Ekim 2004  Sayı: 74 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   EKİM 2004  

 

PARİS - SAN REMO - SEVR’DE

TÜRKİYE’Yİ YOK ETME PLANLARI – II *

Harry N. HOWARD1

 

Türkiye’yi ve Türkleri yok etmek amacı Devletler arası alanda nasıl gelişmiştir? Bütün bir Avrupa topluluğu yanında Amerika’da dahil bu plânlar nasıl geliştirilmiştir? Ermeni, Rum, Yahudi ve kendilerini Türk toplumundan ayrı sayan bütün çıkarcı çevreler bu yıkılma ve çökme devresinde nasıl hareket etmişlerdir. Bu suallerin cevaplarını tam bir tarafsızlıkla Howard’ın yazısında bulmaktayız.

          Türk Görüşü

Türk delegasyonu başkanı Da­mat Ferid Paşa'nın 17 Haziran 1919 'da yüksek konseye bir bildiri oku­masına izin verildi. Paşa, Türki­ye'nin savaştaki davranışlarını af­fettirmeye çalışmayacağını söyle­yerek Türkiye ile Wilson prensiple­rine uygun bir barış yapılmasında ısrar etti. Trakya' da İstanbul ve Edirne'nin emniyeti için İstan­bul'un kuzey batısından geçen bir sınır teklif etti. Asya tarafında ise Türkiye, Kuzey Karadeniz'e kadar olan toprakları, doğuda Dicle Nehri ve savaştan önceki Türk-İran sınırı­na kadar olan yerleri istiyordu. Bu yöre Musul, Diyarbakır vilayetleri ile Halep'in bir kısmını da içine alı­yordu. Bundan başka ülkenin ko­runması için gerekli olduğundan kı­yılara yakın bulunan adalar da Tür­kiye'de kalacaktı. Türkiye, Erme­nistan sınırı üzerinde tartışıp bir an­laşmaya varabilirdi. Araplar'a ge­lince; Türkiye, Osmanlı egemenliği altında kalmak-şartı ile Suriye, Fi­listin, Hicaz, Asir, Yemen ve Irak'a bağımsızlık tanıyacaktı. Bunun ya­nı sıra Türkiye, Mısır ve Kıbrıs'ın durumu ile ilgili olarak İngiltere ile görüşmeye hazırdı. Osmanlı halkı hiçbir zaman "İmparatorluğun par­çalanmasını veya değişik devletle­rin mandası altına girmesini" kabul edemezdi.

 

Clemanceau'nun Suçlaması

Bunlar, gerçekleştirilmesi im­kansız dileklerdi; çünkü kuvvetler Osmanlı yönetimindeki uluslara "bağımsızlık" vaadetmiş bulunu­yorlardı; ve daha önemlisi, Anadolu, Suriye, Filistin, Arabistan ve Mezo­potamya'da ellerine geçirdikleri yerleri kaybetmemekte kararlı idi­ler. 25 Haziran tarihli tehditkâr bir mektup ile Clemanceau, Türk halkı­nı şöyle suçluyordu: "... Ne Avru­pa'da, ne Asya'da, ne de Afrika'da Türkiye yönetiminde hiçbir yer yok­tur ki, maddi değerlerini yitirme­miş, kültür düzeyi düşmemiş olsun. Yine hiçbir yer yoktur ki, Türk yöne­timinden kurtulduktan sonra maddi değerlerde ve kültür düzeyinde yük­selmemiş olsun. Ne Avrupa Hıristiyanları arasında ne de Suriye, Ara­bistan ve Afrika' daki Müslümanlar arasında Türkler, ele geçirdikleri yerleri harap etmekten başka bir şey yapmamışlar, savaşla kazandıkları hiçbir şeyi barış içinde geliştirme­mişlerdir, çünkü olanakları bu yön­de gelişmemiştir."

Böyle bir tutum bulunduğu sü­rece Türk sorununa âdil bir çözüm yolu beklenemezdi.

 

Wilson Durumu Yeniden Ele Alıyor

Wilson'un konferanstan ayrıl­maya kalkışması üzerine Lloyd Ge­orge, 25 Haziran 1919’da Türk so­rununu tekrar ele aldı. Sınırları ha­zırladı, fakat bölgelerin değişik yö­netimlere verilmesini, Amerika'nın manda kurmak hakkındaki kesin kararı öğrenilinceye kadar erteledi. Clemanceau İstanbul'un durumu­nun karışık olduğunu ileri sürerken Wilson da Lloyd George 'un fıkirle­rini kabul etti. Wilson' a göre Türki­ye'den ayrılacak bölgeler Mezopo­tamya, Suriye ve Ermenistan idi. İtilaf askerleri güvenliği korumak için buralarda kalacaklardı. Lloyd George, Ermeniler hakkında endi­şeleniyordu; Clemanceau'nun ak­lında ise İtalyanlar vardı. İtalyanların davranışları tamamen konfe­ransın izni dışında idi.

Wilson'un önerisi, "Türkiye' nin bırakmaya razı olduğu kısımları ayırmak ve Türkiye'yi İtilaf ve İtti­fak Devletleri' nin nezaret ve yöneti­minde hareket etmeye zorlamak" idi. Türkiye'yi manda altına alma­nın yanlış bir tutum olacağına, fakat yine de "bir kuvvetin yönetimi" ge­rektiğine inanıyordu. İstanbul ve Boğazlar "tarafsız bölge" olarak bırakılmalı idi; zaten buraları şim­diden İtilaf kuvvetleri elinde bulun­makta idi. "Sultan ve hükümeti İs­tanbul' dan çıkarılacak, İtilaf ve İtti­fak Kuvvetlerine verilecek haklar belirtilecekti." Fakat her şeyi çö­zümlemiyordu. Lloyd George bu konunun "Türkler' in  İstanbul' dan çıkarılıp çıkarılmayacağı ile de il­gili olduğuna" işaret etti. Wilson bu sorunu çözümlenmiş sayıyordu, çünkü O'na göre; "Türkler İstan­bul' dan temizlenmeli idi."

Türkiye'nin manda altına alın­ması konusu ertesi gün de dörtlü konseyi oyaladı. Wilson, İstanbul ve Boğazlar bölgesinde Amerikan mandası planını Amerikan senato­suna götürmeyi kabul etti. O'na gö­re bütün bu anlaşmazlıklar İtalya yüzünden çıkıyordu. Clemenceau da "Asya sorununu İtalyanlar' la konuşmayı şimdilik reddetmek ta­raflısı olduğunu" söyledi. Lloyd George ise İtalyan saldırısının ve iş­lere karışmasının "Müslüman top­lumlarda -özellikle Hindistan' da- ­hoşnutsuzluğa yol açacağından" korkuyordu. Wilson İtalyanlara "Üçlü Uzlaşmaya bağlı kalmaya de­vam edip etmeyeceklerinin sorul­masını" teklif etti. Eğer bağlı kala­caksa, İtalya da İtilaf kuvvetlerinin yanında yerini almalı ve "tek başı­na hiçbir şey yapmamalıdır." Lloyd George ise İtalyanların St. Jean de Maurienne Anlaşması'nın tanıdığı haklardan bile çok daha ileri gittik­lerini iddia etti. 28 Haziran' da Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Fransa Roma'yı uyara­rak, bu davranışlarını kısıtlamadık­ları takdirde "bir zamanlar onunla birlikte olmaktan kıvanç duyan dostlarından hiçbir yardım ve ilgi görmeyeceğini" açıkladılar.

Bu arada King-Crane Komisyo­nu incelemelerde bulunmak üzere Küçük Asya'ya gitmişti. 25 Hazi­ran'da Lloyd George, Suriye'deki Faysal'dan bir telgraf aldığını ve bu telgrafta Faysal'ın komisyonun İti­laf Kuvvetleri'ni temsil etmediğin­den şikayetçi olduğunu açıkladı.

Faysal İngilizlerin Suriye'yi mandası altına alabileceklerini, fa­kat böyle bir mandayı kabul etmele­rinin tavsiye edilemeyeceği hakkın­da General Allenby'den gelen bir telgrafın da çevirisini yolluyordu. King-Crane Komisyonu 1919 baha­rının geri kalan kısmını ve bütün yazı Küçük Asya'da geçirdiler ve Eylül ayında Paris' e döndüler. Öğ­rendikleri şeyler öyle bir durumda idi ki, Amerikan Hükümeti bile ba­rış konferansım karıştırmamak ve özellikle Fransa'yı tedirgin etme­mek için bunları örtbas etmek yolu­nu seçti. Genel olarak komisyon, şu çözüm yollarım öneriyordu:

1- Anadolu ile beraber manda altına alınacak Kilis hariç bir Erme­nistan Devleti.

2- Türkiye'den ayrı ve manda altında uluslararası bir İstanbul Devleti.

3- Ayrı bir Türk devleti için manda idaresi.

4- Türkiye 'yi yönetecek manda­ya bağlı olmak üzere İzmir yöresinin yönetimi dışında Yunanlılar'a başka toprak verilmemesi.

5- Mezopotamya ve Suriye ha­riç Ermenistan, İstanbul Devleti ve Türk Devletini içine alacak tek ve geniş bir manda kurulması.

6- ABD’nin bu mandayı üzerine alması.

 

Rusların da Görüşleri Vardı

Barış görüşmeleri sırasında Pa­ris'te resmi bir Rus' delegasyonu yoktu. Fakat bu, Prens Lvov, Sazonov, Chaikovsky ve Maklakov gibi kişilerin Rusları ilgilendiren konu­larda muhtıra vermelerine engel olamadı. Ruslar'ın en çok ilgilendi­ği konular tabiidir ki İstanbul ve Boğazlar sorunu idi. Bratianu'nun 1 Şubat 1919 da diğer geniş topraklar arasında Besarabya ile ilgili isteği 18 Şubat 1919 da yerine getirildi. Romanya'da burayı "geçici olarak" 1918 Mart'ından beri işgal altında bulunduruyordu. Bu durum Bolşe­viklerin 80.000.000 dolarlık Romen altın stokunu zorla ele geçirmesine ve Romen Başbakanı Diamandi'nin sürülmesine yol açtı. İngiliz ve Amerikan politikasına da uygun olarak barış konferansının aldığı tedbirler Rusya'nın Boğazlara ka­radan ulaşmasını engelleyecek, Ro­manya'da da Rusya'nın kara ve de­niz kıyısındaki topraklarım tehdit etme fırsatı verecekti. Yukarıda adı sayılan kişilerden kurulu Rus poli­tik konferansı, Romanya'nın işgal hareketini protesto etti. Fakat bun­ların protestosu da Sovyetler Birli­ği'ninki gibi etkisiz kaldı. Ne libe­ral ne de Bolşevik Rusya, yeniden kurulmuş bir devletin İstanbul'a doğru ilerleme fırsatlarının bu şeki­lde engellenmesini istemiyordu.

İstanbul ve Boğazlar' ın manda altına alınması kesin olduğuna göre Rus konferansı, tek çözüm yolu ola­rak, Milletler Cemiyeti kontrolünde Rusya'nın manda kurmasında ısrar etti. İstanbul'un başka ellerde olma­sı, Rus emellerinin gerçekleşmesini geciktirebilirdi. Ruslara göre kabul edilebilecek tek yönetim şekli şöyle olabilirdi:

1- Savaş ve barış zamanında ti­caret gemilerine Boğazlar'dan ge­çiş serbest olacak.

2- Savaş ve barışta kara ve deniz kuvvetlerinin nehir gemilerine ser­best geçiş sağlanacak.

3- Savaş ve barışta, nehir kuv­vetleri olmayan kara ve deniz kuv­vetlerinin savaş gemilerine Boğaz­lar'ın kapatılması.

Yalnız İngiliz savaş gemilerine geçiş tanıyacak şekilde Boğazlar'ın tarafsızlaştırılması Rusların işine gelmiyordu. Böyle bir durum yerine eski rejimin devam etmesi onlar için daha iyi idi. Fakat tabiidir ki konferans ne bir şey yapabilirdi, ne de yapacaktı. Lloyd George'un da­ha sonra da belirttiği gibi Rusya, çok müşkül bir sorundan kurtul­muştu.

 

Yunan Hareketleri Kınanıyor

Yüksek Konsey Haziran başın­da Venizelos'u, Anadolu'da fazla ileri gitmiş olmasından ötürü sert bir dille uyardı. Bunun üzerine Yu­nan başbakanı ordularına daha da ilerlemek için emirler verdi. İtalya zaten barış konferansı ile anlaşmaz­lık içinde bulunuyordu. Bu durum nedeni ile ve kendi aralarındaki an­laşmazlıkları da gidermek üzere Ve­nizelos ve İtalyan başbakanı Tittoni 29 Temmuz 1919 da birbirlerine yardım edeceklerine ve barış konfe­ransında birbirlerini destekleyecek­lerine dair bir sözleşme imzaladılar. İtalya, elde edeceği bazı haklar kar­şılığında Yunanlıları Doğu ve Batı Trakya ile Kuzey Epir davalarında destekleyecekti. Yunanistan da İtal­ya'nın Avlonya'da egemen olması ve Korfu'nun tarafsızlaştırılması fi­kirlerini savunacaktı. Eğer Yunanis­tan, Trakya ve Epir'de istediklerini elde edebilirse, Anadolu'da Mende­res'ten ötede kalan yerleri İtalya'ya bırakacaktı. Bundan başka İtalya'ya İzmir'de ticaret hakkı da verilecek­ti. Buna karşılık İtalya'da Ege de iş­gal etmiş olduğu adaların egemenliğini Yunanistan'a devredecekti. Yalnız dini teminat ve kültürel hak­ları ile Rodos Adası İtalyanlarda kalacaktı. Taraflardan biri koşulları yerine getirmeyecek olursa, bütün anlaşma ortadan kalkacak, herkes dilediği gibi davranabilecekti. 22 Temmuz 1920 de İtalya anlaşmayı bozunca Venizelos İtalya'yı, Sevr Antlaşması'nı imzalamamakla teh­dit etti.

 

Versay Antlaşması'nda Türkiye

28 Haziran'da Almanya'nın im­zaladığı Versay Antlaşması'nda Türkiye ile ilgili maddeler oldukça ilginçtir. 147. Maddeye göre Berlin, İngilizlerin Mısır'ı himayesini ka­bul ediyor ve kapitülasyonlardan vazgeçiyordu. 155. Maddeye göre de Almanya, İtilaf ve İttifak Devlet­leri'nin "Türkiye ve Bulgaristan ile ilgili olarak Almanya'nın veya Tür­kiye ve Bulgaristan'da bulunan Al­man halkının hakları, çıkarları, imtiyazları" konusunda alacağı karar­ları kabul ediyordu. Eski toprakları­nın bir kısmı ile Yugoslavya kuru­lan, bir kısım toprakları da Roman­ya ve Kuzey İtalya'ya eklenen iki monarşik devlet Avusturya-Maca­ristan da buna benzer koşullar kabul ediyordu. Almanların emelleri de­ Bağdat demiryolu dahil- İtilaf dev­letlerinin yararına olmak üzere orta­dan kaldırılıyordu. Milletler Cemi­yeti Mukavelesi'nin 14 Şubat 1919 da Wilson'a sunulmuş bulunan 19. maddesinin eşi olan Versay Antlaş­ması'nda da sözü geçen 22. madde­ye göre Türkiye'nin Osmanlı İmpa­ratorluğu'ndan ayrılacak kısımları­nın manda altına alınması gerekli idi. Daha İtilaf Devletleri'nin nere­leri alacaklarına karar vermemiş ol­masına rağmen, bu maddeye göre Türkiye tamamen parçalanıyordu.

Sonunda 27 Kasım 1919 da Bul­garistan ile Nöyyi Antlaşması im­zalandı. Sofya yolu ile Karadeniz'e  bağlantısı kalmakla beraber, Yuna­nistan çıkarına Bulgaristan'ın Ege Denizi'ne olan ilişkisini kesen bu antlaşma ile Venizelos, emellerinin bir kısmına erişmiş oluyordu. 1Ağustos 1914 deki duruma dayanarak Yugoslavya ve Romanya için de stratejik alanda bazı düzeltmeler yapılacaktı.

 

İngilizlerin Gerçek Emelleri

Bütün bu zaman içinde Büyük Britanya, Yakın ve Ortadoğu'da ta­mamen egemenliği ele geçirebilme politikası güdüyordu. Bazı İngiliz­ler İstanbul'un İngiliz mandası altı­na alınabileceğinden söz ederken bazıları da Türkiye ile bir antlaşma yaparak kontrol hakkı elde etme dü­şüncesinde idiler. Yunanlılar iyice yorulmuş olan Türkleri kesin ola­rak yenmekte kullanılacaktı. Hatta Baron Wrangel, General Denikin ve Beyaz Ruslar Bolşevikler'e karşı gereken cephane ve savaş gereçleri­ne sahip olduklarından Yunanlılar, Ruslar' a karşı da kullanılabilirdi. Zaten şimdiki halde Bakü ve Batum İngilizlerin elinde idi. 9 Ağustos 1919 da İran ile yapılan bir antlaşmaya göre İngiltere İran' ın da içişlerine karışabilecekti. Afganistan'ın da İngiliz himayesine girmesi ile Akdeniz ve Kızıl Deniz'den Hin­distan kapılarına kadar olan bütün topraklar İngiliz kontrolü altına gir­miş olacaktı.

13 Eylül 1919 da Lloyd George Clemenceau'yu, İngiliz askerlerini Suriye, Kilis ve Toros geçitlerinden geri çekmekle tehdit etti. Böyle bir çekilme, İngiliz işgalinde yalnız ka­lan Filistin ve Mezopotamya'yı bı­rakacaktı, fakat kuvvetleri çok zayıf olan Fransızların durumu, zaten kendilerini Suriye'ye ciddi şekilde tehdit etmekte olan Arapların mer­hametine kalacaktı. Şimdi daha iyi anlaşıldığı gibi Lloyd George'un bu davranışları, İngilizlerin İstanbul'u kontrolleri altına almak ve Suriye'de Fransızların zararına olacak bir Arap konfederasyonu kurmak ile ilgili tasarılarının bir parçası idi. Clemanceau, Filistin-Suriye, Suri­ye-Musul arasında çizilecek sınırla­rı tartışmaya hazırdı. Bir yandan da Osmanlı İmparatorluğu'nun parça­lanmasının imkansız olmasından korkuyordu. Suriye ve Mezopotam­ya manda altında iken Faysal, Suri­ye'de Fransızlara karşı tasarladık­larını gerçekleştirebilirdi. Clemen­ceau'ya göre en iyi yol, bir Fransız danışmanının yönetiminde hareket edecek Sultanın İstanbul'da bırakıl­ması olacaktı. Lloyd George ise, hiçbir İngiliz Hükümeti'nin böyle bir tasarıyı kabul etmeyeceğini ve İstanbul için tek çıkar yolun Ameri­kan mandası olduğunu düşünüyor­du. 15 Eylül 1919 da, Lloyd Geor­ge'un görüşüne uygun bir anlaşma­ya varıldı.

Lloyd George'un sözleri, İstan­bul Hükümeti ile İngiltere arasında 12 Eylül 1919 da yapılan ve İngilte­re'ye bütün Türkiye'yi yönetme hakkını veren sözde gizli anlaşma­nın ışığında oldukça ilginç görün­mektedir. Bu anlaşmaya göre, İngil­tere Türkiye'nin toprak bütünlüğü­nü sağlayacak, İstanbul başkent ola­rak kalacak, Boğazlar İngiliz kont­rolü altına girecekti. Türkler, Musul vilayeti için gerekli emniyeti sağla­ması düşüncesi ile bağımsız bir Kürdistan kurulmasına izin vere­ceklerdi. Sultanın dini otoritesi de Suriye, Mezopotamya ve diğer yer­lerde İngilizlerin emrinde olacaktı. Buna karşılık İngiltere, Türkiye'de çıkacak herhangi bir ayaklanmayı bastıracak ve Türk isteklerini Kon­feransta destekleyecekti. Son ola­rak, İngiltere, Kıbrıs ve Mısır'daki haklarından vazgeçecekti. Bundan sonra İngilizler, Türkleri İstan­bul' dan çıkartmak fikrinde fazla ıs­rar etmediler. Bu tarihi ve stratejik noktada bir Türk Hükümeti, İngiliz donanması tarafından kontrol edile­bilirdi.

 

Sevr Anlaşması ve Türkiye'nin Parçalanması

Yukarıda da anlatıldığı gibi, ay­lar süren tartışmalardan sonra bile İtilaf Devletleri, Türk sorununu Pa­ris'te çözümleyemediler. Herkes İs­tanbul ve Boğazların uluslar arası duruma getirilmesinde ve Osmanlı İmparatorluğu'nun gizli anlaşmalar gereğince parçalanmasında hemfi­kirdi. Fakat bu belgelerin Bolşevik­ler tarafından ilan edilip yayınlan­ması ve Başkan Wilson'un tutumu sonunda bu anlaşmalar önemini kaybetti ve özellikle Suriye, Filistin ve Mezopotamya ile ilgili manda prensiplerinin tekrar düzeltilmesi gerekti. Son Amerikan delegesi de 1919 Aralık ayında, daha Türkiye ile bir barış antlaşması imzalanma­dan, Paris'ten ayrıldı. Zaten kuvvet­lerin eski imparatorluğun ganimet­lerini paylaşmakta rekabet etmeleri, Türk- Yunan Savaşı ve Mustafa Ke­mal Paşa'nın ortaya çıkışı bir ant­laşma yapılmasını güçleştiriyordu. Lloyd George, "Amerika Birleşik Devletleri'nin ne yapacağı belli oluncaya kadar" Türkiye ile hiçbir antlaşma yapılmayacağını söyler­ken Amerika Birleşik Devletleri de Türkiye ile Amerika arasındaki ba­rışı bozacak bir harekette bulunma­maya ve Türkiye'de hiçbir sorum­luluk almamaya kararlı olduğunu tekrarlıyordu.

Daha Nisan 1919 da Fransa ve İngiltere arasında, sonraları 24 Ni­san 1920 de yapılan San Remo Pet­rol Anlaşması 'nın temeli olan Long-Berenger Petrol Anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma ile İngiltere ve Fransa, Rusya'da, Roman­ya'da, İngiliz ve Fransız sömürgele­rinde ve özellikle Mezopotamya'da bulunan petrol bölgelerindeki ilişki­lerini yeniden düzenlediler. Fransa petrolün %25 ini kullanabilecekti. Savaş ganimetlerini bölüşmekte sa­bırsızlanan İngiliz ve Fransız hükü­metlerinin bu davranışı Ortado­ğu' da hiçbir sorumluluk almamış olmakla beraber kazanca ortak ol­mak isteyen ABD Hükümeti'nin sert tepkisine yol açtı.

25 Nisan 1920 de San Remo da İtilaf Devletleri, İngiltere'nin Tür­kiye ile yapılacak barış hakkında hazırladığı koşulları kabul ettiler; fakat bu belgeler Ağustos ayına ka­dar imzalanmadı. Lloyd George du­rumu 29 Nisan 1920 de Avam Ka­marası'nda şöyle açıkladı: "Boğaz­lar' ı koruma görevimizin yanı sıra, Filistin'i ve Musul dahil Mezopo­tamya'yı yönetmek zorundayız. Fransızlar Kilis’i, İtalyanlar da An­talya ve çevresini korumayı üzerle­rine almalıdırlar."

İngiliz Başbakanının İngiltere ve Uzlaşma Kuvvetleri’nin Anado­lu'da yüklenecekleri görevleri anla­tırken kullandığı dil böyle idi. San Remo'da hazırlanan tasarı şu konu­larla ilgili idi:

1- Sultanın İstanbul'da kalması.

2- İtilaf Devletleri'nin Türki­ye'nin Avrupa'daki toprakları ile Boğazlar yöresini işgal etme hakkı.

3- Yalnız Trabzon ve Erzincan ile kalmayıp, denize de kıyısı olan bir Ermenistan kurulması.

4- Türkiye’nin Suriye, Filistin, Mezopotamya, Arabistan ve Ege Adalarından vazgeçmesi.

Amerika Birleşik Devletleri’nden de ya Ermenistan'ın mandasını kabul etmesi ya da bu devletin sınırlarını saptaması isten­di. Gerçekten de Wilson, Amerikan mandası sorununu 24 Mayıs 1920 de Senatoya getirdi. Fakat bu konu 1 Haziran 1920 de Senato tarafın­dan reddedildi.

Türk sorunu, halifeliğe dokunan konularda çok hassas davranan Hint müslümanları ile Büyük Britanya arasında çetin zorluklara yol açtı. Barış görüşmeleri sırasında bu zor­luklar tekrar ortaya çıkıp Türkiye ile anlaşma durumunu güçleştirdi. 19 Mart 1920’de 70 milyonun üs­tündeki Müslüman Hint toplumunu temsil eden bir Müslüman delegas­yonu, Türkler ile yapılacak antlaş­ma hakkında Lloyd George'u sert bir dille protesto etti. Sultanın İstan­bul' dan çıkarılmasına da karşı ge­len bu delegeler, Türklere karşı sa­vaşmadıklarını ve onları anavatan­larından yoksun bırakmak isteme­diklerini söylerken kuvvetlerin şim­di Türkiye'yi parçalamak istemele­rini de kınadılar.

Bundan başka, Lloyd George'un Müslümanlara anlatmaya çalıştığına göre İtilaf Devletleri, Türklerin baskısı altında bulunan ulusları öz­gürlüklerine kavuşturmaya uğraşı­yorlardı. Müslüman delegasyon, San Remo'daki yüksek konseye de sert bir protesto sundu.

 

Türkler Sevr Projesini Reddediyor

Bütün bunlara rağmen, aylarca süren uzun çalışmalardan sonra, San Remo'da gelişen fikirlere daya­nan bir antlaşma, 11 Mayıs 1920 de Damat Ferid Paşa'nın başkanlık et­tiği Türk delegasyonuna sunuldu. Çok ağır olan koşullar, 8 Temmuz 1920 de Türk delegasyonunun sert bir cevap vermesine yol açtı. Türk muhtırasında da söylendiği gibi bu bir "parçalanma sorunu" idi. Türk bölgesindeki sözler durumu daha iyi açıklamaktadır:

"Ulusallık prensibi adı altında Ermenistan ve Hicaz gibi önemli yerleri bağımsız yaparak ya da Me­zopotamya, Filistin ve Suriye gibi bağımsız devletleri manda altına alarak; Mısır, Süveyş ve Kıbrıs' ı İn­giltere çıkarına Osmanlı toprakla­rından ayırarak; ve Türkiye' yi Lib­ya ile Ege Adalarındaki hakların­dan vazgeçmeye zorlayarak Os­manlı topraklarını yalnız parçalamakla kalmıyorlar, aynı zamanda Doğu Trakya ve İzmir yörelerini  de yine aynı şekilde Türkiye' den ayır­mak ve Yunanistan'a vermek isti­yorlar...

Buralardan başka, Kürdistan'ı da ayırmaya ve dolaylı olarak geri kalan Türk topraklarını değişik kuvvetlerin yönetimine verilebile­cek bölge/ere bölmeye çalışıyorlar.

Bu durumda, Türk topraklarının üçte ikisinden fazlası Osmanlı İm­paratorluğu' ndan ayrılmış olacak.

Bütün bunların yanı sıra antlaş­ma tasarısı, Osmanlı İmparatorlu­ğu' nun egemenliğine en ağır zararı veriyor.

İstanbul' da bile Türkiye kendi vatanında olamayacaktı. Sultanın ve Türk Hükümeti' nin yanında -hat­tâ onların üstünde- İstanbul Boğazı, Marmara ve Çanakkale Boğazı' nı yönetecek bir (Boğazlar Komisyo­nu) bulunacaktı. Bulgaristan bile bir delege yollayacağı halde Türki­ye'nin bu komisyonda hiç temsilcisi olmayacaktı. "

Üzgün ve çaresiz olan ve hükü­metleri İtilaf Devletleri'nin silahı altında bulunan Türkler, kendi ölüm fermanlarını imzalamak istemedi­ler. Fakat İstanbul Hükümeti, 1O Ağustos 1920 de Sevr Antlaşma­sı'nı imzalamak zorunda kaldı.

 

Sevr'i İmza Ve Sonu

Sevr Antlaşmasına göre Türk­ler'e yalnızca İstanbul, Marmara kı­yıları ve Gelibolu Yarımadası kalı­yordu. Türkiye, Asya tarafından Fransız ve İngiliz mandalarına ve­rilen Suriye, Mezopotamya ve Filis­tin' den de vazgeçmeye zorlanmıştı. Hicaz ise serbest ve bağımsız bir devlet olacaktı. İzmir, Türk egemenliği altında olarak beş yıl Yu­nanlılar tarafından yönetilecek, bu devre sonunda yöresel meclis veya yapılacak referandumla halk kabul edecek olursa kent, tamamen Yunanlılara geçecekti. Bunların yanı sıra Yunanistan, Boğazların girişini kontrol altında bulunduran Gökçe­ada (İmroz) ve Bozcaada'yı da ele geçirdi -ki bu da ilerisi için bir ha­zırlıktı.- Bu durum, adaların İngiliz donanması tarafından kullanılabil­mesini sağlayacaktı. Ermenistan, sı­nırları Başkan Wilson tarafından saptanacak ve Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis'i içine alan serbest ve bağımsız bir devlet olacaktı. Türki­ye, Mısır, Sudan ve Kıbrıs'taki hak­larını da İngiltere 'ye devredecekti. Bunlardan başka Türkiye, İtal­ya'nın çıkarına olmak üzere Ege Adaları'ndan da vazgeçti.

Uluslararası duruma getirme maskesi altında yapılan Boğazlarla ilgili maddelerde anlaşma koşulları çok ağır idi. Türkiye'nin İstanbul üzerindeki "hak ve unvanı" etkilen­miyor gözükmekte ise de, Türki­ye'nin antlaşmayı kabul etmemesi halinde durum İtilaf Devletlerinin daha fazla lehine olacak şekilde ge­liştirilecekti. 37. Madde şöyle idi:

"Çanakkale Boğazı, Marmara De­nizi ve İstanbul Boğazı ilerde, sa­vaşta ve barışta, bir ayırım yap­maksızın her devletin ticaret ve sa­vaş gemilerine veya askeri ve ticari donanmalarına açık olacaktır.

Milletler Cemiyeti'nin bir kara­rı olmadıkça bu sular geçişe kapatılmayacak, savaş amacı ile kullanı­lamayacak veya bu sularda karşı­lıklı düşmanca davranışlarda bulunulmayacaktır. "

Boğazların güvenliğini sağla­mak için Türkiye, Çanakkale ve İs­tanbul Boğazı ile Marmara'nın yö­netimini geniş yetkileri olan bir ko­misyona verecekli. Bu komisyon, Amerika Birleşik devletleri (isterse), Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtal­ya, Japonya, Rusya (Milletler Cemi­yeti üyesi olunca), Yunanistan, Ro­manya, Bulgaristan ve Türkiye (Ce­miyetin üyesi oldukları zaman) tem­silcilerinden kurulacaktı. Büyük kuvvetlerin her birine ikişer oy hakkı verilmişti. Boğazlar Komisyonu, yöresel yönetimden "tamamen ayrı" bağımsız olarak yetkisini kullana­caktı. Geçiş serbestliğine karışılması durumunda İtilaf Devletlerine başvu­rulacaktı. Bu komisyon aynı zaman­da kent sağlığı ile ilgili kuruluşların da görevini üzerine alacak, gerekli polis kuvvetleri de doğrudan doğru­ya komisyonun emrine girecekti. 57 ve 61. Maddeler, Boğazlar'ın kulla­nılması ile ilgili kural ve koşulları sı­nırlamaktadır: Bunlara göre:

"1- Savaş gemileri, ancak Bo­ğazlar' dan çıkıp en yakın limana gidebilmek için gerekenin dışında ikmal yapamayacaklar ve yalnızca denize dayanacak kadar onarım ya­pılmasına izin verilecek.

           2- Savaş gemilerinin geçişi" en az" gecikme ile yapılacaktı.

           3- Bir tehlike dışında savaş ge­mileri, yirmidört saatten fazla Bo­ğazlar' da kalamayacaklar, düşman savaş gemileri ise yirmi dört saat ara ile geçiş yapabileceklerdi.

