|
AVRUPA
BİRLİĞİNİN TÜRKİYE'YE ETKİLERİ
Prof Dr. Erol MANİSALI
Harp Akademileri
Komutanlığınca düzenlenen "Türkiye'nin Etrafında
Barış Kuşağı Nasıl oluşturulur." konulu sempozyumda
Prof Dr. Erol Manisalı'nın "Avrupa Birliği'nin
Türkiye'ye Etkileri" başlıklı konuşmasınının
tam metni.
1- Değerlendirmelerde kullanılan varsayımlar:
- AB'nin Türkiye'nin bulunduğu çoğrafyaya etkileri
ele anırken, bu coğrafyanın sınırları olarak;
Ege ve Balkanlar: Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Kafkasya
ve İran ile AB dışı, Karadeniz bölgesi ele alınmıştır.
Bu alan Türkiye ile birlikte Arap Ortadoğusu,
İsrail, İran, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan,
Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Arnavutluk, Makedonya
ve Bosna Hersek'i kapsar.
- AB'nin bu bölge ve ülkelere "etkileri"
kapsamında da, siyasi, iktisadi, askeri ve kültürel"
değerlendirilmiştir.
- Analizler, AB'nin bu gün devam eden bütünleşme
sürecinin, yarın da aksamayacağına ve sonunda
" Avrupa Birleşik Devletleri'nin federasyon
ya da konfederasyon sınırları arasında gerçekleşeceği
varsayımına dayandırılmıştır. AB'nin, soğuk savaş
sonrası döneminde (Orta vadede) , ABD merkezli
bir dünya düzenine "karşı koyabilmesi"
Uzun dönemde) de Çin ağırlıklı Asya Platformu
karşısında gerilememesi için, AB içindeki bütün
sorunlara rağmen , Avrupa Birleşik Devletleri'ni
kurma yönünde ilerlemesi, vazgeçilmez bir koşul
olarak ortaya çıkmaktadır. AB bu nedenle, tek
ekonomik bütünlük, tek askeri güç ve ortak bir
anayasa çatışı altında bütünleşmek zorunda bulunmaktadır.
Bunun esas gerekçesi "dünya üzerinde stratejik
bir güç" olarak geri kalmama (hatta ilerleme)
meselesine dayanmaktadır...
- Analizlerde kabul
ettiğim başka bir varsayım ise " AB'nin uzun
vadede de Türkiye'yi içine tam üye olarak almayacağı
(alamayacağı) " hadisesidir. Bu varsayımın
gerekçelerini, "Avrupa Çıkmazı" adlı
kitabımda ayrıntılı olarak ortaya koymuş bulunuyorum.
AB için Türkiye'yi içine almasının siyasi, iktisadi
ve kültürel bedeli (maliyeti) olağanüstü boyutlardadır.
AB, 1995 Gümrük Birliği belgesi ile, Türkiye'den
almak istediği her şeyi, hem de sıfır maliyetle
elde etmiş bulunmaktadır. AB'nin Türkiye'yi içeri
alması durumunda, a) İş gücünün serbest dolaşımı
dolayısıyla Türkiye nüfusunun AB'ye akması; b)
Türkiye'ye "Zengin üyelerden fakir üyelere
yardım fasıllarından" büyük parasal yardım
yapma zorunluluğunda olması ; c) ileride, Türkiye'nin
en yüksek nüfusa sahip ülke olarak AB'yi Almanya
ile birlikte yönetir duruma gelmesi gibi AB'yi
çok olumsuz etkileyecek bir bedel ödemesi durumuna
getirir.
Ayrıca AB'nin Müslüman Türkiye'yi alıp Hıristiyan
Rusya'yı, Beyaz Rusya'yı dışarıda bırakması imkansızdır.
Bu ülkeleri ve Türkiye'yi tam üye olarak almış
bir Batı Avrupa, kendi refah seviyesini geriletmiş
olur.
AB zaten Türkiye'yi içine alacak olsa, Kıbrıs,
Ege, Güneydoğu, sözde Ermeni soykırımı, Avrupa
Ordusu'na (AGSP) tek yanlı bağlama konularında
Türkiye'yi sıkıştırmazdı.
Bütün bu konularda Türkiye'nin üzerine gelip dayatmalarda
bulunması, Türkiye'yi yarın da almayacağının (alamayacağının)
en açık göstergesidir.
2- AB'nin bölgeye yönelik politikaları:
a) AB bu bölgede "ikinci bir halka"
oluşturmak istemektedir. İçine almadığı ülkeleri,
"kendisine tek taraflı bağımlı hale"
getirmek amacındadır.
- Türkiye ile yaptığı "Gümrük Birliği "
Anlaşması bunun bir örneğidir. Şu anda Türkiye,
AB'ye tek taraflı bağımlı durumdadır. Türkiye
"AB'nin dışında olmasına rağmen, AB'nin dış
ticaret politikasını uygulamakla yükümlüdür."
Bu yükümlülükler Türkiye'yi AB'ye "yavaş
yavaş daha bağımlı" hale getirmektedir.
- İş çevreleri, işçi sendikalarının bazıları,
bazı kamu kuruluşları, üniversiteler, bazı medya
kuruluşları yavaş yavaş AB'nin güdümüne girmektedirler.
AB'deki çokuluslu firmaların Türkiye pazarındaki
egemenlikleri hızla artmaktadır. Birçok imalat
sanayii alanında firmalar el değiştirmiş ve AB
firmalarının egemenliği artmıştır. Bankacılık,
turizm, ulaştırma, sağlık, eğitim gibi alanlara
da hızla girmektedir.
- Zaman içinde Türkiye'nin "tamamen AB'ye
tek taraflı bir yapıya sahip duruma getirileceğini"
ve artık "kemikleşecek" olan bu yapılanmanın,
Türkiye'deki ulusalcı, çevreler tarafından hiçbir
biçimde değiştirilemeyceğinin politikası içindeler.
Son 12 yıl içindeki istatistiklere baktığımızda
özellikle 1995 'ten itibaren ivmesi artan bir
tek yanlılığın ortaya çıktığını görmekteyiz. Sanayi,
ticaret, tarım, turizm, ulaştırma, bankacılık,
eğitim, sağlık alanlarındaki istatistikler, "tam
bir netlikle bu acı gerçeği" ortaya koymaktadır.
- AB, kendi içine almayacağı Akdeniz ülkeleri
ile (Fas'tan Ürdün'e kadar) MEDA (Akdeniz İktisadi
Kalkınma Programı) çerçevesinde ilişkilerini hızla
geliştirmeye başlamıştır. 1990 - 1991 Körfez bunalımı
sonrasında ABD ve İngiltere, Körfez'e askeri olarak
yerleşip Arap Ortadoğusu'nu denetimine alınca
Akdeniz, "eski sahipleri" AB'ye bırakıldı
ve MEDA programı ağırlık kazandı. AB, MEDA çervesinde
Fas'tan Ürdün'e kadar uzanan Arap Ülkelerini ve
('FKÖ) güneydeki "İkinci Halka" olarak
AB'ye ekonomik olarak "bağımlı " kılacak
bir politika izlemeye başladı.
Son yıllarda Kuzey Afrika ülkeleri ile "ikili
serbest Ticaret anlaşmaları" yaparak kendisine
ekonomik ve ticari yönlerden bağlama politikasını
yürütegelmektedir. Bunlar "aday ülke"
değillerdir.
İşin ilginç tarafı "aday ülke" olan
Türkiye'de MEDA kapsamı içine alınmıştır. AB'den
"Yunanistan'ın veto ettiği yardımlar"
alınamamakta buna karşılık MEDA kapsamında Türkiye'ye
"sembolik" yardımlar yapılmaktadır.
AB bu bağlamda, Akdeniz'i AB'nin bir iç denizi
gibi görüp kendi iktisadi, siyasi ve stratejik
denetimine yönelik bir politika izlemektedir.
Kıbrıs politikasındaki sertlik, tek yanlılık ve
AB içine almak için aceleci davranışı, "ileride
Türkiye'yi AB içine almama politikasının"
bir sonucudur. Türkiye'yi yarın içine alacak olsa,
Kıbrıs'ta uyuşmazlığın çözümünü zamana yayar.
"Türkiye'nin AB'ye girişi ile eş-zamanlı
olarak" kolayca çözebilirdi.
AB'nin Türkiye politikası, Ege konusunda da kendini
göstermektedir. AB parlamentosu'nun 15.12.1996
tarihli kararına göre Ege'deki ihtilaflı bölgeler
konusunda, "Türkiye'nin Yunanistan'ın ve
AB'nin Egedeki haklarını çiğnediğini" ifade
ederek Ege'yi AB'nin bir iç denizi olarak görmekte,
Türkiye'nin ileride AB'ye alınmayacağının bir
göstergesi olarak ortaya koymuş bulunmaktadır.
Balkanlarda da AB, kuzey Afrika örneğine benzer
bir politika izlemektedir. Arnavutluk, Bosna,
Hersek, ve Mekedonya ile "ikinci halka"
ilişkileri planlamaktadır. Sloven'yadan başka
Yugoslavya (yeni) ve Hırvatistan da ileride AB'ye
mutlaka alınacaktır.
Romanya ve Bulgaristan konusunda bazı tereddütlerin
bulunduğu NIC, (nationel Intelligence Council
-C.I.A.) Globbal Trend 2015 raporunda (2 Aralık
2000) da yer bulmaktadır. Yine bu rapora göre
Türkiye AB'nin içine alınmayacaktır.
3- AB'nin Ortadoğu politikası, enerji ve PKK konusu:
AB derken İngiltere'yi ayırarak değerlendirmek,
"Kıta Avrupası" demek daha doğru olur.
-Körfez Krizi sonrasından ABD ve İngiltere "stratejik
ortaklar" olarak Ortadoğu'ya yerleşmişler
ayrıca "İngiliz Toprağı sayılan" Kıbrıs'taki
iki İngiliz üssü de ABD tarafından kullanıla gelmektedir.
AB'nin büyükleri Almanya ve Fransa, Akdeniz'in
yanı sıra Ortadoğu ve Kafkaslarda da ABD ingiltere
ikilisini "dengeleme" amacına yönelik
politikalar izlemektedir. En çarpıcı olanı, bölgedeki
kürtler konusunda "ABD- ingiltere ikilisi"
ile "Almanya - Fransa ikilisi" arasında
süregelen çekişmedir.
Bu çekişme, "Türkiye'ye ödetilerek"
Türkiye'nin sırtından yürütülmektedir. En azından,
izledikleri politikanın sonuçları bu yönde gelişebilemektedir.
1992 'den itibaren ABD İngiltere ikilisi K.Irak'ta
kukla bir Kürt devletinin biçimsel altyapısını,
"tamamen dışardan uygulayarak" yürütmüşlerdir.
Bunu Başbakan Sayın B. Ecevit de kamuoyuna açıklamıştır.
(Aralık 2001, Ocak 2002 çeşitli gazeteler ve TV
beyanları). Ancak TSK böyle bir kukla devletin
ilanını savaş nedeni sayacağını ortaya koymuştur.
ABD ve İngiltere'nin K. ırak'ta yürüttükleri politikaya
karşılık AB (Kıta Avrupası), PKK'yi AB güdümünde
siyasallaştırarak Anadolu'dan K. Irak 'taki Amerikan-
İngiliz girişimini "dengelemek" istemektedir.
ABD ve İngiltere'nin K. Irak kartına karşılık
PKK'yi AB denetiminde) " Ortadoğu-Kafkasya
hattında kullanabileceği bir maşa, bir köprü başı
olarak" görmektedir.
PKK'nın kıta Avrupası'nda siyası destek görmesinin
arkasında yatan esas neden budur. Büyük güçlerin
bölgedeki "stratejik paylaşım kavgasında"
kullanabilecekleri araçlardır.
Bir varsayım olarak; ABD ileride, K.Irak'ta İncirlik
düzeyinde üs inşa eder ise Kafkasya ve İç Asya
dengelerinde önemli değişmeler olur. Almanya,
Fransa gibi ülkeler enerji politikalarında zaafa
uğrarlar.
4- AB ve Karadeniz Bölgesi:
AB, Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya'yı aynen Türkiye
gibi , içine almadan yoluna devam edecektir. Bu
ülkeleri ekonomik, ticari ve mali olarak AB'ye
"bağımlı halde tutmaya" çalışacaktır.
Bu konuda Almanya önemli girişimler içindedir.
Almanya ile Rusya doğalgazını, yoğun bir biçimde
kullanmaktadırlar. Bu yönü ile Rusya'nın elinde
de önemli kozlar bulunmaktadır.
- İlginç bir biçimde, AB ile ilişkilerinde, "Türkiye,
Rusya ve Ukrayna ve beyaz Rusya aynı kaderi"
paylaşmaktadırlar. Hepside AB içine alınmayacaklar
"Ancak AB tarafından , AB'ye bağımlı ikinci
bir halka içinde tutulmak isteyeceklerdir. Çin
'in Asya'daki ülkelerle oluşturmak istediği "Asya
Platformu" gerçekleşebilirse "Asya'daki
önemli bir iktisadi siyasi ve askeri güç merkezi"
ortaya çıkacaktır. Bu durum, ABD'nin olduğu kadar,
AB'nin de AB'nin doğu sınırındaki ülkeler ile
ilişkilerini önemli ölçüde etkileyecektir.
6- AB'nin Bölge Politikası ve Türkiye
AB Türkiye'yi dışlamayacak" ancak, daha önce
belirttiğim nedenlerden dolayı Avrupa Birleşik
Devletlerinde Türkiye'ye yer vermeyecektir.
AB'nin esas amacı, Türkiye'yi aynen Kuzey Afrika
ülkelerinde ve Rusya - Ukrayna politikasında olduğu
gibi kendi etki (denetim) alanı içinde" tutma
politikası gütmektir.
- 6 Mart 1995 Belgesi ile başlatılan tek yanlı
ticari ve iktisadi bağımlılığı bürokrasiye, eğitime,
sivil toplum örgütlerine yayarak Türk siyasetini
denetim altında tutmak istemektir.
- Türkiye'nin 1999'da başlatılan adaylık sürecinin
"Türkiye'nin önüne sürekli engeller konularak
oyalanması" amacı güdülmektedir.
a) Kıbrıs ve Ege'nin AB vasıtasıyla Yunanistan'ın
denetimine sokulması için baskı yapılmaktadır.
b) PKK'nin terör örgütü olarak kabul edilmemesi,
siyasallaştırılması çabaları, AB ülkelerinden
etkili destek sağlanması Türkiye - AB ilişkilerinı
yarın da olumsuz etkileyecek bir politikadır.
c) Ermeni meselesinde AB, "Türkiye eğer soykırım
yaptığını kabul etmez ise Türkiye - AB ilişkileri
gelişemez " demektedir.
Avrupa Ordusu (AGSP) konusunda da Türkiye'yi dışlamaktadır.
Bütün bunlar "şimdilik" Türkiye'nin
önüne konmuş engellemelerdir. Yarın bunlara daha
başkaları da eklenebilir. AB'nin bu politikası,
"Türkiye'yi sürekli kapının önünde tutmak,
bu arada alabildiği ödünleri almak ve tek yanlı
bağımlılığı kemikleştirmek" biçiminde özetlenebilir.
Sonuç; AB'nin Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgeye
yönelik politikası, "Yukarıda ortaya konan
gelişmelerin ışığında" Türkiye'nin ulusal
politikaları ile birçok konuda çatışma içide bulunmaktadır.
Temel sorun "AB'nin Türkiye'yi içinde alamayacağı"
hadisine dayanmaktadır. Türkiye AB ile tek yanlı
bağımlılığını sürdürür ise " Kıbrıs, Ege,
PKK, Ermeni ve AGSP konularında, orta ve uzun
vadede stratejik ödünler vermek zorunda kalacaktır."
ABD'nin de, K. Irak, Kıbrıs, Ege, Ermeni konularında,
"Türkiye'nin Ulusal çıkarları ile bağdaşmayan"
politikaları bulunduğu için, "AB ve ABD'yi
Türkiye konusunda tamamen karşıt politikalar içinde
değerlendiremiyoruz." Bu nedenle aralarında
rekabet ve çekişme olsa bile, anılan konularda,
"Türkiye'nin ulusal çıkarları ile bağdaşmayan"
ortak bir zemin üzerinde bulundukları görülmektedir.
Türkiye kaçınılmaz olarak "AB'nin yakın bölge
üzerindeki olumsuz etkilerini telafi edecek dengeleri
kurmak zorundadır."
Bölge ülkeleri ile ilişkilerin geliştirilmesi
ve Asya Platformu ile "ortak çıkar noktalarının
geliştirilmesi" yeni denge arayışlarında
en önemli unsur olacaktır.
TSK'nin inisiyatif alarak bu konuda ilerlemeler
sağlamasını, yeni denge politikaları arayışlarında
olumlu bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir".
-
Geri -
|