|
"AB
DOSTLARI" İŞBAŞINDA
Mahmut Yılbaş
"..... Hatta
böyle bir buhranlı günlerde, yani Rahip Frew'un
bu gizli tertibatı teşkil ve Said Molla gibi hainleri
para kuvvetiyle elde ederek ve ortalığa bol bol
paralar saçarak Kuvay-ı Milliye'yi mahv-ü izaleye
gayret sarfettiği bir zamanda, bir gece Mustafa
Kemal Paşa'nın yatak odasındaki birkaç arkadaşla
görüşmekte ve ahval-i, paşa bize anlatmakta iken,
birdenbire paşa ayağa kalktı; "Siz, Rahip
Frew'ya yalnız devlet mi para veriyor da bu teşkilatı
yapıyar zannediyorsunuz? Ben padişahın da buna
yardımda bulunduğunu zannediyorum. Siz ne fikirdesiniz?"
dedi. Biz de, ihtimaldir, dedik ve sonra Paşa;
"Dahası var. Bu Rahib Frew, benim aldığım
hususi malumata göre, hükümetin de en sevgilisi.
Görüyorsunuz ya, bir papaz hayatımızla, istikbalimizle,
istiklalimizle nasıl oynuyor. O papaz memleketinin
Türkiye üzerinde nüfus ve hakimiyetine çalışıyor.
Ulemadan Said Molla'da Türkiye'nin hakimiyetini
kaybederek İngiliz hakimiyeti altına girmesi için
çalışıyor." diye çok öfkelendi. Hüsrev Sami'de
bu sıra; ya padişah? dedi.
O zaman Mustafa Kemal Paşa; Evet, o da Said Molla'yı
evvel. Fakat arkadaşlar, bu millet, hiçbir zaman,
bir hain padişahın, bir Rahip Frew'un, bir Said
Molla'nın esiri, eğlencesi olamaz. Cihanı başlarına
toplasınlar da gelsinler. İş kalabalıkta değil,
hak ve hakikattedir. Hak ve hakikat ve milet rehberimizdir.
Mutlak biz muvaffak olacağız. Şimdiye kadar olduğu
gibi, bütün maniaları, bertaraf edeceğiz. Vakit
yaklaştı, pek yakında tam istiklal ve hakimiyetimize
kavuşacağız!..."
Bu sözler Mazhar
Müfit Kansu'nun "Erzurum'dan ölümüne Kadar
Atatürk'le Beraber" kitabının 2. Cildinin
480. Sayfasında bulunmaktadır.
Nereden, nereye diyeceksiniz...
Bugün yaşamakta olduğumuz ve yakın gelecekde de,
böyle sürerse, yaşayacağımız bir çok sorunun,
bir benzerini değil, aynısını Ulusal Mücadele
öncesinde ve sırasında Türk Ulusu yaşadı ve Mustafa
Kemal "Atatürk"ün kudretli ve yetkin
önderliğinde onuru ile de üstesinden gelmesini
bildi.
Bugünlerde de, Said Molla'nın Papaz Frew ile ilişkilerine
taş çıkartacak olaylar olduğunu, basına kadar
yansıyan açıklamalardan öğreniyoruz.
Çok ilginç, ilginç olduğu kadar hazin!
Düşünde görse, insanın hayra yoramayacağı şeyler
duyuyor ve yaşıyoruz.
Bunlardan biri de, İşçi Partisi Genel Başkanı
Doğu Perinçek'in peş peşe yaptığı açıklamalar.
Doğu Perinçek elindeki belgeleri günlerdir açıklıyor.
Basına açıklanan bu belgere göre;
ABK'nın (Avrupa Birliği Komisyonu) Türkiye'deki
büyükelçi düzeyindeki temsilcisi Karen Fogg, Türkiye
hakkında AB'deki amir ve kurumlara E-Posta gönderiyormuş.
Bu mektuplarda hem Tükiye'den hem de yaptıklarından
üstlerine bilgi veriyormuş.