4- Boğazlar ile ilgili her türlü diğer savaş kurallarını Milletler Cemiyeti kararlaştıracaktı."

Kuvvetlerin kullanılışı da aynı kurallara bağlı olacaktı. "Geçişin olağanüstü bir halde kapatılmış olması dışında" komisyonun yöneti­mi altında olan bölgelerde hiçbir devlet askeri çıkarma veya geri çek­me yapamayacak, bu bölgelere cep­hane veya diğer savaş araçları sokulmayacaktır. Fakat 60. madde ge­reğince bu koşullar İtilaf Devletle­ri'nin üstün durumda olduğu "Mil­letler Cemiyeti' nin kararlarını uy­gulayan savaşçı devletlerin kuvvet­lerini sınırlamayacaktır."

Bunlara bağlı bir ek madde de ise Boğazlar Komisyonu'nun kuru­luşunu düzenleniyordu. Başkanlık, Amerika Birleşik Devletleri, İngil­tere, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya arasında ikişer yıllık süreler­le değişecekti. Kararlar çoğunluk esasına göre alınacaktı ye başkanın veto etme hakkı olacaktı.Oy vermekten kaçınmak, aleyh­te oy olarak kabul edilecekti. Ko­misyon, Boğazlarla ilgili kararları iptal etmeye veya değiştirmeye yet­kili olduğu kadar yenilerini "hazır­lamak, ilan ve kabul ettirmek" hak­kına da sahipti. Amerika Birleşik Devletleri'nin komisyondaki yerini alması ihtimalinin uzak olması ve Rusya'nın çok zıt görüşlere sahip bulunması, Boğazları Türkiye'ye karşı İtilaf Devletleri'nin elinde bı­rakıyordu.

Fakat eğer kuvvetler Türk İmparatorluğu'nu parçalamak ve Türklerin Boğazlardaki ege­menliğini tamamen yok etmek isti­yorlarsa ekonomik, mali ve hukuki yönden de her şeyi kendilerine bağ­lamaları gerekiyordu.

  Antlaşmanın mali konular ile il­gili bölümünün önsözüne göre "Türkiye'ye yardım edip onu biraz rahata kavuşturmak isteyen İtilaf Devletleri”  İngiltere, Fransa ve İtal­yan temsilcilerinden meydana gele­cek ve Türkiye'nin mali, ekonomik ve idari politikalarını düzenleyecek bir grup kurulacaktı. Antlaşmanın 246. maddesine göre de eski "Genel Borçlar" (Duyun-u Umumiye) adlı yönetim kurulunda yalnızca İngiliz, Fransız (Osmanlı Bankası'ndan bir üye dahil) ve İtalyan temsilcileri ola­caktı -Alman ve Avusturyalı üyeler tamamen çıkarılıyordu.- Bu kural­lar çok kesin, kurulun yetkileri çok genişti. Dr. Blaisdell bu konuda şöyle diyordu:

"Sevr Antlaşması’na göre ekonomik konuların bir teki bile Türk yönetimi altında kal­mıyordu. Paranın değerindeki ge­lişmeler, ekonomik değişiklikler, vergi reformu, yerli ve yabancı hü­kümet finansmanları, gümrük yöne­timi, ihaleler, ülkenin bütün kaynak­ları (dış borçları karşılamakta kul­lanılması kararlaştırılmamış olan­lar da dahil) bütün hepsi bu komis­yonun yetkisi içine giriyordu. Bu ekonomik kölelik ile Türkiye, İtilaf Devletler’ ne zincirle bağlanmış gi­bi oluyordu."

Sevr Antlaşması'nın yanı sıra İtalya, Fransa ve İngiltere arasında İtalya'nın da Türkiye'deki payını almasını onaylayan üçlü bir anlaş­ma yapıldı. Buna göre İtalya, Gü­ney Anadolu ve Antalya'yı, Fran­sa' da Kilis ve Suriye sınırına kadar Kürdistan'ı alacaktı. Bu yeni antlaşmanın amacı, "Türkiye'ye kay­naklarını işletmekte yardım etmek ve geçmişteki olaylara yol açmış olan rekabet ve anlaşmazlıklara son vermekti." Aynı zamanda bu antlaşma, Türkiye'nin yeniden düzen­lenmesinde kurulacak bütün ulusla­rarası komisyonlarda ve ekonomik tutumda eşitlik öngörüyordu. Üç kuvvetten hiç biri diğerinin hak ve yetki alanına giremeyecekti. İtal­yanlar Ereğli kömür madenlerini iş­letmek yetkisini de elde ettiler.

İtalya ve Yunanistan arasında da Küçük Asya ile ilgili bir anlaşma yapıldı. Türkiye Sevr Antlaşması ile Oniki Ada'yı zaten İtalyan1ar'a bırakmıştı. Bununla beraber, aynı tarihte yapılan Yunan-İtalyan An­laşması ile İtalya, Ege Adaları'nı Yunanistan'a verdi. Rodos şimdilik İtalyanlarda kalacaktı. Fakat İngil­tere Kıbrıs'ı Yunanistan'a bırakma­ya karar verdiği zaman İtalyanlar da Rodos'ta bir referandum yapacak­lardı. Buna karşılık Yunanistan, İtalya'ya İzmir'de ticaret hakkı ta­nıdı. Fakat bu anlaşma, İtalyan Dı­şişleri Bakanı oluşundan birkaç haf­ta sonra Kont Sforza tarafından 22 Temmuz 1922 de bozuldu.

İtilaf ve İttifak Devletleri arasın­da yapılan son bir antlaşmaya göre de Trakya toprakları Yunanistan' a verildi. Bulgaristan ise Ege Deni­zi'ne ulaşabilmek için, iki devlet arasında kararlaştırılan koşullara uygun olarak, Yunan topraklarından serbest geçişe sahip olacaktı. Bu­nunla beraber Bulgaristan, Milletler Cemiyeti'nin garantisi altında ol­mak üzere, Dedeağaç'ın bir kısmını da alacaktı. Trakya'nın Yunanlılarda olması, İngiltere'ye Avrupa yolu ile karadan İstanbul'a yaklaşa­bilme imkanı sağlıyordu. Trak­ya'nın teslimi ile beraber, daha ön­ce de belirtildiği gibi Boğazların girişinde bulunan ve eskisi gibi bundan sonra da İngiltere için Ça­nakkale'ye karşı girişilecek deniz hareketine başlangıç noktası olacak olan Gökçeada (İmroz) ve Bozca­ada da teslim ediliyordu. Böyle bir anlaşma ile İngilizler, bu bölgede en üstün duruma geçiyorlardı.

Türkiye ile yapılan Barış Antlaşması işte bu durumda idi. Kuv­vetler, İmparatorluğu parçalayıp ga­nimetleri galipler arasında bölüştür­mek, geriye kalan "bağımsız" Tür­kiye'yi de yine bu kuvvetlerin eko­nomik, hukuki ve mali yönetimi al­tına koymuşlardı. Fakat antlaşma zamansızdı ve İtilaf Devletleri'nin Türkiye ile ilgili emellerini yansıt­maktan ileriye gitmiyordu. Sevr ga­nimetlerini en çok toplayan iki galip devlet İngiltere ve Fransa, kaybe­denler ise Türkiye ve Rusya idi. Bir Rus diplomatının yakındığı gibi Sevr Antlaşması, Boğazlar konu­sundaki maddeler ile Rusya'nın bü­tün güney kıyılarını (2.230 km.) herhangi bir saldırıya karşı açık bı­rakıyordu. Bundan başka Rus lima­nı Batum, "uluslararası duruma ge­tirilmiş", İran'a bu limanı serbestçe kullanma hakkı verilmişti. Bu, Sov­yetler Birliği'ne karşı girişilecek bir hareket halinde İtilaf Devletleri'nce, Hazar Denizi ve Kafkasya üzerinden İran'dan geçiş fırsatı ver­miş oluyordu. Bir yıla yakın kısa bir zaman içinde Türkiye ile Rusya da müşterek tehlikelere karşı, araların­da politik bir bağ kurdular.

Kuvvetler Sevr'de, Küçük As­ya'daki manda prensiplerinin ve sı­nırlarının, Milletler Cemiyeti'ne su­nulabilecek şekilde, karşılıklı anla­yış içinde yapılmasına karar vermiş­lerdi. Buna göre 23 Aralık 1920 ta­rihinde San Remo'da ikinci bir kon­ferans toplandı. Burada Fransa ve İngiltere "Suriye ve Lübnan, Filistin ve Mezopotamya ile ilgili bazı uzlaşmalara vardılar." Sınırlar, Su­riye aleyhine olarak ve Ürdün ile Litani nehir kaynaklarını Filistin'de bırakarak yeniden düzenlendi. Mu­sul resmen İngiltere'ye verildi ve İngiltere, Fransa'nın da rızası olma­dan Kıbrıs'tan vazgeçmeme kararı­nı aldı. Demiryolları ve petrol boru­ları ile ilgili anlaşmalar da İngiltere, petrolünü Suriye üzerinden denize ulaştırabilecek, böylece Ümit Burnu ile Kahire, Hindistan arasındaki bağlantı zincirine bir halka daha ek­lenmiş olacaktı. İngiltere ve Fransa, Yakındoğu sorununu kendi çıkarla­rına göre çözümlemişlerdi. Ameri­ka'nın kesinlikle karşı koyması üze­rine de aralarındaki petrol anlaşma­sını daha da sağlamlaştırmışlardı.

Bu durum, İngilizlerin Sevr'de­ki tutumları ile güttükleri Yakındo­ğu siyasetinin erişebileceği en yük­sek nokta idi. Büyük Britanya, Os­manlı İmparatorluğu'nun parçalan­masındaki bütün emellerine kavuş­muştu. İngiltere yalnız Mezopotam­ya'yı (Musul dahil) ve Filistin'i al­mak, Kıbrıs ve Mısır'daki durumu­nun resmen tanınmasını elde etmek­le kalmıyor, Boğazları da savaş ve barışta bütün ticaret ve savaş gemi­lerine açıyordu. Askeri durumu kal­dırılan fakat tarafsızlaştırılmış ol­mayan Boğazların durumu, İngiliz donanmasının insafına kalıyordu ve İngiltere'nin burada bulunması, yal­nız Türkiye'yi sindirmekle kalmı­yor, Karadeniz' de Rusya için de tehlike meydana getiriyordu.

Fakat Sevr'deki bu tutum ve ka­rarlar, kötü sonuçlar getirdi. Türklerin antlaşmaya karşı çıkmaları­na, İngilizleri Boğazlarda tehdit etmelerine ve sonunda bağımsız ve ulusal varlıklarını herkese tekrar kabul ettirmelerine yol açtı.


* Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Ağustos 1970, Sayı.36, Sayfa.20-27

1 Çeviren : Müge YILMAZ

 Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |