BİR
AMERİKALI GAZETECİ GÖZÜYLE
ERMENİ
MACERASI (1897)
Prof.Dr.
Bayram KODAMAN
Konuya Ermeni
hadiselerini araştıranların pek fazla dikkat etmedikleri
bir hususu açıklamakla başlamak istiyoruz. XIX. yüzyılın
son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu'nda ortaya çıkan
veya çıkarılan Ermeni hadisesi nedir ve bundan ne
anlamak gerekir? Kanaatimize göre bu sorunun cevabı çok
önem arzetmektedir. Zira, bu soruya verilecek cevaba
göre Ermeni hadisesi incelenip, yorumlanabilir. O halde,
her şeyden evvel Ermeni hadisesinin ne olduğu ve kime
göre neyi ifade ettiği muhakkak açıklığa
kavuşturulmalıdır. Evvela, Ermeni hadisesi nedir?
derken arkasından üç soru daha akla gelmektedir. Şöyle
ki, Ermeni hadisesi "siyasi bir mesele midir"?
"siyasi bir macera mıdır"? "siyasi
bir isyan mıdır"? Ayrıca, kimin için
“mesele” kimin için “macera” ve nihayet kimin
için “isyan” olduğu hususu da önem kazanmaktadır.
Çünkü, taraflara göre konunun mahiyeti değişir. Şimdi bu
hususlar üzerinde biraz durmayı faydalı görüyoruz.
Kimin için ve niçin
meseledir? Ermeni konusu, hiç şüphesiz, Düvel-i
Muazzama ve özellikle İngiltere ve Rusya için ciddi bir
mesele olmuştur. Nasıl bir mesele olduğuna gelince:
Emperyalizm meselesidir, koloniyalizm meselesidir ve
Hıristiyanlık meselesidir. Fakat, esas oran bu
sebepleri gözden kaçırabilmek için batılı devletler
Ermeni konusunu dünya kamuoyuna "hümanizma
meselesi”, “liberalizm, hürriyet ve istiklâl
meselesi” gibi takdim etmeye muvaffak olmuştur.
Başka bir açıdan değerlendirdiğimizde, Ermeni hadisesini
1876-1877 Osmanlı-Rus Harbi ve 1878 Berlin Kongresi ile
yeni bir safhaya ulaşan Şark Meselesi'nin bir parçası ve
Anadolu'ya uzatılan bir halkası olarak görüyoruz.
Nitekim evvela diplomatik alana zorla ve sun'i olarak
aktarılan konu, Şark Meselesi'ndeki Rus-İngiliz rekabeti
yüzünden her iki tarafça da tahrik ve teşvik edilerek
fiiliyatta da ortaya çıkarılmıştır. Ancak, konu hiç bir
zaman sadece Ermenileri ilgilendiren ve onların
menfaatlerine göre gelişen müstakil bir mesele olarak
değer kazanmamış ve iltifat görmemiştir. Değeri ve
gördüğü destek İngiliz ve Rus emperyalizmine verdiği
hizmet ölçüsünde artmış veya eksilmiştir. Bu yönüyle
Ermeni konusunu bizatihi Ermeni cemaatinin ana meselesi
olarak değil, fakat belki de ona rağmen İngiltere ve
Rusya tarafından, kendi ana siyasi hedeflerine
varabilmek için zorla yaratılmış emperyalizminin
vasıta-sebebi, bahane-sebebi ve ara
meselesi olarak görmek gerekmektedir. İşte,
Ermenilerin görmek ve anlamak istememiş oldukları husus
budur. Böyle olunca da Ermeni toplumu kendisine hizmet
eden değil, başka devletlerin menfaatine hizmet eden
vasıta-toplum olmaktan öteye gidememektedir.
Nitekim, yüzyıllardan beri Ermenilerin bilinen tek
özelliği Türkiye'yi bölmek isteyen emperyalist
devletlerin vasıtası olmasıdır. Başkasının
emellerine hizmet eden vasıta-toplum oldukları için de,
Türklere karşı giriştikleri her türlü eylem,
isyan ve cinayet umdukları neticeyi vermemiş,
bilakis kendi aleyhlerine olmuştur. Her vasıta olanın
kaderi de zaten başka türlü olamaz.
Kimin için ve niçin
maceradır? Hiç tereddütsüz ifade edilebilir ki,
Osmanlı İmparatorluğu'nda 1890 tarihinden itibaren
Ermenilerin meydana getirdiği hadiseler Ermeni
cemaati için macera olmaktan öteye
gidememiştir. Kaldı ki, Ermeni eşkıyalarının ve
çetelerinin yaptıkları hareketler macera boyutları
içerisinde kalmaya da mahkumdu. Zira içinde bulundukları
tarihi, coğrafi ve demografik şartlar, varmak
istedikleri hedefleri gerçekleştirmeye yeterli değildi.
Evvela, kurmayı hayal ettikleri "Büyük Ermenistan
Devleti"nin coğrafi ve siyasi sınırlarının dahi ne
olduğu ve ne olacağı kesin olarak bilinmemektedir.
Dolayısıyla mekanı dahi belirlenmeyen yani sınırları
çizilemeyen bir devleti kurmaya kalkma teşebbüsü
Ermeniler için elbette maceradan başka bir şey olamazdı.
Aynı şekilde üç milyon Müslümana karşılık yarım milyon
Ermeni nüfusunun iç içe bulunduğu ve beş altı Müslüman
köyü arasında bir Ermeni köyünün mevcut olduğu geniş bir
bölgede, Müslüman ahaliyi katlederek veya göçe
zorlayarak devlet kurmak için Osmanlı Devletine isyan
etmek mutlaka maceracı olmayı gerektirirdi. Ayrıca
devlet geleneği bulunmayan, yüzyıllardan beri çeşitli
devletlerin egemenliğinde yaşamaya alışmış, askeri
kabiliyetten yoksun, ticaret, zanaat ve çiftçilikle
meşgul olan ve bütün imparatorluk sathına dağılmış bir
toplumun devlet kurma hayaline kapılması dahi bir
maceraydı.
Bilindiği üzere
gerçekleşmesi mümkün olmayan hayaller, maksadı ne olursa
olsun, fiiliyata konulmak istendiği andan itibaren,
kelimenin tam anlamıyla, macera niteliği kazanır. Siyasi
hayaller, sahiplerini maceraya itecek kadar caziptir,
ancak tarihin maceraya asla tahammülü yoktur. Nitekim
Ermenileri de affetmemiştir.
Kimin için ve niçin
isyandır? Devletler hukukuna göre kim olursa olsun,
nasıl olursa olsun, sınırları içinde yaşadığı meşru
devlete karşı baş kaldıran ve o devleti bölmeye çalışan
bir gurubun yaptığı eylemin adı isyandır, hıyanettir.
Dolayısıyla, Osmanlı Devleti açısından Ermeni olayları
isyandır, hıyanettir. Nitekim, Bab-ı Âli, Ermenilerin
yaptıklarını bu şekilde değerlendirmiş ve bu yönde
tedbirler almıştır. Bu bakımdan da, Osmanlı Devletinin
Ermeni isyancılarına karşı aldığı tedbirler meşruiyet
sınırları içindeydi. Kaldı ki, Ermeni eşkıyasının
yaptığı hareketlerin çoğu adi suç şeklinde tezahür etmiş
olup, mevcut kanunlara göre işlem görmüştür. Halbuki, bu
cinayet ve suikastları hemen hemen hepsi siyasi maksatlı
idi. 1905 yılında II. Abdulhamid'e yapılan suikast
bunlardan en önemlisidir. Öte taraftan Ermeni
cemiyetlerinin Düvel-i Muazzama ile meşru devlet
aleyhine işbirliği yapması ve onlardan yardım ve destek
alması açıkça hıyanettir. Bu tür hareketlere verilecek
cezalar ise dünyanın her yerinde aynıdır. Fakat buna
rağmen devletin zayıf bulunması ve dış müdahalelere
maruz kalması yüzünden Bab-ı Âli, Ermeni eşkıyasını
gerektirdiği şekilde cezalandıramamıştır.
Netice itibariyle, Ermeni
hadiselerini emperyalizmin meselesi, Ermeni toplumunun
macerası, Osmanlı Devletinin iç isyanı olduğunu
söyleyebiliriz. Bu oldukça uzun girişten sonra
makalemizin asıl konusuna geçebiliriz.
Amerikalı Muhabir
Dr. George H. Hepworth'un Raporu:*
1983 yazında Fransız
Dışişleri Bakanlığı Arşivindeki çalışmalarım esnasında
rastladığım Ermeni hadiseleriyle ilgili kırk bir
sahifelik bir vesika, konunun ihtisas sahama girmesi
sebebiyle ilgimi çekmişti. Söz konusu vesika New- York
Herald gazetesi tarafından Ermeni hadiselerini yakından
incelemek üzere 1897 yılında Türkiye'ye özel muhabir
sıfatıyla gönderilen Dr. George H. Hepworth'un yazdığı
rapordan ibarettir. Hemen ifade edelim ki, elimizdeki
vesika Dr. George H. Hepworth'un raporunun Fransızca
tercümesidir. Raporu İngilizce aslından 1898 yılında
Fransızcaya tercüme eden ise, Trabzon'daki Fransız
Konsolosluğunun Drogmanı Leon Krajewski'dir. Fransız
konsolosunun, adı geçen raporu tercüme ettirerek kendi
Bakanlığına yollaması, vesikanın önemini göstermektedir.
Fransız konsolosu, hükümetinin takip ettiği siyasete
ters düşmemek için, kendisinin doğrudan yazamadığı bazı
bilgileri, Amerikalı muhabir vasıtasıyla Bakanlığına
iletmiş olabilir. Fransız hariciyesinin bu vesikayı
diplomatik açıdan nasıl değerlendirdiğini bilmiyoruz;
bununla birlikte Quai d'Orsay, Ermeni macerasının iç
yüzüne ait bazı gerçekleri, hiç olmazsa bu vesile ile
öğrenmiş olmalıdır.
Şüphesiz vesikanın önemi,
Fransız diplomasisini etkileyip etkilemediğinden
gelmiyor, Dr. George H. Hepworth'un fikri tavrından ve
Ermeni hadisesine bakış açısından kaynaklanıyor. Şöyle
ki, Dr. Hepworth, Amerikalı olmak münasebetiyle Osmanlı
İmparatorluğu'ndaki olaylara yabancı, muhtemelen
önyargısı az bir gözlemci durumundadır. O, sadece
tarafsız ve önyargısız bir gözlemci değil aynı zamanda
ciddi bir araştırıcı olmak iddiasındadır. Nitekim, Dr.
Hepworth, daha Trabzon'da iken yolladığı bir yazıda bu
iddiasını şu cümlelerle ifade ediyordu: "... Madem
ki, tarihçinin yazacağı doğru olayların yani hakikatin
peşindeyim, o halde üzüntülü Ermeniler kadar
Türklere de saygı duyuyor, bilgileri her türlü ahvalden
haberdar olan ve mahallin insanlarını tanıyan Almanlar,
İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılardan alıyorum."
Yazar, ayrıca ve özellikle Ermenilerin sözlerine itimat
edilemeyeceğini de belirterek bu tarafsızlığını
vurgulamak istiyor. Ermeniler hakkında"... Ermeniler
iyi şahit değildir, zira onlar için olayları tarafsız
bir şekilde değerlendirmek mümkün değildir" diyerek
kanaatini belirtiyor. Bu yüzden, Ermenilerin olaylarla
ilgili söylediklerini fazla ciddiye almamış olduğu
söylenebilir. Bununla birlikte, Dr. George'un Türklere
veya Müslümanlara herhangi bir sempati duyduğunu da
söyleyemeyiz. Zira, Ermeniler ile Müslümanları mukayese
ederken bazı görüş ve yorumlarında Hıristiyanlığın
tesiri altında kaldığını görüyoruz. Her şeye rağmen,
olayların temelinde yatan gerçek sebepleri araştırıcı
bir gözle göreneğe ve ortaya koymaya gayret etmiş
olması, bir dereceye kadar Dr. Hepworth'un
tarafsızlığının ifadesi olarak kabul edilebilir.
Ermeni Olaylarının
Sebepleri:
Yapılan propagandanın ve
dünya kamuoyuna mal olmuş önyargının aksine Dr. Hepworth,
Ermeni olaylarında ırki ve dini sebeplerin
olmadığını kesinlikle ifade ediyor. Zira, Samsun,
Trabzon, Bitlis, Harput ve Diyarbakır bölgelerinde
yaptığı seyahat esnasında Ermeniler ve Müslümanlar
arasında böyle bir düşmanlığın olmadığını ve
ancak olaylar başladıktan sonra dinin ve ırkın araya
girdiğini bizzat görüyor ve her iki taraf insanlarından
bunu dinliyor. Hatta raporunda şöyle bir ifade
mevcuttur: "Sürtüşmenin tek ve ilk sebebi din ve ırk
olsa idi, yakın geçmişteki olaylar asla olmazdı...
yanılma korkusu olmaksızın bu iddiayı ileri
sürebiliyorum. Olaylardan önce dinin etkisi yok. Olaylar
başlayınca dinin bir etkisi oluyor, olmadığını
söyleyemem..." Muhabir, ayrıca olayların kökeninde
iktisadi sebep arıyor, fakat Ermeniler açısından bunun
varid olamayacağını, çünkü Doğu Anadolu Bölgesinin ve
Trabzon-Bağdat, Samsun-Bağdat, Batum-Bağdat ticaretinin
Ermenilerin elinde olduğunu, servet ve
kazanç yönünden Müslümanlardan üstün
bulunduklarını müşahade ediyor. Neticede olayların esas
sebebinin "münakaşa götürmez şekilde.. politik
otonomi arzusu" olduğunu ifade ediyor. Ermenilerin
bu arzusunu kınıyor, uygulanması halinde Ermeni toplumu
için intihar telakki ediyor. Zira kesin bir
başarısızlıktan başka bir netice vermeyecek Ermeni
arzuları, idealleri ve teşebbüslerinin görülmemiş bir
delilik teşkil edeceğine ve sonunda Ermeni toplumunun
tamamen perişan olacağına inanıyor.
Ermenilerin politik
otonomi arzularına karşılık, Türklerin otonomi fikrinden
nefret ettiğini, dolayısıyla Türklerin tek bir askeri
kalsa bile Ermenistan'a muhtariyet vermeyeceklerini
ifade ediyor. Çünkü Ermenilere muhtariyet vermek,
Türklere göre Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkma hakkını
onlara vermek manasına geldiğini de ifade ediyordu. Dr.
Hepworth, bu şartlar altında Ermenistan idealinin hayal
ve bu idealin tahakkuku için yapılan teşebbüslerin
macera olduğunu belirttikten sonra, şayet Ermeniler
Türklere nazaran bazı üstünlüklere ve avantajlara sahip
olsalardı bu mazur görülebilirdi diyor. İdeallerinde ve
teşebbüslerinde Ermenileri mazur gösterecek şartları da
şu şekilde sıralıyor:
1 - Bulundukları
bölgelerde çoğunluk teşkil etselerdi,
2 - Kendilerine ait
topraklarda yaşasalardı,
3 - Güçlü ve iyi
silahlanmış bulunsalardı,
4 - Harp sanatını
bilselerdi,
5 - Bulundukları yerlerde
kalelere ve topçu kuvvetine sahip olsalardı,
Muhabir bu şartların hiç
birinin varlığına inanmıyor. Hatta Ermenilerin gücü,
silahı, teçhizatı olsa bile Müslümanların ezici nüfus
üstünlüğü karşısında başarısız kalacaklarını ve yok olup
gideceklerini açıkça belirtiyor. Kaldı ki, Ermenilerin
bu müsait olmayan durumunu isyancılar da kabul
ediyorlardı. Amerikalı muhabir, bunun sebebini, yani
imkansız bir işin peşinde koşmanın sırrını, nihayet bir
Ermeni eşkıyasının itirafı sonunda anlıyor. Eşkıya şöyle
diyor: "... Bizzat kendimiz güçlü olmasak da,
kuvvetimizi Avrupa'nın sempatisinde buluyoruz. Bizim
yapamadığımızı Avrupa yapabilir. Eğer Avrupa’yı bizim
için savaşmaya sürükleyebilirsek, hedefimize ulaşmış
oluruz..." İşte Ermeni çetelerinin bu zihniyetidir
ki, Dr. Hepworth'a Ermeni teşebbüsüne "Macera, delilik
ve cinayet" dedirtmiştir. Çünkü bizzat kendisinde güç,
kuvvet, şuur görmeyip, Avrupalılara devlet kurdurmaya
kalkan bir toplumun başarı sağlaması imkansızdır. Bu
bakımdan Dr. Hepworth, otonomi fikrini Ermenilere telkin
eden, onları bu yolda kışkırtanların asıl sorumlu
olduklarını söylüyor.
Muhabir, ikinci sebep
olarak da iki toplum arasındaki karakter farkını
görüyor. O, karakterlerin önemli olduğunu şu cümleler
ile dile getiriyor: "... iki halk arasındaki mücadele
onların karakterlerinden kaynaklanıyor. Eğer siz bu
noktayı hesaba katarsanız; ve ona sahip olduğu önemi
verirseniz; üzücü mücadelenin anahtarını elde
edersiniz;. Bunu yapmadıkça olaya bakışınız; ne mantıki,
ne de memnuniyet verici olur." Bundan sonra iki
halkın karakterleri hakkında malumat veriyor.
Ermenilerin
Hususiyetleri: Ermeniler atalarıyla
övünürler. Milli hatıraları Nuh'un Gemisinin Ağrı
Dağı'nın tepesine oturduğu günlere kadar uzanır.
Yahudiler gibi yakın akraba arasında evlenmezler. Çok
uzak bir geçmişte bir hanedanları olmuş, bütün
muharebeleri kaybetmişler, askeri yönden güçlendikleri
zamanlar her defasında mağlubiyete uğramışlardır. Artık
onlar harpçi değiller ve zaten nesiller boyu da
olmamışlar. Boyun eğmişliğin er veya geç ortaya
çıkaracağı kurnazlık, çekingenlik gibi bütün ayırıcı
vasıflarla birlikte başkalarına tabi kalmış
yaratıklardır. Kendilerini savaş yerine ticarete
adamışlardır. Başlangıçta ziraatçı idiler. Fakat
kendi mal ve mülklerini koruyamaz hale gelince, daha çok
kar bırakan ve emniyetli olan ticaretle uğraşmaya
başladılar. Bu yönde yeteneklerini geliştirdiler. Bugün
ticari üstünlükleri inkar edilemez. Onlar ticarette
çok uyanık bir kavimdir. Aile hayatında
ahlaklıdırlar. Fakat iş hayatında onlara çok dikkat
etmek gerekir. Müslümanlarda aldatılacağı intibaı daima
vardır. Zaten Ermeniler Müslümanlardan intikamlarım,
para ve mal alışverişinde onları kandırarak
almaktadırlar.
Türklerin
Hususiyetleri: Türk'ü dikkatlice
inceleyen ve özelliklerini araştıran bir kimse,
Osmanlının bugün Avrupa'da işgal etmiş olduğu zayıf
mevkiin sebeplerini kolayca anlayabilir. Her şeyden önce
Türk, dünyanın en iyi kalpli yaratıklarından biridir.
Genellikle sadık ve namusludur. Bir Rum veya
Ermeni'den ziyade bir Türk'e güvenirim ve ona itimadım
vardır. O, hizmette dikkatli ve son ana kadar insana
yardım etmeye çalışır. Gerektiğinde kuru bir ekmek
parçasıyla yaşamaya razı, mes'ut ve güçlü bir insandır.
Türk imkan ve şartlardan faydalanmasını bilir.
Türk at üzerinde yaşamaya razıdır. Atlı bir Türk saygı
duyulacak durumdadır. Atını terk ettiği zaman zaafı
ortaya çıkar. Türk göçebedir; göçebe idi, göçebe
kalacak, zira başka türlü olmayı hor görüyor. İşte
Avrupa'da eskiden oynadığı rolün sırrı budur. Türk'ü
bulduğunuz herhangi bir yerde; ovada olsun, çölde veya
kalabalık şehirlerde olsun, yakından incelerseniz her
şeyi göçebe usulüne göre yaptığını ve terakki dediğimiz
şeyden yeni yeni etkilendiğini görürsünüz. O, XVI.
yüzyıla hayrandır. XIX. yüzyılı beğenmez. Çünkü, o
sert bir hayat tarzını tercih ediyor. Onda ufacık bir
ticari ihtiras yoktur. Damarlarında aşiret kanı taşıyor.
Atalarının usullerinden pek fazla vazgeçmemiştir.
Türklerin medeniyetinde kadının tesiri yoktur. Türk
dünyası, erkekler dünyasıdır. Ticari işlerde az
başarılıdır. Bunun içindir ki, Yahudi, Rum, Ermeni ve
yabancılar sürüsü Türkiye'nin üzerine çullanarak onu
yiyip bitirmekte ve sömürmektedirler. Fakir Türk, bütün
servetinin yavaş yavaş kurnaz Ermenilerin eline
geçtiğini görmeye mahkum vaziyettedir.
İki kavmin hususiyetlerini
bu şekilde ortaya koyduktan sonra, Dr. Hepworth şu
soruları soruyor: O halde iki ırk arasında sürtüşme
niçin olmasın? İki ırk birbirine nasıl sempati duysun?
Böyle bir sürtüşmeden nasıl kaçınılabilir? Bu soruların
cevabını da bulamıyor, zira sürtüşmeyi ve antipatiyi
normal karşılıyor. Ayrıca, Türklerle Ermenilerin uzun
zaman aynı topraklar üzerinde yaşamayacaklarının basit
bir hakikat olduğunu, zira Türklerin kendi menfaatlerini
nasıl koruyacaklarını bilemediklerini ve bir kaç sene
sonra her şeyin Ermenilerin eline geçeceğini
gördüklerini ilave ediyor.
Dr. Hepworth'un sebep
olarak gördüğü karakter farklılıkları, esasında sosyal
ve iktisadi farklılıklar ve sürtüşmeler şeklinde kendini
göstermiş ve iki toplum arasında derin uçurumlar
yaratmıştır. Türklere nazaran sosyal yönden ileri,
iktisadi yönden refah içinde olan Ermenilerin olayları
başlatması, siyasi istiklal arzusunun ağır bastığını
gösteriyor. İktisadi ve sosyal sebepler Türkler için söz
konusudur. Durum bu olunca, büyük devletlerin Ermeniler
lehine reform istemesinin tamamen kendi siyasi
menfaatleri icabı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Olayların
Sorumluları: Amerikalı muhabir olayların
sebeplerini çeşitli vesilelerle raporunda anlattıktan
sonra, bir de olaylardan kimlerin sorumlu olduğunu
araştırıyor. Sorumlu olarak karşısına İngiltere, Rusya
ve Ermeni cemiyetleriyle çeteleri çıkıyor. Ayrıca Berlin
Anlaşması'nı imzalayan ve meşhur 61. maddeyi koyduran
devletleri de sorumlu tutuyor ki, yine başta İngiltere
ve Rusya gelmektedir. Dr. Hepworth, Berlin Anlaşması
olmamış olsaydı her şey daha iyi olacaktı, zira
Avrupa'nın müdahalesi her şeyi daha kötüleştirmiştir
şeklinde bir kanaat belirttikten sonra İngiltere ve
Rusya'nın sorumluluklarını şu şekilde izah ediyor:
İngiltere'nin
Sorumluluğu: İngiltere Ermeni eşkıyasına
sığınma hakkı vermekle kalmadı, aynı zamanda onları
sempati ile karşıladı, korudu, yardım etti, destek
sağladı ve Türkler aleyhine tahrik etti. Ermeni
çeteleriyle hem iş, hem de suç ortaklığı yapmaya razı
oldu. Çetelere vatansever ve milli kahraman oldukları
fikrini telkin etti. çeteler bu sıfatlardan faydalanarak
Ermeni toplumu üzerinde nüfuz sahibi oldular ve kolay
yaşamanın yolunu buldular.
Muhabir, ayrıca bu konuda
bir Ermeninin fikrini sorar ve ondan şu cevabı alır:
"... Ah, eskiden biz çok mesuttuk. Çok vergi
ödüyorduk, fakat büyük ticari avantajlarımız vardı. Biz
çok memnun, hatta çok müreffeh idik. Fakat Berlin
Anlaşması ve İngiltere’nin işe karışması olmasaydı..
Eğer Avrupa bizimle meşgul olmasaydı, biz bir istikbale
sahip olabilirdik, fakat bugünkü durumda, bana öyle
geliyor ki, biz mahkum edilmiş bir toplumuz..."
Görüldüğü üzere, İngiltere'nin sorumluluğu hem bir
Amerikalı, hem de bir Ermeni tarafından kabul ediliyor.
Rusya'nın
Sorumluluğu: Rusya olaylara omuz
silkiyor, fazla meşgul olmaz görünüyor. Çünkü
Türkiye’nin olaylardan korkması, paniğe kapılması,
zayıflaması onun işine geliyor. Zira Rusya Türkiye'ye
elma gözüyle bakıyor ve elma kafi derecede
olgunlaştığında onun eline düşeceğinden emin bulunuyor.
Anadolu'da Ermeni ve Türk öldürülmüş veya ölmüş bu
onun için önemli değildir. Rusya sınırlarını çok iyi
korur. Fakat Türkiye'ye silahlar ve çeteler geçmek
isteyince sınırı korumaktan vazgeçiyor ve görmemezlikten
geliyor, onları serbest bırakıyor. Çünkü, Rusya bu
silahların ve çetelerin kendi maksadına ve görüşlerine
uygun hareket ettiklerinden emindir. Karışık ve çıkmazda
bulunan bir Türkiye Rusya'ya uzun yıllardır aradığı
fırsatları verebilir. O halde Rusya olayların çıkmasını
kolaylaştırması ve kendi menfaati için tahrik etmesi
yüzünden sorumludur.
Ermenilerin
Sorumluluğu: Avrupa'nın çeşitli
şehirlerinde bulunan Ermeni cemiyetleri ile Doğu
Anadolu'da teşekkül etmiş olan çetelerin sorumluluğu
bütün Ermeni toplumunu zorla veya ikna yoluyla maceraya
sürüklemiş olmalarından ileri gelmektedir. Bunların
sorumluluğu hakkında Dr. Hepworth şöyle diyordu: "...
Öldürme olayları Ermeni çetelerinin yüzünden olmuştur.
Eğer bunlar olmasalardı veya sessiz dursalardı, asla
öldürme hadisesi olmazdı. İnkar edilmesi imkansız olan
gerçek budur. Bütün karışıklıkları kendileri çıkardılar,
fakat neticelerine Ermeni toplumu katlandı, kendileri
kaçtılar. Şayet İngiltere ve Rusya'nın sempatisi ve
teşviki olmasaydı, bir şey yapamayacak kadar zayıf
kalacak/ardı... "
Görüldüğü üzere, olaylar
için bir suçlu aranıyorsa bu suçluları Ermenilerin,
kendi içlerinde, Rusya ve İngiltere'de aramaları
gerekir. Onlar suçu Sultan Abdülhamid'e, daha sonraları
da Talat Paşa, Cemal Paşa, Enver Paşa ve Sait Halim Paşa
gibi devlet adamlarımızda aramışlardı. Halbuki gerçekte
bu şahıslar devlet şuuru ile hareket ederek olayları
önlemeye çalışmışlardır.
Dr. Hepworth, Ermeni
cemiyet ve çetelerinin sorumluluğunu gösteren bir
belgeden de bahsediyor. Bu belge Erzurum'da iki muhalif
Ermeni eşkıyasının kavgası sonucunda ölenin cebinden
çıkmıştır. Belgede, 26 Ocak 1896 ve 13 Ocak 1897
tarihlerinde Ermeni cemiyet ve komitalarının genel
toplantılarında alınan kararlar vardır. Toplantıda üç
teklif görüşülmüştür. Birincisi harp hazırlıklarını
yapabilmek için olaylara, tahriklere suikastlara on
yıl için ara verilmesi. Bu teklif çoğunluk
tarafından red edilmiştir. İkinci teklif, bir müddet
Anadolu'yu sükunete terk etmek, fakat Balkanlarda
huzursuzluğu artırmak ve Osmanlıyı yıpratmak için,
Ermeni çetelerini Bulgarlara ve Sırplılara yardıma
göndermek. Bu teklif de red edilmiştir. Üçüncü teklif
ise, tahriklere suikastlara, her türlü sabotaja ve
teröre ara verilmeden devam edilmelidir. Ayrıca
silah, cephane gibi hususlarda Anadolu'daki Ermenilere
yardım sürdürülmelidir. Bu teklif ittifakla kabul
edilmiştir. Neticede şu kararlar alınmıştır: İsyan
durdurulmamalı İstanbul ve vilayetlerde sürdürülmelidir.
Vilayetlerde hükümetin başına gaileler açacak çete
teşkiline hız verilmelidir. Müslüman halk huzursuz
edilmeli, öldürülmeli ve göçe zorlanmalıdır. Çeteler
dağları işgal etmeli ve ana yolları kesmelidir.
Kervanlar ve yolculara saldırılarak, karışıklık
çıkarılmalıdır. Ermeni halkı tahrik edilmelidir. Bütün
bu kararlar Avrupa'nın müdahalesi gerçekleşinceye kadar
aynen uygulanmalıdır. Bu hususlar Ermenilerin
sorumluluğu hakkında daha fazla söylenecek bir söz
bırakmamaktadır.
Soykırım
iddiaları: Bu konuda Dr.
Hepworth, tarafsız olduğuna inandığı ve uzun yıllar
Türkiye'de yaşamış olan Trabzon'daki Amerikan misyon
şefinin görüşlerine başvuruyor. Muhabir bu kimsenin
adını vermiyor, fakat tercüme eden Leon Krajewski bu
kişinin muhtemelen Amerikan misyon şefi olduğunu
dipnotta belirtiyor. Misyon şefinin ifadesi özetle
şundan ibarettir: "... Katl
olaylarım Ermeniler yaptı, dolayısıyla cezaya
çarptırılmaları gerekirdi. Fakat, insan öldürmekte
Türkler dünyada yalnız değildir. Onların hareketi diğer
milletlerinkinden daha kötü sayılamaz. Mesela Rus
tarihinde benzer pek çok olay hatırlıyorum. Daha yirmi
yıl evvel, 1877'de General Skobeleff, İstanbul’a göç
eden ve münhasıran kadın ve çocuklardan ibaret olan
100.000 kişilik bir kafile üzerine süvarilerini
saldırtmıştır. Bu, Ocak ayında olmuştur. Bütün kafile
dağlarda ve Meriç sularında soğuktan ve açlıktan tamamen
yok olmaya terk edilmiştir. Bu, sadece bir örnektir. Bir
kaç kişinin hareketlerinden dolayı bir ırkı, yani
Türkleri tamamen suçlu bulan Oriyantalizm'dir.
İngiltere, Hindistan'da yaptıklarını inkar edebilir mi?
Fransa,1871 Paris komününde bir günde çocuk, kadın,
erkek, ihtiyar, genç demeden binlerce insanı katletti.
Yine Rusya, bir Polonyalı kaçağı sadece bir gece
saklayan Polonya köyünü tamamen yok etmedi mi? Bu
bakımdan Türklerin diğer milletlerden daha günahkar
olduğunu söylemek doğru değildir"
*
Archives du Ministère
des Affaires Etàrangeres à Paris. Archives
Diplomatiques, Correspondance Politique et
Commercial, NOUVELLE SERIE, 1897-1918, TURQUIE
POLITIQUE ITERIEURE, Tome: 74, Date: 1898-1899.
Pages: 191-232.