İlk açıklamada ileri sürülen husus şu:
"Hor'un sert çıkışları daha önce bildiklerimin
hepsinden daha güçlü. TBMM tartışmaları ve erken
saatlerdeki TV tartışma programlarında haddi bildirildi.
Kamuoyunu kutuplaştırma ve adadakiler dahil bütün
şebekemizin çöpe atılması girişiminin ilginç işareti.
Bizim için mahrem ve "teknik" kalmak
iyidir. GV ikna edilebilir mi?
Açıklamaya göre "HOR" harfleriyle kodlanan
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer. "Head Of
Repulic".
Açıklanan diğer belgelerde ise;
"Tanınmış bir gazeteci ve TV yorumcusundan
AB dergisine "para" karşılığında yazı
yazması isteniyor. Makbuz gönderildiğinde ödemenin
yapılacağı;
Yine tanınmış bir gazeteci ve televizyon program
yapımcısıyla gazetecilerle ile bir araya gelmek
için "Sweet heart"lı mektuplaşıldığı;
"Kamuoğuyunu yönlendirmeleri ile tanınmış
bazı gazeteciler ile İstanbul Kumkapı'da kör Agop'ta
bir akşam yemeğinde bir araya gelinmesi için düzenleme
yapılması talep edildiği; bir özel üniversite
dekanının görüşme ihtiyacı içerisinde olduğu"
hususları ile diğer benzer konular bulunmaktadır.
Doğu Perinçek ve İP sözcülerine göre Karen Fogg
"Türkiye aleyhine faaliyet gösteriyor, Türkiye
içinde AB için bilgi topluyor ve örgütlenme"
yapıyor; bu amaçla kimi sendikacı, gazeteci, emekli
general, amiral, sivil toplum örgütleriyle içli
dışlı ilişkiler kurmuş durumda. Bunun için AB
temsilcisi Karen Fogg sınır dışı edilmelidir.
Bu açıklamalar büyük tartışma başlattı.
Ancak tartışmaların odağında, açıklamaların doğruluğu,
gerçekliği yoktu. Hatta AB temsilcisi Karen Fogg
dahi açıklanan elektronik postaların içeriğini
red bile etmedi. Sadece elektronik postanın özel
bir haberleşme olduğunu, ele geçirilmesi ve açıklanmasının
uluslar arası anlaşmalara göre suç olduğunu ileri
sürerek, ilgililerin cezalandırılması için ilgili
bakanlığa başvurdu.
Basındaki tartışmada, çoğunlukla bu konuda sürdü.
Öyle şeyler yazıldı ve söylendi ki, hayret verici
olmaktan çok, ülke olarak gelinen noktayı tüm
çıplaklığı ile ortaya çıkardığından, utanç vericiydi,
ulusal onurumuzu ayaklar altına alıcıydı.
Karen Fogg yandaşları, Karen Fogg'u eleştirenler
için idam fermanı gibi yazılar yazdılar. Bu dehşet
verici yazılarını, güya Karen Foog'un iletişim
özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürerek yaptılar.
Bunlardan biri bile, Karen Fogg, Türkiye ve Türkler
hakkında yazdığı ve söylediği olumsuz düşüncelerin
nedenini sormadı. Karen Fogg'u sorgulamadı. Öyle
ki hiçbir siyasal parti; hiçbir resmi görevli,
Karen Fogg'u E-Postalarından dolayı eleştirmiyor,
haddini bildirmiyor, aksine, İçişleri Bakanlığı
bu mesajları açıklayanları eleştiriyor, Dışişleri
Bakanlığı özür diliyor, açıklamayı yapanların
suç işlediğini ifade ediyor. MİT, MGK bu mesajların
kendileri tarafından verilmemiş olduğunu, kamuoyuna
açıklıyor.
İktidar ortağı bir siyasi parti ise "Bu durum
bir provokasyondur, bizimle Avrupa Birliği'nin
arasını açmak isteyenlerin işidir" diyor.
Bu yetmiyormuş gibi Avrupa Birliği'nin Türkiye'de
ki yandaşları, Lobicileri, pazarlamacıları, dostları,
sevenleri, yazılı ve görsel medyada çok yaygın
ve cıvık bir reklam kampanyası yürütüyorlar. Mütareke
yılarında olduğu gibi kimlikleri de çok çarpıcı.
Bunların kimi eski Dışişleri Bakanı, kimi eski
Büyükelçi, kimi (E) Amiral, kimi üniversite görevlisi,
çoğu ise patron basınında bir köşe tutmuş, malum
yazar takımı, kimi servetini nasıl ve nereden
edindiği belli olmayan işadamı, kimileri (E) bürokrat
ve kimileri de bürokrasinin üst sıralarında bulunup,
memuriyet yeminini hangi ülke adına yaptığı belli
olmayanlar.
Neler mi yazıyor, söylüyorlar?
Söylenenlere bakınız:
"Rezil olduk."
"Avrupa Birliği'nin gözünde çok kötü duruma
düştük. Karen Fogg'un özel E-postalarının gizlice
ele geçirilip açıklanması Brüksel karşısında zor
durumda bıraktı."
"Bu iğrenç suça karşın topyekün mücadele
edilmelidir."
"Bu Türk Devletinin ayıbıdır."
"Bir büyükelçiden gizli bir belge alıp yayınlayan
gazeteci casus veya hain değildir. İyi bir gazetecidir."
"Kendimi satacaksam bir meyhane parasına
satmam. Fogg ile bir kez değil daha fazla yemek
yedim. Bundan da şeref duyarım."
"Fogg'un E-Postalarının açıklanması Türkiye'ye
büyük zarar vermiştir. Birdenbire kendimi eski
Sovyetler Birliği'nde yaşıyor sandım. Fogg hadisesi
AB üyeliğini engellemeyi kutsal görev sayanların
nereye kadar gitmeye hazır olduklarını bir kere
daha gösterdi. Tarih bağnaz, baskıcı ve ceberrüt
milliyetçiliğin bir ülkeyi ne büyük felaketlere
sürüklediğinin örnekleriyle doludur."
"Karen Fogg ile ondan önceki AB Büyükelçisi
Lake ile de sık görüşürdüm. Avrupa Birliği'nin
Ankara Temsilciliği tarafından yayınlanan derginin
1999 Aralık sayısı için bir yazı yazdım. Bu yazı
karşılığında bir para almadım. Aklıma gelmedi
ama aklıma gelseydi, karşılıksız yazmazdım. Yazıların,
televizyon ve radyolarda, katıldığımız programların
mutlaka parasal bir karşılığı olması gerektiğini
düşünüyorum."
Bunların hepsi, bir ibret vesikası olarak tarihe
intikal edecek sözler. Sahipleri sonraki kuşaklar
tarafından, AB dostlar, olarak anılacaklardır.
Bu sözleri söyleyenler, yazanlar hiç düşünmezler
mi ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarihinin
en önemli yol ayrımına getirilmiştir. Bu noktada
Avrupa Birliği (AB) en uzlaşmaz, anlaşmaz, sömürgeci
ve bencil tavır içerisindedir. Türkiye bu yol
ayrımında "Bağımsız, Özgür İradesini"
kullanamaz hale getirilmek istenmektedir ve bu
istikamette çok mesafe almışlardır.
"AB'yi sevenlerinin" zaten karşı oldukları
da budur. Türklerin % 70'i Avrupa Birliğine (AB)
girmek istiyor yutturmacası ile konunun Türk Ulusuna
tüm yönleriyle anlatılıp, tartışılmasına olanak
vermeden bir "oldu bittiye" getirmektir.
Karen Fogg olayında Türkiye'nin ulusal çıkarlarını
savunan "Ulusal Güçler" ile dış odakların
egemenliğini isteyen "AB dostları' karşı
karşıya gelmişlerdir. Said Molla'ların Kurtuluş
Savaşında başaramadıkları "Misyon",
bu defa gerçekleştirilmek için var güçler ile
çalışılmaktadır.
Bunlar çok dar bir çevreyi oluşturmaktadırlar;
Batı içindeki sömürgeci çevrelerin çıkarları ile
uyum içindedirler. Türkiye'nin, AB'ye tek yanlı
bağlanmasını sağlamak için ellerinden geleni artlarına
koymuyorlar. Kurdukları ittifakta gazeteci, bazı
üniversite hocaları, büyük sermaye çevrelerinin
bir bölümü, bazı bürokratlar, bölücüler, tarikatlar
ve siyasetçiler bulunmaktadır.
Bu çevre "ulusal politikalar" yerine
"dış odakların egemenliğine dayalı politikalar"
peşindedirler.
"(......) Hükümetin de en sevgilisi. Görüyorsunuz
ya, (........) hayatımızla, istikbalimizle, istiklalimizle
nasıl oynuyor. (.......), memleketinin Türkiye
üzerinde nüfus ve hakimiyetine çalışıyor.
"Cihanı başlarına toplasınlar da gelsinler.
İş kalabalıkta değil, hak ve hakikattedir. Hak
ve hakikat ve millet rehberimizdir. Mutlaka biz
muvaffak olacağız. Şimdiye kadar olduğu gibi,
bütün maniaları, bertaraf edeceğiz. Vakit yaklaştı,
pek yakında tam istiklal ve hakimiyetimize kavuşacağız!"
Mustafa Kemal, bu sözlerine güvenen Türk Ulusu
ile beraber, (......) ve Said Molla ile "dış
odakların egemenliğini (mandacılığını)" pazarlamak
isteyenleri hüsrana uğratarak, ulusu ile ülkesini
tam bağımsızlığa kavuşturmuştur.
Koşullar "zamane dostaları" çok pervasız
hale getirebilir, had ve hududu aşmaya teşvik
edebilir, nasıl olsa Mustafa Kemal yaşamıyor,
bizi engelleyebilecek hiçbir güç ve kurum da kalmadı
diye düşünebilir.
Ancak unutulmamalıdır ki!
Kendi çıkarlarını, dış odakların çıkarlarında
gören bu azınlık dışında; Mustafa Kemal'in "Ulusal
Bağımsızlık ve Onuru" için Türk Ulusu'na
dün gösterdiği yolda herkes üzerine düşen görevi,
bugünde yapmaktan kaçınmayacaktır.
KATILIYORUZ
Karen Fogg'un E-Postalarının içeriğinin açıklanması
gündeme oturmuş iken, Harp Akademileri Komutanlığı'nca
düzenlenen "Türkiye'nin Etrafında Barış Kuşağı
Nasıl Oluşturulur?" konulu sempozyumda, Soru-Cevap
bölümünde Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri
Orgeneral Tuncer KILINÇ'ın yaptığı konuşma, saptırılarak
malum çevrelerce fırsat bilinip geri plana çekilerek
unutturulmaya çalışılmaktadır.
MGK Genel Sekreteri Orgeneral Saynı Tuncer Kılınç'ın
sempozyumda söyledikleri şunlardır;
"Prof. Dr. Erol Manisalı'nın söylediklerine
katılıyorum. Türkiye Milli menfaatleriyle ilgili
sorunlarda AB'den hiçbir destek görmüyor. AB Türkiye'yi
ilgilendiren sorunlara menfii bakıyor. Rusya'da
bir yalnızlık içinde. Dolayısıyla Amerika'yı göz
ardı etmeksizin, mümkünse, İran'ı da içerecek
şekilde yeni bir arayışa girmek gerektiğini düşünüyorum."
Bu sözler, başta hükümet ortağı olan ve AB'ye,
koşulları ne olursa olsun, Türkiye'nin girmesini
görev edinen siyasi partinin Genel Başkanı, yöneticileri
ve arkasından da AB "Mühiplerinde" tepki
gördü.
Tepkiler şunlardı;
"Görüşler, kabus senaryosudur) (Bu Mesut
Yılmaz'ın açıklaması idi.)
"AB ile saç saça baş başa kavga edecek durumda
değiliz. AB hedefinden asla vazgeçemeyiz".
(Bunu da söyleyen Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler
oldu.)
Bir başkası, aynı partinin grup yöneticisi ise
şöyle diyordu; İran"ın PKK'ya lojistik destek
verdiği açıkken İran ve Rusya ile bir işbirliği
bana göre abesle iştigaldir."
Karen Fogg olayında, yanında yer alanlar; Avrupa
Birliği'ni kızdırmayalım yoksa üyeliğimizi kabul
etmezler diyenler; Avrupa Birliği'ne giden yolun
"Diyarbakır'dan" geçtiğini söyleyenler,
Abdullah Öcalan'ın PKK'sı ile sandıkta yarışalım
demekten geri kalmayanlar; MİT Başkanı Atasagun'un
"Herkes ana dilinde eğitim görebilir."
açıklamasını kendilerinden izin alarak yaptığını
belirtenler; Kıbrıs'ta "verelim de kurtulalım."
diyebilen TÜSİAD'ın yanında olduklarını her fırsatta
açıklayanlar; "Askeri dönemlerde en büyük
yolsuzlukların yapıldığını" ifade edenler;
Üniversite duyarlılığı Silahlı Kuvvetler duyarlılığı
ile aynı olamaz, abartılmış duyarlılık bizi yobazlığa
götürmemeli diyerek TSK'ya karşı bilniç altını
boşaltanlar; Hızlarını alamayıp "Her ileri
adımın, ulusal güvenlik gerekçesiyle kesildiğini"
söyleyebilenler; "seçilmiş kimliklerinin"
kendilerine ulusun bağımsızlığı, geleceği ve Türkiye
Cumhuriyeti'nin temel ilkelerinin dibini oymağa
hak tanıdığı yanılgısı içerisindedirler.
Kendilerine bu hakkı tanıyanlar; AB'nin üyeliğe
asla kabul etmeyeceği ve Türk Ulusu'nun tarihsel
ve stratejik çıkarlarına saldırmasına, kapısında
onursuzca bekletmek istemesine karşı düşüncelerini
açıklayan MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer
Kılınç'a bu denli saldırmalarına hiçbir şekilde
mazeret bulamazlar, gösteremezler.
Orgeneral Tuncer Kılınç'ın şahsi düşüncelerim
demesine rağmen, açıklamaları TSK üst kademesinin
çeşitli vesilelerle, değişik zamanlarda verdikleri
beyanatlarda ifade edilen düşüncelerden de farklı
değildir.
Şimdi Hava Huvvetleri
Komutanı olan Orgeneral Cumhur Asparuk, MGK Genel
Sekreterliği görevinin devir-teslim töreninde
şöyle diyordu.
"Soğuk savaş sonrası koşullar içinde dünyanın
en duyarlı bölgelerini oluşturun Balkanlar, Karadeniz
ve Akdeniz Havzaları, Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu
coğrafyasındaki gelişmeler, ve bu coğrafyanın
merkezinde yer alan Türkiye'nin bölgedeki konumuna
ve etkinliklerine yeni boyutlar getirmiştir. Bu
bölgelerde barış ve istikrar sağlanmadıkça, Avrupa
ve Asya'nın birbirine entegre olması ve dünya
barışının tam anlamıyla sağlanamayacağı malumlarıdır.
Genelkurmay'ın "2000 Yılı İç Güvenlik Harekatı
Değerlendirmesinde" : "Terör örgütünü
siyasallaşma gayretlerinde en çok cesaretlendiren
gelişmeler Türkiye'nin AB'ye giriş sürecinde yaşanmaktadır."
Anap Genel Başkanı Mesul Yılmaz'ın ulusal güvenlik
kavramına ilişkin değerlendirmelerine, Genelkurmay
Başkanlığı'ndan verilen yanıtta: "Kıbrıs,
Kafkaslar, Ortadoğu, Kuzey Irak gibi dengelerin
kurulamadığı coğrafyada Türkiye uzun vadeli güvenlik
endişeleri içinde yaşamak zorunda kalmıştır."
2001 Yılının Ocak ayında Harp Akademileri Komutanlığınca
"Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği, Avrupa
Birliği ve NATO İlişkilerinin Geleceği, Türkiye'ye
Etkileri" konulu sempozyumun açılışında,
o tarihteki Komutanı Orgeneral Nahit Şenoğul açış
konuşmasında:
"Bazı AB ülkeleri, ülkemize karşı önyargılıdırlar.
Ve her zaman Türkiye karşıtı hareketin içinde
yer almaktadırlar. Bu ülkeler aslında Türkiye'nin
AB'ye üye olmasına sıcak bakmamaktadırlar. Türkiye'nin
AB üyeliğini içtenlikle destekleyen bir AB üyesi
yoktur. Bütün bunlar Türkiyedeki AB yandaşlarını
hayal kırıklığına uğratmak , AB kardışlarını da
haklı kılacaktır. Bunlar gerçektir ve bunları
söylemek zorundayız. Bu hassas ve karmaşık durum
muvacehesinde Türkiye yeni politikalar ve stratejiler
belirlemek zorundadır."
Genelkurmay Genel Sekreterliği Basın Yayın Halkla
İlişkiler Daire Başkanlığının 2 Mart 2002 tarihli
açıklamalarında; "Biz Türkiye'nin onurlu,
başı dik ve eşit şartlarda Avrupa Birliği'ne girmesini
yürekten destekleriz."
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun Savunma
ve Havacılık dergisine yazdığı yazı da; ".....
Türkiye dışarıdan destekli terör örgütlerine karşı
yürüttüğü mücadelesinde uluslararası platformdan
beklediği desteği görememiştir. Hatta bazı müttefiklerimiz
açık bir şekilde, bazıları da örtülü olarak bu
örgütleri desteklemişlerdir. Halen bir çok Avrupa
ülkesinde de Tükiye'ye yönelik faaliyet gösteren
örgütlerin mensupları himaye, destek ve koruma
görmeye devametmektedir."
TSK adına yapılan bu açıklamaları üst üste koyarsanız
Orgeneral Tuncer Kılınç'ın "Türkiye, milli
menfaatleriyle ilgili sorunlarda AB'den hiçbir
destek görmüyor. AB Türkiye'yi ilgilendiren sorunlara
menfii bakıyor. Rusya'da bir yalnızlık içinde;
dolayısıyla Amerika'yı gözardı etmeksizin, mümkünse
İran'ı da içerecek şekilde bir arayışa girmek
gerektiğini düşünüyorum." Sözleriyle farklı
bir açıklama yapmamış olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca Başbakan Ecevit'te TRT'de yayınlanan açıklaması
ile Orgeneral Tuncer Kılınç'a destek vermiştir.
Sayın Başbaban şöyle diyordu;
"AB'de olmayan birtakım sorunlar, bizde ağır
olarak devam ediyor. AB'de bu sorunları aşabilmemizi
kolaylaştırmak yerine körüklemek suretiyle büsbütün
zorlaştırıyor. Bu da tepki uyandırıyor. Bu tepki
sadece askerde değil, kamuoyunun büyük kesiminde,
bende de var. Bu konuda bizim duyarlılığımıza
AB'nin anlayış göstermesi gerektiğini hepimiz
söylüyoruz."
Peki bu gürültü neden?
Evet, bir ülkenin politikacısı sorumsuz, dinci,
entel, etnikçi düşman gibi olursa, daha nelerle
karşılacağız, hazırlıklı olmak gereklidir...
Mustafa Kemal Vahdettin'e, Damat Ferit'lere, Papaz
Frew'lara, Said Molla'lara kulak vermiş olsa idi,
bugün bu ülke ve Cumhuriyetimiz olur muydu?...
TSK'nın "Biz Türkiye'nin onurlu, başı dik
ve eşit şartlarda Avrupa Birliği'ne girmesi"
düşüncesine, ulusal güçler olarak katılıyoruz.
-
Geri -
|