|
HANGİ ‘BATI’?..
Prof. Dr. SUNA KİLİ
Batı, özellikle 17. yüzyıldan sonra her fırsatta
Osmanlı İmparatorluğu’nu dağıtmaya, parçalamaya
yöneldi. Birinci Dünya Savaşı sonucu Osmanlı
İmparatorluğu’nun sonunu getirince, Türklerin
anayurdu, Anadolu’yu da parçalama, bu toprakları
aralarında paylaşma, bu topraklar üzerinde yapay
devletler kurdurma ve ülkemizi tümüyle sömürge
durumuna düşürme girişimlerini başlattı ve bu
amacım uygulamaya girişti. Ta ki Mustafa
Kemal’in önderliğinde Türk ulusunun soylu karşı
koyuşuna kadar.
Lozan Konferansı’nda, kapitülasyonların kalkması
konusunda savaşım veren İsmet Paşa’ya Lord
Curzon, Bizden aldıklarınızı sizden geri
alacağız tehdidinde bulundu. Son 50 yıldır ve
özellikle 1980’lerden bu yana Türkiye’ye Batı
tarafından, IMF tarafından dayatılan reçetelerin
çağdaşlaşma sürecimizi sekteye uğrattığı, sosyal
adaletsizliği pekiştirdiği, zenginle yoksul
arasındaki uçurumu daha da derinleştirdiği
bilinen bir gerçektir.
Gelişmiş Batı ülkelerinin uygulamaları,
özellikle 1980 den sonra ivme kazanan
küreselleşme olgusu, Batı’nın azgelişmiş olan
ülkelerin ekonomisine ve böylece onların
içişlerine daha da egemen olmasını sağladı.
Küreselleşme olgusu, ekonomik çıkarların önünde
hiçbir engel istemiyor: Ulus devleti kaldırmak,
sosyal adalete yan çizmek öncelikleri arasında.
Küreselleşme siyasası güçlünün zayıfı sömürdüğü
bir düzendir. Kâr, kazanç temel amaçtır. Bu
siyasa yalnızca azgelişmiş ülkelere
uygulanmıyor; gelişmiş Batı toplumundaki sade
vatandaş da eziliyor, üretilen zenginlikten
hakkını alamıyor, çünkü eşitlikçi dağılım,
sosyal adalet göz ardı ediliyor.
Yirminci yüzyılın ikinci yansından bu yana
gelmiş Batı ülkeleri küreselleşmenin önündeki
engelleri kaldırmak, küreselleşmenin önünde “boş
alanlar” yaratabilmek için ilginç ve “hazindir
ki” kendi uygarlıklarının temel değerlerini,
“Aydınlanma”nın temel değerlerini bile ortadan
kaldırmaya yönelmiştir. Aydınlanma felsefesi,
“insanı” en önemli “değer” olarak kabul ediyor,
insancıl değerlerin ön plana alınmasını, insanın
metalaşmamasını öngörüyordu... Bu değerler
küreselleşmenin mantığına engel oluşturuyordu.
Kaldırılmaları gerekiyordu. Nitekim Batı
ülkelerinde, özellikle ABD de bu doğrultuda
uygulamalar gündemdedir.
Batı uygarlığı ve çelişkileri
Batı uygarlığı, bir yanda en yüce, insancıl
değerleri üretmiş, dünya uygarlığına sayısız
katkılarda bulunmuş bir uygarlıktır.
Shakespear’in, Goethe’nin, Locke’un,
Rousseau’nun, Newton’un, Kant’ın, Bach’ın,
Beethoven’in, Pasteur’un, Curie’nin Batı’sı. Öte
yanda Batı’nın bir başka yüzünü görüyoruz:
Engizisyon’un Batı’sı, Anadolu yu da işgale
kalkışan Batı, ülkemize kapitülasyonları dayatan
Batı, sömürgeci Batı, Cezayir de sayısız
Cezayirliyi öldüren Batı; insanları diri diri
gaz odalarında öldüren Batı, Çin’e afyon satmak
için bu ülkeye savaş açan, masum Irak halkını
bombalayan Batı. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Aslında, Batı uygarlığının bu çelişkilerinin
tarihsel bir kökeni vardır. Bu uygarlığın ikiye
bölünmüşlüğü, tarihsel olarak iki farklı, iki
zıt geleneğin ürünü olmasından
kaynaklanmaktadır. Bu iki zıt geleneğin birini
Yunan-Roma (Graeko-Roman) geleneği, öbürünü de
Musevi-Hıristiyan (Judeo-Christian) geleneği
olarak tanımlayabiliriz. Birinci gelenek
hümanist, rasyonal ve laik gelenektir. ikincisi
ise, mistik ve dinsel inançlarla örülü
gelenektir. İki bin yıldır Batı uygarlığı bu iki
zıt geleneğin çarpışmasına, “gelgit”ine, zaman
zaman da birinin öbürünü alt etmesine tanık
olmuştur.
Batı uygarlığının kökeni Girit adasında başladı,
İyonya’da, Batı Anadolu’da ve Atina’da gelişti.
Rasyonel, hümanist değerlere dayanan bu
uygarlık, Roma döneminde “Roma hukuku ve Roma
yönetim birikimi ile daha da zenginleşti.” Ancak
“Hıristiyanlığın yükselişi, İmparator
Konstantin”in Hıristiyanlığı kabul edişiyle
tümüyle farklı bir gelenek Batı uygarlığına
egemen oldu. Papaların Hıristiyanlık anlayışı
tam bin yıl Batı uygarlığına damgasını vurdu.
15. yüzyıldan başlayarak Batı uygarlığı kilise
ideolojisinden, dogmatizmden kurtulmaya yöneldi;
klasik dönemin hümanist-rasyonel geleneğine
kavuşmaya başladı. Dinin tekelinden kurtularak,
usu egemen kılarak, yepyeni bir dünyanın
kurulmasını sağlayacak düşünce sisteminin önü
açıldı; bilimsel düşünce, insancıl değerler
Batı’yı ”Aydınlanma”ya yöneltti.
20. yüzyılda ise Batı çok çarpıcı biçimde
kökenindeki çelişkileri yeniden yaşamaya
başladı. Bir yanda teknolojide, tıpta, kadın
haklarında, iletişimde dev adımlar atıldı. Öte
yanda Batı, dünyaya iki büyük savaş yaşattı.
Farklı iki sosyal sistem, Batı ve Sovyet Rusya
tam elli yıl birbiriyle didişti. Öte yandan
teknolojinin getirdiği hızlı değişim Batılı
insanlığı yalnızlığa itti. Bu durum Batı daki
kiliseye bir fırsat verdi. Kilise ”Bu yalnızlığı
biz gideririz” diye öne çıkmaya çalıştı.
Kuşkusuz, ister Hıristiyan, ister Müslüman,
isterse de Musevi olsun, güvensizlik duygusu
insanı, insanları daha dogmatik, daha fanatik ve
daha az hoşgörülü olmaya itiyor. 20. yüzyılın
sonlarına doğru Batı’da ve şimdilerde, özellikle
ABD de bir dinsel sıçrama yaşanıyor. Batı’ya
“musallat bu ikiye bölünme”ye en çok ABD’de
tanık oluyoruz. ABD bir yandan bilimsel
düşüncenin önde olduğu, sayısız yeni
teknolojinin üretildiği bir ülke. Öte yandan,
küreselleşme politikaları, yabancılaşma olgusu,
“endişe” duygularını körükleyen sosyo-ekonomik
düzen, bu durumu fırsat bilen dini liderlerin
ortaya çıkmasına ve hatta hatta Darwin’in
kuramını (teorisini) geçersiz kılmak için bu din
adamlarının öğrencilere creation science, yani
yaratılış bilimini öğretebildikleri bir ülke...
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |