|
|
 |
|
EKİM 2004 |
|
 |
|
 |
 |
 |
YAŞAM
ZİNCİRİNE VURULAN BALTA:
BİTKİLERE GEN NAKLİ
Doç.Dr. Şükran ŞAHİN*
Genler:
Doğanın milyonlarca yılda biriktirdiği yaşama dair
bilgiler, doğanın milyonlarca yıllık kollektif
biyolojik belleği, bir iğne oyası gibi özenle işlenip
düzenlenen bu İnci Dizileri: Sermayenin yeni oyuncağı!
Neler oluyor?.. Şaşkınlık içinde, başımız dönmüş,
elimizden kayıp gitmekte olan yaşamı
seyrediyoruz:Sadece seyrediyoruz!...
GİRİŞ
“Gülen
ayvam ağlayan narımsın”
Bedri
Rahmi EYÜBOĞLU
Şairin
imgelemi gerçek mi olacak? Gerçekten önümüzdeki
yıllarda kahkaha atan ayvalar, gözyaşı döken narlar mı
üretilecek? Romantik bir akşam yemeğini şarkı söyleyen
güller, dans eden domatesler eşliğinde mi yiyeceğiz?
Ya da deniz
kızı
efsanesi ve mitolojideki
insan başlı at
gerçek mi olacak? Sorular çoğaltılabilir, hayal
gücünün sınırı yok ve hayal edilen her şeyin
gerçekleşmesi hemen neredeyse olanaklı hale gelecek
gibi görünüyor. Bütün bunlar biyoteknoloji ile
ilgili gelişmeler karşısında çoğumuzun zaman zaman
kendimize sorduğu sorular. Gün geçmiyor ki
biyoteknoloji ve biyoteknolojinin kapsamına giren gen
teknolojisi ile ilgili haberler, görsel ve yazılı
basında yer almasın.
Konunun
çok yeni oluşu, bu teknoloji ile ilgili kamuoyunun
yeterince bilgi sahibi olmaması, bu konuda merak
uyandırmanın yanında bazı korkuları da beraberinde
getirmiştir. Türkiye’de kamuoyu bu konuda korku
duymakta çok haklıdır, çünkü, bugün tüm dünyada
biyoteknolojik ürünlerin insan, bitki, hayvan sağlığı
ve doğaya verebileceği olası zararlardan korumaya
yönelik biyogüvenlik yasaları hazırlanmakta ve
hazırlanan yasalar gelişen biyoteknolojik ürünlerin
her gün ortaya çıkardığı yeni sorunlar karşısında
yeniden ve yeniden gözden geçirilmektedir. Türkiye’de
ise bu konuda henüz yasa hazırlama girişimleri bile
bulunmamaktadır ve şu anda genetik değişikliğe
uğratılmış bitki tohumlarının Türkiye’ye yasal olmayan
yollardan girdiği ilgililer tarafından itiraf
edilmektedir.
Bu
yazıda, biyoteknolojinin, gen teknolojisinin ne
olduğu, nasıl yapıldığı, bu teknoloji ile neler
yapıldığı ya da yapılabileceği tüm bunların yaşam
üzerinde nasıl tehdit oluşturduğu, bunların
uluslararası sermaye ile ilişkisi ve doğal yaşam
üzerinde oluşturabileceği geri dönüşü olmayan
zararlardan söz edilecektir.
Nedir Bu Sermayenin
Biyoteknoloji Aşkı?
Küreselleşme denilen
süreci tanımlayanlar; artık sınırların kalktığının,
bütün dünyanın büyük bir köye döndüğünün üstüne
basarak, ulusallık kavramının da bir öneminin
kalmadığını iddia etmektedir. Ulusallık kavramının
kalmadığını iddia eden birileri vardır ama, yapılan
antlaşmalar da hep “ulus”lar arasıdır. Bu
antlaşmaların serbest ticaret kurallarını getirmesiyle
mal ve hizmet dolaşımının artması, sonuçta tüketim
artışını da beraberinde getirmiştir. Sermayenin bu
hızlı pazar kapma savaşında rekabetin en üst düzeye
ulaşması, yeni ürün arayışlarını da hızlandırmıştır.
İşte tam da bu aşamada biyoteknoloji ve gen
teknolojisi ile ilgili araştırmalar sermaye için bir
can simidi olmuş ve bu araştırmalar genişletilip
derinleştirilerek özellikle bitkisel biyoteknolojik
endüstriyel ürünlerin geliştirilmesi ve kullanıma
sokulması sağlanmıştır. Neden özellikle tarımsal
ürünler ve gıda ürünleri sermayeye daha albenili
gelmiştir? Bunun çok ama çok basit bir nedeni vardır:
Denetim. İnsan sağlığı ile ilgili ürünlerin
üretimi ve kullanımı –özellikle ilaçlarda-çok uzun
yıllardır bir kurallar bütünü halinde çok sıkı bir
biçimde denetlenebilir durumdadır. Ancak birkaç yıl
öncesine kadar kim bilebilirdi ki yediğimiz gıdaların
böylesi dramatik değişikliğe uğratılacağını? İnsanlık
tarihi boyunca, insanlar deneme yanılma yöntemi ile
hangi bitkileri yiyeceklerini, hangilerinin yararlı,
hangilerinin zararlı, hangilerinin zehirli olduğunu
öğrenmişlerdir. Bu süreçte doğaldır ki insanlık hatırı
sayılır telefat vermiştir. Acı bir deneyimdir bu, ama
bu acı deneyimi yaşamadan da bu gün beslenmeyle ilgili
insanlığın kollektif bilinci oluşamazdı. O nedenle
beslenme ile ilgili kurallar insanlığın ortak
belleğindedir ve bu kollektif belleğin varlığı
nedeniyle yazılı kurala ve denetime gerek
duyulmamıştır. Ama şimdi öyle mi, şimdi bambaşka;
bitkiler aleminin tek hücreli halinden çok hücreli
hale geldiği bu güne kadar biriktirdiği, düzene
koyduğu doğal genetik bilgilere ve deneyimlere hiç ama
hiç benzemeyen bambaşka gıda ürünleri var karşımızda;
hem de eskileri ile aynı görüntüde! Görüntü farklı
olsa sorun yok, ama hala domates domates gibi, patates
patates gibi, pirinç pirinç gibi, mısır mısır gibi
görünmektedir.
Ne var ki, sermaye bu
işe çok ama çok büyük yatırım yapmıştır, yatırım
öylesine büyüktür ki bu konuda kurallar belirlenmesini
bekleyecek hali yoktur, yatırdığı sermayeyi bir an
önce karı ile beraber geri kazanmanın ve bu kazancı
sürdürmenin peşindedir. Bu konudaki yatırımın
büyüklüğüne en çarpıcı örnek ise; ABD’deki bir
biyoteknoloji şirketinin sadece 1998 yılında 8.5
milyon hektar genetiği değiştirilmiş soya fasulyesi
ekimidir. Bu sadece bir ürün için ekili alandır ve bu
ekili alan Türkiye’nin tüm ekilebilir alanlarının üçte
biri büyüklüğündedir. O nedenle onlar, ne kuralların
belirlenmesini beklemeyi ne de belirlenecek kurallara
uymayı düşünmemektedir. Bu örnek biyoteknoloji
şirketlerinden yalnızca birinin yalnızca bir ürünü
içindir. Bu konuda birden çok şirket ve birden fazla
ürün olduğu düşünüldüğünde bu şirketlerin bu alanda
üretimde ısrarını anlamak daha da kolaylaşır.
Nasıl Bir Teknolojidir
Bu?
Canlılarda genetik bilgiler DNA adı
verilen molekülde toplanmıştır. DNA’daki tüm bilgiler
canlının genomunu oluşturur, yani genom; yaşam
kütüphanesinin şifresidir. DNA molekülü, hücrenin
içindeki kromozomlarda paketlenmiş olarak durur.
DNA’yı bir zincir gibi düşünürsek genler de bu zinciri
oluşturan halkalardır. Her genin işlevi faklıdır ve
faklı bir protein üretilmesini sağlar.
Bu proteinler vücut için gerekli her türlü proteindir.
İnsülin, hormonlar, büyüme faktörleri, albumin gibi
hepimizin hemen tanıdığı moleküller aslında birer
proteindir ve her biri bir gen tarafından üretilir.
Genler, vücudun gereksinimi olan bu proteinleri
vücudun gereksinim duyduğu durumlarda gereksinim
sinyalini aldıklarında üretirler ve gereksinim sona
erdiğinde de üretim durur. Vücutta neyin ne zaman
üretileceği kendi içinde bir dizi karmaşık kontrol
sistemleri ile düzenlenir. Bir proteini üretmek için o
proteini üretecek genin yanındaki tetikleyici gen
(Promoter gen) harekete geçerek başlatıcı geni
harekete geçirir (regulatory gen, enhancer gen), onun
da esas geni harekete geçirmesi ile üretim başlar.
Üretimin son ermesi için de sonlandırıcı genin devreye
girmesi gerekir (transcription terminating gen).
Görüldüğü gibi aslında bir gen, bir gen “kaseti”
gibidir; tetikleyicisi, başlatıcısı, durdurucusu ve
esas geni ile birlikte bir bütündür.
Gen
teknolojisinde yapılan işlem; bitkinin o upuzun DNA
zincirinin içine işte böyle bir gen kaseti
yerleştirmektir. Ama bu kasetin yanı sıra bir de
vektör adı verilen gen kasetin içine yerleştirilir ki
bu vektör gen tıpkı bir güdümlü füze gibi gönderilen
gen kasetinin gideceği yönü belirler. Dolayısıyla bu
vektör gen de DNA zincirinin içine sokulacak gen
kasetine eklenir. Sonuçta; vektörü, tetikleyici,
başlatıcısı, esas geni ve sonlandırıcı genin her biri
bir protein üreterek işlev görür. Yani gen naklinden
sonra bitkide vektör de protein üretir, tetikleyici
de protein üretir, başlatıcı da protein üretir, esas
gen de protein üretir ve sonlandırıcı gen de protein
üretir. Görüldüğü gibi aslında bir tek genin nakli
gibi görünen ve bitkide sadece fazladan bir protein
üretimine neden olacak gibi görünen bu işlemde tam beş
gen parçası ve sonuçta beş protein bitkinin içine
sokulmaktadır. Koskocaman genetik yapının içine bir
tek gen sokmanın ne zararı olabilir ki diye düşünenler
ne yazık ki var. Oysa bu birkaç yönden son derece
riskli yepyeni bir durum ortaya çıkarır. Hani, birkaç
yıl önce bir film oynatılmıştı sinemalarda:
“Lorenzo’nun Yağı”. Bir tek geni eksik olduğu için
vücudu için gerekli yağı üretemeyen hasta küçük bir
çocuğun öyküsü! Bir tek genin eksikliği nasıl bir
hastalık tablosu ortaya çıkarıyorsa bitkide de
gözümüzle göremediğimiz değişiklik ortaya çıkarabilir.
Her şeyden önce artık o domates eski domates değildir,
o patates eski patates değildir, o fasulye eski
fasulye değildir, çünkü içinde yepyeni bir gen vardır
ve her gen kural olarak bir protein üretir. O güne
kadar bilmediğimiz, yemediğimiz, vücudumuzun hiç
alışık olmadığı, tanımadığı bir PROTEİN!
Bunların
yanı sıra önemli bir risk faktörü de tetikleyici genin
virüslerden elde edilmesidir. Buna en güzel örnek
Karnıbahar bitkisinde hastalık yapan virüsten (CaMV)
elde edilen tetikleyici genin bitkilere gen naklinde
kullanılmasıdır. Bu tetikleyici gen Hepatit B virüsü
ve AIDS hastalığını yapan HIV ile hem yapı hem de
işlev bakımından çok yakın benzerlik göstermektedir.
Bunun bitkinin içine sokulmasının bitkide nasıl bir
değişiklik yapacağı bilinmemektedir. Ayrıca bu
tetikleyici genin bu bitkilerin yenmesi durumunda,
sindirim sırasında bitki hücresinin parçalanmasıyla
açığa çıkarak barsaklarda bulunan ve bize yararlı olan
bakterilerin içine girmesi olasıdır. Ya da bu genin
barsakta parçalanmadan kana geçmesi ve kandaki
akyuvarların yani bağışıklık sistemi (immün sistem)
hücrelerinin DNA’sının içine yerleşmesi olasıdır.
Bütün bunlar düşük olasılıklardır ama sonuçta yine de
olasılıktır ve böyle bir olay bir insanın başına bile
gelse bu sayısı çoktur. İnsan sağlığı söz konusu
olduğunda kitlesel ölümlerin, kitlesel hastalıkların
olması değil bir kişinin bile hasta olması ya da
ölmesi olasılığı dikkate alınır. İlaçlar buna en güzel
örnektir, bir ilaçtan bir kişinin ölmesi ya da sakat
kalması durumunda bile ilaç piyasadan toplatılır ve
ilacın üretimi durdurulur.
Tetikçi Genler Muhtelif Yerlerde
Bakterilerde tetikçi genler esas genin hemen yanında
bulunur, ama insan gibi, bitki gibi genomik yönden
yüksek canlılarda tetikçi genler DNA zinciri üzerinde
esas genden çok uzak yerlerde olabilmektedir, hatta
zaman zaman başka bir kromozomda bile
bulunabilmektedir. Tetikçi genin bu mekandan bağımsız
işlev görme özelliği gen naklinde çok büyük önem taşır;
elbette olumsuz anlamda. Gen bitkinin içine
nakledildiğinde bu tetikçi gen nakledilen esas genden
başka genleri de tetikleyebilir, çünkü tüm tetikçi
genlerin moleküler yapısında belli bölgeler aynıdır ve
bu benzer bölgeler tetikçi genin esas işlevini
sağlayan yerlerdir. Bitkiye gen naklinde bu yeni
tetikçi genin, bitkinin içinde herhangi bir geni
tetikleyerek normalden fazla ya da az çalışmasına
neden olması da her zaman olasılık kapsamındadır.
Böcek
Öldürücü Zehir Genleri Naklediliyor!...
Patatesin içine nakledilen gen patates zararlısına
karşı, domatesin içine yerleştirilen gen domates
zararlısına karşıdır. Bunlar zehirli proteinler üreten
genlerdir ve zaten patates böceği ve domates böceği bu
zehirli proteini yediği için bitkinin üzerinde
yaşayamayıp ölmektedir. “Tarım zararlılarına karşı
zehirli kimyasal kullanımını ortadan kaldıracağız,
çünkü, bunların doğaya zararı var, insana; hem solunum
yoluyla, hem de deri temasıyla zararı var” sloganı
ile bu genetik ürünlerini satmaya çalışan sermaye,
derisine bulaştığı, soluduğu havaya karıştığı
kaygısıyla; genlerin içine sokarak bu zehri insana
yedirmeyi “çözüm” olarak sunmaktadır. Ne sıkı gerekçe
ve ne yaman bir çözüm ama değil mi?.. Mısıra da benzer
zehir geni nakledilip üstündeki koçan kurdunun ölmesi
sağlanarak kurtsuz mısırlar üretilmektedir, sonuçta
mısırın koçan kurdu sadece mısırla beslendiği için
ölmektedir ve tümüyle bu tür mısır üretimine
geçildiğinde bu canlı türü yok olacaktır: Tam bir
soykırım... Üstelik sadece bu kurtla beslenen
kuşların varlığı saptanmıştır; onlar da yok olacak; bu
kuşların hangi çiçeğin, hangi ağacın tozlaşmasını
sağladığı belli değildir. Artık, onun tozlaştırdığı
ağaç ya da bitkilerin yokluğu iklimi nasıl değiştirir
bilinmez; sağnak yağmurlar mı olur, seller mi basar
bilinmez. Bu arada kaçımız ölür, kaçımız sağ kalır
bilinmez, sağ kalanlar için dünya hala yaşanılası bir
dünya mıdır bu da bilinmez. Çin atasözü var:
“Çin’de bir kelebek kanat çırpar okyanusta fırtına
çıkar”, doğada yaşam işte böyle zincirleme bir
biçimde birbirine bağlıdır ve bu zincirin
halkalarından birinin bozulması, kopmasıyla narin
kelebek çırpınışı okyanusta azgın dalgaya dönüşebilir.
Söylenebilecek bir tek şey var: Kamuoyu dikkaaaatt.....
Antibiyotiklere Dirençli Genin Nakli?
Bitkilere gen nakli yaparken, genin hücrenin içine
girip girmediği anlayabilmek için belirteç (marker)
olarak “antibiyotiğe dirençli gen” kullanılmaktadır.
Bu gen bakterilerden elde edilmektedir. İnsanlar
tarafından bu bitki gıda olarak alındığında, marker
olarak kullanılan bu antibiyotiklere direnç geninin o
sırada insan vücudunda bulunan herhangi bir
mikroorganizmanın içine transfer olma olasılığı tüm
dünyada bilim insanları arasında tartışılmaktadır.
Mısır yerken, patates yerken, soya yerken insanlar bu
genleri de neden yemek zorunda kalsın? Bunun bakteri
yemekten ne farkı var?
Hastalıklara Davetiye Çıkarılıyor!
Bütün
bunlar bitkiye yerleştirilen tetikleyici genin,
antibiyotik direnç geninin, böcek öldürücü genin insan
hücrelerine bulaşma riskleri ve bunun sonunda
oluşabilecek tehlikelerdir. Bunların dışında olasılığı
daha yüksek olan başka tehlike ise bu gen kasetinin
ürettiği yukarıda da söz edilen bitkideki bu yeni
proteinlerin insan sağlığına verebileceği zarardır.
Tüm dünyada bu konu iki ayrı açıdan ele alınmaktadır:
1-Allerjik etkilerinin olabileceği, 2-Zehirli
etkilerinin olabileceği. Allerjik etki ile ilgili
yapılan testler direkt testler olmayıp indirekt
yapılan testlerdir ve bu yöntemle allerjik etkilerinin
olmayacağını iddia edenler de vardır. İnsan sağlığı
üzerindeki olumsuz etkiler ne yazık ki çoğu kez
önceden saptanması zor etkenlerdir. Bununla ilgili
allerji testleri sınırlı testlerdir. Allerjik
reaksiyon gösteren bireydir, test yapılanlarda allerji
olmayışı test yapılmayan kişilerde allerji
olmayacağının göstergesi olamaz. Üstelik bazı
kişilerde immün sistem bir kez bir allerjik madde ile
uyarıldığında yani hassas hale geldiğinde kişide o
güne kadar allerji yapmayan maddelere karşı da
allerjik reaksiyon görülebilmektedir. Allerji
oluşturan maddeler vücuda gıda olarak sindirim sistemi
yoluyla, vücuda temas yoluyla ve solumun yoluyla
girerek reaksiyon oluşturmaktadır. Gıdaların sindirim
kanalında parçalanmaları bu yeni proteinlerin alerji
olasılıklarını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır,
ama bu yeni bitkilerin özellikle çiçekli dönemlerinde
polenlerin cilt ile teması ve solunum yoluyla
akciğerlere ulaşarak allerjik reaksiyon ve astım
oluşturma riskleri orta yerde yanıtlanması gereken
sorular olarak durmaktadır. İmmün sistemin bir başka
normal olmayan reaksiyon biçimi ise insanın kendi
organlarına ve dokularına saldırmasıdır. Bağışıklık
siteminin bu kendine karşı saldırgan tutumuyla ilgili
bu güne kadar net bir hipotez geliştirilememiş olsa da
hipotezlerden birisi; yabancı proteinlerle vücut
proteinlerinin benzerlik göstermesi olasılığıdır.
Yabancı proteine yanıt vermeyi öğrenmiş bağışıklık
sistemi bu proteinle benzerlik gösteren kendi organ ve
dokularını da yabancı gibi algılayıp onlara da
saldırmaktadır. İşte otoimmün hastalıklar ya da öteki
adıyla romatizmal hastalıklar olarak adlandırılan
bağışıklık siteminin bu ciddi hastalığının oluşma
nedenlerinden biri de budur. Bu güne kadar hiç
bilmediği yepyeni bir protein ile karşılaşan
bağışıklık sistemi, hafızasında, repertuvarında
bulunmayan bu proteine yanıt vermeye uğraşırken ve onu
tanırken kendi vücuduna da saldırma yetisini
kazanabilir. İşte bu bir tek proteinin allerjik
reaksiyonlara; sıradan bir kurdeşenden astıma kadar
uzanan bir dizi allerjik hastalığa neden olabileceği
bilimsel dergilerde tartışılmaktadır. Allerji,
bağışıklık sisteminin öteki hastalıkları yanında en
masum hastalığıdır. Oysa bağışıklık sisteminin
otoimmün hastalıklar yani romatizmal hastalıklar
olarak bilinen hastalıkları, hastalık tablosu daha
ağır ve tedavisi hala zor hastalıklarıdır (genetik
olarak değiştirilmiş gıdaların otoimmün hastalıklara
neden olma olasılığı; İmmünolog olarak kişisel
görüşümdür, literatürde henüz bu yönde bir tartışma
başlatılmamıştır) .
Bir başka risk
zehirlenmedir. Bu zehirlenme klasik anlamda tek dozla
alınan ve kişiyi hemen öldüren zehirlenme değildir.
Kronik zehirlenme adı verilen ve sinsice ilerleyen bir
zehirlenme söz konusu olabilir. Bu yepyeni proteinler
ya da onların parçalanma ürünleri (metabolitleri)
vücudun herhangi bir organında birikebilir. Bu birikim
bizzat zehir etkisi gösterebileceği gibi bulunduğu
organda bazı mekanizmaları tetikleyerek kanser bile
oluşturabilir. Bütün bunlar insan sağlığı ile ilgili
şimdilik öngörülebilen risklerdir. Bu risk öngörüleri
elde mevcut bilimsel bilgiler ve biyolojik
mekanizmaların işleyişinden hareketle varılan
sonuçlardır. Dolayısıyla bu sorular henüz orta yerde
yanıtlanmadan durmaktadır ve bu risk öngörülerinin
yanlışlığı kanıtlanmadan genetiği değiştirilmiş
bitkilerin üretimi, ekimi ve bunlardan gıda ürünü
oluşturulması durdurulmalıdır.
İnci Dizileri
İnsanda gen haritasının
çıkarılması yönündeki çalışmalar son onbeş yıldır
dünyada sürdürülmektedir ve hala bitmemiştir. Oysa
bitkilerde böyle kapsamlı bir haritalama çalışması
başlatılmamıştır bile, başlatılsa bile bu çalışmanın
insan genomunun haritalanması için gereken zamandan
çok daha uzun sürede tamamlanabileceği kuşkusuzdur,
çünkü, bitkideki gen sayısı insandakinden kat kat
fazladır. Meraklısı bilir, bir petunyanın, bir
sardunyanın, bir menekşenin, bir papatyanın ya da bir
gülün; renginin, beneklerinin şeklinin, hatta renkli
yapraklarının düzeninin hep aynı olduğunu. Bütün bu
şekiller, renkler, desenler, kokular hep genlerin
kontrolündedir ve her mevsim belleği iyi bir ressam
tarafından çizilmiş gibi bir önceki yılın aynısıdır.
Her sene şaşmaz bir biçimde aynı desen, renk ve
şekilde çiçek açabilmesi, iyice sabitlenmiş ve çok
sıkı kontrol altında tutulan bir genetik yapının
varlığını gösterir. Bu kadar çok bilgi için de elbette
daha çok gen gerekecektir. Bu kadar çok genin
kontrolünü sağlayan bu muhteşem sistem içine gen
naklinin, bunu kontrol eden mekanizmaları hangi
aşamada, nasıl bozacağı önceden kestirilebilir mi?
Bozduğu tartışmasızdır ama, nasıl bozduğunun önünde
sonsuz sayıda soru işareti durmaktadır. Genleriyle
oynanarak kırmızı renkli olarak geliştirilen
petunyaların bir baskın sıcak hava dalgası ile
kırmızılığını aniden nasıl yitirip renksizleştiğinin
öyküsünü anlatır bilimle uğraşanlar. Normal koşulların
dışında çevresel faktörler bile normal bitkilerde
genlerinin çalışma düzenini etkilerken, genleri ile
oynanmış bitkilerin değişik iklim koşullarında nasıl
farklı davranışlar göstereceğine dair bilgi var mıdır?
Ne yazık ki bu sorunun yanıtı da yoktur.
Güzel, düzgün, albenili
sıralanmış durumları tarif etmek için “inci gibi
dizilmiş” deyimini kullanmaz mıyız? Gerek insan gerek
bitki olsun, işlevselliği bakımından DNA üzerindeki
genler gerçekten inci gibi dizilmiştir, bu öylesine
öyledir ki milyonlarca yıldır canlının yaşamda kalması
bu inci gibi dizilimin eseridir. Peki
şimdi ne yapılıyor? Bitkinin kendisini bu günlere
taşıyan bu inci dizisinin içine cam boncuk
yerleştirilerek dizi tahrip ediliyor. Doğa bu
dizilimle oynamayı ne yazık ki affetmiyor. İnsanda 22
numaralı kromozomla 9 numaralı kromozom arasında gen
değişimi KML adı verilen bir çeşit kan kanserine neden
olur. Yine insanda Burkitt’s lenfoma adı verilen lenf
bezi kanserinin nedeni 8 numaralı kromozom ile 14
numaralı kromozom arasındaki gen değişimidir. Genler
bu kromozomlar arasında sadece yer değişmiştir;
genlerde bir bozukluk ya da gen kaybı yoktur, gen
sayısı aynı kalmıştır ama bu dizilim değişikliği
kansere neden olur. Bitkide de böyle bir değişimim
olması çok büyük olasılıktır. Bunun bugün fark
edilmemesi bunun olmadığının göstergesi değil, bunun
araştırılmadığının kanıtıdır, ya da daha doğru bir
ifade ile nasıl araştırılacağının bile bilinmemesidir.
İnsanda 22 ile 9 numaralı kromozomda gen değiş tokuşu
“tirozin kinaz” adı verilen molekülün aşırı yapımına
neden olur, 8 ile 14 numaralı kromozomdaki gen değiş
tokuşu ise “myc” adı verilen molekülün aşırı yapımına
neden olur. Normal koşullarda varlığından bile
haberdar olmadığımız, ancak moleküler düzeyde
araştırmalarla yeni yeni varlıkları saptanan bu
molekülleri bu kanserler olmasa böyle yüksek
miktarlarda kolayca saptayabilecek miydik? Bitkilerde
de böyle moleküllerin varlığı ile ayrıntılı araştırma
ne yazık ki yoktur, peki yapmadığımız araştırmanın,
ölçmediğimiz maddenin, ya da ölçemediğimiz maddenin
artıp artmadığını nereden bilebiliriz? Genlerle
oynamak, hele onların inci dizilerini bozmak yaşamın
inci dizisini bozmakla eşdeğerdir. Hayvanlara yapılan
gen naklinin istenmeyen bir durum düzeltirken,
istenmeyen pek çok tehlikeli değişikliği de
beraberinde getirdiği pek çok deneydeki gözlemdir. O
nedenle insana gen nakli sorunu çözülememiştir.
Bitkileri basit canlılar gibi görüp genleri ile
oynamayı sakıncasız “mış gibi” göstermek göz
boyamaktan başka bir şey değildir. Bitki genomu insan
genomundan daha büyüktür ve bu kadar büyük genomun
kontrolü de muhtemeldir ki daha karmaşıktır.
Terminatör Gen
Önceleri,
bitkilere gen nakliyle yeni ürünler yapıldığında,
nakledilen genin içine bir de Terminatör Gen
naklediliyordu. Bu gen, o bitki bir sene sonra
ekildiğinde nakledilen genin çalışmasının önlemek
amacıyla, onu yok etmek üzere bitkiye naklediliyordu.
Çiftçiyi böylece her yıl yeni tohum almaya zorlamak
amacıyla yapılan bir işlemdi. Yani bir de böyle bir
hainlik var işin içinde. Bu nedenle Terminatör Genin
nakli yasaklandı, ancak sonradan yapılan bilimsel
çalışmalarla öğrenildi ki nakledilen esas gen ertesi
yıl o bitkide zaten çalışmıyor, yani “suskun” gen
haline geliyor, bu nedenle Terminatör Gene gerek
kalmadı, ama bu tohumla üretime başlayan çiftçi için
tohum bağımlılığı hala varlığını korumaktadır.
Dr.
Arpad Pusztai
Genetik
Bitkilerden söz edip Dr.Pusztai’den söz etmemek
haksızlık olur. Genetiği değiştirilmiş patatesleri
sıçanlara yedirerek yaptığı araştırma sonucunda
sıçanların ince barsak hücrelerinde değişiklik
oluşturduğunu ortaya koyan araştırması 1999 yılında
Lancet adlı bilim dergisinde yayınlanan Dr. Pusztai
ciddi eleştiri oklarının hedefi olmuş ve görevinden
alınmıştır. Dr.Pusztai’nin deneyinin yeterli
olmadığını ve tamamlanmamış olduğunu iddia edenler
olmasına karşın onun deneyden elde ettiği sonuçlar da
görmezden gelinecek gibi değildir. Bu gün Dr. Pusztai
internetteki web sayfasında bu konudaki görüşlerini
kamuoyu ile paylaşmayı sürdürmektedir. Çalışmasını
yayınladıktan sonra çeşitli basın ve yayın
organlarında da bu görüşlerini ifade etmeye başlayan
Dr. Pusztai bunun bedelini işini kaybederek ödemiştir;Dr.Pusztai
bu konuda verilen bilinen ilk kurbandır...
Avrupa
Birliği Ne Diyor?
Avrupa
Birliği, kamuoyu baskısıyla genetik tohumları,
bunların ürünlerini, bunlardan üretilmiş gıdaları
ülkelerine sokmama konusunda bir dizi kural getirmiş
ve kararlar almıştı, toplantı üstüne toplantı
düzenliyordu, meraklısı bilir, internetteki web
sayfasına bakıldığında Avrupa birliğinin bu
kararlarını ve bu kararların ne sıkı kararlar olduğunu.
Ama ne olduysa oldu 1-2 Temmuz 2003 tarihinde
Strazburg’da AP bir karar aldı ve bu ürünlerin
üstlerine etiket yapıştırılıp genetik gıda, genetik
bitki olduğunun belirtilmesi koşuluyla Avrupa
ülkelerine girmesine izin verdi. Birleşmiş Milletlerde
1998 yılında 24 Afrikalı Delege ortak karar alarak bu
bitkilerin ülkelerine girmesine karşı çıktıklarını
ilan etmişti, ama ne olduysa oldu geçenlerde Afrika
ülkeleri bu ürünleri kabul ettiklerine dair bir
bildiri yayınladı: Tabi, oğul Buş’un buna ne kadar
sevindiğini bildiren bir mesaj yayınladığını söylemeye
gerek yok... Dünya kamuoyu
küresel sermayeye teslim mi oluyor? Galiba safları
sıklaştırmanın vaktidir...
Türkiye ne Yapıyor?
Avrupa
Birliğinin bu yoğun biyogüvenlik çalışmaları,
Türkiye’nin ne durumda olduğu sorusunu akla getiriyor.
TÜBİTAK Tarafından oluşturulan Araştırma Grubuna “Gen
Teknolojisinde Belirleyici Kurallar” hazırlatılmış ve
bir rapor olarak TÜBİTAK’a 1999 yılında sunulmuştur.
Daha sonra, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı
hazırlanırken, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)
tarafından “Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas
Komisyonu” oluşturulmuş ve bu konu, hala yürürlükte
olan Sekizinci Plan içine almıştır. Raportörü olduğum
bu “Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas
Komisyonu” bu konuda kurallar belirleninceye kadar ve
gümrüklerde biyoteknoloji laboratuvarları kurulup bu
laboratuvarlarda çalışacak biyoteknoloji uzmanları
yetiştirilinceye kadar genetik olarak değiştirilmiş
tohumların Türkiye’ye girişinin engellenmesi ve
verilen deneme ekimi izinlerinin iptal edilmesini
benimsemiş ve bu öneri raporumuzda belirtilmiştir. Ne
var ki planın yürürlükteki süresi bitmeye yakın
olmasına karşın bu konuda hiç ama hiçbir gelişme
kaydedilmemiştir. Türkiye kulağının üstüne yatmış bu
konuyu duymazdan, görmezden gelmektedir.
*
İmmünolog
Kaynaklar
Bu
konuda pek çok kaynak olmakla beraber burada belli
başlıları verilecektir.
1-Larck
G: Clinical risk assesment of GM foods. Toxicology
Letters, 2002, 127:337-40.
2-Ewen
SV and Pusztai A: Effect of diets containing
genetically modified potatoes expressing Galanthus
Nivalis lectin on rat small intestine. The Lancet,
1999, 16;354(9187):1353-4
3-Rick
M Helm and A Wesley Burks: Mechanisms of food allergy.
Current Opinion in Immunology, 2000, 12;6:647-653.
4-Ladics,
GS, Holsapple MP, Astwood JD, Kimber I,
Knippels LM, Helm RM, Dong W.:Workshop overview:
approachesto the assesment of the allergenic potential
of food from genetically modified crops.
Toxicol Sci, 2003
May, 73(1):8-16.
5-Williams
N.:Seeking balance in the GM crop debate. Ned Tijdschr
Geneeskd, 2003 Jan, 11;147(2):60-65.
6-Antony
Trewavas:Much food, many problems. Nature, 1999,
402:231-232.
7-Novak
NK, Haslberger AG:Substantial equivalance of
antinutrients and inherent plant toxins in geneticelly
modified novel foods. Food Chem Toxicol, 2000,
38(6):473-483.
8-MJ
Gasson: Genetically modified foods face rigorous
safety evaluation. Nature, 1999, 402:229.
9-Sekizinci
Beş Yıllık Kalkınma Planı, Biyoteknoloji ve
Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporu:
DPT Yayınları,
Ankara, 2000.
10-Prof.
Don Grierson, Dr. Michael Antoniou, Dr. Mark Bailey,
Dr. Andrew Lilley, Dr. Ian Garner, Dr. Phil Pale, Dr.
Man-wan Ho’nun yaptığı tartışmanın toplantı
tutanakları Michael Meccher tarafından yazılı hale
getirilmiştir ve bu dokümana internette
www.members.tripod.com/ngin/articleMMo.htm
sayfasından ulaşılabilir.
12-Avrupa
Birliğindeki Komisyonu (ECC’nin) 27 Eylül 2000 günlü
toplantısı ve alınan kararların dokümanı olan 300D0608
dolu dokümana
www.europa.eu.int/comm/index/en.htm den
food safety seçeneği takip edilerek ulaşılabilir.
13-Dr.Arpad
Pusztai’in web sayfası:
www.rri.sari.ac.uk/gmo/ajp.htm ve
www.freenetpages.co.uk/hp/a.pusztai
|
 |
|
|
|