|
TÜRKLÜK
DENİLEN BİR DENİZ
Atillâ İLHAN
O ara 'Lala Kıraathanesi'ne
dadanmıştık: Hasan'la (Tanrıkut) ben!
Yok canım, bu o bildiğiniz 'Lala' değil! Hani,
aynı semtte bir içkili lokaldi de, 40'lı yıllarda,
orada, genç, İzmir'den gelmiş Musevi bir şarkıcı,
şarkı söylerdi. vitrindeki kaytan bıyıklı, saçları
briyantinli resmi, hâlâ gözlerimin önündedir,
adı Dario Moreno! On yıl sonra Paris'te ortaya
çıkıp, adını bütün dünyaya duyuran adam.
Bizim müdavimi olduğumuz, 'Lala', İngiliz Sarayı
civarında, öteki 'Lala' kapandıktan sonra, peydahlanmıştı:
gurub kızıllığının, Haliç'ten nasılsa içeriye
sızıp, hepimizi bakırdan birer heykele çevirdiği;
sinsi tömbeki, demli çay kokusu yüzünden, Divanyolu'ndaki
'kıraathaneler' havasında, fakat daha asri bir
yer. O tarihte kafayı, 'ulusal demokratik devrimlerin',
kaçınılmaz 'laikliğine" takmıştık: 'aydınlanma'
çağdaş 'milletleri' doğuruyor, o milletlerin düzeni
-ister liberal olsun ister sosyalist, neticede
hepsi- rasyonalizimin eseri, dolayısıyla laik!
Hasan'ın doktora tezi, Türk Tarihinde Sosyal Tabakalaşma'yı
(sınıflaşma) irdelemektedir, söylemiştim; bu bakımdan
o, öteki Türk topluluklarının sosyal yapısı ve
gelişmesiyle de ilgili; Rusya'daki Cedit Hareketi'ni,
aynı çerçeve içinde görüyor; yani Türkçüler, bir
yanda Rus hegemonyasına karşı anti-emperyalist
bir kurtuluş hareketine kalkışırken; diğer taraftan,
içlerindeki 'ümmet toplumuna' karşı laik ve demokratik
bir 'ulusal sentez hareketi' başlatmış oluyorlar.
Bunu bir kalem
geçtikten sonra, Rusya'daki ilk Türk halkları
Kurultayı'ndaki söylevlerin, bu tezi ne miktarda
doğruladığına göz atabiliriz.
Gazi'nin yanında ne işleri vardır?
1917 Rusya'daki Türk Halkları Kurultayı, neresinden
bakılsa ilginç bir kurultay! Daha da ilginç olan
şu ki, o kurultaya katılanlar arasında, ilerde
SSCB'nin ilk Tatar ve Müslüman liderleri arasında
sivrilecek olan Mirseyit Sultan Galiyef de bulunuyor.
Şimdi aktaracağım, Türk büyüklerinin o toplantıdaki
sözlerini, Galiyef''in 2 Mayıs 1917 gecesi, kurultayda
tuttuğu notlardan aktarıyorum.
Mesala, Azerbaycan'ın en önemli simalarından Emin
Resulzade demiş ki: "..... Hristiyan adında
bir milet olmadığı gibi, bir milletin adı da Müslüman
olamaz! Biz, büyük Türk milletinin çocuklarıyız;
bununla beraber, İdil boyu Tatarlarının, Türkistanlıların,
Kazak/Kırgız'ların, Azerbaycanlıların, her birinin
kendine göre milli özellikleri, milli edebiyatları
var: bu farklardan ayrılmak mümkün değildir, bundan
kimseye fayda gelmez!"
Aynı toplantıda kürsüye çıkan, Zeki Velidof (Zeki
Velidi Togan), aynı konuda demiş ki: "....
yeryüzünde Müslüman diye adlandırılan bir halk
olduğunu bilmiyorum. Müslüman dinindeki halkların,
dil ve medeniyet birliğine kalkışması gayr-ı tabii
bir hal, çünkü buna idari yola erişmek mümkün
olamayacak: son tahlilde, böyle bir şeye ihtiyaç
da görmüyorum." (Renad Muhammedi / 'Sırat
Köprüsü', s. 63-66, Türk Dünyası Araştırmaları
Vakfı, 1993)
Bu ilk Türkçülerin konuşmalarında, hem Rus yönetimine,
hem de onunla işbirliği halindeki şeriatçı kesime,karşı
çıktıkları çok açık; daha da açık, kesinlikle
red ve inkâr edilemez bir belgeyi, Prof. Dr. Sergey
Zemkovskiy, veriyor: Dönemin 'hızlılarından' Abdürrauf
Fıtrat' , 'Münazara adlı eserinde medreselere
ve medreselerdeki mollalara çatarak, diyormuş
ki:
".... dinimizde sebep olduğunuz felaketi
düşününüz! Muhammed'in hükümlerini cahilane va'zedişinizden
dolayı, hepimiz ne kadar bedbaht olduk! Evet İslam
büyüklüğünün çöküşü, sizin ellerinizin eseridir.
İslamiyet'in çökmesi, sizin yüzünüzden daha çabuk
olacaktır. Siz ilerlemeyi engellediğiniz ve Müslümanların
üzerine büyük bir cehalet perdesi çektiniz!"
(Rusya'da Pantürkizm ve Müslümanlık', s.76, 2.
basım, Üçdal Neşriyat, 1983)
Bu kadarı bile bence, Türkçülüğün emperyalizme
karşı, 'aydınlanmacı', yani laik ve demokratik
bir hareket olduğunu göstermeye yeter; Türkçüler,
Rusya'daki gibi esir, Osmanlı'daki gibi yarı sömürge
Türklükten, modern bir ve tek millet değil, laik
ve demokratik milletler çıkacağını öngörmüş ve
bunu savaşını vermiş öncülerdi. Yoksa Yusuf Akçura'nın,
Resulzade'nin, Ahmet Agayef'in, hatta Zeki Velidof'un,
Gazi Mustafa Kemal'in yanında ne işi var? Onların
mevcudiyeti, Anadolu İhtilali'nin Türkçüler tarafından
onaylanması anlamına gelmiyor mu? Üstelik, şu
satırları, Ziya Gökalp yazmamış mıdır:
"....... bütün Türk kollarının bir devlet
yönetimi altında birleşmesine, şartlar elverişli
değil! Türk Birliği, yalnız bir kültür birliği
olarak kalsa da olur, böyle bir birliğe doğru
kuvvetli bir akım zaten var; Rusya'daki Türklerin
ayrı bir devlet olmalarında sakınca yok."
(Yeni Mecmua, 8 Şubat 1918)
Daha güzelini, elbette Resulzade söylemiş, Rusya'daki
kurultayda şiiriyetini pek beğendiğim şu tespiti
yapıyor ki, fikrimce gerçeğin ta kendisi: ".....
nehirlerin kendi yataklarında olması hayırlıdır.
Türklük denilen bir deniz var, bu deniz onları
birleştirir."
Peki kardeşim, Türkçülük nasıl oluyor da, dönüp
dolaşıp Türk/İslam Sentezi fikr-i sabitine bağlanıyor?
Daha da önemli si, Türk/ İslam Sentezi dedikleri
nedir?
Cevap bekleyen dikenli sorular....
Meraklısı bilir, 'ulusal kültür sentezi' meselesi,
yıllardır uğraştığım bir mesele! Anadolu İhtilali
ve İnkılabı'nın kültür düzeyindeki en büyük sonucu,
Selçuklu/Osmanlı kültür sentezinden ulusal bir
millet sentezi çıkarabilmek olacaktı. Gazi'nin
işe Dil Kurumu'nu, Tarih Kurumu'nu kurmakla, Dil
ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ni örgütlemekle başlaması
da, istikametin bu olduğunu gösterir. Erken cumhuriyet
döneminde, şairlere 'gayeli şiirler yazmaları'
tavsiyesinde buunan Mustafa Kemal Paşa, güzel
sanatların hemen bütün dallarında, 'ulusallığı'
temel edinmiş sentezlerin oluşturulmasını teşvik
ediyordu.
İyi de, 'ulusallığın' gerçekleşebilmesi, daha
önce gerçekleşmiş bir 'dinsel/ümmet sentezi'nin
olmasını gerektirmez mi? Sizce Türkler, İslamiyet'i
kabul ettikleri tarihten sonra, mesela İran ve
Kafkaslar'da Selçuklu, Anadolu ve Rumeli Osmanlı
etiteki altında, birer sentez gerçekleştirmişler
midir, gerçekleştirmemişler midir? Daha da vahim
olanı şu: açık bir şekilde birbirini tamamlayan,
'Selçuklu'ya da 'Osmanlı' kültür sentezleri, büyük
Türk/İslam Sentezi'nin ta kendisi değil midir?
Türkçülere, bundan -laik ve demokratik- 'ulusal
kültür sentezini' çıkarmak görevi düşüyor; zaten
mevcut o ümmet kültür sentezine dönmek, ya da
onu yeniden gerçekleştirmeye kalkışmak değil!
-
Geri -
|