ü ne de O’nun
önderliğindeki devrim ile kendi düzeylerini
tutturan, çağdaşlık ve uygarlık ölçütleri
etrafında yönetsel, kurumsal ve toplumsal
yapılanmasını gerçekleştiren, sanayileşerek
kürede saygın yerini alan tam bağımsız Türkiye
Cumhuriyeti Devleti gerçeğini hiçbir zaman içine
sindiremedi, sindiremiyor ve
sindiremeyecek... .
Şimdi, Avrupa Birliği Parlamentosu’nun gözden
uzak tutulmaya çalışılan ve ülkemizde soy, din,
dil ayrıcalıkları yaratarak devletimizin ülke ve
ulusuyla bölünemez bütünlüğüne yönelik
kararlarına kısaca göz gezdirelim:
22.12.1993 tarihli karar: Türk devletinin
bütünlüğü, yalnızca Kürtlerin kendi dillerini
kullanma ve öğrenme hakkıyla ve gelenek ve
göreneklerinin varlığını sürdürmesiyle, fakat
aynı zamanda uygun düzeylerde idari özerklikle
de uyumlu olabilmelidir.
18.1.1996 tarihli karar: Kürt vatandaşlarının
Türkiye içinde bir tür kültürel özerklik elde
etmeleri için, barışçıl yollardan çaba gösterme
hakları tanınır.
10.6.1996 tarihli karar: Avrupa Parlamentosu,
Türk yetkililerden Türkiye’de bulunan tüm
Kürtlerin haklarının tanımasını ister.
19.9.1996 tarihli karar: Avrupa Parlamentosu,
Türkiye’nin Kuzey Irak’ta bir güvenlik bölgesi
yaratma niyetini mümkün olan en sert terimlerle
reddeder ve bu girişimi, ciddi bir uluslararası
hukuk ihlali olarak değerlendirir. Türkiye’yi bu
plandan vazgeçmeye ikna etmesi için AB
Konseyi’ne çağrıda bulunur.
17.9.1998 tarihli karar: Avrupa Parlamentosu,
Türkiye’nin Kuzey Irak işgalini lanetler ve PKK
terörizmiyle baş etme ihtiyacının milletlerarası
sınırların ihlal edilmesini haklı kılmadığını
düşünür.
8.11.2000 tarihli rapordan: Avrupa Birliği
devlet yetkililerinin merkezi idareden mahalli
idarelere devrini savunmakta ve bu amaçla
mahalli idareler reformu tasarısının kabulünü
istemektedir: “Merkezi idarenin mahalli yönetim
üzerindeki denetimi güçlü olmaya devam
etmektedir. Daha öte bir adem-i merkeziyetçiliği
amaçlayan ve hâlâ bakanlıklar arasında
görüşülmekte olan mahalli yönetime ilişkin yasa
taslağını kabul edilmesini beklemektedir.”
24.10.1996 tarihli karar: 1) Avrupa
Parlamentosu, dünyanın her tarafındaki
milyonlarca Ortodoks Hıristiyan için
Konstantinopolis’teki (!) patrikhanenin önemini
göz önünde tutarak, Türk yetkililerinin Ekümenik
Patrikhane’nin tam olarak korunması konusundaki
yükümlülüklerinin farkında olarak, diğer dinsel
yerlerin korunması yönünde gerekli önlemleri
alması için Türk yetkililerine çağrıda bulunur.
2) Avrupa Parlamentosu, patrikhaneye doğrudan
bağlı olan Heybeliada Ruhban Okulu’nun derhal
yeniden açılması çağrısında bulunur.
(Parlamentonun 13.1 1.2001 tarihli kararında
aynı konu yinelenmektedir.)
8.11.2000 tarihli rapor: “..Heybeliada’daki
ruhban okulunun kapalı kalması konusu da dahil
olmak üzere, 1923 Lozan Antlaşması kapsamında
olsunlar olmasınlar, Müslüman olmayan tüm
kesimlerin somut taleplerinin gerektirdiği gibi
incelenmesi…” istenmektedir.
18.1.1996,19.9.1996 ve 17.9.1998 tarihli
kararlarda; Türkiye’nin adayı
askersizleştirmesi, Kıbrıs sorununa adil ve
uygulanabilir bir çözüm bulunması yolunda BM
kararlarının kabul edilmesi, Kıbrıs’ın Avrupa
Birliği’ne katılması yolundaki görüşmelerin
kesintisiz olarak devam edilmesi konularını
içermektedir.
15.11.2000 tarihli karar ile Avrupa
Parlamentosu, 1980’li yıllardan beri 1915-1917
olaylarını BM’nin 9.12.1948 tarihli kararına
uygun olarak “soykırım” olarak ilan etmiş ve
bunu Türk hükümetlerinin de kabul etmesini
istemiştir. Türkiye’nin bu olguyu reddetmesinin
AB üyeliğinin kesin engeli olduğunu
açıklamıştır.
25.10.2001 ve 13.11.2001 tarihli kararlarında
ise Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin finansal
krizden kurtulabilmesi için IMF ve Dünya
Bankası’nın destek sağladığı ekonomik
reformlarla ilgili olarak hükümetin aldığı
karardan ve çıkardığı yasaları memnuniyetle
karşılamakta ve bunların “AB üyeliği için
gerekli kriterlerin yerine getirilmesine
yardımcı olacağını” vurgulamaktadır.
Sonuç: Avrupa Birliği üyelerinin yıllardır,
ülkemizi aralarına alacakları yolunda
bağımsızlık ve egemenlik haklarımıza saldırı
niteliğindeki kabul edilemez ve sonu gelmez
ısrarlı isteklerinin yanı sıra inandırıcılığını
yitirmiş sözlerinin artık, bir türlü
kabullenemedikleri Lozan Antlaşması’nın
rövanşını almaya dönük olduğu, sınırlı sayıdaki
ahmak ve işbirlikçi vatandaşımızın (!) dışındaki
sokaktaki sade vatandaşların bile görüp anladığı
ve tepkisini dile getirdiği yadsınamaz bir
gerçektir.
Bütün bunlardan sonra bugünlerde bir de akıl ve
mantıktan uzak “Lozancı-Sevrci” tartışmasını
kamuoyuna mal etmeye çalışan sözde kalemşör
geçinen ahmaklar için Verheugen, Karen Fogg,
OostIander, Giscard d’Estaing, Bn. Mitterrand,
Bush, Wolfowitz, Grosmann, Rumsfeld, vb.
küstahça sözleri ve davranışları, başımızın
torbalanması, ellerimizin kelepçelenmesi gibi
ulusumuza doğrudan yapılan saldırı da bir anlam
taşımıyorsa, böylesine işbirlikçilik ve
satılmışlık ruhu içinde, gözleri dönmüş ve
kendinden geçmişlere söylenecek tek şey kalıyor:
Bu ülke, geleceği sizlere bırakılamayacak kadar
saygın ve onurludur!.. O halde görev, yine
Atatürk’ten aldığı güçle laik ve demokratik
Türkiye Cumhuriyeti devletinin ülke ve ulusuyla
bölünemez bütünlüğüne ödünsüz ve kararlı bir
biçimde sahip çıkma görevini üstlenmiş olan
toplumun dinamik ve ulusal güçlerine kalıyor...
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |