Ekim 2003  Sayı: 62 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   EKİM 2003  

DEVLET İÇİNDE DEVLET

AYTUNÇ ALTINDAL

T.C. Devleti’nin Anayasası’nda Ulusal Egemenlik kavramı vardır ve bu egemenliğin sahibi olarak da millet gösterilmiştir. Anayasa’nın bu değiştirilemez maddesine göre, Türkiye’de “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir.”

Osmanlı Devleti’nin 1856’da ilan ettiği Hattı Hümayun’da böyle bir ibare yer almamıştı. O yıllarda egemenliğin kaynağının kimde ya da hangi toplumsal birimde olması gerektiği henüz tartışılan bir akım veya fikir değildi. 18 Şubat 1856’da ilan edilen Hattı Hümayun, ulusal egemenlik fikrini değil, fakat daha sonraki yıllarda Ermeni ayrılıkçı ve bölücü hareketlerine kaynaklık edecek olan bir fikri Osmanlı siyasal literatürüne armağan etti. Bu fikir, Devlet içinde Devlet olma fikridir.

Günümüzde yeniden ortaya çıkan bu ibareyle ilgili bazı bilgileri aktarmak istiyorum.

Devlet içinde Devlet olmak şeklinde formüle edilen siyasal yapılanma, ilk kez 1856-57 yıllarında tartışılmaya başlanmıştı ve ilk kez 1856-57 tarihinde yayınlanan bir Osmanlı belgesinde yer almıştı. İlginçtir ki, bu ibare Osmanlı bürokrasisi tarafından gündeme sokulmuştu. Bu belgede yer alan ifadeye göre, Ermeniler’in Devlet içinde Devlet olmadıkları vurgulanmaktaydı.

Devlet içinde Devlet olmaklığı ortaya çıkartan nedenler nelerdi?

Hattı Hümayun’un cesaretlendirdiği Ermeni aydınları bir Anayasa oluşturmak hazırlığına başlamışlardı. Bunların arasında Paris’te yaşayan ve öğrenimlerini Kilise-dışı okullarda yapmış olan Dr. Serov Vişneciyan, Nahapet Rusyan ve Kirkar Odyan bir taslak metin hazırlamışlardı. Hazırlanan taslakta, ilginçtir ki, Ermeniler başta kendi Patrikleri’nin keyfi uygulamalarından yakınarak Patrikler’le birlikte Anadolu’daki Ağa ve Bürokratlar’ın (amir) nasıl davranmaları gerektiğini bir Anayasa’ya bağlanmasını istemişlerdi. Devlet içinde Devlet olmak gibi ne bir deyim ne de istek belirtilmişti. Bildiride, Ermeniler’in bir Millet oldukları vurgulanmış (Md. 1), Patrik’in en üst otorite olmadığı (Md. 2) belirtilmişti. Altı ana başlıktan oluşan bu metin, 1857 yılının Şubat ayında Bab-ı Ali’ye teslim edilmişti.

Osmanlı bürokrasisi bu metnin içeriğini kabul etmedi ve Ermeniler’in Devlet içinde Devlet olmadıklarını vurgulayarak metnin yeniden düzenlenmesini istedi. O günlere değin kendilerini sadece Millet statüsünde gören Ermeniler bu Osmanlı belgesinde kendilerinden devlet olarak söz edildiğini görünce yeni anayasalarını bu yeni yaklaşımla hazırlamaya koyuldular. 1860’ta tamamlanan bu yeni Ermeni Anayasası’na göre, Ermeniler’in cemaatsel yaşamlarını yönlendirmek için 20 kişilik bir Laik-Konsey (Meclis) kurulacaktı. Ermenice Kaghakaget (Politikadan anlayan şahıs) denilen bu adamların kilise dışından seçilmeleri gerekiyordu. Bu ve bundan sonra biraz değiştirilerek Osmanlı’ya iletilen Ermeni Anayasası, nihayet 3 Şevval 1279/30 Mart 1863’te Sultan Abdülaziz tarafından onaylandı. Nizamname-i Millet-i Ermenyan (Ermenicesi: Azgayin Sahmanadruthin) böylelikle yasallaşmış oldu. Bu Nizamname, 1898 ve 1906’da Abdülhamid’in isteği üzerine bazı değişikliklere uğradı ve 1923’te Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte ilga edildi.

Kendilerini bir millet olarak değil de bir devlet olarak görmeye başlayan Ermeniler, ellerindeki bu nizamnameyi ve yapılmış olan ilk Osmanlı itirazını kullanarak başta Rusya ve İngiltere olmak üzere tüm Osmanlı düşmanı güçlerle müzakerelerde bulunmaya ve diledikleri zamanlarda Osmanlı’dan değil, gerçekte var olmayan bir devletin temsilcileri(!) olarak mevcut Avrupalı devletlerden isteklerde bulunmaya başladılar. Ermenilerin, Osmanlı bürokrasisinin gafletiyle ele geçirdikleri egemenliklerini nasıl kullanmış olduklarını gösteren bir belge, onların 1872’de toplanan Berlin Konferansı’na yaptıkları resmi başvurudur. Bu başvuru, Berlin Kongresi Zabıtları’ndadır (Archiv III. Karton. 115).

Ermenilerin bu başvuru mektubu, konferansın başkanlarından Karolyi’ye hitaben yazılmıştır. Başlığı Almanca, içeriği Fransızca’dır. Altında 25 Haziran 1878 tarihi vardır. Mektup İstanbul’daki Beşiktaş Arşövek’i Horen Nar Bey tarafından hazırlanmış ve Ermenilerin eski Patrik’i ve Daron Arşövek’i Mıgırdıç Kerimyan tarafından imzalanmıştır.

Bu başvurularıyla Ermeniler, Osmanlı hükümetinden ayrılmak istemediklerini, fakat sayıca Türkler’den çok olduklarını öne sürdükleri Van, Erzurum ve Diyarbakır’a bir Ermeni vali atanması için Osmanlı’ya baskı yapılmasını istemekteydiler. Başvuruda, çok ustalıkla belirtilmiş iki husus yer almaktaydı. Birincisi, Ermeniler’in kendilerini tüm Hıristiyan âleminin bir parçası olarak göstermeli ve bu Hıristiyan ırkının/soyunun (Race) söz konusu bölgelerde Türkler’den çok nüfusa sahip olduğunu göstermeliydi. ikinci husus ise, gerçekte Osmanlı vatandaşlık statüsünü tanımadıklarını göstermişlerdi. Ustalıkla saklanmış bir anlatımla Ermeniler’in Türkler’den (ki böyle bir yurttaşlık hakkı Osmanlı’da resmen yoktu) sayıca çok oldukları hissettirilmiş, diğer Osmanlı yurttaşı Müslümanlar başta da Kürtler, Fellahlar ve Araplar, sanki bölgede hiç yokmuşlar gibi bir hava verilmişti.

İşte bu ve benzeri başvurulardan sonra dış güçlerin Osmanlı Devleti üzerindeki baskıları yoğunlaşmaya başladı. Buna karşılık kendi gafletinin kurbanı olan Osmanlı Bürokrasisi, Ermenileri Sadık Milletiπ statüsünden çıkartıp, Düşman Millet statüsüne sokmak zorunda kaldı.

Günümüzde gerek PKK, gerekse Fener Patrikhanesi, bu eski oyunun yeni versiyonlarını Türkiye’nin sahnesine sürüyorlar. Kişisel endişem PKK’nın ya da Patrikhane’nin girişimlerinin başarı ya ulaşacağından değil, T.C. Devleti’nin son iki yıldır içinde bulunduğu aymazlıktan kaynaklanıyor. 1870’Ierin Osmanlısı’nda içerden Ermeni sarrafların, dışardan da şirketlerin verdikleri rüşvetlerle Osmanlı bürokrasisi çürütülmüş durumdaydı. Ne yazık ki, şimdilerin Türkiye’sinde ise “Verdimse verdim. Ne olmuş!” zihniyeti köşe dönmenin yeni ahlaki temelini oluşturuyor.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |