Ekim 2004  Sayı: 74 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   EKİM 2004  

BULGAR KURŞUNU

Etem ORUÇ

Güzel bir ilkbahar sabahı. Güneş doğdu doğacak. Çam ağaçları koyu yeşil. İğde ağaçları burcu burcu kokuyor. Deniz koyu mavi. Atlas gibi uzanmış yatıyor. Şu sihirli zamanda İzmir denizin kollarında. Mustafa Kemal Yılmaz Öğretmenim seksen üç yaşında bir delikanlı. çalışkan. üretken. yorulmayan bir insan. Londra Ataşeliği yapmış. Avrupa'yı iyice gezmiş, incelemiş biri. İki dönemde Milletvekilliği yapmış. Konuşmaya başlayınca şöyle diyor; "Etem biz her şeyden önce bir öğretmeniz. Öğretmenliğin yaşı olmaz. Emeklisi de olmaz. Ölesiye kadar yurdumuzun daha da güzelleşmesi Atatürk'ün temel düşüncelerinin daha güzel anlaşılması için yılmadan çalışacağız. Bu okulun Kurtuluş Savaşında İzmir,ve Aydın yöresinde yapılan mücadeleler konulu gezi. Rehberliğini de onun için kabul ettim. Bir öğrencinin kafasında bir ışık yaksak o da büyük bir kazançtır. Ben birinci otobüste Aydın'a kadar ön bilgi vereceğim. Sen de İkinci otobüste öyle yaparsın."

"Diz vuruyordu, bel kırıyordu zeybekçe. / Göğsünden ezgiler fışkırıyordu, tarih biliyordu./ İzmir'in gözleri gülüyordu."/ Şair Yücel Barut böyle diyordu. Anlatıyorum. 15 Mayıs 1919'da Yunanlılar İzmir' i işgal etmek için çıkışlarını. İlk kurşunu atan Hasan Tahsin’in Konakta Yunan sancaktarını, alnının ortasından nasıl vurduğunu. Sonra yüzlerce Yunan askeri daracık sokakta kendisini sarınca yüzlerce kurşunu göğüslerken tabancasını havaya kaldırarak pencereden bakan bir nineye "Nineciğim sen tanığım ol Y urdum için vereceğim canımdan başka bir şeyim kalmadı." deyişini.

Aydın'da Erbeyli Anıtını, Germencik'te Şehit Cafer Efeyi, Aydın'da Yörük Ali Efenin Yunan mitralyözünü nasıl susturduğunu. Nazilli'de Ege Bölgesi Kuvayi Milliye Komutanı Kahraman Demirci Mehmet Efe'yi, Aydın din adamı Atatürk'ün düşünce arkadaşı Hacı Süleyman Efendiyi. Yöre Halkının ne kadar işkence görüp ne acılar yaşadığını. İlk anıtı yapılan şehitliğin Çay Yüzü şehitliği olduğunu durmadan anlatıyorum.                                        

Öğrencilerden birisi, “Hacı Süleyman Efendi babamın dedesiymiş öğretmenim. Onunla ilgili bir kaynak önerebilirmişsiniz?" diyor. Gepgenç bir Türkçe öğretmeni var güzel bir bayan. Arada bir kendisine bakıyorum. Kahverengi saçları, bir çağlayan gibi omzuna dökülüyor. Orta boylu incecik, dal gibi... Ne kadar etkili anlatabildiğimi onun yüzünden anlıyorum. Güzel koca gözleri bazen çiçek gibi açıyor. Bazen bulutlanıyor. Göz pınarlarından sessizce yaşlar akıyor. Bazen gülümsüyor. Yüzünde güller açıyor. Ama duyguları hep ölçülü. Öğretmen olduğunun bilincinde. Öğretmenlik ona çok da yakışıyor.

Aydın'dan Umurlu'ya doğru gidiyoruz. çay yüzü şehitliğine yaklaştık. Demirci Mehmet Efelerin, Yörük Ali Efelerin, İmam Köylü Efe Ayşe'nin Çiftlik köyünden on altı yaşındaki Kübra Efenin kahramanlıklarını anlatıyorum. Çoğunluk ilgiyle dinliyor. Birkaç öğrenci kendi arasında mırıldanıyor. Kırk yaşlarındaki orta boylu, şişmanca bayan öğretmen aklınca şaka yapıyor. "Sayın rehberimiz İzmir'den beri durmadan kan, barut, ölen insanları anlatıyor. İçimiz karardı. Bu güzel havada şarkı türkü söylesek olmaz mı?" diyor. Bazı öğrenciler el çırpıyor. Türkçe öğretmeni olan güzel bayan yerinden kalkıyor. Kızdığı besbelli. "Hacer öğretmen" diyor. "Gezinin amacını biliyorsunuz. Lütfen amacından saptırmayınız. Geçmişini bilmeyenin geleceği olamaz. Değerli rehberimize ben çok ama çok teşekkür ediyorum. Benim bilmediğim pek çok olayı aydınlattı. Tiyatro sanatçısı gibi çok da güzel konuşuyor. Çok teşekkürler" diyor. Öğrenciler alkışlıyor.. Ben biraz hüzünleniyorum. Acaba bunca nefesi boşuna mı tükettim diye.

Çay yüzü Şehitliğine vardık. Tam otobüsten inecektik. Şoförümüz Nedim Bey; "Bir dakika arkadaşlar rehberimizin anlattıkları beni çok duygulandırdı. (Ağlıyordu) Benim dedem on dört yıl cephelerde bu yurt için savaşmış. 1908'de evden bir askere gitmiş. Ta 1922'de düşman İzmir'e dökülene kadar. 9 Eylül'de düşman denize döküldükten sonra geliyor Balıkesir'e. Belki de bu öğrencilerin kimileri on dört yaşında bile değildir. O günleri bilmeyen yurdunun değerini de bilmez. Bu yurdu kurtaran kahraman İnsanları da tanımaz. Şehitlerimizin kemiklerini sızlatmayalım." Gözünden akan yaşlar, bir ırmak gibi aka aka yanan yüreğini söndürmeye çalışıyordu.

Türkçe öğretmeni bayan; "Nedim bey lütfen anlatır mısınız? Çok güzel anlatıyorsunuz." Herkes alkışladı. Nedim Bey yutkundu. Gür saçları dikleşmişti. Heyecandan iyice açılan gözlerinin kapakları kalın kaşlarına değiyordu. "Dedemi en çok etkileyen olay Bulgar kurşunuydu. Bulgarlara esir düşmüş Balkan Savaşlarında. Sofya'da esir kampından kaçarken ayağına bir Bulgar kurşunu gelmiş. Mesafe uzak olduğu için ayağına girmiş. Derinin altında kalmış. En çok bu kurşundan rahatsız olurdu dedem.” Başını öne eğdi. O günleri yaşıyordu. Otobüsten çıt çıkmıyordu. Kendinden geçmişti. Bizleri görmüyordu.

Birden ayağa kalktı “Çanakkale Savaşında da yaralanmış. Suriye Cephesinde esir düşen arkadaşlarının gözüne İngilizler iğne batırmış. Hepsi de kör olmuş kör. Bunu anlatırken dedem İngiliz'lere kin duyar. Arkadaşları için ağlardı. Yemen cephesine gitmiş. Gidenlerin yüzde sekseni geri dönmemiş. Kimi cephede vurulmuş. Kimi açlıktan ölmüş, kimi de hastalıktan. Cayır cayır yanan Yemen'den dedem gibi bazıları kurtulmuş. Sarıkamış cephesine giderken seviniyorlarmış. Çöl sıcağından kurtulduk diye, Yüzde sekseni de orada donarak şehit olmuş. Anadolu kadar bedeli fazlasıyla ödenmiş bir yurt yoktur, Her karış toprağı şehitlerin kanlarıyla yoğrulmuş. Sakarya savaşı, Kocatepe, Dumlupınar oy anam oy !.. O dönemde doğanlar hiç yaşamamış. Bizim hiçbir şeyden şikayetçi olmaya hakkımız yok.. Bedeli ödenmeden hiçbir şey verilmez. Elbette daha güzel bir yaşam hepimizin beklentisi... Ama çalışıp, üretip öyle istemeliyiz. Olmayan şey paylaşılmaz ki.”

Ninem anlatırdı. Dedem ayağındaki Bulgar kurşununu eller dururmuş. Her dokunuşunda da Bulgarlara sövermiş. Ninem sabahları erken kalkarmış. İşlerini bitirdikten sonra kahvaltı yapalım diye yattıkları odaya girmiş. Dedem yatakta gülüyormuş.   “Ne oldu. Niçin gülüyorsun herif” demiş.”  “Bulgar kurşunundan kurtuldum!.. Bulgar kurşunundan kurtuldum!...” Ninem yorganı bir açmış. Kıpkırmızı kan gölü. Dedemin elinde bir kurşun. Sabahleyin küflü jiletle kurşunun olduğu yeri hart diye kesip kurşunu çıkarmış. O kadar mutluymuş ki, Ninem yatağı yorganı atmış. Dedem fazla yaşamamış. Üç, dört yıl sonra ölmüş. Ninem; “Eğer Bulgar kurşununu deden ayağından çıkarmadan ölseydi, gözü açık giderdi.” Derdi. Yattığı yer nur olsun benim kahraman dedemin. Otobüstekilerin tümünün gözleri yaşarmıştı.

Otobüsten indik. 1920 yılında yapılan Çay yüzü Şehitliğini ziyaret ediyoruz. On beş, on altı yaşında. Bu yurt için değerli şeylerini, canlarını vermiş, yurt sever şehitlerimiz için, içimiz buruk bir şekilde dua ediyoruz…Öğrencilerin tümü anlatılanları dikkatle dinliyor. Not alıyor. Hiç kimse şarkı, türkü söylemiyordu... Hafif bir rüzgar salkım salkım açmış akasya ağacının kokularını doğaya yayıyordu.

 

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |