|
PARİS - SAN REMO - SEVR’DE
TÜRKİYE’Yİ YOK ETME PLANLARI – II
*
Harry N. HOWARD1
Türkiye’yi ve Türkleri yok
etmek amacı Devletler arası alanda nasıl
gelişmiştir? Bütün bir Avrupa topluluğu
yanında Amerika’da dahil bu plânlar nasıl
geliştirilmiştir? Ermeni, Rum, Yahudi ve
kendilerini Türk toplumundan ayrı sayan bütün
çıkarcı çevreler bu yıkılma ve çökme
devresinde nasıl hareket etmişlerdir. Bu
suallerin cevaplarını tam bir tarafsızlıkla
Howard’ın yazısında bulmaktayız.
Türk Görüşü
Türk delegasyonu
başkanı Damat Ferid Paşa'nın 17 Haziran 1919
'da yüksek konseye bir bildiri okumasına izin
verildi. Paşa, Türkiye'nin savaştaki
davranışlarını affettirmeye çalışmayacağını
söyleyerek Türkiye ile Wilson prensiplerine
uygun bir barış yapılmasında ısrar etti. Trakya'
da İstanbul ve Edirne'nin emniyeti için
İstanbul'un kuzey batısından geçen bir sınır
teklif etti. Asya tarafında ise Türkiye, Kuzey
Karadeniz'e kadar olan toprakları, doğuda Dicle
Nehri ve savaştan önceki Türk-İran sınırına
kadar olan yerleri istiyordu. Bu yöre Musul,
Diyarbakır vilayetleri ile Halep'in bir kısmını
da içine alıyordu. Bundan başka ülkenin
korunması için gerekli olduğundan kıyılara
yakın bulunan adalar da Türkiye'de kalacaktı.
Türkiye, Ermenistan sınırı üzerinde tartışıp
bir anlaşmaya varabilirdi. Araplar'a gelince;
Türkiye, Osmanlı egemenliği altında kalmak-şartı
ile Suriye, Filistin, Hicaz, Asir, Yemen ve
Irak'a bağımsızlık tanıyacaktı. Bunun yanı sıra
Türkiye, Mısır ve Kıbrıs'ın durumu ile ilgili
olarak İngiltere ile görüşmeye hazırdı. Osmanlı
halkı hiçbir zaman "İmparatorluğun
parçalanmasını veya değişik devletlerin
mandası altına girmesini" kabul edemezdi.
Clemanceau'nun
Suçlaması
Bunlar,
gerçekleştirilmesi imkansız dileklerdi; çünkü
kuvvetler Osmanlı yönetimindeki uluslara
"bağımsızlık" vaadetmiş bulunuyorlardı; ve daha
önemlisi, Anadolu, Suriye, Filistin, Arabistan
ve Mezopotamya'da ellerine geçirdikleri yerleri
kaybetmemekte kararlı idiler. 25 Haziran
tarihli tehditkâr bir mektup ile Clemanceau,
Türk halkını şöyle suçluyordu: "... Ne
Avrupa'da, ne Asya'da, ne de Afrika'da Türkiye
yönetiminde hiçbir yer yoktur ki, maddi
değerlerini yitirmemiş, kültür düzeyi düşmemiş
olsun. Yine hiçbir yer yoktur ki, Türk
yönetiminden kurtulduktan sonra maddi
değerlerde ve kültür düzeyinde yükselmemiş
olsun. Ne Avrupa Hıristiyanları arasında ne de
Suriye, Arabistan ve Afrika' daki Müslümanlar
arasında Türkler, ele geçirdikleri yerleri harap
etmekten başka bir şey yapmamışlar, savaşla
kazandıkları hiçbir şeyi barış içinde
geliştirmemişlerdir, çünkü olanakları bu yönde
gelişmemiştir."
Böyle bir tutum
bulunduğu sürece Türk sorununa âdil bir çözüm
yolu beklenemezdi.
Wilson Durumu
Yeniden Ele Alıyor
Wilson'un
konferanstan ayrılmaya kalkışması üzerine Lloyd
George, 25 Haziran 1919’da Türk sorununu
tekrar ele aldı. Sınırları hazırladı, fakat
bölgelerin değişik yönetimlere verilmesini,
Amerika'nın manda kurmak hakkındaki kesin kararı
öğrenilinceye kadar erteledi. Clemanceau
İstanbul'un durumunun karışık olduğunu ileri
sürerken Wilson da Lloyd George 'un fıkirlerini
kabul etti. Wilson' a göre Türkiye'den
ayrılacak bölgeler Mezopotamya, Suriye ve
Ermenistan idi. İtilaf askerleri güvenliği
korumak için buralarda kalacaklardı. Lloyd
George, Ermeniler hakkında endişeleniyordu;
Clemanceau'nun aklında ise İtalyanlar vardı.
İtalyanların
davranışları tamamen
konferansın
izni
dışında idi.
Wilson'un önerisi,
"Türkiye' nin bırakmaya razı olduğu kısımları
ayırmak ve Türkiye'yi İtilaf ve İttifak
Devletleri' nin nezaret ve yönetiminde hareket
etmeye zorlamak" idi. Türkiye'yi manda
altına almanın yanlış bir tutum olacağına,
fakat yine de "bir kuvvetin yönetimi"
gerektiğine inanıyordu. İstanbul ve Boğazlar
"tarafsız bölge" olarak bırakılmalı idi;
zaten buraları şimdiden İtilaf kuvvetleri
elinde bulunmakta idi. "Sultan ve hükümeti
İstanbul' dan çıkarılacak, İtilaf ve İttifak
Kuvvetlerine verilecek haklar belirtilecekti."
Fakat her şeyi çözümlemiyordu. Lloyd George
bu konunun "Türkler' in İstanbul' dan
çıkarılıp çıkarılmayacağı ile de ilgili
olduğuna" işaret etti. Wilson bu sorunu
çözümlenmiş sayıyordu, çünkü O'na göre;
"Türkler İstanbul' dan temizlenmeli idi."
Türkiye'nin manda
altına alınması konusu ertesi gün de dörtlü
konseyi oyaladı. Wilson, İstanbul ve Boğazlar
bölgesinde Amerikan mandası planını Amerikan
senatosuna götürmeyi kabul etti. O'na göre
bütün bu anlaşmazlıklar İtalya yüzünden
çıkıyordu. Clemenceau da "Asya sorununu
İtalyanlar' la konuşmayı şimdilik reddetmek
taraflısı olduğunu" söyledi. Lloyd George
ise İtalyan saldırısının ve işlere karışmasının
"Müslüman toplumlarda -özellikle Hindistan'
da- hoşnutsuzluğa yol açacağından"
korkuyordu. Wilson İtalyanlara "Üçlü
Uzlaşmaya bağlı kalmaya devam edip
etmeyeceklerinin sorulmasını" teklif etti.
Eğer bağlı kalacaksa, İtalya da İtilaf
kuvvetlerinin yanında yerini almalı ve "tek
başına hiçbir şey yapmamalıdır." Lloyd
George ise İtalyanların St. Jean de Maurienne
Anlaşması'nın tanıdığı haklardan bile çok daha
ileri gittiklerini iddia etti. 28 Haziran' da
Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve
Fransa Roma'yı uyararak, bu davranışlarını
kısıtlamadıkları takdirde "bir zamanlar
onunla birlikte olmaktan kıvanç duyan
dostlarından hiçbir yardım ve ilgi
görmeyeceğini" açıkladılar.
Bu arada King-Crane
Komisyonu incelemelerde bulunmak üzere Küçük
Asya'ya gitmişti. 25 Haziran'da Lloyd George,
Suriye'deki Faysal'dan bir telgraf aldığını ve
bu telgrafta Faysal'ın komisyonun İtilaf
Kuvvetleri'ni temsil etmediğinden şikayetçi
olduğunu açıkladı.
Faysal
İngilizlerin Suriye'yi mandası altına
alabileceklerini, fakat böyle bir mandayı kabul
etmelerinin tavsiye edilemeyeceği hakkında
General Allenby'den gelen bir telgrafın da
çevirisini yolluyordu. King-Crane Komisyonu 1919
baharının geri kalan kısmını ve bütün yazı
Küçük Asya'da geçirdiler ve Eylül ayında Paris'
e döndüler. Öğrendikleri şeyler öyle bir
durumda idi ki, Amerikan Hükümeti bile barış
konferansım karıştırmamak ve özellikle Fransa'yı
tedirgin etmemek için bunları örtbas etmek
yolunu seçti. Genel olarak komisyon, şu çözüm
yollarım öneriyordu:
1- Anadolu ile
beraber manda altına alınacak Kilis hariç bir
Ermenistan Devleti.
2- Türkiye'den
ayrı ve manda altında uluslararası bir İstanbul
Devleti.
3- Ayrı bir Türk
devleti için manda idaresi.
4- Türkiye 'yi
yönetecek mandaya bağlı olmak üzere İzmir
yöresinin yönetimi dışında Yunanlılar'a başka
toprak verilmemesi.
5- Mezopotamya ve
Suriye hariç Ermenistan, İstanbul Devleti ve
Türk Devletini içine alacak tek ve geniş bir
manda kurulması.
6- ABD’nin bu
mandayı üzerine alması.
Rusların da
Görüşleri Vardı
Barış görüşmeleri
sırasında Paris'te resmi bir Rus' delegasyonu
yoktu. Fakat bu, Prens Lvov, Sazonov, Chaikovsky
ve Maklakov gibi kişilerin Rusları ilgilendiren
konularda muhtıra vermelerine engel olamadı.
Ruslar'ın en çok ilgilendiği konular tabiidir
ki İstanbul ve Boğazlar sorunu idi. Bratianu'nun
1 Şubat 1919 da diğer geniş topraklar arasında
Besarabya ile ilgili isteği 18 Şubat 1919 da
yerine getirildi. Romanya'da burayı "geçici
olarak" 1918 Mart'ından beri işgal altında
bulunduruyordu. Bu durum Bolşeviklerin
80.000.000 dolarlık Romen altın stokunu zorla
ele geçirmesine ve Romen Başbakanı Diamandi'nin
sürülmesine yol açtı. İngiliz ve Amerikan
politikasına da uygun olarak barış konferansının
aldığı tedbirler Rusya'nın Boğazlara karadan
ulaşmasını engelleyecek, Romanya'da da
Rusya'nın kara ve deniz kıyısındaki topraklarım
tehdit etme fırsatı verecekti. Yukarıda adı
sayılan kişilerden kurulu Rus politik
konferansı, Romanya'nın işgal hareketini
protesto etti. Fakat bunların protestosu da
Sovyetler Birliği'ninki gibi etkisiz kaldı. Ne
liberal ne de Bolşevik Rusya, yeniden kurulmuş
bir devletin İstanbul'a doğru ilerleme
fırsatlarının bu şekilde engellenmesini
istemiyordu.
İstanbul ve
Boğazlar' ın manda altına alınması kesin
olduğuna göre Rus konferansı, tek çözüm yolu
olarak, Milletler Cemiyeti kontrolünde
Rusya'nın manda kurmasında ısrar etti.
İstanbul'un başka ellerde olması, Rus
emellerinin gerçekleşmesini geciktirebilirdi.
Ruslara göre kabul edilebilecek tek yönetim
şekli şöyle olabilirdi:
1- Savaş ve
barış zamanında ticaret gemilerine Boğazlar'dan
geçiş serbest olacak.
2- Savaş ve
barışta kara ve deniz kuvvetlerinin nehir
gemilerine serbest geçiş sağlanacak.
3- Savaş ve
barışta, nehir kuvvetleri olmayan kara ve deniz
kuvvetlerinin savaş gemilerine Boğazlar'ın
kapatılması.
Yalnız İngiliz
savaş gemilerine geçiş tanıyacak şekilde
Boğazlar'ın tarafsızlaştırılması Rusların işine
gelmiyordu. Böyle bir durum yerine eski rejimin
devam etmesi onlar için daha iyi idi. Fakat
tabiidir ki konferans ne bir şey yapabilirdi, ne
de yapacaktı. Lloyd George'un daha sonra da
belirttiği gibi Rusya, çok müşkül bir sorundan
kurtulmuştu.
Yunan
Hareketleri Kınanıyor
Yüksek Konsey
Haziran başında Venizelos'u, Anadolu'da fazla
ileri gitmiş olmasından ötürü sert bir dille
uyardı. Bunun üzerine Yunan başbakanı
ordularına daha da ilerlemek için emirler verdi.
İtalya zaten barış konferansı ile anlaşmazlık
içinde bulunuyordu. Bu durum nedeni ile ve kendi
aralarındaki anlaşmazlıkları da gidermek üzere
Venizelos ve İtalyan başbakanı Tittoni 29
Temmuz 1919 da birbirlerine yardım edeceklerine
ve barış konferansında birbirlerini
destekleyeceklerine dair bir sözleşme
imzaladılar. İtalya, elde edeceği bazı haklar
karşılığında Yunanlıları Doğu ve Batı Trakya
ile Kuzey Epir davalarında destekleyecekti.
Yunanistan da İtalya'nın Avlonya'da egemen
olması ve Korfu'nun tarafsızlaştırılması
fikirlerini savunacaktı. Eğer Yunanistan,
Trakya ve Epir'de istediklerini elde edebilirse,
Anadolu'da Menderes'ten ötede kalan yerleri
İtalya'ya bırakacaktı. Bundan başka İtalya'ya
İzmir'de ticaret hakkı da verilecekti. Buna
karşılık İtalya'da Ege de işgal etmiş olduğu
adaların egemenliğini Yunanistan'a devredecekti.
Yalnız dini teminat ve kültürel hakları ile
Rodos Adası İtalyanlarda kalacaktı. Taraflardan
biri koşulları yerine getirmeyecek olursa, bütün
anlaşma ortadan kalkacak, herkes dilediği gibi
davranabilecekti. 22 Temmuz 1920 de İtalya
anlaşmayı bozunca Venizelos İtalya'yı, Sevr
Antlaşması'nı imzalamamakla tehdit etti.
Versay
Antlaşması'nda Türkiye
28 Haziran'da
Almanya'nın imzaladığı Versay Antlaşması'nda
Türkiye ile ilgili maddeler oldukça ilginçtir.
147. Maddeye göre Berlin, İngilizlerin Mısır'ı
himayesini kabul ediyor ve kapitülasyonlardan
vazgeçiyordu. 155. Maddeye göre de Almanya,
İtilaf ve İttifak Devletleri'nin "Türkiye ve
Bulgaristan ile ilgili olarak Almanya'nın veya
Türkiye ve Bulgaristan'da bulunan Alman
halkının hakları, çıkarları, imtiyazları"
konusunda alacağı kararları kabul ediyordu.
Eski topraklarının bir kısmı ile Yugoslavya
kurulan, bir kısım toprakları da Romanya ve
Kuzey İtalya'ya eklenen iki monarşik devlet
Avusturya-Macaristan da buna benzer koşullar
kabul ediyordu. Almanların emelleri de Bağdat
demiryolu dahil- İtilaf devletlerinin yararına
olmak üzere ortadan kaldırılıyordu. Milletler
Cemiyeti Mukavelesi'nin 14 Şubat 1919 da
Wilson'a sunulmuş bulunan 19. maddesinin eşi
olan Versay Antlaşması'nda da sözü geçen 22.
maddeye göre Türkiye'nin Osmanlı
İmparatorluğu'ndan ayrılacak kısımlarının
manda altına alınması gerekli idi. Daha İtilaf
Devletleri'nin nereleri alacaklarına karar
vermemiş olmasına rağmen, bu maddeye göre
Türkiye tamamen parçalanıyordu.
Sonunda 27 Kasım
1919 da Bulgaristan ile Nöyyi Antlaşması
imzalandı. Sofya yolu ile Karadeniz'e
bağlantısı kalmakla beraber, Yunanistan
çıkarına Bulgaristan'ın Ege Denizi'ne olan
ilişkisini kesen bu antlaşma ile Venizelos,
emellerinin bir kısmına erişmiş oluyordu.
1Ağustos 1914 deki duruma dayanarak Yugoslavya
ve Romanya için de stratejik alanda bazı
düzeltmeler yapılacaktı.
İngilizlerin
Gerçek Emelleri
Bütün bu zaman
içinde Büyük Britanya, Yakın ve Ortadoğu'da
tamamen egemenliği ele geçirebilme politikası
güdüyordu. Bazı İngilizler İstanbul'un İngiliz
mandası altına alınabileceğinden söz ederken
bazıları da Türkiye ile bir antlaşma yaparak
kontrol hakkı elde etme düşüncesinde idiler.
Yunanlılar iyice yorulmuş olan Türkleri kesin
olarak yenmekte kullanılacaktı. Hatta Baron
Wrangel, General Denikin ve Beyaz Ruslar
Bolşevikler'e karşı gereken cephane ve savaş
gereçlerine sahip olduklarından Yunanlılar,
Ruslar' a karşı da kullanılabilirdi. Zaten
şimdiki halde Bakü ve Batum İngilizlerin elinde
idi. 9 Ağustos 1919 da İran ile yapılan bir
antlaşmaya göre İngiltere İran' ın da içişlerine
karışabilecekti. Afganistan'ın da İngiliz
himayesine girmesi ile Akdeniz ve Kızıl
Deniz'den Hindistan kapılarına kadar olan bütün
topraklar İngiliz kontrolü altına girmiş
olacaktı.
13 Eylül 1919 da
Lloyd George Clemenceau'yu, İngiliz askerlerini
Suriye, Kilis ve Toros geçitlerinden geri
çekmekle tehdit etti. Böyle bir çekilme, İngiliz
işgalinde yalnız kalan Filistin ve
Mezopotamya'yı bırakacaktı, fakat kuvvetleri
çok zayıf olan Fransızların durumu, zaten
kendilerini Suriye'ye ciddi şekilde tehdit
etmekte olan Arapların merhametine kalacaktı.
Şimdi daha iyi anlaşıldığı gibi Lloyd George'un
bu davranışları, İngilizlerin İstanbul'u
kontrolleri altına almak ve Suriye'de
Fransızların zararına olacak bir Arap
konfederasyonu kurmak ile ilgili tasarılarının
bir parçası idi. Clemanceau, Filistin-Suriye,
Suriye-Musul arasında çizilecek sınırları
tartışmaya hazırdı. Bir yandan da Osmanlı
İmparatorluğu'nun parçalanmasının imkansız
olmasından korkuyordu. Suriye ve Mezopotamya
manda altında iken Faysal, Suriye'de
Fransızlara karşı tasarladıklarını
gerçekleştirebilirdi. Clemenceau'ya göre en iyi
yol, bir Fransız danışmanının yönetiminde
hareket edecek Sultanın İstanbul'da bırakılması
olacaktı. Lloyd George ise, hiçbir İngiliz
Hükümeti'nin böyle bir tasarıyı kabul
etmeyeceğini ve İstanbul için tek çıkar yolun
Amerikan mandası olduğunu düşünüyordu. 15
Eylül 1919 da, Lloyd George'un görüşüne uygun
bir anlaşmaya varıldı.
Lloyd George'un
sözleri, İstanbul Hükümeti ile İngiltere
arasında 12 Eylül 1919 da yapılan ve
İngiltere'ye bütün Türkiye'yi yönetme hakkını
veren sözde gizli anlaşmanın ışığında oldukça
ilginç görünmektedir. Bu anlaşmaya göre,
İngiltere Türkiye'nin toprak bütünlüğünü
sağlayacak, İstanbul başkent olarak kalacak,
Boğazlar İngiliz kontrolü altına girecekti.
Türkler, Musul vilayeti için gerekli emniyeti
sağlaması düşüncesi ile bağımsız bir Kürdistan
kurulmasına izin vereceklerdi. Sultanın dini
otoritesi de Suriye, Mezopotamya ve diğer
yerlerde İngilizlerin emrinde olacaktı. Buna
karşılık İngiltere, Türkiye'de çıkacak herhangi
bir ayaklanmayı bastıracak ve Türk isteklerini
Konferansta destekleyecekti. Son olarak,
İngiltere, Kıbrıs ve Mısır'daki haklarından
vazgeçecekti. Bundan sonra İngilizler, Türkleri
İstanbul' dan çıkartmak fikrinde fazla ısrar
etmediler. Bu tarihi ve stratejik noktada bir
Türk Hükümeti, İngiliz donanması tarafından
kontrol edilebilirdi.
Sevr Anlaşması
ve Türkiye'nin Parçalanması
Yukarıda da
anlatıldığı gibi, aylar süren tartışmalardan
sonra bile İtilaf Devletleri, Türk sorununu
Paris'te çözümleyemediler. Herkes İstanbul ve
Boğazların uluslar arası duruma getirilmesinde
ve Osmanlı İmparatorluğu'nun gizli anlaşmalar
gereğince parçalanmasında hemfikirdi. Fakat bu
belgelerin Bolşevikler tarafından ilan edilip
yayınlanması ve Başkan Wilson'un tutumu sonunda
bu anlaşmalar önemini kaybetti ve özellikle
Suriye, Filistin ve Mezopotamya ile ilgili manda
prensiplerinin tekrar düzeltilmesi gerekti. Son
Amerikan delegesi de 1919 Aralık ayında, daha
Türkiye ile bir barış antlaşması imzalanmadan,
Paris'ten ayrıldı. Zaten kuvvetlerin eski
imparatorluğun ganimetlerini paylaşmakta
rekabet etmeleri, Türk- Yunan Savaşı ve Mustafa
Kemal Paşa'nın ortaya çıkışı bir antlaşma
yapılmasını güçleştiriyordu. Lloyd George,
"Amerika Birleşik Devletleri'nin ne yapacağı
belli oluncaya kadar" Türkiye ile hiçbir
antlaşma yapılmayacağını söylerken Amerika
Birleşik Devletleri de Türkiye ile Amerika
arasındaki barışı bozacak bir harekette
bulunmamaya ve Türkiye'de hiçbir sorumluluk
almamaya kararlı olduğunu tekrarlıyordu.
Daha Nisan 1919 da
Fransa ve İngiltere arasında, sonraları 24
Nisan 1920 de yapılan San Remo Petrol
Anlaşması 'nın temeli olan Long-Berenger Petrol
Anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma ile İngiltere
ve Fransa, Rusya'da, Romanya'da, İngiliz ve
Fransız sömürgelerinde ve özellikle
Mezopotamya'da bulunan petrol bölgelerindeki
ilişkilerini yeniden düzenlediler. Fransa
petrolün %25 ini kullanabilecekti. Savaş
ganimetlerini bölüşmekte sabırsızlanan İngiliz
ve Fransız hükümetlerinin bu davranışı
Ortadoğu' da hiçbir sorumluluk almamış olmakla
beraber kazanca ortak olmak isteyen ABD
Hükümeti'nin sert tepkisine yol açtı.
25 Nisan 1920 de
San Remo da İtilaf Devletleri, İngiltere'nin
Türkiye ile yapılacak barış hakkında
hazırladığı koşulları kabul ettiler; fakat bu
belgeler Ağustos ayına kadar imzalanmadı. Lloyd
George durumu 29 Nisan 1920 de Avam
Kamarası'nda şöyle açıkladı: "Boğazlar' ı
koruma görevimizin yanı sıra, Filistin'i ve
Musul dahil Mezopotamya'yı yönetmek zorundayız.
Fransızlar Kilis’i, İtalyanlar da
Antalya ve çevresini korumayı üzerlerine
almalıdırlar."
İngiliz
Başbakanının İngiltere ve Uzlaşma Kuvvetleri’nin
Anadolu'da yüklenecekleri görevleri anlatırken
kullandığı dil böyle idi. San Remo'da hazırlanan
tasarı şu konularla ilgili idi:
1- Sultanın
İstanbul'da kalması.
2- İtilaf
Devletleri'nin Türkiye'nin Avrupa'daki
toprakları ile Boğazlar yöresini işgal etme
hakkı.
3- Yalnız Trabzon
ve Erzincan ile kalmayıp, denize de kıyısı olan
bir Ermenistan kurulması.
4- Türkiye’nin
Suriye, Filistin, Mezopotamya, Arabistan ve Ege
Adalarından vazgeçmesi.
Amerika Birleşik
Devletleri’nden de ya Ermenistan'ın mandasını
kabul etmesi ya da bu devletin sınırlarını
saptaması istendi. Gerçekten de Wilson,
Amerikan mandası sorununu 24 Mayıs 1920 de
Senatoya getirdi. Fakat bu konu 1 Haziran 1920
de Senato tarafından reddedildi.
Türk sorunu,
halifeliğe dokunan konularda çok hassas davranan
Hint müslümanları ile Büyük Britanya arasında
çetin zorluklara yol açtı. Barış görüşmeleri
sırasında bu zorluklar tekrar ortaya çıkıp
Türkiye ile anlaşma durumunu güçleştirdi. 19
Mart 1920’de 70 milyonun üstündeki Müslüman
Hint toplumunu temsil eden bir Müslüman
delegasyonu, Türkler ile yapılacak antlaşma
hakkında Lloyd George'u sert bir dille protesto
etti. Sultanın İstanbul' dan çıkarılmasına da
karşı gelen bu delegeler, Türklere karşı
savaşmadıklarını ve onları anavatanlarından
yoksun bırakmak istemediklerini söylerken
kuvvetlerin şimdi Türkiye'yi parçalamak
istemelerini de kınadılar.
Bundan başka,
Lloyd George'un Müslümanlara anlatmaya
çalıştığına göre İtilaf Devletleri, Türklerin
baskısı altında bulunan ulusları özgürlüklerine
kavuşturmaya uğraşıyorlardı. Müslüman
delegasyon, San Remo'daki yüksek konseye de sert
bir protesto sundu.
Türkler Sevr
Projesini Reddediyor
Bütün bunlara
rağmen, aylarca süren uzun çalışmalardan sonra,
San Remo'da gelişen fikirlere dayanan bir
antlaşma, 11 Mayıs 1920 de Damat Ferid Paşa'nın
başkanlık ettiği Türk delegasyonuna sunuldu.
Çok ağır olan koşullar, 8 Temmuz 1920 de Türk
delegasyonunun sert bir cevap vermesine yol
açtı. Türk muhtırasında da söylendiği gibi bu
bir "parçalanma sorunu" idi. Türk
bölgesindeki sözler durumu daha iyi
açıklamaktadır:
"Ulusallık
prensibi adı altında Ermenistan ve Hicaz gibi
önemli yerleri bağımsız yaparak ya da
Mezopotamya, Filistin ve Suriye gibi bağımsız
devletleri manda altına alarak; Mısır, Süveyş ve
Kıbrıs' ı İngiltere çıkarına Osmanlı
topraklarından ayırarak; ve Türkiye' yi Libya
ile Ege Adalarındaki haklarından vazgeçmeye
zorlayarak Osmanlı topraklarını yalnız
parçalamakla kalmıyorlar, aynı zamanda Doğu
Trakya ve İzmir yörelerini de yine aynı
şekilde Türkiye' den ayırmak ve Yunanistan'a
vermek istiyorlar...
Buralardan
başka, Kürdistan'ı da ayırmaya ve dolaylı olarak
geri kalan Türk topraklarını değişik kuvvetlerin
yönetimine verilebilecek bölge/ere bölmeye
çalışıyorlar.
Bu durumda,
Türk topraklarının üçte ikisinden fazlası
Osmanlı İmparatorluğu' ndan ayrılmış olacak.
Bütün bunların
yanı sıra antlaşma tasarısı, Osmanlı
İmparatorluğu' nun egemenliğine en ağır zararı
veriyor.
İstanbul' da
bile
Türkiye kendi
vatanında olamayacaktı. Sultanın ve Türk
Hükümeti' nin yanında -hattâ onların üstünde-
İstanbul Boğazı, Marmara ve Çanakkale Boğazı' nı
yönetecek bir (Boğazlar Komisyonu) bulunacaktı.
Bulgaristan bile
bir delege
yollayacağı halde Türkiye'nin bu komisyonda hiç
temsilcisi olmayacaktı.
"
Üzgün ve çaresiz
olan ve hükümetleri İtilaf Devletleri'nin
silahı altında bulunan Türkler, kendi ölüm
fermanlarını imzalamak istemediler. Fakat
İstanbul Hükümeti, 1O Ağustos 1920 de Sevr
Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı.
Sevr'i İmza Ve
Sonu
Sevr Antlaşmasına
göre Türkler'e yalnızca İstanbul, Marmara
kıyıları ve Gelibolu Yarımadası kalıyordu.
Türkiye, Asya tarafından Fransız ve İngiliz
mandalarına verilen Suriye, Mezopotamya ve
Filistin' den de vazgeçmeye zorlanmıştı. Hicaz
ise serbest ve bağımsız bir devlet olacaktı.
İzmir, Türk egemenliği altında olarak beş yıl
Yunanlılar tarafından yönetilecek, bu devre
sonunda yöresel meclis veya yapılacak
referandumla halk kabul edecek olursa kent,
tamamen Yunanlılara geçecekti. Bunların yanı
sıra Yunanistan, Boğazların girişini kontrol
altında bulunduran Gökçeada (İmroz) ve
Bozcaada'yı da ele geçirdi -ki bu da ilerisi
için bir hazırlıktı.- Bu durum, adaların
İngiliz donanması tarafından kullanılabilmesini
sağlayacaktı. Ermenistan, sınırları Başkan
Wilson tarafından saptanacak ve Erzurum,
Trabzon, Van ve Bitlis'i içine alan serbest ve
bağımsız bir devlet olacaktı. Türkiye, Mısır,
Sudan ve Kıbrıs'taki haklarını da İngiltere 'ye
devredecekti. Bunlardan başka Türkiye,
İtalya'nın çıkarına olmak üzere Ege
Adaları'ndan da vazgeçti.
Uluslararası
duruma getirme maskesi altında yapılan
Boğazlarla ilgili maddelerde anlaşma koşulları
çok ağır idi. Türkiye'nin İstanbul üzerindeki
"hak ve unvanı" etkilenmiyor gözükmekte ise
de, Türkiye'nin antlaşmayı kabul etmemesi
halinde durum İtilaf Devletlerinin daha fazla
lehine olacak şekilde geliştirilecekti. 37.
Madde şöyle idi:
"Çanakkale
Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı
ilerde, savaşta ve barışta, bir ayırım
yapmaksızın her devletin ticaret ve savaş
gemilerine veya askeri ve ticari donanmalarına
açık olacaktır.
Milletler
Cemiyeti'nin bir kararı olmadıkça bu sular
geçişe kapatılmayacak, savaş amacı ile
kullanılamayacak veya bu sularda karşılıklı
düşmanca davranışlarda bulunulmayacaktır. "
Boğazların
güvenliğini sağlamak için Türkiye, Çanakkale ve
İstanbul Boğazı ile Marmara'nın yönetimini
geniş yetkileri olan bir komisyona verecekli.
Bu komisyon, Amerika Birleşik devletleri
(isterse), Britanya İmparatorluğu, Fransa,
İtalya, Japonya, Rusya (Milletler Cemiyeti
üyesi olunca), Yunanistan, Romanya, Bulgaristan
ve Türkiye (Cemiyetin üyesi oldukları zaman)
temsilcilerinden kurulacaktı. Büyük kuvvetlerin
her birine ikişer oy hakkı verilmişti. Boğazlar
Komisyonu, yöresel yönetimden "tamamen ayrı"
bağımsız olarak yetkisini kullanacaktı. Geçiş
serbestliğine karışılması durumunda İtilaf
Devletlerine başvurulacaktı. Bu komisyon aynı
zamanda kent sağlığı ile ilgili kuruluşların da
görevini üzerine alacak, gerekli polis
kuvvetleri de doğrudan doğruya komisyonun
emrine girecekti. 57 ve 61. Maddeler,
Boğazlar'ın kullanılması ile ilgili kural ve
koşulları sınırlamaktadır: Bunlara göre:
"1- Savaş
gemileri, ancak Boğazlar' dan çıkıp en yakın
limana gidebilmek için gerekenin dışında ikmal
yapamayacaklar ve yalnızca denize dayanacak
kadar onarım yapılmasına izin verilecek.
2-
Savaş gemilerinin geçişi" en az" gecikme ile
yapılacaktı.
3-
Bir tehlike dışında savaş gemileri, yirmidört
saatten fazla Boğazlar' da kalamayacaklar,
düşman savaş gemileri ise yirmi dört saat ara
ile geçiş yapabileceklerdi.
4- Boğazlar ile
ilgili her türlü diğer savaş kurallarını
Milletler Cemiyeti kararlaştıracaktı."
Kuvvetlerin
kullanılışı da aynı kurallara bağlı olacaktı.
"Geçişin olağanüstü bir halde kapatılmış olması
dışında" komisyonun yönetimi altında olan
bölgelerde hiçbir devlet askeri çıkarma veya
geri çekme yapamayacak, bu bölgelere cephane
veya diğer savaş araçları sokulmayacaktır. Fakat
60. madde gereğince bu koşullar İtilaf
Devletleri'nin üstün durumda olduğu
"Milletler Cemiyeti' nin kararlarını uygulayan
savaşçı devletlerin kuvvetlerini
sınırlamayacaktır."
Bunlara bağlı bir
ek madde de ise Boğazlar Komisyonu'nun
kuruluşunu düzenleniyordu. Başkanlık, Amerika
Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, İtalya,
Japonya ve Rusya arasında ikişer yıllık
sürelerle değişecekti. Kararlar çoğunluk
esasına göre alınacaktı ye başkanın veto etme
hakkı olacaktı.Oy vermekten kaçınmak, aleyhte
oy olarak kabul edilecekti. Komisyon,
Boğazlarla ilgili kararları iptal etmeye veya
değiştirmeye yetkili olduğu kadar yenilerini
"hazırlamak, ilan ve kabul ettirmek"
hakkına da sahipti. Amerika Birleşik
Devletleri'nin komisyondaki yerini alması
ihtimalinin uzak olması ve Rusya'nın çok zıt
görüşlere sahip bulunması, Boğazları Türkiye'ye
karşı İtilaf Devletleri'nin elinde bırakıyordu.
Fakat eğer
kuvvetler Türk İmparatorluğu'nu parçalamak ve
Türklerin Boğazlardaki egemenliğini tamamen yok
etmek istiyorlarsa ekonomik, mali ve hukuki
yönden de her şeyi kendilerine bağlamaları
gerekiyordu.
Antlaşmanın mali
konular ile ilgili bölümünün önsözüne göre
"Türkiye'ye yardım edip onu biraz rahata
kavuşturmak isteyen İtilaf Devletleri”
İngiltere, Fransa ve İtalyan
temsilcilerinden meydana gelecek ve Türkiye'nin
mali, ekonomik ve idari politikalarını
düzenleyecek bir grup kurulacaktı. Antlaşmanın
246. maddesine göre de eski "Genel Borçlar"
(Duyun-u Umumiye) adlı yönetim kurulunda
yalnızca İngiliz, Fransız (Osmanlı Bankası'ndan
bir üye dahil) ve İtalyan temsilcileri olacaktı
-Alman ve Avusturyalı üyeler tamamen
çıkarılıyordu.- Bu kurallar çok kesin, kurulun
yetkileri çok genişti. Dr. Blaisdell bu konuda
şöyle diyordu:
"Sevr
Antlaşması’na göre ekonomik konuların bir
teki bile Türk yönetimi altında kalmıyordu.
Paranın değerindeki gelişmeler, ekonomik
değişiklikler, vergi reformu, yerli ve yabancı
hükümet finansmanları, gümrük yönetimi,
ihaleler, ülkenin bütün kaynakları (dış
borçları karşılamakta kullanılması
kararlaştırılmamış olanlar da dahil) bütün
hepsi bu komisyonun yetkisi içine giriyordu. Bu
ekonomik kölelik ile Türkiye, İtilaf
Devletler’ ne zincirle bağlanmış gibi
oluyordu."
Sevr
Antlaşması'nın yanı sıra İtalya, Fransa ve
İngiltere arasında İtalya'nın da Türkiye'deki
payını almasını onaylayan üçlü bir anlaşma
yapıldı. Buna göre İtalya, Güney Anadolu ve
Antalya'yı, Fransa' da Kilis ve Suriye sınırına
kadar Kürdistan'ı alacaktı. Bu yeni antlaşmanın
amacı, "Türkiye'ye kaynaklarını işletmekte
yardım etmek ve geçmişteki olaylara yol açmış
olan rekabet ve anlaşmazlıklara son vermekti."
Aynı zamanda bu antlaşma, Türkiye'nin
yeniden düzenlenmesinde kurulacak bütün
uluslararası komisyonlarda ve ekonomik tutumda
eşitlik öngörüyordu. Üç kuvvetten hiç biri
diğerinin hak ve yetki alanına giremeyecekti.
İtalyanlar Ereğli kömür madenlerini işletmek
yetkisini de elde ettiler.
İtalya ve
Yunanistan arasında da Küçük Asya ile ilgili bir
anlaşma yapıldı. Türkiye Sevr Antlaşması ile
Oniki Ada'yı zaten İtalyan1ar'a bırakmıştı.
Bununla beraber, aynı tarihte yapılan
Yunan-İtalyan Anlaşması ile İtalya, Ege
Adaları'nı Yunanistan'a verdi. Rodos şimdilik
İtalyanlarda kalacaktı. Fakat İngiltere
Kıbrıs'ı Yunanistan'a bırakmaya karar verdiği
zaman İtalyanlar da Rodos'ta bir referandum
yapacaklardı. Buna karşılık Yunanistan,
İtalya'ya İzmir'de ticaret hakkı tanıdı. Fakat
bu anlaşma, İtalyan Dışişleri Bakanı oluşundan
birkaç hafta sonra Kont Sforza tarafından 22
Temmuz 1922 de bozuldu.
İtilaf ve İttifak
Devletleri arasında yapılan son bir antlaşmaya
göre de Trakya toprakları Yunanistan' a verildi.
Bulgaristan ise Ege Denizi'ne ulaşabilmek için,
iki devlet arasında kararlaştırılan koşullara
uygun olarak, Yunan topraklarından serbest
geçişe sahip olacaktı. Bununla beraber
Bulgaristan, Milletler Cemiyeti'nin garantisi
altında olmak üzere, Dedeağaç'ın bir kısmını da
alacaktı. Trakya'nın Yunanlılarda olması,
İngiltere'ye Avrupa yolu ile karadan İstanbul'a
yaklaşabilme imkanı sağlıyordu. Trakya'nın
teslimi ile beraber, daha önce de belirtildiği
gibi Boğazların girişinde bulunan ve eskisi gibi
bundan sonra da İngiltere için Çanakkale'ye
karşı girişilecek deniz hareketine başlangıç
noktası olacak olan Gökçeada (İmroz) ve
Bozcaada da teslim ediliyordu. Böyle bir
anlaşma ile İngilizler, bu bölgede en üstün
duruma geçiyorlardı.
Türkiye ile
yapılan Barış Antlaşması işte bu durumda idi.
Kuvvetler, İmparatorluğu parçalayıp
ganimetleri galipler arasında bölüştürmek,
geriye kalan "bağımsız" Türkiye'yi de yine bu
kuvvetlerin ekonomik, hukuki ve mali yönetimi
altına koymuşlardı. Fakat antlaşma zamansızdı
ve İtilaf Devletleri'nin Türkiye ile ilgili
emellerini yansıtmaktan ileriye gitmiyordu.
Sevr ganimetlerini en çok toplayan iki galip
devlet İngiltere ve Fransa, kaybedenler ise
Türkiye ve Rusya idi. Bir Rus diplomatının
yakındığı gibi Sevr Antlaşması, Boğazlar
konusundaki maddeler ile Rusya'nın bütün güney
kıyılarını (2.230 km.) herhangi bir saldırıya
karşı açık bırakıyordu. Bundan başka Rus
limanı Batum, "uluslararası duruma
getirilmiş", İran'a bu limanı serbestçe
kullanma hakkı verilmişti. Bu, Sovyetler
Birliği'ne karşı girişilecek bir hareket halinde
İtilaf Devletleri'nce, Hazar Denizi ve Kafkasya
üzerinden İran'dan geçiş fırsatı vermiş
oluyordu. Bir yıla yakın kısa bir zaman içinde
Türkiye ile Rusya da müşterek tehlikelere karşı,
aralarında politik bir bağ kurdular.
Kuvvetler Sevr'de,
Küçük Asya'daki manda prensiplerinin ve
sınırlarının, Milletler Cemiyeti'ne
sunulabilecek şekilde, karşılıklı anlayış
içinde yapılmasına karar vermişlerdi. Buna göre
23 Aralık 1920 tarihinde San Remo'da ikinci bir
konferans toplandı. Burada Fransa ve İngiltere
"Suriye ve Lübnan, Filistin ve Mezopotamya
ile ilgili bazı uzlaşmalara vardılar."
Sınırlar, Suriye aleyhine olarak ve Ürdün ile
Litani nehir kaynaklarını Filistin'de bırakarak
yeniden düzenlendi. Musul resmen İngiltere'ye
verildi ve İngiltere, Fransa'nın da rızası
olmadan Kıbrıs'tan vazgeçmeme kararını aldı.
Demiryolları ve petrol boruları ile ilgili
anlaşmalar da İngiltere, petrolünü Suriye
üzerinden denize ulaştırabilecek, böylece Ümit
Burnu ile Kahire, Hindistan arasındaki bağlantı
zincirine bir halka daha eklenmiş olacaktı.
İngiltere ve Fransa, Yakındoğu sorununu kendi
çıkarlarına göre çözümlemişlerdi. Amerika'nın
kesinlikle karşı koyması üzerine de
aralarındaki petrol anlaşmasını daha da
sağlamlaştırmışlardı.
Bu durum,
İngilizlerin Sevr'deki tutumları ile güttükleri
Yakındoğu siyasetinin erişebileceği en yüksek
nokta idi. Büyük Britanya, Osmanlı
İmparatorluğu'nun parçalanmasındaki bütün
emellerine kavuşmuştu. İngiltere yalnız
Mezopotamya'yı (Musul dahil) ve Filistin'i
almak, Kıbrıs ve Mısır'daki durumunun resmen
tanınmasını elde etmekle kalmıyor, Boğazları da
savaş ve barışta bütün ticaret ve savaş
gemilerine açıyordu. Askeri durumu kaldırılan
fakat tarafsızlaştırılmış olmayan Boğazların
durumu, İngiliz donanmasının insafına kalıyordu
ve İngiltere'nin burada bulunması, yalnız
Türkiye'yi sindirmekle kalmıyor, Karadeniz' de
Rusya için de tehlike meydana getiriyordu.
Fakat Sevr'deki bu
tutum ve kararlar, kötü sonuçlar getirdi.
Türklerin antlaşmaya karşı çıkmalarına,
İngilizleri Boğazlarda tehdit etmelerine ve
sonunda bağımsız ve ulusal varlıklarını herkese
tekrar kabul ettirmelerine yol açtı.
*
Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Ağustos
1970, Sayı.36, Sayfa.20-27
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |