Ekim 2004  Sayı: 74 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   EKİM 2004  
BİR ARPA BOYU…
Mahmut YILBAŞ
 
 
Az gittik, uz gittik
Dere tepe düz gittik;
Döndük baktık ki;
Bir arpa boyu yol gittik.
 
Nineler, torunlarına masal anlatırken bu tekerleme ile başlarlardı. Sonra da, “bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde “  diyerekte, çokça da bir peri masalı anlatırlardı. Konusu da yakışıklı bir prense aşık olan bir peri kızı olurdu.
Sırası gelmişken, nineler şimdilerde torunlarına yine masal anlatıyorlar mı, acaba?.. Yoksa, televizyon başında, izlenecek kanal konusunda onlarla didişiyorlar mı? Daha doğrusu, sorulması gereken, torunları ile oturan nine kaldı mı?.. Torunları ile beraber oturmayı bırakın, kaç tanesi bayramlarda torunlarını görebilme mutluluğunu tadabiliyor acaba?..
Bıraksan, konu içine çekecek, söylenecek ne kadar çok şey var…
Masal diyerek başlamıştık…
Hayal ürünü, düşler, gerçek dışılık…
Buna rağmen, dalınır hayal dünyasına, tatlı yolculuklar yapılırdı…
Bilinmez; Güzellik ninelerin o sıcak sevgilerinde mi, yumuşak seslerinde mi, anlatılanlarda mı, yoksa hepsinde birden mi?
Bu kadar sözü, Avrupa Birliği (AB) sevdasının bizi getirdiği şu son nokta söyletiyor.
Bu yolda başımıza gelmedik iş, ayağımıza değmedik taş kalmadı da…
Şöyle bir hatırlayınız, neler oldu, neler?..
Hatırlar mısınız, Karen Fogg diye yaman bir bayan vardı. Çok işler çevirmişti… içeride bir çok dost edinmişti. Kimine “Sivit Hart” der, kimilerine de Unkapı’da “Kör Agop’un” meyhanesinde randevu verirdi… Ayrıca, hayırseverdi de; kim ne isterse, yok demezmiş de... Yani, parasal yardım konusunda. Sonra, Türkiye hakkındaki E-mektupları basının diline düştü… görevi icabı(!) Türkiye’yi “AB”deki amirlerine gammazlıyordu, yani rapor ediyordu. Çok sinirlenmişti. Teskin edilinceye kadar Türkiye çok uğraştı. Nihayet, olayı meydana çıkaranlar, yargılanmak zorunda kalındı.
AB masalımızın renkli simalarından biri de, birliğin genişlemeden sorumlu görevlisi alman asıllı bay Verheugen idi. 2004 ilerleme raporunu hazırladıktan sonra da görevi sona erdi. Tıpkı bir komutan edasında idi. General Patten gibi, nereden saldırıya geçeceği, nereye kadar gideceği ve nerede duracağı hiç belli olmazdı. Daldı mı Ankara’yı es geçer, bir bakarsınız Güneydoğuda, bir bakarsınız Doğuda ve dinlenmek içinde bazen güneyde Akdeniz ve batıda Ege sahillerine uzanırdı.
Yerinde durmaz, her şeye karışır, burnunu sokar, o da yetmezse orayı burayı parmağıyla yoklardı. Bir gün, “Türkiye’nin Kıbrıs konusunda borcu var. Türkiye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararları doğrultusunda zaten BM Genel Sekreteri’nin barış çabalarını desteklemek zorunda… Bunun yanı sıra Türkiye, AB ortak üyeliği doğrultusunda Kıbrıs sorununun çözümü konusunda yardımcı olacağını açıklamıştır. Türkiye’nin Kıbrıs konusunda bizim tarafımızdan gerekli görülen adımları atması gereklidir.”dedi ve dediğini de yaptırdı. Bizimkiler “Bizim Kıbrıs sorunumuz yoktur; Annan Planı’na ‘Evet’ diyoruz” deyip işi kestirip atıverdiler. Daha önce Kıbrıs’ta kırmızı hattan bahsedenler de renkleri birbirine karıştırdılar. Adam, Kopenhag  zirvesi öncesinde de “Türkiye’ye müzakere tarihi vermek zorunda değiliz. Üstelik, Avrupa Birliği’ne uyum yasalarının uygulama sonuçlarını görmemiz gerekir.”  deyip nokta koyuverdi. Bu defa da, dediği oldu. Arada sırada da, “Tam üyelik müzakereleri aysbergin sadece su üzerinde kalan bölümü”  demekten de geri kalmazdı…
Türkiye ağzıyla kuş tutsa yaranamıyordu. Kopenhag’a ne umutlarla gidilmişti. Gerimize baka baka, bu seferden de dönüldü. Sanki, Viyana kuşatmasının intikamı alınmıştı.Aradan yıllar geçti ve giderayak (Görevi sona erdiğinden) 2004 ilerleme raporunu parlamentoya (Avrupa Birliği) sunarken “Müzakere için tarih önermediklerini, raporda endişelerinde yansıtıldığını, beklentilerin dile getirildiğini, müzakereler için katı bir çerçeve önerildiğini ve isteklerin yerine getirilmemesi halinde müzakerenin askıya alınabileceğini” açıklayarak görevini sonlandırdı...
Avrupa tarafında başka kimler rol almıştı?
Kimler yoktu ki, sırası gelen sahneye çıkıyor rolünü oynuyor ve yerini bir başkasına bırakıyordu. Bunlardan biri de Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing idi. Avrupa Konvansiyonel Başkanı’dır. Bu Avrupa Birliği’nde çok görev ve görevli bulunur. Uzmanı olmazsanız kurulları ve görevleri birbirine karıştırırsınız. Fransızların bu eski Cumhurbaşkanları da Avrupa Birliği Anayasa’sı taslağını hazırlayan konvansiyonun başkanıdır. Bu muhteremde sırası geldikçe, sahneye çıkar “Türkiye’nin  AB ile bütünleşmesi, AB’nin sonu olur; Türkiye Avrupa’nın yakını, Türkiye önemli bir ülke, ancak Avrupa ülkesi değil. Türkiye nüfusunun %95’i ve başkenti Avrupa dışında. Türkiye, AB’ye üyeliği durumunda nüfus bakımından en büyük AB üyesi olacaktır. Türkiye, Avrupa Parlamentosu’nda en fazla sandalyeye sahip ülke konumuna gelecektir” der durur.
Avrupa Birliği, aralarında rol paylaşımı yaparken, Türkiye’deki düğünlere katılma görevini İtalya Başbakanı Berlusconi’ye, Türklerle sirtaki oynamak işini de Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo(Papandreu)’ya vermişlerdi. Allahları var, her ikisi de işlerini bi-hakkın yerine getirdi; Berlusconi her düğüne, uçağına atlayarak geldi ve her gelişinde de düğün hediyesi getirmeyi ihmal etmedi ve karşılığını almadan da gitmedi. Öbürü de bizim dıştan sorumlu “Entel”  bakanımızı, Ege adalarında turistik turlara çıkardı…
Ağır toplar ise zamanı geldikçe atışlarını yaparlardı. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, “Türkiye’nin katılımı küçük bir mesele değildir. Bu konu, halkın önünde açık bir biçimde tartışılacak kadar önemlidir” diyerek, “Fransız halkına” soracağını belirtir. Ve Alman şansölyesi Schröder’de üyeliğin maliyetinden söz ederken, iyi polislik rolünü de İngiliz Başbakanı Tony Blair üstlenirdi.
Diğerleri, İspanya, Portekiz, Finlandiya, İrlanda, Lüksemburg, İsveç, Hollanda, Avusturya ve Belçika’da üzerlerine düşeni yaparlardı.
Günler, aylar, yıllar hep bu teranelerle geçti.
 
Avrupacılar Tarafı  
 
Yani bizim taraf…
Peki Türk tarafı ne yaptı; kimler ne gibi roller üstlendi…
Ortada yazılı bir senaryo yok…
Oynanan oyunda, akıl, mantık hak getire…
Sahneye çıkan hokkabazlık yapıyor…
Tam bir orta oyunu…
Sahneyi kapan, aklına geldiği gibi döktürüyor…
Yalakalar, çanak yalayıcılar da az değil; durmadan alkışlıyorlar… Oyuncular da, bu alkışa bakarak marifet yaptıkları zehabına kapılıyorlar.
Kimisi çıkıp”Türkiye’yi AB’ye ya sokacağım, ya sokacağım”  dedi, gaza geldi ve inzivaya çekilerek soluğu yalısında aldı. Şimdi doğum günü partilerinde görünüyormuş…
Arkasından gelen“Avrupa Birliği yolu Diyarbakır’dan geçer” sözünü ağzına pelesenk yaptı; o da şimdi “Yüce Divan’da” aklanmak için uğraşıyor. Çünkü, bu Diyarbakır işi öyle sarmıştı ki kendisini, etrafında dolaşan hortumcuları (banka) fark edemez duruma düşmüştü. O, Diyarbakır’da dolaşırken, birileri de hortumlamak için banka arıyorlardı…
Halefi muhterem de, Helsinki’de o kadar uğraşılmasına rağmen “Fotoğraf karesinde” görülebileceği bir yer bulamadı. Yaptıklarını içine sindiremediğini sık sık açıklarken, hazımsızlık çektiğini halktan saklamazdı. Sonraları “ithal” ederek siyaetçi yaptığı tarafından, sağlık gerekçeleri öne çıkarılarak koltuğundan edildi, yarım yüzyıllık siyasi hayatı böylece sona erdirildi…
Bunların birde “gülmez” ortakları vardı. “Şehitler ölmez, vatan bölünmez”  diyerek halkı inandırıp görev almışlardı… Göreve geldikten, yani iktidar ortağı olduktan sonra, bu  sözde“bülbüller” ötmez oldu; hala da sesleri çıkmıyor. İşte bu “gülmez” ortak şehirlerde konuşmaktan pek hoşlanmaz, sık sık dağlara, pardon, yaylalara çıkar, oradan seslenirdi… Hem de öyle seslenirdi ki, sanki dağlar inlerdi; Öyle inlerdi ki… “…… Recep din kardeşiyiz”  diyenler bile olurdu.
Bu muhterem “Devlet” büyüğü bir taraftan hem “Türkiye’nin AB’ye katılmasını adil ve eşit bir ortaklık ilişki yerine teslimiyetçi bir anlayışla ele alanlarla mücadele etmek bizim için sorun değil, sadece gurur ve onur verir. Unutulmasın ki, toplumuna ve tarihine yabancılaşmış bu tür çarpık zihniyetlerin başarı şansı hiç yok” der; diğer taraftan da, AB’nin emri  olan “uyum yaslarına”  büyük bir uyum(!) içerisinde imza atardı. Atmak konusu, taraftarları tarafından öyle benimsenmişti ki, kendilerini tutamazlar, tutarsızlığa dayanamayıp ses çıkaran arkadaşları olursa, onlara “Meclis kapısında” tekme tokat atarlar; bununla da yetinmeyip partiden de atarlardı…Sonra, millet  hepsini meclisten attı da, bu atılma işine geçici olarak ara verilmiş oldu.    
 
Kiralık Aktörler
 
Bu orta oyuncularının, bir de yardımcıları vardı.
Bunların işi gazel okuyup etrafı şekillendirmekti…
Kendi, kendilerine de rol biçerlerdi.
Yani, kimi Sivil Toplum Kuruluşları
Bu Avrupa Birliği meselesinde, asıl görevliler kendileri olmasalar bile, çok hizmetleri dokundu; hatta işleri kapalı kapılar arkasında yürütenler, kotaranlar, pazarlayanlar asıl bunlardı...
Bu STK’nın çok ünlüleri vardır.
Bunları hepiniz çok yakından tanırsınız…
Çünkü üyeleri, marifetlerinden ötürü, medyada hep boy gösterirler…
Kimileri yatları ile okyanusları fethe çıkar.
Kimileri “Ağalığı” ile ünlenmişti.
Bazıları futbol kulüplerimizin yöneticileridir.
Bir kısmının da adı, sık sık mali konularda basında yer alır. Kimi zaman, naylon faturacılığında ve kimi zamanda vergi affında…
İşte bunlar, Ankara ve Brüksel ve hatta Vaşington’da lobi oluştururlar; Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne nasıl pazarlanacağını kotarmaya çalışırlardı. Arada sırada gazetelere boy boy ilanlar vererek, Türkiye’nin “Alî” çıkarlarının (bazı bozguncular kendi çıkarları için derler) nasıl olursa olsun, Avrupa Birliği’nden geçtiğini kamuoyuna duyuruyorlardı.
Bu ilanlarda “Birey olarak, toplum olarak geleceğimizi AB’de görüyoruz. AB üyeliğini, kendimiz, çocuklarımız ve geleceğimiz için istiyoruz. Doğru adımların, doğru zamanlarda atılmamasının bedelini gelecek kuşakların çekmesine izin vermeyiz. Türkiye’nin yeri AB’dir. Kaybedecek zamanımız yok”  derler ve kuru-sıkı tehditlerde bulunurlardı.
Bunu kendileri için istedikleri zannedilmesin, bir çoğu zaten AB ülkelerinde mal-mülk edinmiş ve hatta bazıları oraların vatandaşları bile olmuşlardı. Bu alanda öyle mesafe kazanmışlardı ki, Avrupa’dan ABD’ye sıçramışlar ve burada da “Girin-kart” alarak yurttaş olmuşlardı. Yani, Türkiye’den çok AB ve ABD’ye bağlı idiler.
Doğrusu, işlerini ustalıkla, tam profesyonelce yapıyorlardı. Sanki gerçek oyuncular kendileriydi ve bunu  Türk milleti için yaptıklarını söylüyorlardı.
Ortalıkta “işbirlikçi”, “ver-kurtulcu” ve “mandacı” olduklarına dair bazı söylentiler dolaşmasına rağmen, bunlara pek aldırmazlardı. Çıkarları doğrultusunda, burunlarının dikine giderlerdi. Öyle ki bunlardan bir grup “3 Ağustos’un”  bayram olması teklifini yetkililere götürmüşlerdi. 3 Ağustosta,  ne mi diyeceksiniz? Gülmez “Devlet” büyüğü ve takımınında altında imzası bulunan “AB Uyum Yasalarının”  TBMM’nde kabul edildiği tarihtir. Diyarbakır Sanayici ve İşadamları “3 Ağustos günü demokrasi günü olarak bayram ilan edilmelidir. Önerimizi TBMM’deki tüm parlamenterlere çağrıda bulunuyoruz.” demişlerdi…
Bir de STK’dan parça başı iş yapanlar vardı. Bunlar AB Türkiye temsilcilerine ve büyükelçiliklerine hazırladıkları “dip oyma” projelerini sunarlar ve aldıkları mali desteklerle “işlevselliklerini” göstermeye, kanıtlamaya çalışırlardı. Bunların yüzlercesi Anadolu topraklarında AB’nin himayesinde fink atardı. Bir rivayete göre bunlardan yüz bin adet varmış… AB, STK Komisyonu Sivil Toplum Geliştirme Programı (STGP) destek Ekibi, illerde eğitim programları tertipliyor ve çalışmalarını düzenli olarak sürdürüyormuş. Seminer dizisinde bugüne kadar Diyarbakır, Van, Kars, Ardahan, Adana, İzmir, Antalya, İstanbul, Kayseri, Ankara, Mardin, Samsun ve Trabzon’da eğitimler yapılmış. “Yerel Sivil Girişimler”, Türk – Yunan Sivil Diyalogu” ve “Yerel Yönetimler Arasında İşbirliği” konuları en fazla rağbet edilenler imiş…
İşte böylece aylar, yıllar geçmiş ve bugünlere kadar gelinmiş…
 
Ne Pahasına Olursa…
 
            Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne üyelik için hep izlemiş olduğu ver-kurtul siyaseti yeni yönetim tarafından daha da geliştirilmiş, ileri boyutlara taşınmış durumdadır.Bu siyasetin en açık örneği Kıbrıs’ta Annan Planı Referandumunda görülmüştür. Kuzey Kıbrıs Türk Halkı adeta “Evet”  oyu vermek için zorlanmıştır. Uyum yasaları birbiri ardına çıkararak İkiz Yasalar Türk Devleti’nin temeline yerleştirilmiş; reform adı altında yerel yönetimlerde çıkarılan yasalarla otonomi yani özerkliğin yolu açılmıştır.
Bugün, bu yöneticiler için önemli olan tek bir şey var; O da, nasıl olursa olsun AB’den “müzakerelerin”  başlatılması için bir tarih almak. Tarih alınsın ki, AB’nin burnu ve eli Türkiye’nin içerisine biraz daha girsin; gölgeleri değil kendileri dümene geçip daha müdahaleci hale gelsinler. Gelsinler ki hesap görülsün.
Kimin mi?
Kimin olacak, Türkiye Cumhuriyeti’nin. Taraflar tek başına bunu yapamayacaklarından, birbirlerine muhtaçtırlar. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Bağımsız ve Egemen Türkiye Cumhuriyeti Devleti ortak hedef. Ancak, özellikle içerideki aktörler için geçerli ve gelenek haline gelmiş bir uğursuzluk söz konusu… Kim, AB’ne girmek için ver-kurtul derse çarpılıyor, eşekten düşmekten beter oluyor… Unutulmasın..
Masalımızda, askerlerle ilgili söyleneceklerde var…
Onları dinlemek istemiyor musunuz?
Herhalde gönlünüz razı olmuyor, olur mu bu kadar diyorsunuzdur…
Ne oldu öyle, kendinizden geçtiniz, tekrar uykuya mı daldınız?
Vay sizi uykucular, vay!..
Hep son söze gelindiğinde, dalıp gidiyorsunuz böyle…
Bu seferde öyle olsun…
Nasıl olsa bir gün gelir bu işin sonunu da öğrenmeyi istersiniz…
Hep uyuyacak, hep rüya görüp hayal aleminde dolaşmayacaksınız ya!..
Bir gün (O gün mutlaka yaşanacak) gelecek yaşamın gerçekleri ile yüzleşmek zorunda kalacaksınız…


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |