Mart 2002  Sayı: 43 "Ülkenin bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Haber
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MART 2002  

"AB DOSTLARI" İŞBAŞINDA

Mahmut Yılbaş

"..... Hatta böyle bir buhranlı günlerde, yani Rahip Frew'un bu gizli tertibatı teşkil ve Said Molla gibi hainleri para kuvvetiyle elde ederek ve ortalığa bol bol paralar saçarak Kuvay-ı Milliye'yi mahv-ü izaleye gayret sarfettiği bir zamanda, bir gece Mustafa Kemal Paşa'nın yatak odasındaki birkaç arkadaşla görüşmekte ve ahval-i, paşa bize anlatmakta iken, birdenbire paşa ayağa kalktı; "Siz, Rahip Frew'ya yalnız devlet mi para veriyor da bu teşkilatı yapıyar zannediyorsunuz? Ben padişahın da buna yardımda bulunduğunu zannediyorum. Siz ne fikirdesiniz?" dedi. Biz de, ihtimaldir, dedik ve sonra Paşa; "Dahası var. Bu Rahib Frew, benim aldığım hususi malumata göre, hükümetin de en sevgilisi. Görüyorsunuz ya, bir papaz hayatımızla, istikbalimizle, istiklalimizle nasıl oynuyor. O papaz memleketinin Türkiye üzerinde nüfus ve hakimiyetine çalışıyor. Ulemadan Said Molla'da Türkiye'nin hakimiyetini kaybederek İngiliz hakimiyeti altına girmesi için çalışıyor." diye çok öfkelendi. Hüsrev Sami'de bu sıra; ya padişah? dedi.

O zaman Mustafa Kemal Paşa; Evet, o da Said Molla'yı evvel. Fakat arkadaşlar, bu millet, hiçbir zaman, bir hain padişahın, bir Rahip Frew'un, bir Said Molla'nın esiri, eğlencesi olamaz. Cihanı başlarına toplasınlar da gelsinler. İş kalabalıkta değil, hak ve hakikattedir. Hak ve hakikat ve milet rehberimizdir. Mutlak biz muvaffak olacağız. Şimdiye kadar olduğu gibi, bütün maniaları, bertaraf edeceğiz. Vakit yaklaştı, pek yakında tam istiklal ve hakimiyetimize kavuşacağız!..."

Bu sözler Mazhar Müfit Kansu'nun "Erzurum'dan ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber" kitabının 2. Cildinin 480. Sayfasında bulunmaktadır.
Nereden, nereye diyeceksiniz...
Bugün yaşamakta olduğumuz ve yakın gelecekde de, böyle sürerse, yaşayacağımız bir çok sorunun, bir benzerini değil, aynısını Ulusal Mücadele öncesinde ve sırasında Türk Ulusu yaşadı ve Mustafa Kemal "Atatürk"ün kudretli ve yetkin önderliğinde onuru ile de üstesinden gelmesini bildi.
Bugünlerde de, Said Molla'nın Papaz Frew ile ilişkilerine taş çıkartacak olaylar olduğunu, basına kadar yansıyan açıklamalardan öğreniyoruz.
Çok ilginç, ilginç olduğu kadar hazin!
Düşünde görse, insanın hayra yoramayacağı şeyler duyuyor ve yaşıyoruz.
Bunlardan biri de, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in peş peşe yaptığı açıklamalar.
Doğu Perinçek elindeki belgeleri günlerdir açıklıyor.
Basına açıklanan bu belgere göre;
ABK'nın (Avrupa Birliği Komisyonu) Türkiye'deki büyükelçi düzeyindeki temsilcisi Karen Fogg, Türkiye hakkında AB'deki amir ve kurumlara E-Posta gönderiyormuş. Bu mektuplarda hem Tükiye'den hem de yaptıklarından üstlerine bilgi veriyormuş.
İlk açıklamada ileri sürülen husus şu:
"Hor'un sert çıkışları daha önce bildiklerimin hepsinden daha güçlü. TBMM tartışmaları ve erken saatlerdeki TV tartışma programlarında haddi bildirildi. Kamuoyunu kutuplaştırma ve adadakiler dahil bütün şebekemizin çöpe atılması girişiminin ilginç işareti. Bizim için mahrem ve "teknik" kalmak iyidir. GV ikna edilebilir mi?
Açıklamaya göre "HOR" harfleriyle kodlanan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer. "Head Of Repulic".
Açıklanan diğer belgelerde ise;
"Tanınmış bir gazeteci ve TV yorumcusundan AB dergisine "para" karşılığında yazı yazması isteniyor. Makbuz gönderildiğinde ödemenin yapılacağı;
Yine tanınmış bir gazeteci ve televizyon program yapımcısıyla gazetecilerle ile bir araya gelmek için "Sweet heart"lı mektuplaşıldığı; "Kamuoğuyunu yönlendirmeleri ile tanınmış bazı gazeteciler ile İstanbul Kumkapı'da kör Agop'ta bir akşam yemeğinde bir araya gelinmesi için düzenleme yapılması talep edildiği; bir özel üniversite dekanının görüşme ihtiyacı içerisinde olduğu" hususları ile diğer benzer konular bulunmaktadır.
Doğu Perinçek ve İP sözcülerine göre Karen Fogg "Türkiye aleyhine faaliyet gösteriyor, Türkiye içinde AB için bilgi topluyor ve örgütlenme" yapıyor; bu amaçla kimi sendikacı, gazeteci, emekli general, amiral, sivil toplum örgütleriyle içli dışlı ilişkiler kurmuş durumda. Bunun için AB temsilcisi Karen Fogg sınır dışı edilmelidir.
Bu açıklamalar büyük tartışma başlattı.
Ancak tartışmaların odağında, açıklamaların doğruluğu, gerçekliği yoktu. Hatta AB temsilcisi Karen Fogg dahi açıklanan elektronik postaların içeriğini red bile etmedi. Sadece elektronik postanın özel bir haberleşme olduğunu, ele geçirilmesi ve açıklanmasının uluslar arası anlaşmalara göre suç olduğunu ileri sürerek, ilgililerin cezalandırılması için ilgili bakanlığa başvurdu.
Basındaki tartışmada, çoğunlukla bu konuda sürdü. Öyle şeyler yazıldı ve söylendi ki, hayret verici olmaktan çok, ülke olarak gelinen noktayı tüm çıplaklığı ile ortaya çıkardığından, utanç vericiydi, ulusal onurumuzu ayaklar altına alıcıydı.
Karen Fogg yandaşları, Karen Fogg'u eleştirenler için idam fermanı gibi yazılar yazdılar. Bu dehşet verici yazılarını, güya Karen Foog'un iletişim özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürerek yaptılar. Bunlardan biri bile, Karen Fogg, Türkiye ve Türkler hakkında yazdığı ve söylediği olumsuz düşüncelerin nedenini sormadı. Karen Fogg'u sorgulamadı. Öyle ki hiçbir siyasal parti; hiçbir resmi görevli, Karen Fogg'u E-Postalarından dolayı eleştirmiyor, haddini bildirmiyor, aksine, İçişleri Bakanlığı bu mesajları açıklayanları eleştiriyor, Dışişleri Bakanlığı özür diliyor, açıklamayı yapanların suç işlediğini ifade ediyor. MİT, MGK bu mesajların kendileri tarafından verilmemiş olduğunu, kamuoyuna açıklıyor.
İktidar ortağı bir siyasi parti ise "Bu durum bir provokasyondur, bizimle Avrupa Birliği'nin arasını açmak isteyenlerin işidir" diyor.
Bu yetmiyormuş gibi Avrupa Birliği'nin Türkiye'de ki yandaşları, Lobicileri, pazarlamacıları, dostları, sevenleri, yazılı ve görsel medyada çok yaygın ve cıvık bir reklam kampanyası yürütüyorlar. Mütareke yılarında olduğu gibi kimlikleri de çok çarpıcı. Bunların kimi eski Dışişleri Bakanı, kimi eski Büyükelçi, kimi (E) Amiral, kimi üniversite görevlisi, çoğu ise patron basınında bir köşe tutmuş, malum yazar takımı, kimi servetini nasıl ve nereden edindiği belli olmayan işadamı, kimileri (E) bürokrat ve kimileri de bürokrasinin üst sıralarında bulunup, memuriyet yeminini hangi ülke adına yaptığı belli olmayanlar.
Neler mi yazıyor, söylüyorlar?
Söylenenlere bakınız:
"Rezil olduk."
"Avrupa Birliği'nin gözünde çok kötü duruma düştük. Karen Fogg'un özel E-postalarının gizlice ele geçirilip açıklanması Brüksel karşısında zor durumda bıraktı."
"Bu iğrenç suça karşın topyekün mücadele edilmelidir."
"Bu Türk Devletinin ayıbıdır."
"Bir büyükelçiden gizli bir belge alıp yayınlayan gazeteci casus veya hain değildir. İyi bir gazetecidir."
"Kendimi satacaksam bir meyhane parasına satmam. Fogg ile bir kez değil daha fazla yemek yedim. Bundan da şeref duyarım."
"Fogg'un E-Postalarının açıklanması Türkiye'ye büyük zarar vermiştir. Birdenbire kendimi eski Sovyetler Birliği'nde yaşıyor sandım. Fogg hadisesi AB üyeliğini engellemeyi kutsal görev sayanların nereye kadar gitmeye hazır olduklarını bir kere daha gösterdi. Tarih bağnaz, baskıcı ve ceberrüt milliyetçiliğin bir ülkeyi ne büyük felaketlere sürüklediğinin örnekleriyle doludur."
"Karen Fogg ile ondan önceki AB Büyükelçisi Lake ile de sık görüşürdüm. Avrupa Birliği'nin Ankara Temsilciliği tarafından yayınlanan derginin 1999 Aralık sayısı için bir yazı yazdım. Bu yazı karşılığında bir para almadım. Aklıma gelmedi ama aklıma gelseydi, karşılıksız yazmazdım. Yazıların, televizyon ve radyolarda, katıldığımız programların mutlaka parasal bir karşılığı olması gerektiğini düşünüyorum."
Bunların hepsi, bir ibret vesikası olarak tarihe intikal edecek sözler. Sahipleri sonraki kuşaklar tarafından, AB dostlar, olarak anılacaklardır.
Bu sözleri söyleyenler, yazanlar hiç düşünmezler mi ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarihinin en önemli yol ayrımına getirilmiştir. Bu noktada Avrupa Birliği (AB) en uzlaşmaz, anlaşmaz, sömürgeci ve bencil tavır içerisindedir. Türkiye bu yol ayrımında "Bağımsız, Özgür İradesini" kullanamaz hale getirilmek istenmektedir ve bu istikamette çok mesafe almışlardır.
"AB'yi sevenlerinin" zaten karşı oldukları da budur. Türklerin % 70'i Avrupa Birliğine (AB) girmek istiyor yutturmacası ile konunun Türk Ulusuna tüm yönleriyle anlatılıp, tartışılmasına olanak vermeden bir "oldu bittiye" getirmektir.
Karen Fogg olayında Türkiye'nin ulusal çıkarlarını savunan "Ulusal Güçler" ile dış odakların egemenliğini isteyen "AB dostları' karşı karşıya gelmişlerdir. Said Molla'ların Kurtuluş Savaşında başaramadıkları "Misyon", bu defa gerçekleştirilmek için var güçler ile çalışılmaktadır.
Bunlar çok dar bir çevreyi oluşturmaktadırlar; Batı içindeki sömürgeci çevrelerin çıkarları ile uyum içindedirler. Türkiye'nin, AB'ye tek yanlı bağlanmasını sağlamak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Kurdukları ittifakta gazeteci, bazı üniversite hocaları, büyük sermaye çevrelerinin bir bölümü, bazı bürokratlar, bölücüler, tarikatlar ve siyasetçiler bulunmaktadır.
Bu çevre "ulusal politikalar" yerine "dış odakların egemenliğine dayalı politikalar" peşindedirler.
"(......) Hükümetin de en sevgilisi. Görüyorsunuz ya, (........) hayatımızla, istikbalimizle, istiklalimizle nasıl oynuyor. (.......), memleketinin Türkiye üzerinde nüfus ve hakimiyetine çalışıyor.
"Cihanı başlarına toplasınlar da gelsinler. İş kalabalıkta değil, hak ve hakikattedir. Hak ve hakikat ve millet rehberimizdir. Mutlaka biz muvaffak olacağız. Şimdiye kadar olduğu gibi, bütün maniaları, bertaraf edeceğiz. Vakit yaklaştı, pek yakında tam istiklal ve hakimiyetimize kavuşacağız!"
Mustafa Kemal, bu sözlerine güvenen Türk Ulusu ile beraber, (......) ve Said Molla ile "dış odakların egemenliğini (mandacılığını)" pazarlamak isteyenleri hüsrana uğratarak, ulusu ile ülkesini tam bağımsızlığa kavuşturmuştur.
Koşullar "zamane dostaları" çok pervasız hale getirebilir, had ve hududu aşmaya teşvik edebilir, nasıl olsa Mustafa Kemal yaşamıyor, bizi engelleyebilecek hiçbir güç ve kurum da kalmadı diye düşünebilir.
Ancak unutulmamalıdır ki!
Kendi çıkarlarını, dış odakların çıkarlarında gören bu azınlık dışında; Mustafa Kemal'in "Ulusal Bağımsızlık ve Onuru" için Türk Ulusu'na dün gösterdiği yolda herkes üzerine düşen görevi, bugünde yapmaktan kaçınmayacaktır.
KATILIYORUZ
Karen Fogg'un E-Postalarının içeriğinin açıklanması gündeme oturmuş iken, Harp Akademileri Komutanlığı'nca düzenlenen "Türkiye'nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?" konulu sempozyumda, Soru-Cevap bölümünde Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer KILINÇ'ın yaptığı konuşma, saptırılarak malum çevrelerce fırsat bilinip geri plana çekilerek unutturulmaya çalışılmaktadır.
MGK Genel Sekreteri Orgeneral Saynı Tuncer Kılınç'ın sempozyumda söyledikleri şunlardır;
"Prof. Dr. Erol Manisalı'nın söylediklerine katılıyorum. Türkiye Milli menfaatleriyle ilgili sorunlarda AB'den hiçbir destek görmüyor. AB Türkiye'yi ilgilendiren sorunlara menfii bakıyor. Rusya'da bir yalnızlık içinde. Dolayısıyla Amerika'yı göz ardı etmeksizin, mümkünse, İran'ı da içerecek şekilde yeni bir arayışa girmek gerektiğini düşünüyorum."
Bu sözler, başta hükümet ortağı olan ve AB'ye, koşulları ne olursa olsun, Türkiye'nin girmesini görev edinen siyasi partinin Genel Başkanı, yöneticileri ve arkasından da AB "Mühiplerinde" tepki gördü.
Tepkiler şunlardı;
"Görüşler, kabus senaryosudur) (Bu Mesut Yılmaz'ın açıklaması idi.)
"AB ile saç saça baş başa kavga edecek durumda değiliz. AB hedefinden asla vazgeçemeyiz". (Bunu da söyleyen Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler oldu.)
Bir başkası, aynı partinin grup yöneticisi ise şöyle diyordu; İran"ın PKK'ya lojistik destek verdiği açıkken İran ve Rusya ile bir işbirliği bana göre abesle iştigaldir."
Karen Fogg olayında, yanında yer alanlar; Avrupa Birliği'ni kızdırmayalım yoksa üyeliğimizi kabul etmezler diyenler; Avrupa Birliği'ne giden yolun "Diyarbakır'dan" geçtiğini söyleyenler, Abdullah Öcalan'ın PKK'sı ile sandıkta yarışalım demekten geri kalmayanlar; MİT Başkanı Atasagun'un "Herkes ana dilinde eğitim görebilir." açıklamasını kendilerinden izin alarak yaptığını belirtenler; Kıbrıs'ta "verelim de kurtulalım." diyebilen TÜSİAD'ın yanında olduklarını her fırsatta açıklayanlar; "Askeri dönemlerde en büyük yolsuzlukların yapıldığını" ifade edenler; Üniversite duyarlılığı Silahlı Kuvvetler duyarlılığı ile aynı olamaz, abartılmış duyarlılık bizi yobazlığa götürmemeli diyerek TSK'ya karşı bilniç altını boşaltanlar; Hızlarını alamayıp "Her ileri adımın, ulusal güvenlik gerekçesiyle kesildiğini" söyleyebilenler; "seçilmiş kimliklerinin" kendilerine ulusun bağımsızlığı, geleceği ve Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerinin dibini oymağa hak tanıdığı yanılgısı içerisindedirler.
Kendilerine bu hakkı tanıyanlar; AB'nin üyeliğe asla kabul etmeyeceği ve Türk Ulusu'nun tarihsel ve stratejik çıkarlarına saldırmasına, kapısında onursuzca bekletmek istemesine karşı düşüncelerini açıklayan MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç'a bu denli saldırmalarına hiçbir şekilde mazeret bulamazlar, gösteremezler.
Orgeneral Tuncer Kılınç'ın şahsi düşüncelerim demesine rağmen, açıklamaları TSK üst kademesinin çeşitli vesilelerle, değişik zamanlarda verdikleri beyanatlarda ifade edilen düşüncelerden de farklı değildir.

Şimdi Hava Huvvetleri Komutanı olan Orgeneral Cumhur Asparuk, MGK Genel Sekreterliği görevinin devir-teslim töreninde şöyle diyordu.
"Soğuk savaş sonrası koşullar içinde dünyanın en duyarlı bölgelerini oluşturun Balkanlar, Karadeniz ve Akdeniz Havzaları, Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki gelişmeler, ve bu coğrafyanın merkezinde yer alan Türkiye'nin bölgedeki konumuna ve etkinliklerine yeni boyutlar getirmiştir. Bu bölgelerde barış ve istikrar sağlanmadıkça, Avrupa ve Asya'nın birbirine entegre olması ve dünya barışının tam anlamıyla sağlanamayacağı malumlarıdır.
Genelkurmay'ın "2000 Yılı İç Güvenlik Harekatı Değerlendirmesinde" : "Terör örgütünü siyasallaşma gayretlerinde en çok cesaretlendiren gelişmeler Türkiye'nin AB'ye giriş sürecinde yaşanmaktadır."
Anap Genel Başkanı Mesul Yılmaz'ın ulusal güvenlik kavramına ilişkin değerlendirmelerine, Genelkurmay Başkanlığı'ndan verilen yanıtta: "Kıbrıs, Kafkaslar, Ortadoğu, Kuzey Irak gibi dengelerin kurulamadığı coğrafyada Türkiye uzun vadeli güvenlik endişeleri içinde yaşamak zorunda kalmıştır."
2001 Yılının Ocak ayında Harp Akademileri Komutanlığınca "Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği, Avrupa Birliği ve NATO İlişkilerinin Geleceği, Türkiye'ye Etkileri" konulu sempozyumun açılışında, o tarihteki Komutanı Orgeneral Nahit Şenoğul açış konuşmasında:
"Bazı AB ülkeleri, ülkemize karşı önyargılıdırlar. Ve her zaman Türkiye karşıtı hareketin içinde yer almaktadırlar. Bu ülkeler aslında Türkiye'nin AB'ye üye olmasına sıcak bakmamaktadırlar. Türkiye'nin AB üyeliğini içtenlikle destekleyen bir AB üyesi yoktur. Bütün bunlar Türkiyedeki AB yandaşlarını hayal kırıklığına uğratmak , AB kardışlarını da haklı kılacaktır. Bunlar gerçektir ve bunları söylemek zorundayız. Bu hassas ve karmaşık durum muvacehesinde Türkiye yeni politikalar ve stratejiler belirlemek zorundadır."
Genelkurmay Genel Sekreterliği Basın Yayın Halkla İlişkiler Daire Başkanlığının 2 Mart 2002 tarihli açıklamalarında; "Biz Türkiye'nin onurlu, başı dik ve eşit şartlarda Avrupa Birliği'ne girmesini yürekten destekleriz."
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun Savunma ve Havacılık dergisine yazdığı yazı da; "..... Türkiye dışarıdan destekli terör örgütlerine karşı yürüttüğü mücadelesinde uluslararası platformdan beklediği desteği görememiştir. Hatta bazı müttefiklerimiz açık bir şekilde, bazıları da örtülü olarak bu örgütleri desteklemişlerdir. Halen bir çok Avrupa ülkesinde de Tükiye'ye yönelik faaliyet gösteren örgütlerin mensupları himaye, destek ve koruma görmeye devametmektedir."
TSK adına yapılan bu açıklamaları üst üste koyarsanız Orgeneral Tuncer Kılınç'ın "Türkiye, milli menfaatleriyle ilgili sorunlarda AB'den hiçbir destek görmüyor. AB Türkiye'yi ilgilendiren sorunlara menfii bakıyor. Rusya'da bir yalnızlık içinde; dolayısıyla Amerika'yı gözardı etmeksizin, mümkünse İran'ı da içerecek şekilde bir arayışa girmek gerektiğini düşünüyorum." Sözleriyle farklı bir açıklama yapmamış olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca Başbakan Ecevit'te TRT'de yayınlanan açıklaması ile Orgeneral Tuncer Kılınç'a destek vermiştir.
Sayın Başbaban şöyle diyordu;
"AB'de olmayan birtakım sorunlar, bizde ağır olarak devam ediyor. AB'de bu sorunları aşabilmemizi kolaylaştırmak yerine körüklemek suretiyle büsbütün zorlaştırıyor. Bu da tepki uyandırıyor. Bu tepki sadece askerde değil, kamuoyunun büyük kesiminde, bende de var. Bu konuda bizim duyarlılığımıza AB'nin anlayış göstermesi gerektiğini hepimiz söylüyoruz."
Peki bu gürültü neden?
Evet, bir ülkenin politikacısı sorumsuz, dinci, entel, etnikçi düşman gibi olursa, daha nelerle karşılacağız, hazırlıklı olmak gereklidir...
Mustafa Kemal Vahdettin'e, Damat Ferit'lere, Papaz Frew'lara, Said Molla'lara kulak vermiş olsa idi, bugün bu ülke ve Cumhuriyetimiz olur muydu?...
TSK'nın "Biz Türkiye'nin onurlu, başı dik ve eşit şartlarda Avrupa Birliği'ne girmesi" düşüncesine, ulusal güçler olarak katılıyoruz.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |