|
KIBRIS SORUNU KARŞISINDA
BATI VE TÜRK MİLLETİ:
ÇÖZÜM BASKISININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
BAYBARS E. ÖZER
Araştırmacı - Yazar
Giriş: Batı’nın Kıbrıs Tabusu
Kıbrıs konusunun milletler arası düzlemdeki,
özellikle de “Batı”nın genel kabullerindeki
yeri, dün olduğu gibi bugün de sorunun iki ana
tarafının gerçek pozisyonlarından çok farklıdır.
Bu bağlamda, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni daha yeni
şekillendiği 1963 yılında Enosis emellerini
hayata geçirmeye çalışarak parçalayan Rum-Yunan
ittifakı “haklı ve masum”; Kıbrıs Türklüğü ve
Türkiye ise “haksız ve suçlu” tarafı temsil
etmektedir.
Batı kamuoyu ve kurumlarına hâkim olan bu ters
yüz edilmiş Kıbrıs yaklaşımının sebepleri
üzerinde durulduğunda, karşımıza sadece Türk
hükümetlerinin ve dış politika yapıcılarının
hataları ve zaafları çıkmamaktadır. Kıbrıs
sorununun 1960’ların başından 1973’e kadar devam
eden kaotik aşaması ile 1974’ten günümüze kadar
uzanan iki toplumlu ve devletli ikinci
aşamasının genel karakteristikleri ve milletler
arası yankıları dikkate alındığında, Batı’nın
Türkiye’nin tarihî ve insanî hassasiyetlerini
tamamen gözardı ettiği anlaşılmaktadır.
Gerçekten de, Türkiye’nin milletler arası
antlaşmalardan kaynaklanan garantörlük hakkına
dayanarak soy kırımına maruz kalan Kıbrıs
Türklüğünün imdadına koşması, Batı devletleri ve
toplumlarınca hiç anlaşılmamıştır. Bilâkis, Türk
Ordusu’nun adadaki varlığı bazı konjonktürel ve
kişisel değerlendirmelerin dışında çeyrek
asırdır işgalci olarak tanımlanmaktan öteye
geçememiştir.
İşte, 1974 yılından bu yana adaya hâkim olan
barış ve istikrara rağmen, Kıbrıs’ın önemli bir
“milletler arası sorun” olarak tanımlanıp kabul
görmesinin kökeninde bu yaklaşım yatmaktadır.
Kıbrıs sorunu karşısındaki bu yaklaşım, aynı
zamanda Türkiye’nin hem kültürel, hem de siyasî
açıdan Batı’nın “öteki”si olarak algılandığının
da bariz bir göstergesidir.
Kofi Annan’ın
(Rum Kesimini İhya Etme) Plânı
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi
Annan’ın imzasını taşıyan plân, ilk önce 12-13
Aralık 2002 tarihinde Kopenhag’da toplanan
Avrupa Birliği Zirvesi öncesinde Türkiye’nin
önüne konulmuş, daha sonra iki kez
değiştirilmiştir. Ancak, plânının öngördüğü
çözüm mantığı ve yöntemlerinde herhangi bir
esaslı değişiklik olmamıştır.
Kofi Annan Plânı, ilk bakışta Türk ve Rum
tarafları arasında yeni bir denge kurarak “ortak
devlet” oluşturmayı amaçlayan bir izlenim
vermektedir. Gerçekte ise, Kıbrıs’taki sorunun
kökenleri ve boyutlarına yönelik teşhisler
Batı’nın Kıbrıs önyargısını yansıttığı için
çözüm yöntemleri de geleneksel Rum-Yunan
tezlerinin sınırları içinde kalmıştır. Bunun
için, plân, Birleşmiş Milletler ambalajlı,
Avrupa Birliği güdümlü ve Rum-Yunan merkezli bir
projeyi ifade etmiştir. Annan Plânı’nın
öngördüğü çözüm takvimi ve yöntemleriyle kabul
edilemeyeceğinin Denktaş tarafından açıklanması
karşısında gösterilen tepkiler, BM Genel
Sekreteri’nin iyi niyet misyonunun aslında art
niyetli bir misyon olduğunu kanıtlayan
gelişmelerdir. Genel Sekreter’in plânın
reddedilmesinden sonra hazırlayıp sunduğu BM
Güvenlik Konseyide kabul gören raporunda Rauf
Denktaş’ı suçlamasını başka türlü izah etmek
imkânsızdır.
Avrupa Birliği yönetimi de, nimetleri paylaşma
konusunda Türkiye’ye karşı sergilediği “ürkütücü
çekingenlik ve cimrilik politikası”nı, Kıbrıs
sorununun çözümünde “ürkütücü ve düşündürücü bir
baskı politikası”na dönüştürmüştür. Çünkü, Kofi
Annan Plânı ve bu plân etrafında yürütülen
kampanyalar, Batı’nın Türkiye hakkındaki olumsuz
önyargılarının ve “üçüncü sınıf müttefik
muamelesi”nin en somut ve güncel örneklerinden
birini oluşturmaktadır.
Plânda öngörülen çözüm takvimi, sadece
Türkiye’deki yeni AKP yönetimiyle Avrupacı medya
ve lobinin gönüllü teslimiyetçiliğe soyunduğu
bir dönem ile denk düşürülmemiş; aynı zamanda
Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Avrupa Birliği’ne üyelik
aşamalarıyla bire bir örtüştürülmüştür. Bu
yaklaşımın Kıbrıs Türk halkı ve yönetimine
“Kıbrıs devleti” bünyesinde Avrupa Birliği’ne
üye olma imkânı tanıması, plândaki iyiniyetin
değil, bilâkis artniyetin bir göstergesi
olmuştur. Çünkü, “havuç ve sopa gösterme
siyaseti”nin bir arada kullanıldığı bu yöntemle
Kıbrıs Türk halkı içindeki ayrışmanın
derinleştirilmesi de amaçlanmıştır. Rum ve Yunan
yetkilileri ile medyasının, Türkiye ve Kuzey
Kıbrıs’taki teslimiyetçi lobi ve söylemlere
yönelik övgüleri, bu açıdan not edilmesi gereken
bir nitelik taşımaktadır.
Tuzaklarla dolu adaletsiz bir çözüm plânının “iç
kitlesel destek” bulmasında asıl belirleyici
unsur ise, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne
karşı uzun yıllardır uygulanan siyasî ve
ekonomik ambargonun yol açtığı dışlanmışlık ve
geri kalmışlık psikolojisidir. Bunun yanı sıra,
Kuzey Kıbrıs ve Türkiye’deki büyük sermaye ve
medya destekli lobici unsurların yarattığı millî
bilinç erozyonu ve bilgi kirliliği de büyük önem
arz etmektedir. Enformasyon bombardımanının
olumsuz etkileri, ihanete kadar varabilen söylem
ve gösterilerin yaygınlaşması sürecinde açıkça
gözlemlenmektedir.
Kıbrıs Kumpanyası, Kumpası ve Türklüğün Onurlu
Duruşu
Kofi Annan Plânı’nın hem Kıbrıs Türk halkının
siyasî eşitlik ve egemenlik haklarını, hem de
Türkiye’nin garantörlük statüsünü önce
sulandırıp daha sonra da çökertecek bir
muhtevaya sahip olmadığını iddia etmek için; ya
Avrupa Birliği’nin misyoneri, ya da algılama
özürlü olmak gerekir. Çünkü, plânın mevcut
hâliyle uygulanması durumunda 10-15 yıl içinde
adanın yalnızca ekonomik değil, siyasî açıdan da
Rumlar’ın denetimine geçmesi, yani Kıbrıs’ın
fiilî olarak “Rum adası”na dönüşmesi kaçınılmaz
olacaktır. Kıbrıs Rum nüfusunun fazlalığı,
ekonomik gücü, milletlerarası destekleri ve Türk
tarafına geçecek Rumlar’ın zamanla elde edeceği
kazanımlar, bu gelişmeleri mümkün kılacak temel
dinamikleri ifade etmektedir.
Unutmamak gerekir ki, Rum-Yunan diplomasisi,
zamanın Çiller-Karayalçın Hükümeti’nin Gümrük
Birliği Anlaşması karşılığında her türlü tavize
hazır olduğunu da dikkate alarak, 1990’lı
yılların ortalarından itibaren geliştirip
uyguladıkları Avrupa Birliği’ne endeksli
stratejilerinin meyvelerini toplamak
istemektedir. Önümüzdeki dönemde, Rum
yönetiminin Kıbrıs’ın bütününü temsilen Avrupa
Birliği’ne adım atışını ikinci bir adımın
tamamlaması gerekmektedir. Yani, “Kuzey
Kıbrıs”ın da bu sürecin fiilen parçası olmasını
temin edecek bir yöntemin bulunup uygulanması
için her yol denenecektir.
Aynı dönemde iş başına gelen AKP iktidarının
ileri düzeylere varan “milletler arası aferin
hobisi” ile “millî dava fobisi” Türkiye’nin
temel siyasî zaafı olarak, milletler arası
dayatma projesinin, özellikle de Avrupa Birliği
ambalajlı ENOSİS projesinin sahiplerini
cesaretlendirmektedir. Çünkü Türkiye ve Kuzey
Kıbrıs’ta sürdürülen “psikolojik harbin”
omurgasını oluşturan ve onurlu duruşu
çözümsüzlük, teslimiyeti çözüm olarak sunan
kampanyalar, AKP yönetimi ve iktidarından da
güçlü destekçiler bulmaktadır.
Ülkemizdeki teslimiyetçi lobinin, Rum-Yunan
yönetimleri ve Batı medyasıyla aynı söylemi
kullanarak onurlu dava adamı Rauf Denktaş’ı
hedef seçmesi ve millî refleksleri köreltmeye
çalışması karşısında, AKP yöneticileri dik
durmak yerine, teslimiyetçi ve tutarsız
tavırları tercih etmiştir. Sık sık
tekrarladıkları “çözümsüzlük çözüm değildir”
teranesinin başka bir anlamı yoktur. Bu durum,
Rum tarafını ve destekçisi AB yönetimini
cesaretlendirirken, millî ve onurlu duruşu
zayıflatmıştır.
Gerçekten de, Rum-Yunan basını ve yetkilileri
başta olmak üzere, AB yönetiminden AKP’nin
Kıbrıs söylemine yağdırılmış olan övgüler,
iktidarlarının son tahlilde neye hizmet ettiğini
tespit etmek açısından önemlidir. AKP
iktidarının, Rum Kesiminin milletlerarası hukuka
ve ahlâka aykırı biçimde tam üye yapılması
karşısında sergilediği ürkütücü sessizlik, bu
açıdan da ciddî bir siyasî zaaf mahiyeti
kazanmıştır.
Bütün olup bitene, yani Türkiye’deki ve Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki lobilerin yaydığı
korku ve panik havasına rağmen, plânın mevcut
hâliyle kabûl edilmeyeceğinin açıklanmasıyla
“kıyamet” kopmamış; bilâkis millî Kıbrıs
davamızın anlam ve önemi bir kez daha ortaya
çıkmıştır. Çünkü, AB ve BM yönetimlerinin gerçek
niyetinin kalıcı ve adil bir çözüme ulaşmak
olmadığı, bunun yerine Rum-Yunan tezine
hayatiyet kazandırılmak istendiği daha iyi
görülmüştür.
Önümüzdeki dönemde, millî ve insanî
duyarlılıklarımızı yansıtan ve sayın Rauf
Denktaş’ın önderliğinde yürütülen Kıbrıs
politikamızın her platformda ısrarla
savunulması; Türkiye’deki siyasî iktidarın da
desteğini, artık her alanda açık hâle getirmesi
gerekmektedir. Unutulmamalı ki, Kıbrıs’ta
verilen onur mücadelesi bütün Türklüğün onur
mücadelesidir. Kıbrıs’ta ortaya çıkacak zafer ya
da mağlûbiyet, Kıbrıs Türklüğü ile sınırlı
kalmayacak; her şeyden önce Türkiye’nin
milletlerarası iddia ve itibarının da
belirleyicisi olacaktır.
Sonuç
Sonuç olarak, bütün bu gelişmeler, ülkemizi,
millî onurun ve menfaatlerin korunması
bakımından çok çetin bir sürecin beklediğini
ortaya koymaktadır. Türk milleti ve devleti,
kendisi hakkında Batı’da var olan derin olumsuz
önyargı ve cehalet değişmediği sürece, bırakınız
gerçek bir dost, samimî bir milletler arası
muhatap bulmakta bile zorluk çekecektir. Kıbrıs
konusunda gerçekleri bir kenara bırakıp
milletler arası hukuku rahatça hiçe sayan ve
hakkaniyet prensibini gözardı eden Batı’nın,
yakın bir gelecekte de yücelttiği değerler ile
uyguladığı politikaları arasındaki dramatik
çelişkiyi ortadan kaldırması beklenmemelidir.
“Kolektif akıl” üretme fukarası ve “strateji
özürlü” AB yönetimi, aslında Türkiye’deki siyasî
zaaflardan ve Batıcı lobilerin medya gücünden
istifade etmeye çalışmaktadır. Kıbrıs konusunda
kendi adaletsiz çözüm yollarını ısrarla dayatmak
istemelerinin bir önemli sebebi de budur. Hiçbir
milletler arası sorun karşısında başarılı ve
etkin politika geliştirip uygulayamayan AB
yönetimi Kıbrıs üzerinden rüştünü ispat etme
arayışı içindedir. Avrupa, bu şekilde “eskimeyen
ötekisi” Türkiye’ye karşı bilinç altında yer
eden gerçek kanaatini de dışa vurmuş olmaktadır.
Kıbrıs Rum kesiminin milletler arası hukuku
çiğneme pahasına ve birçok sorunun varlığına
rağmen tam üye yapılmasının, Birlik yönetimi
nezdindeki esas önemini bu noktalarda aramak
gerekir. Türkiye’nin uzun ve zorlu AB sürecini
bağımlılık ve saplantı düzeyinde savunanların,
meseleye bir de bu açıdan bakmalarında fayda
vardır.
Kısacası, Türkiye’nin Batı’nın insafa gelmesini
bekleme gibi bir lüksü olmadığına göre,
yapılması gereken millî dayanışmamızı
pekiştirmek, millî onurumuzu ve haklarımızı her
zeminde savunmaktır. Çeyrek asrı aşkın bir
süredir büyük fedakârlık ve gayretlerle
sürdürülen mücadelenin, ülkemizdeki millî ve
ahlâkî deformasyonları had safhaya ulaşan lobici
odaklara ve AB yönetiminin dayatmalarına kurban
edilemeyeceği açıktır. Bunun için de,
uygulandığı takdirde Kıbrıs Türklüğü açısından
“siyasî ve ekonomik “soy kırımı”na dönüşecek
olan Kofi Annan Plânı ve türevleri ile
pazarlamacısı lobiler karşısında dimdik durmak,
her Türk insanı için millî bir görev ve
sorumluluktur. Hiç şüphe yok ki, Kıbrıs’ın yeni
bir Girit olmaması, öncelikle buna bağlıdır.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |