Mart 2002  Sayı: 43 "Ülkenin bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Haber
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MART 2002  

SOROS NE DEMEK İSTEDİ
M. Emin DEĞER

George Soros önceki gün Sabancı Üniversitesinde Yaptığı Konuşmada, "Türkiye'nin Stratejik Konumu Nedeniyle en iyi ihracat ürünü ordusudur"

"Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur." Adam bunu ülkenin en ünlü adamlarının gözlerinin içine baka baka söylüyor; o da ne kimseden çıt çıkmıyor. Yer Türkiye'nin bilim yuvalarından birinin, Sabancı Üniversitesi'nin Konferans salonu. Dinleyenler mi, bilim adamları, sanayiciler, ülkenin önde gelenleri ve öğrenciler.

Susanlar da onlar. Söylediği o söz yenilir yutulur gibi değil. Ama oradakiler, ya anlamadılar bu sözün ardında yatanı, ya da susmayı yeğlediler.

Susmanın yeri olmadığını düşünenler susmamalı değil mi?

Çünkü bunları söyleyen sıradan biri değil; ama adam gibi adam mı derseniz, orada durun derim. Bakmayın siz, bu adamın Sabancılardan çağrı aldığına, ününe takılmayın! Evet ünlü olmasına ünlü de; ünü, şöyle ya da böyle, para oyunlarındaki sihirbazlığından geliyor. Para spekülatörü, bizim medyaya göre para sihirbazı Soros. Ola ki Soros da kim demeyin. Paranın tek değer olduğu günümüzde, dünya para piyasasına hükmeden bir ünlü adamdır. Macar asıllı bir Yahudi.

Şimdilerde ABD pasaportu taşıyan bir ABD yurttaşı!..

İstediği anda, adamlarıyla el ele verir, bir ülkeyi batırır derler onun için! Soros denen ve bizim bilim yuvalarımızda itibar gören böyle bir adam!
İşte bu adam, ünlülerimizin çağrılısı olarak geliyor, konferanslar veriyor, bu arada devlete de akıl vermeye kalkıyor. Olur olmaz sözler söylüyor. Ondan akıl alanlar da oluyordur elbet. Basından öğrendiğimiz kadarıyla, Kemal Derviş onunla özel olarak konuşmuş. Derviş de biliyorsunuz, ABD'den geldi! Soros'la tanışıklığı oralardan olmalı, Derviş sıradan biri değil, Dünya Bankası çalışanlarından. Dünya Bankası adı üstünde para demek, borç demek, kredi demek, bizim gibi ülkelerin korkulu düşü demek.. Ta oralarda tanışmışlar, doğal ki dost olmuşlardır. Ama yine de insan, Türkiye'nin kaderine etken olmak için gönderilen Derviş'le, ünü paraya endeksli adamın ne işi olabilir demeden edemiyor. Paranın nerdeyse tanrısı olan adamın neler konuştuklarını öğrenmek istiyor. Hele Soros'un Türk Ordusu üzerine söylediklerini işittikten sonra, insan, daha da meraklanıyor Hiç gereği yokken, Türk Ordusuyla ilgili söz nereden çıktı dersiniz: Haberi Milliyet gazetesinde okudum. Evrim Engin imzasıyla, 04 Mart 2002 günü, birinci sayfadan anons edilerek verildi. Birinci sayfada, "Soros 'en iyi ürün ordunuzdur' dedi," başlığı uygun görülmüş...7'inci sayfada, "Soros'un ilginç tespiti" değerlendirilmesinden sonra, 6 sütun üzerine "Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordudur" başlığı altında ayrıntılar yer alıyor. Gazete bu başlıkları tırnak içinde vermiyor. Böylece başlıklar ve o değerlendirme, konuyu daha da anlamlı kılıyor. Adı verilmeyen biri Soros'a; "Arjantin'le Türkiye'yi ekonomik kriz yönünden karşılaştırır mısınız" diyor! Soros da bildiğini okuyor. Birinci tümce bir gerçeğin söylemidir.Ama daha da ilginci, ikinci tümcedir. Der ki; "Türkiye'nin Arjantin'den tek farkı, stratejik pozisyonudur."
Bu da doğru bir saptama. Avrupa ile Asya arasındaki Anadolu jeo-stratejik bakımdan çok önemli tarih olaylarına sahne olmuş bir alandır. Bu topraklarda kurulan devletler yüzyıllarca yaşamışlar; Hitit, Roma, Doğu Roma ve Osmanlı imparatorlukları...
Soros bu kadarla yetinmiş olsaydı, gerçeğin söylemi der susardık. Ama bu noktada durmuyor şöyle sürdürüyor.
"Bu stratejik pozisyona bağlı olarak, Türkiye'nin en iyi ihracat ürünü de ordusudur."
İşte burada durup, kendimize, bu adam ne demek istiyor diye sorulmalı değil miydi! Evet, hemen o anda, karşılığı ne olursa olsun diyerek sorulmalıydı. 'Ne demek istedin bay Soros' denmeliydi. Zaten adam, bu yanıtı verirken demek istediğini demişti, ama bir anlamda açık değildi. Bunu anlamazdan gelmek, hamakat sayılmalıydı. Ne demek istediğinin açık olduğunu belgeleyerek, ulusal onuru seslendirmek gereğini duymayanların, para babasıyla ilişkilerini düşünerek, suskunluğu yeğledikleri anlaşılıyor.
Atalarımız ne güzel demişler "Paranın dini imanı yoktur." Konuşulacak yerde susmak zorunda bırakır insan. Öyle de olmuş, Lal-i ebkem1olmuşlar! Örneğin diyebilirler di ki:
BU ORDU ÜRÜN DEĞİL KURUMDUR
Aslında adam, Sabancılar başta bizim sanayicilerimizi, iş adamlarımıza da sataşmış; siz işe yaramazsınız, sizin ürettikleriniz beş para etmez demiş olmuyor mu? Ama bu sözleri yutuvermiş ünlülerimiz.Orduyla ilgili sözlerini öne çıkarıp sipere yatmışlar. Kendi ürünlerine sahip çıkmayanların utancı olur mu?
Soros'un sözlerini okuduğumda öfkelenmedim diyemem,ama bir yandan da üzüldüm. Soros'un sözlerine kızdım; kimsenin sesinin çıkmamasına üzüldüm. Tanrı'nın bir kulunun çıkıp da, "Neler söylüyorsun sen Bay Soros. O senin bildiğin ordulardan değildir." dememesine üzüldüm Neler denilebilirdi dedim kendi kendime... Denilebilirdi ki:
Bu ordu asla bir ürün olmamıştır. Ürün ne demek?! Bu ordu tarihin oluşturduğu bir kurumdur! Bu ulusun bağrından çıkmış ordudur. Halkın ordusudur ve halkıyla bütünleşmiştir. Bu topraklar için canını seve seve veren bir ulusun onur anıtıdır. O ordu Çanakkale'yi geçilmez kılan ordudur. O ordu, egemenliği gökten yere indiren ve kayıtsız koşulsuz gerçek sahibine, ulusuna teslim ederek cumhuriyeti koruyan ordudur. O ordu, 9 Eylül'de İzmir'e giren ordudur. O ordu 6 Ekim 1922'de, İşgal Kuvvetleri Komutan ve erlerinin geçit resmiyle selamladıkları, geldikleri gibi gidişlerini tarihe geçiren ordudur.
İçimden bunlar geçerken babamın bir öğüdünü anımsadım. "Aklına danış" derdi, ben de öyle yaptım. Hani derler ya, önce düşün sonra yine düşün! Bilirsiniz eleştirel aklı bir yana iterek doğru yargı kurmak yanlışlara çağrıdır derler. Ve düşündüğümde, iyi ki orada değilmişim, iyi ki düşünmeyi öğrenmişim dedim Ve "Stratejik ortaklık nedir" sorusuna verdiğim yanıtla, Sorus'un sözlerinin örtüşüverdiğini görünce şaşırdım..Baktım ki Soros bir gerçeğe ışık tutmuş... Evet bizim görmek istemediğimiz bir gerçeğe, bin vatlık bir ışık tutmuş sadece!
Kızmakta haklıydım ama, Soros'a kızmakta haksız olduğumu anladım, düşünmeyi sürdürdüm.
Ve bir gerçekle, ABD'nin bize yıllardır, şu stratejik ortaklığa gelinciye değin, paralı asker gözüyle baktığı gerçeğiyle yüz yüze geldim. Amerika stratejik ortaklık taktiğiyle gerçeğin adını koyuyordu. "ABD 'nin stratejik ortağı" olduğumuza değgin kimilerinin övünç dolu söylemleri geldi usuma. ABD'nin stratejik ortağı olmanın utancını duymayacak kadar bilincimizi yitirmiştik. Utanılacak yerde, övünç duymak; öyle mi!
Bu ortaklık, egemenliğin kabesi sayılan TBMM're Başkanlık Kürsüsünün arkasında asılı "Egemenlik kayıtsız koşulsuz ulusundur". Anayasa hükmünün altında Clinton tarafından açıklanmıştı.Evet sanki önceden görüşülmüş karara bağlanmış bir konunun açıklanmasıydı. O gün de o mecliste bir Tanrının bir kulu çıkıp ne demek bu "stratejik ortaklık" hangi anlaşmaya dayanıyor, ne zaman kiminle yapılmış dememişı üstelik alkışlanmıştı. Evet Clinton, TBMM'de, "Türkiye bizim stratejik ortağımızdır" demiş ve ayakta alkışlarla uğurlanmıştı. Kim bilir neler düşündüler avuçlarını patlatırcasına alkış tutarlarken o alkışlayanlar... Adım gibi biliyorum ki, dünyayı avucunun içinde gören bir devletle stratejik ortaklığın ne anlama geldiğini o gün düşünmedikleri gibi, sonradan da düşünmüş değillerdir. Soros'un sözlerini işittikten sonra da düşündüklerini sanmıyorum.Ama bu ortaklığın, özellikle iş çevreleri için, parasal ağırlıklı şeyler getireceği düşünülmemiş değildir diyorum.
Yazılı ve görüntülü basın da alkışlarla karşılamıştı o söylevi. Bir dergide NTV Temsilcisi Murat Akgün, "Clinton ile geleceğe ortak olduk" diye yazacaktı. Medyaya göre Clinton Meclisi fethetmişti. Nasıl fetihse!! Dahası halkı da fethetmişti. Deprem bebesini kucağına almış, sevmişti ya. Gazetelerde yayınlanan o deprem bebesiyle çekilmiş fotoğraf kahvehaneleri süslemiş, kimi evlerde onur tablosu yapılmıştı. İnsan adamdı Clinton!
Clinton'lar Türk dostuydular, dahası Clinton bize "stratejik ortaklık" onuru bağışlamıştı. Ne onurdu değil mi? Acaba şu stratejik ortaklık nedir diye, neden sorulmadı dersiniz? Peki biz gerçekten ABD'nin stratejik ortağı olabilir miyiz? Olamazsak buradaki konumumuz nedir? Bu ve benzeri sorulara yanıt aranmış mıydı? Hadi soralım ve arayalım:

SAHİ NEDİR ŞU STRATEJİK ORTAKLIK
Bunun için önce "Strateji" nedir, "ABD'nin stratejik hedefleri nedir?"; bu ve benzeri soruların yanıtının, ayrıca kimi kavramların anlamının bilinmesi gerekir.
Strateji genelde bir askeri terim olarak bilinir. Ama salt sözlük anlamı bile, şu ortaklığın anlamını kavramak için, sıradan bir sözlüğe bakmak bile yeter. Strateji sözlükte: " Bir ulusun ya da uluslar topluluğunun, barış ve savaşta benimsenen politikalara en fazla desteği vermek amacıyla politik, ekonomik, psikolojik ve askeri güçleri bir arada kullanma bilim ve sanatı."2 olarak tanımlanır. Bu tanımdan çıkarak düşündüğümüzde, ABD'nin ulusal hedefleri ve ekonomik çıkarlarıyla, Türkiye'nin ulusal hedefi ve çıkarlarının ortaklığı olabilir mi, sorusunun yanıtı tektir ve tek sözcükle açıklanır:: "Olamaz"
Çünkü, ABD kuruluşundan bu yana, dünya hakimiyetine ve dünyanın tüm zenginliklerine el koymaya soyunmuş bir sistemin adıdır.3 ABD, bu hedefine göre kurumlaşmış, politikalarını saptamış, tüm kaynaklarını bu amaca hizmet edecek biçimde değerlendirip oluşturmuştur. Hedefine doğru çıktığı yolda, önce kendi kıtasını ve cevre adaları denetim altına almayı yeğler ki stratejiye uygun taktiklerdir. Amerikanın yöntemi gizli işgaldir.... 19'ncu ve 20'nci yüzyıllar, Avrupa emperyalizminin askerle işgal yöntemi, uygarlığa uzak kalmış ülkelere, Afrika'nın balta girmemiş ormanları ve topraklarına, uygarlık getirme adıyla yerleşip, kaynakların kendi ülkelerine aktarılması amacını gerçekleştirmekti.Oysa ABD'de sonuçta aynı amaçtadır, ama başka yöntemler uygular. Asker işgali yerine uygulanan bu yöntem, ulusal kimliğin yıkımına neden olacak, sinsi bir yöntemdir. Filipinleri böyle ele geçirir. Küba Anayasasına eklenen bir hükümle, Küba'nın başka ülkelerle anlaşma ya da antlaşma yapmaları ancak ABD'nin çıkarlarına zarar getirmeme koşuluna bağlanır.4 Sonuç aynıdır, kaynakların aktarımı ve o ülkelerin egemen varlıklarını kendi çıkarına göre kullanmaktır.
Ünlü Monroe Doktrini5 ile Latin Amerika, zaten ABD'nin arka bahçesi sayar. Avrupa bu bahçeye ancak ABD'nin izniyle girebilir.
Ama İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika, artık Dünya hakimiyetine soyunur. Karşısında bir de ideolojik düşman da vardır. O da tüm ezilen uluslar adına, o ulusları emperyalizmin zulmünden kurtarmak, ezilen sınıfların özgürlüğü ve bağımsızlığı için bayrak açmış görünür.. Soğuk savaş bu iki ideolojik kampın savaşımına verilen addır, Bu savaşı Amerika kazanacaktır Dünya artık onun avucu içinde sayılmalıdır. Tezler, karşı tezler yayınlanır. Tarihin sonu diyenlere karşı, tarih yeniden yazılacaktır diyenler çıkar.
İşte o sıralarda, Türkiye'nin Soğuk Savaş yıllarında önemli sayılan ABD dostluğu gölgelenir, bulanıklaşır. Sonradan anlaşılacaktır ki, Amerika dünyanın tarihini yeniden yazmaya başlamıştır bile Dünya yeniden düzenlenmeli derken, ilk anda bu politikasının uygulanmasına tanık olduğumuzun ayırdına varamadık. Oysa daha yıllar önce söylediklerini gerçekleştiriyormuş. Artık yalnız dünyanın değil, uzayın da, tüm kaynakları ABD'nin denetiminde olmalıdır düşüncesi stratejisinin yeni boyutlarını gösteriyormuş Ama işe Ortadoğu'dan başlayacaktı. 1990'lara doğru Ortadoğu ve Ortadoğu'da Irak hedefe alınacaktı.
Yani işe Ortadoğu'dan başlandı.
İran-Irak savaşı derken, yıpranan Irak ABD'nin hedefine alınır. Ve yıllarca sürecek bir belirsizlik yaşanmaya başlanır. Ama İncirlik hep gündemdedir.
Soğuk savaş sonrasında bir ara pek önemsenmeyen Türkiye, yeniden keşfedilecektir. Irak sıcak savaşı, kimilerinin değerlendirmesine göre, askıya alınır, bir tür içten yıkma yöntemi uygulamaya konur. Ve 2000'in başlarında da Türkiye stratejik ortaklığa terfi ettirilir. Her zaman olduğu gibi, altı üstü düşünülmeden, hevesle atılırız uzatılan kadife eldivenli ellere.

ATI ALAN ÜSKÜDARI GEÇMİŞ MİYDİ
Peki neden bu ortaklık, nasıl ortaklık diye sorulmaz, tartışılmaz.! Bu neden ve nasıl sorulmalı, sonuçları düşünülmeliydi değilmi. Önümüzde ders alınacak örnekler de vardı. Türkiye Soğuk Savaşın ilk yıllarında, NATO üyeliği için Kore'ye asker yollamıştı. NATO'ya alındık, alındık da 1964 yılında, Kıbrıs'ta Rum/Yunan işbirliğiyle gerçekleştirilen soy kırım olayları sırasında, Ada'ya Londra-Zürih antlaşmaları gereği asker çıkarma girişimimiz, Başkan Johnson'un baskısıyla önlenmiş, ve NATO'nun bizi korumayacağı, bir mektupla, zamanın Başbakanı İsmet Paşaya bildirilmişti.5Yıllardır NATO ve ABD'nin Ortadoğu politikalarının gölgesinde gezindiğimiz için, Atatürk döneminde izlenen ulusal politika terkedilmiş, yeni düzenlemelere göre politika üretemez duruma düşülmüştü. Bu bağlamda da, ulusal stratejimiz belirli değildi. Daha da acısı, tüm bu yıllar hep ABD çıkarlarının bekçiliğine soyundurulmuştuk.
Bunun, ulusal hedefimizin olmadığı anlamı yerine, ulusal hedefimizi askıya aldığımız anlamına geldiğini düşünmek istiyorum. Bu koşullarda dış politikamızın genelde NATO ve ABD'ye endeksli olmadığı söylenebilir, düşünülebilir mi?
Demem o ki, bu, adı konulmamış bir tür politika da sayılabilir belki; ama ulusal olmayan, hedefi ve amacı bilinmeyen bir politikadır.
İşte biz bu nedenle o geçmişin olaylarını, Soros'un sözleri ışığında değerlendirelim derim. Acı gerçeklerle karşılaşabiliriz, doğru, ama gerçeğe kızılır mı? Babam öyle derdi "Gerçeğe kızılmaz." Hele atı alan Üsküdar'ı geçmişse"...
O halde şimdi yeniden düşünelim, ama gerçekleri gözönüne alarak! ABD'nin stratejik hedefiyle "stratejik ortağım" dediği Türkiye'nin hedefleri örtüşür mü? Hayır örtüşmez! O halde, ABD'nin ulusal politikasının, evrensel alandaki çıkarlarına endekslendiği gerçeğini gözardı ederek, stratejik ortaklığın bizim için bir anlamı olmadığını saptayabiliriz. Türkiye böyle bir ortaklıktan çıkar bekleyemez. Çıkarı bırakın ulusal kimliğini yitirir. Bu bağlamda Soros'un sözlerini eleştirel akılla düşünüp değerlendirdiğimizde görülecektir ki, Soros sözlerim acı da olsa gerçeğin yansımasıdır; gerçeği ve doğruyu işaret etmektedir. Doğrulara ve gerçeklere kızılmaz. Ders alınır.
SOROS'UN DEMEK İSTEDİĞİ
Soros'un demek istediği, şimdi daha açık ve yalın olarak çıkıyor karşımıza.
Adam diyor ki, siz de Arjantin gibi olursunuz. Üreten ve ürünü dünya pazarlarında aranan bir sanayiiniz yok, ama bir ürününüz var. Ve bu yönden kurtuluşunuz elinizde Eğer stratejik konumunuzdan yararlanarak, ABD'nin paralı askerliğini üstlenirseniz, desteğimizle ayakta kalabilirsiniz. Görev nerede mi, Amerika sermayesinin çıkarı olan her yerde! Bugün Afganistan'da, Irak'ta, Kafkasya'da... Kısaca ABD'nin ve Batı Avrupa'nın çıkarlarının bekçiliğine uygun görülen her yerde.. Diyor ki, siz bu kafayla ancak paralı asker olabilirsiniz!
Evet Soros'un demek istediği bunlar. Acı ama gerçek değil mi?
Bu sözlerin altında kalmak yazgı olmamalı. ABD dünya hakimiyeti peşindedir; doğru! Bir çok yönden güçlüdür, doğru. Bugün bu gücün önünde çoğu ülke suskundur; doğru; bugün için yenilmesi zor bir güçtür, doğru. Ama bunların hiç biri tek doğru değildir. Ve demek değildir ki, buna karşı bir güç hiç olmayacaktır. İşte burada yeni politikalar oluşturmanın düşünce planına geliyoruz.
İnsanlığın, tarihin başlangıcından bu yana aldığı yolun, hangi engellerden geçtiği, hangi aşılmaz sanılan engellerin aşıldığı düşünülerek çözüm aranacaktır.
Yeter ki, Soros'un sözlerinden ders almayı bilelim ve gerçek kimliğimizi bulalım!
Bu bizi aşağılamaya kalkışan Soros'u haklı kılmaz, ama eğer sen bu gerçekleri görmezden gelir ve böyle adamları, sorunlarına çözüm aramak için çağırırsan, adama ne diyebilirsin! Seni de çıkmaz boya ile boyar sesini çıkaramazsın!

1. Lal-i ebkem: Dili yanmışlık. Söz söyleyemeyecek durumda olmak
2. Türkçe Sözlük, Dil Derneği Yayını, Birinci Baskı Cilt:2, syf:1221
3. "Bu tek başına bir olay değil, ilerde başka olayalara yol açacak olan bir ilke, bir siyasettir. ..Hawai'(nin ilhakı, yeterli bir güç güdüyle bağlantısız, gelişigüzel bir çaba değil. Fakat bir ulusun gelişmkesinde kendi gerekliliğire inandırna bir ilk meyve ve bir işarettir. "Kaptan Mahan Prof. T.Ataöv, Amerikan Emperyalızminin doğuşu Syf.51-52
* "Tanrı yeryüzünün en üstün ırkı olan Amerikan halkını, dünyanın yeni baştan doğuşuna önderlik edecek halk olarak seçmiştir....
* "Daha soylu ve daha erkek insanlardan doğan, daha yüksek insanlıklar önünde, alçak uygarlıkların ve çürümekte olan ırkların ortadan kalkması, Tanrının sınırsız tasarısının bir parçasıdır...Amerikan fabrikaları, Amerika halkının kullanabileceğinden fazlasını saptadırlar.Amerikan toprağı tüketebileceğinden fazlasını çıkarıyor.Tutacağımız yol bizim için çizilmiş bir yazgıdır, Dünya ticareti bizim olmasıdır, olacaktır. Ve bunu anamızın (İngiltere) örnek olduğu biçimden yapacağız. Bütün yeryüzünde Amerikan ürünlerinin dağıtım noktaları olarak ticaret karakolları kurulacak, okyanusu ticaret filomuzla kuşatacak ve büyüklüğümüzle orantılı bir donanma meydana getireceğiz.Ticaret karakollarımızın çevresinde bizim bayrağımızı dalgalandıran ve bizimle ticaret yapan, kendi hükümetlerine sahip büyük sömürgeler kurulacak, kurumlarımız ticaretin kanatları altında bayrağımızı izleyeceklerdir."1898 Senatör Beveridge Prof. Dr.T.Ataöv, agy. syf:79
4. ABD, Latin Amerika ve Karayib'lerdeki emperyalist amaçlarını "büyük ağabey" edası ile yürütmeye çalışmıştır. Küba ile ilişkilerindeki uygulama Platt Değiştirgesi olarak bilinir ve çok ilginçtir. ABD emperyalizminin, etki alanındaki ülkelerin yasalarını değil, anayasalarını bile değiştirecek kadar iç işlerine karıştığının belgesi, bu Platt Değiştirgesi'dir. Bu değiştirge, "Küba'nın güvenliğinin ve bağımsızlığının ABD tarafından korunacağına ve Küba'da ABD üslerinin kurulacağına ilişkin bir Kongre Yasası'na eklenmiştir. Küba önce bu olaya direnir, ama ABD'nin baskısı sonucu 12.6.1902'de, Kongre Yasası'nın şu hükümlerini Anayasası'na ekler:
"Küba Hükümeti, başka devlet yada devletlerle Küba bağımsızlığını tehlikeye sokacak sömürge ya da askeri amaçlarla üs, ya da toprak verecek anlaşmalar yapmayacaktır.
5. Monroe duktrini, kısaca öz olarak Amerikanın Avrupa emperyalizmine göz yumması karşılığı, ABD'nin Latin Aamerikadaki çıkarlarını kendi bildiğince koruması olarak anlatılabilir. T.Ataöve göre:
"...Amerika, Theodore Roosevelt'in önderliğinde hem Latin Amerika'da, hem de Uzak Doğuda müdahalelere hazırlanıyordu. Önce Batı küresine bakalım.Başkan Roosevelt Monroe Doktrini'nden bir netice-i lazime' (corollary) çıkardı. Bu, Güney Amerika'da herhangi bir devlet toplumsal ve siyasal yapı bakımından Amerika'nın güvenini kazanmayacak olursa, Amerika gibi 'uygar bir ulusun' müdahale edeceği inancını yaymaya çalıştı ve siyasetini bu yönde uyguladı."
6. Johnson, 04 Haziran 1964 tarihli mektubunda, Başbakan İsmet İnönü'ye. 'Adaya bizim verdiğimiz silah ve malzemeyle çıkamazsınız, yardım malzemelerini ancak bizim istediğimiz yerde kullanabilirsiniz. Buna karşın çıktığınızda, sizi savunamayız. NATO yardımınıza gelmez. Sovyetler saldırabilir, Yunanistan'la savaş çıkabilir ama NATO tarafsız kalır, anlamında özetlenecek mektup, ABD yardımının ne anlama geldiğinin tarih belgesidir.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |