|
DEVLET İÇİNDE DEVLET
AYTUNÇ ALTINDAL
T.C. Devleti’nin Anayasası’nda Ulusal Egemenlik
kavramı vardır ve bu egemenliğin sahibi olarak
da millet gösterilmiştir. Anayasa’nın bu
değiştirilemez maddesine göre, Türkiye’de
“Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir.”
Osmanlı Devleti’nin 1856’da ilan ettiği Hattı
Hümayun’da böyle bir ibare yer almamıştı. O
yıllarda egemenliğin kaynağının kimde ya da
hangi toplumsal birimde olması gerektiği henüz
tartışılan bir akım veya fikir değildi. 18 Şubat
1856’da ilan edilen Hattı Hümayun, ulusal
egemenlik fikrini değil, fakat daha sonraki
yıllarda Ermeni ayrılıkçı ve bölücü
hareketlerine kaynaklık edecek olan bir fikri
Osmanlı siyasal literatürüne armağan etti. Bu
fikir, Devlet içinde Devlet olma fikridir.
Günümüzde yeniden ortaya çıkan bu ibareyle
ilgili bazı bilgileri aktarmak istiyorum.
Devlet içinde Devlet olmak şeklinde formüle
edilen siyasal yapılanma, ilk kez 1856-57
yıllarında tartışılmaya başlanmıştı ve ilk kez
1856-57 tarihinde yayınlanan bir Osmanlı
belgesinde yer almıştı. İlginçtir ki, bu ibare
Osmanlı bürokrasisi tarafından gündeme
sokulmuştu. Bu belgede yer alan ifadeye göre,
Ermeniler’in Devlet içinde Devlet olmadıkları
vurgulanmaktaydı.
Devlet içinde Devlet olmaklığı ortaya çıkartan
nedenler nelerdi?
Hattı Hümayun’un cesaretlendirdiği Ermeni
aydınları bir Anayasa oluşturmak hazırlığına
başlamışlardı. Bunların arasında Paris’te
yaşayan ve öğrenimlerini Kilise-dışı okullarda
yapmış olan Dr. Serov Vişneciyan, Nahapet Rusyan
ve Kirkar Odyan bir taslak metin
hazırlamışlardı. Hazırlanan taslakta, ilginçtir
ki, Ermeniler başta kendi Patrikleri’nin keyfi
uygulamalarından yakınarak Patrikler’le birlikte
Anadolu’daki Ağa ve Bürokratlar’ın (amir) nasıl
davranmaları gerektiğini bir Anayasa’ya
bağlanmasını istemişlerdi. Devlet içinde Devlet
olmak gibi ne bir deyim ne de istek
belirtilmişti. Bildiride, Ermeniler’in bir
Millet oldukları vurgulanmış (Md. 1), Patrik’in
en üst otorite olmadığı (Md. 2) belirtilmişti.
Altı ana başlıktan oluşan bu metin, 1857 yılının
Şubat ayında Bab-ı Ali’ye teslim edilmişti.
Osmanlı bürokrasisi bu metnin içeriğini kabul
etmedi ve Ermeniler’in Devlet içinde Devlet
olmadıklarını vurgulayarak metnin yeniden
düzenlenmesini istedi. O günlere değin
kendilerini sadece Millet statüsünde gören
Ermeniler bu Osmanlı belgesinde kendilerinden
devlet olarak söz edildiğini görünce yeni
anayasalarını bu yeni yaklaşımla hazırlamaya
koyuldular. 1860’ta tamamlanan bu yeni Ermeni
Anayasası’na göre, Ermeniler’in cemaatsel
yaşamlarını yönlendirmek için 20 kişilik bir
Laik-Konsey (Meclis) kurulacaktı. Ermenice
Kaghakaget (Politikadan anlayan şahıs) denilen
bu adamların kilise dışından seçilmeleri
gerekiyordu. Bu ve bundan sonra biraz
değiştirilerek Osmanlı’ya iletilen Ermeni
Anayasası, nihayet 3 Şevval 1279/30 Mart 1863’te
Sultan Abdülaziz tarafından onaylandı.
Nizamname-i Millet-i Ermenyan (Ermenicesi:
Azgayin Sahmanadruthin) böylelikle yasallaşmış
oldu. Bu Nizamname, 1898 ve 1906’da
Abdülhamid’in isteği üzerine bazı değişikliklere
uğradı ve 1923’te Cumhuriyet’in kurulmasıyla
birlikte ilga edildi.
Kendilerini bir millet olarak değil de bir
devlet olarak görmeye başlayan Ermeniler,
ellerindeki bu nizamnameyi ve yapılmış olan ilk
Osmanlı itirazını kullanarak başta Rusya ve
İngiltere olmak üzere tüm Osmanlı düşmanı
güçlerle müzakerelerde bulunmaya ve diledikleri
zamanlarda Osmanlı’dan değil, gerçekte var
olmayan bir devletin temsilcileri(!) olarak
mevcut Avrupalı devletlerden isteklerde
bulunmaya başladılar. Ermenilerin, Osmanlı
bürokrasisinin gafletiyle ele geçirdikleri
egemenliklerini nasıl kullanmış olduklarını
gösteren bir belge, onların 1872’de toplanan
Berlin Konferansı’na yaptıkları resmi
başvurudur. Bu başvuru, Berlin Kongresi
Zabıtları’ndadır (Archiv III. Karton. 115).
Ermenilerin bu başvuru mektubu, konferansın
başkanlarından Karolyi’ye hitaben yazılmıştır.
Başlığı Almanca, içeriği Fransızca’dır. Altında
25 Haziran 1878 tarihi vardır. Mektup
İstanbul’daki Beşiktaş Arşövek’i Horen Nar Bey
tarafından hazırlanmış ve Ermenilerin eski
Patrik’i ve Daron Arşövek’i Mıgırdıç Kerimyan
tarafından imzalanmıştır.
Bu başvurularıyla Ermeniler, Osmanlı
hükümetinden ayrılmak istemediklerini, fakat
sayıca Türkler’den çok olduklarını öne
sürdükleri Van, Erzurum ve Diyarbakır’a bir
Ermeni vali atanması için Osmanlı’ya baskı
yapılmasını istemekteydiler. Başvuruda, çok
ustalıkla belirtilmiş iki husus yer almaktaydı.
Birincisi, Ermeniler’in kendilerini tüm
Hıristiyan âleminin bir parçası olarak
göstermeli ve bu Hıristiyan ırkının/soyunun (Race)
söz konusu bölgelerde Türkler’den çok nüfusa
sahip olduğunu göstermeliydi. ikinci husus ise,
gerçekte Osmanlı vatandaşlık statüsünü
tanımadıklarını göstermişlerdi. Ustalıkla
saklanmış bir anlatımla Ermeniler’in Türkler’den
(ki böyle bir yurttaşlık hakkı Osmanlı’da resmen
yoktu) sayıca çok oldukları hissettirilmiş,
diğer Osmanlı yurttaşı Müslümanlar başta da
Kürtler, Fellahlar ve Araplar, sanki bölgede hiç
yokmuşlar gibi bir hava verilmişti.
İşte bu ve benzeri başvurulardan sonra dış
güçlerin Osmanlı Devleti üzerindeki baskıları
yoğunlaşmaya başladı. Buna karşılık kendi
gafletinin kurbanı olan Osmanlı Bürokrasisi,
Ermenileri Sadık Milletiπ statüsünden çıkartıp,
Düşman Millet statüsüne sokmak zorunda kaldı.
Günümüzde gerek PKK, gerekse Fener Patrikhanesi,
bu eski oyunun yeni versiyonlarını Türkiye’nin
sahnesine sürüyorlar. Kişisel endişem PKK’nın ya
da Patrikhane’nin girişimlerinin başarı ya
ulaşacağından değil, T.C. Devleti’nin son iki
yıldır içinde bulunduğu aymazlıktan
kaynaklanıyor. 1870’Ierin Osmanlısı’nda içerden
Ermeni sarrafların, dışardan da şirketlerin
verdikleri rüşvetlerle Osmanlı bürokrasisi
çürütülmüş durumdaydı. Ne yazık ki, şimdilerin
Türkiye’sinde ise “Verdimse verdim. Ne olmuş!”
zihniyeti köşe dönmenin yeni ahlaki temelini
oluşturuyor.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |