|
BİR ARPA
BOYU…
Mahmut YILBAŞ
Az gittik, uz
gittik
Dere tepe düz
gittik;
Döndük baktık
ki;
Bir arpa boyu
yol gittik.
Nineler,
torunlarına masal anlatırken bu tekerleme ile
başlarlardı. Sonra da, “bir varmış, bir
yokmuş, evvel zaman içinde “ diyerekte, çokça
da bir peri masalı anlatırlardı. Konusu da
yakışıklı bir prense aşık olan bir peri kızı
olurdu.
Sırası
gelmişken, nineler şimdilerde torunlarına yine
masal anlatıyorlar mı, acaba?.. Yoksa,
televizyon başında, izlenecek kanal konusunda
onlarla didişiyorlar mı? Daha doğrusu,
sorulması gereken, torunları ile oturan nine
kaldı mı?.. Torunları ile beraber oturmayı
bırakın, kaç tanesi bayramlarda torunlarını
görebilme mutluluğunu tadabiliyor acaba?..
Bıraksan, konu
içine çekecek, söylenecek ne kadar çok şey
var…
Masal diyerek
başlamıştık…
Hayal ürünü,
düşler, gerçek dışılık…
Buna rağmen,
dalınır hayal dünyasına, tatlı yolculuklar
yapılırdı…
Bilinmez;
Güzellik ninelerin o sıcak sevgilerinde mi,
yumuşak seslerinde mi, anlatılanlarda mı,
yoksa hepsinde birden mi?
Bu kadar sözü,
Avrupa Birliği (AB) sevdasının bizi
getirdiği şu son nokta söyletiyor.
Bu yolda
başımıza gelmedik iş, ayağımıza değmedik taş
kalmadı da…
Şöyle bir
hatırlayınız, neler oldu, neler?..
Hatırlar
mısınız, Karen Fogg diye yaman bir bayan
vardı. Çok işler çevirmişti… içeride bir çok
dost edinmişti. Kimine “Sivit Hart” der,
kimilerine de Unkapı’da “Kör Agop’un”
meyhanesinde randevu verirdi… Ayrıca,
hayırseverdi de; kim ne isterse, yok demezmiş
de... Yani, parasal yardım konusunda. Sonra,
Türkiye hakkındaki E-mektupları basının diline
düştü… görevi icabı(!) Türkiye’yi
“AB”deki
amirlerine gammazlıyordu, yani rapor ediyordu.
Çok sinirlenmişti. Teskin edilinceye kadar
Türkiye çok uğraştı. Nihayet, olayı meydana
çıkaranlar, yargılanmak zorunda kalındı.
AB masalımızın
renkli simalarından biri de, birliğin
genişlemeden sorumlu görevlisi alman asıllı
bay Verheugen idi. 2004 ilerleme
raporunu hazırladıktan sonra da görevi sona
erdi. Tıpkı bir komutan edasında idi. General
Patten gibi, nereden saldırıya geçeceği,
nereye kadar gideceği ve nerede duracağı hiç
belli olmazdı. Daldı mı Ankara’yı es
geçer, bir bakarsınız Güneydoğuda, bir
bakarsınız Doğuda ve dinlenmek içinde bazen
güneyde Akdeniz ve batıda Ege sahillerine
uzanırdı.
Yerinde
durmaz, her şeye karışır, burnunu sokar, o da
yetmezse orayı burayı parmağıyla yoklardı. Bir
gün, “Türkiye’nin Kıbrıs konusunda borcu var.
Türkiye Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi’nin kararları doğrultusunda zaten BM
Genel Sekreteri’nin barış çabalarını
desteklemek zorunda… Bunun yanı sıra Türkiye,
AB ortak üyeliği doğrultusunda Kıbrıs
sorununun çözümü konusunda yardımcı olacağını
açıklamıştır. Türkiye’nin Kıbrıs konusunda
bizim tarafımızdan gerekli görülen adımları
atması gereklidir.”dedi ve dediğini de
yaptırdı. Bizimkiler “Bizim Kıbrıs sorunumuz
yoktur; Annan Planı’na ‘Evet’ diyoruz” deyip
işi kestirip atıverdiler. Daha önce Kıbrıs’ta
kırmızı hattan bahsedenler de renkleri
birbirine karıştırdılar. Adam, Kopenhag
zirvesi öncesinde de “Türkiye’ye müzakere
tarihi vermek zorunda değiliz. Üstelik, Avrupa
Birliği’ne uyum yasalarının uygulama
sonuçlarını görmemiz gerekir.” deyip nokta
koyuverdi. Bu defa da, dediği oldu. Arada
sırada da, “Tam üyelik müzakereleri aysbergin
sadece su üzerinde kalan bölümü” demekten de
geri kalmazdı…
Türkiye
ağzıyla kuş tutsa yaranamıyordu. Kopenhag’a
ne umutlarla gidilmişti. Gerimize baka baka,
bu seferden de dönüldü. Sanki, Viyana
kuşatmasının intikamı alınmıştı.Aradan yıllar
geçti ve giderayak (Görevi sona erdiğinden)
2004 ilerleme raporunu parlamentoya (Avrupa
Birliği) sunarken “Müzakere için tarih
önermediklerini, raporda endişelerinde
yansıtıldığını, beklentilerin dile
getirildiğini, müzakereler için katı bir
çerçeve önerildiğini ve isteklerin yerine
getirilmemesi halinde müzakerenin askıya
alınabileceğini” açıklayarak görevini
sonlandırdı...
Avrupa tarafında
başka kimler rol almıştı?
Kimler yoktu
ki, sırası gelen sahneye çıkıyor rolünü
oynuyor ve yerini bir başkasına bırakıyordu.
Bunlardan biri de Fransa’nın eski
Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing
idi. Avrupa Konvansiyonel Başkanı’dır.
Bu Avrupa Birliği’nde çok görev ve görevli
bulunur. Uzmanı olmazsanız kurulları ve
görevleri birbirine karıştırırsınız.
Fransızların bu eski Cumhurbaşkanları da
Avrupa Birliği Anayasa’sı taslağını
hazırlayan konvansiyonun başkanıdır. Bu
muhteremde sırası geldikçe, sahneye çıkar
“Türkiye’nin AB ile bütünleşmesi, AB’nin sonu
olur; Türkiye Avrupa’nın yakını, Türkiye
önemli bir ülke, ancak Avrupa ülkesi değil.
Türkiye nüfusunun %95’i ve başkenti Avrupa
dışında. Türkiye, AB’ye üyeliği durumunda
nüfus bakımından en büyük AB üyesi olacaktır.
Türkiye, Avrupa Parlamentosu’nda en fazla
sandalyeye sahip ülke konumuna gelecektir” der
durur.
Avrupa
Birliği, aralarında rol paylaşımı yaparken,
Türkiye’deki düğünlere katılma görevini İtalya
Başbakanı Berlusconi’ye, Türklerle
sirtaki oynamak işini de Yunanistan
Dışişleri Bakanı Yorgo(Papandreu)’ya
vermişlerdi. Allahları var, her ikisi de
işlerini bi-hakkın yerine getirdi; Berlusconi
her düğüne, uçağına atlayarak geldi ve her
gelişinde de düğün hediyesi getirmeyi
ihmal etmedi ve karşılığını almadan da
gitmedi. Öbürü de bizim dıştan sorumlu “Entel”
bakanımızı, Ege adalarında turistik
turlara çıkardı…
Ağır toplar
ise zamanı geldikçe atışlarını yaparlardı.
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, “Türkiye’nin
katılımı küçük bir mesele değildir. Bu konu,
halkın önünde açık bir biçimde tartışılacak
kadar önemlidir” diyerek, “Fransız halkına”
soracağını belirtir. Ve Alman şansölyesi
Schröder’de üyeliğin maliyetinden söz
ederken, iyi polislik rolünü de İngiliz
Başbakanı Tony Blair üstlenirdi.
Diğerleri,
İspanya, Portekiz, Finlandiya, İrlanda,
Lüksemburg, İsveç, Hollanda, Avusturya ve
Belçika’da üzerlerine düşeni yaparlardı.
Günler, aylar,
yıllar hep bu teranelerle geçti.
Avrupacılar Tarafı
Yani bizim
taraf…
Peki Türk tarafı
ne yaptı; kimler ne gibi roller üstlendi…
Ortada yazılı
bir senaryo yok…
Oynanan oyunda,
akıl, mantık hak getire…
Sahneye çıkan
hokkabazlık yapıyor…
Tam bir orta
oyunu…
Sahneyi kapan,
aklına geldiği gibi döktürüyor…
Yalakalar, çanak
yalayıcılar da az değil; durmadan
alkışlıyorlar… Oyuncular da, bu alkışa bakarak
marifet yaptıkları zehabına kapılıyorlar.
Kimisi
çıkıp”Türkiye’yi AB’ye ya sokacağım, ya
sokacağım” dedi, gaza geldi ve inzivaya
çekilerek soluğu yalısında aldı. Şimdi
doğum günü partilerinde görünüyormuş…
Arkasından
gelen“Avrupa Birliği yolu Diyarbakır’dan
geçer” sözünü ağzına pelesenk yaptı; o da
şimdi “Yüce Divan’da” aklanmak için uğraşıyor.
Çünkü, bu Diyarbakır işi öyle sarmıştı ki
kendisini, etrafında dolaşan hortumcuları
(banka) fark edemez duruma düşmüştü. O,
Diyarbakır’da dolaşırken, birileri de
hortumlamak için banka arıyorlardı…
Halefi
muhterem de, Helsinki’de o kadar
uğraşılmasına rağmen “Fotoğraf karesinde”
görülebileceği bir yer bulamadı. Yaptıklarını
içine sindiremediğini sık sık
açıklarken, hazımsızlık çektiğini halktan
saklamazdı. Sonraları “ithal” ederek siyaetçi
yaptığı tarafından, sağlık gerekçeleri öne
çıkarılarak koltuğundan edildi, yarım
yüzyıllık siyasi hayatı böylece sona
erdirildi…
Bunların
birde
“gülmez”
ortakları vardı. “Şehitler ölmez, vatan
bölünmez” diyerek halkı inandırıp görev
almışlardı… Göreve geldikten, yani iktidar
ortağı olduktan sonra, bu sözde“bülbüller”
ötmez oldu; hala da sesleri çıkmıyor. İşte
bu “gülmez” ortak şehirlerde konuşmaktan pek
hoşlanmaz, sık sık dağlara, pardon,
yaylalara çıkar, oradan seslenirdi… Hem de
öyle seslenirdi ki, sanki dağlar inlerdi; Öyle
inlerdi ki… “…… Recep din kardeşiyiz”
diyenler bile olurdu.
Bu muhterem
“Devlet” büyüğü bir taraftan hem “Türkiye’nin
AB’ye katılmasını adil ve eşit bir ortaklık
ilişki yerine teslimiyetçi bir anlayışla ele
alanlarla mücadele etmek bizim için sorun
değil, sadece gurur ve onur verir. Unutulmasın
ki, toplumuna ve tarihine yabancılaşmış bu tür
çarpık zihniyetlerin başarı şansı hiç yok”
der; diğer taraftan da, AB’nin emri olan
“uyum yaslarına” büyük bir uyum(!)
içerisinde imza atardı. Atmak konusu,
taraftarları tarafından öyle benimsenmişti ki,
kendilerini tutamazlar, tutarsızlığa
dayanamayıp ses çıkaran arkadaşları olursa,
onlara “Meclis kapısında” tekme tokat
atarlar; bununla da yetinmeyip partiden de
atarlardı…Sonra, millet hepsini meclisten
attı da, bu atılma işine geçici olarak ara
verilmiş oldu.
Kiralık
Aktörler
Bu orta
oyuncularının, bir de yardımcıları vardı.
Bunların işi
gazel okuyup etrafı şekillendirmekti…
Kendi,
kendilerine de rol biçerlerdi.
Yani, kimi
Sivil Toplum Kuruluşları…
Bu Avrupa
Birliği meselesinde, asıl görevliler kendileri
olmasalar bile, çok hizmetleri dokundu; hatta
işleri kapalı kapılar arkasında yürütenler,
kotaranlar, pazarlayanlar asıl bunlardı...
Bu STK’nın
çok ünlüleri vardır.
Bunları hepiniz
çok yakından tanırsınız…
Çünkü üyeleri,
marifetlerinden ötürü, medyada hep boy
gösterirler…
Kimileri yatları
ile okyanusları fethe çıkar.
Kimileri
“Ağalığı” ile ünlenmişti.
Bazıları futbol
kulüplerimizin yöneticileridir.
Bir kısmının da
adı, sık sık mali konularda basında yer alır.
Kimi zaman, naylon faturacılığında ve kimi
zamanda vergi affında…
İşte bunlar,
Ankara ve Brüksel ve hatta
Vaşington’da lobi oluştururlar;
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne nasıl
pazarlanacağını kotarmaya çalışırlardı. Arada
sırada gazetelere boy boy ilanlar vererek,
Türkiye’nin “Alî” çıkarlarının (bazı
bozguncular kendi çıkarları için derler) nasıl
olursa olsun, Avrupa Birliği’nden geçtiğini
kamuoyuna duyuruyorlardı.
Bu ilanlarda
“Birey olarak, toplum olarak geleceğimizi
AB’de görüyoruz. AB üyeliğini, kendimiz,
çocuklarımız ve geleceğimiz için istiyoruz.
Doğru adımların, doğru zamanlarda
atılmamasının bedelini gelecek kuşakların
çekmesine izin vermeyiz. Türkiye’nin yeri
AB’dir. Kaybedecek zamanımız yok” derler ve
kuru-sıkı tehditlerde bulunurlardı.
Bunu
kendileri için istedikleri zannedilmesin, bir
çoğu zaten AB ülkelerinde mal-mülk edinmiş ve
hatta bazıları oraların vatandaşları bile
olmuşlardı. Bu alanda öyle mesafe
kazanmışlardı ki, Avrupa’dan ABD’ye
sıçramışlar ve burada da “Girin-kart” alarak
yurttaş olmuşlardı. Yani, Türkiye’den çok AB
ve ABD’ye bağlı idiler.
Doğrusu,
işlerini ustalıkla, tam profesyonelce
yapıyorlardı. Sanki gerçek oyuncular
kendileriydi ve bunu Türk milleti için
yaptıklarını söylüyorlardı.
Ortalıkta
“işbirlikçi”, “ver-kurtulcu” ve “mandacı”
olduklarına dair bazı söylentiler dolaşmasına
rağmen, bunlara pek aldırmazlardı. Çıkarları
doğrultusunda, burunlarının dikine giderlerdi.
Öyle ki bunlardan bir grup “3 Ağustos’un”
bayram olması teklifini yetkililere
götürmüşlerdi. 3 Ağustosta, ne mi
diyeceksiniz? Gülmez “Devlet” büyüğü ve
takımınında altında imzası bulunan “AB Uyum
Yasalarının” TBMM’nde kabul edildiği
tarihtir. Diyarbakır Sanayici ve İşadamları “3
Ağustos günü demokrasi günü olarak bayram ilan
edilmelidir. Önerimizi TBMM’deki tüm
parlamenterlere çağrıda bulunuyoruz.”
demişlerdi…
Bir de
STK’dan parça başı iş yapanlar vardı. Bunlar
AB Türkiye temsilcilerine ve
büyükelçiliklerine hazırladıkları “dip oyma”
projelerini sunarlar ve aldıkları mali
desteklerle “işlevselliklerini” göstermeye,
kanıtlamaya çalışırlardı. Bunların yüzlercesi
Anadolu topraklarında AB’nin himayesinde
fink atardı. Bir rivayete göre bunlardan
yüz bin adet varmış… AB, STK Komisyonu Sivil
Toplum Geliştirme Programı (STGP) destek
Ekibi, illerde eğitim programları tertipliyor
ve çalışmalarını düzenli olarak sürdürüyormuş.
Seminer dizisinde bugüne kadar Diyarbakır,
Van, Kars, Ardahan, Adana, İzmir, Antalya,
İstanbul, Kayseri, Ankara, Mardin, Samsun ve
Trabzon’da eğitimler yapılmış. “Yerel
Sivil Girişimler”, Türk – Yunan Sivil
Diyalogu” ve “Yerel Yönetimler Arasında
İşbirliği” konuları en fazla rağbet edilenler
imiş…
İşte böylece
aylar, yıllar geçmiş ve bugünlere kadar
gelinmiş…
Ne Pahasına
Olursa…
Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne üyelik için hep
izlemiş olduğu ver-kurtul siyaseti yeni
yönetim tarafından daha da geliştirilmiş,
ileri boyutlara taşınmış durumdadır.Bu
siyasetin en açık örneği Kıbrıs’ta Annan
Planı Referandumunda görülmüştür. Kuzey
Kıbrıs Türk Halkı adeta “Evet” oyu vermek
için zorlanmıştır. Uyum yasaları
birbiri ardına çıkararak İkiz Yasalar Türk
Devleti’nin temeline yerleştirilmiş; reform
adı altında yerel yönetimlerde çıkarılan
yasalarla otonomi yani özerkliğin yolu
açılmıştır.
Bugün, bu
yöneticiler için önemli olan tek bir şey var;
O da, nasıl olursa olsun AB’den
“müzakerelerin” başlatılması için bir tarih
almak. Tarih alınsın ki, AB’nin burnu
ve eli Türkiye’nin içerisine biraz daha
girsin; gölgeleri değil kendileri dümene geçip
daha müdahaleci hale gelsinler. Gelsinler ki
hesap görülsün.
Kimin mi?
Kimin olacak,
Türkiye Cumhuriyeti’nin. Taraflar tek başına
bunu yapamayacaklarından, birbirlerine
muhtaçtırlar. Mustafa Kemal Atatürk’ün
kurduğu Bağımsız ve Egemen Türkiye Cumhuriyeti
Devleti ortak hedef. Ancak, özellikle
içerideki aktörler için geçerli ve gelenek
haline gelmiş bir uğursuzluk söz konusu… Kim,
AB’ne girmek için ver-kurtul derse çarpılıyor,
eşekten düşmekten beter oluyor… Unutulmasın..
Masalımızda,
askerlerle ilgili söyleneceklerde var…
Onları dinlemek
istemiyor musunuz?
Herhalde
gönlünüz razı olmuyor, olur mu bu kadar
diyorsunuzdur…
Ne oldu öyle,
kendinizden geçtiniz, tekrar uykuya mı
daldınız?
Vay sizi
uykucular, vay!..
Hep son söze
gelindiğinde, dalıp gidiyorsunuz böyle…
Bu seferde öyle
olsun…
Nasıl olsa bir
gün gelir bu işin sonunu da öğrenmeyi
istersiniz…
Hep uyuyacak,
hep rüya görüp hayal aleminde
dolaşmayacaksınız ya!..
Bir gün (O gün
mutlaka yaşanacak) gelecek yaşamın gerçekleri
ile yüzleşmek zorunda kalacaksınız…
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |