Mart 2002  Sayı: 43 "Ülkenin bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Haber
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MART 2002  

BİTMEYEN OYUN AZINLIK VAKIFLARI
Dr. Nazif ÖZTÜRK (*)

Gayrimüslimlere istanbul'un fethinden sonra, günlük hayatlarını eskisi gibi sürdürebileceklerini ve dinlerinin icaplarını yerine getirmekte serbest olduklarını bildiren ilk hak, Fatih Sultan Mehmet (1444-1481) tarafından fermanla verilmiştir. Verilen bu hak uyarınca o tarihten bu yana Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler kendi din adamlarını seçebilmekte, mabetlerinde inançları doğrultusunda ibadetlerini yapabilmekte, müstakil okul ve hastane açarak çocuklarını kendi kültürel değerleri doğrultusunda eğitebilmekte ve hastalarını kendi sağlık tesislerinde tedavi ettirebilmektedirler.

Çağdaş dünyanın uygarlık anlayışını aşan bir yaklaşımla ecdadımızın sağladığı bu hakları elde eden azınlıklar, aynı dinî değerleri paylaşan devletlerin yardımlarıyla milletler arası yapılan anlaşmalarda bu hakların sürekli genişletilmesi peşinde olmuşlardır. Bu tür anlaşmaların başında hiç şüphesiz 1535'de Fransa ve bu devletin müttefiklerine tanınan kapitülasyon ve tadilleri gelmektedir.

Kapitülasyonlar, devletin güçlü olduşu dönemlerde, karşı ülke uyruklularına tanının serbest dolaşım ve ticaret haklarından ibaretti. Osmanlı topraklarında yaşayan gayrimüslimlerle hiçbir alakası yoktu. Fakat devletin zayıf düşmesinden sonra, büyük devletlerin koruması altında bir kısım zimmilerin yeni haklar istemesine gerekçe olmuş, Osmanlı Devleti karşısında onların en sağlam dayanağı haline gelmiştir...

Osmanlı Devleti çeşitli uluslardan meydana gelen bir mozaik görünümündeydi. 1789 Fransız ihtilalinden sonra Avrupa'da yayılan milliyetçilik akımları, Osmanlı Devleti bünyesinde yaşayan değişik din ve milliyete mensup insanların kıpırdanmalarına yol açtı. Bu durum karşısında, devletin bütünlüğünü muhafaza etmek isteyen yetkililer, bazı düzenlemeler yapmaya yöneldiler. Şüphesiz bu düzenlemelerin başında, müslümanlar ile gayrimüslimlere eşit haklar tanıyan 1839 Tanzimat Fermanı gelmektedir. Bunu 1856 Islahat Ferman, Kırım Savaşı (1853-1855)'ndan sonra imzalanan ve Islahat Fermanı'na atıfta bulunan 30 Mart 1856 Paris Barış Anlaşması, 1876 Kanun-i Esasi (Anayasa)'nın yürürlüğe konulması, Ayastefanos Anlaşmasını değiştiren ve Temmuz 1878'de imzalanan Berlin Anlaşması birbirini takip etti.
Bu yenilik hareketlerini şiddetle destekleyen ve "Devlet-i Osmaniye'nin ancak Tanzimat ilkelerini hulûs-i niyetle tatbik ederse düveli muazzamanın himayesine nail olabileceğini" söyleyen Batılı devletler; aradan geçen kısa bir zaman sonra yapılan ıslahatın kifayetsizliıini ileriye sürerek yaşanan gelişmeleri Osmanlı Devleti'nin içişlerine karışmak için birer vesile saymışlardır(1)
Engelhardt, Batılı devletlerin müdahale vesilelerini ve ıslahat fermanlarında dayandıkları noktaları anlattıktan sonra, batılıların yenilikten neyi amaçladıkları ve nasıl bir sonuç bekledikleri konusunda da şunları yazmaktadır:
"Avrupa müdahalesi evvel emirde yalnız tebaa-i ecnebiyeye ve yabancı hıristiyanlara şamil ve umur-u adliyeye münhasır iken, bilâhare reâyânın umur-u mezhebiyesine, sonra umur-u siyasiyesine şamil edilmiştir. Düveli Garbiye bu hakk-ı müdahaleyi, ya bir muahadename ahkâmına istinaden, yahut "rızayı beyne'l-milel" ile takarrur eden kavâid-i umumiyenin muhafızı veya sadece hukuk-u beşeriyenin hamisi sıfatıyla istiğmal ediyorlardı. Hangi sıfat ile hareket edilirse edilsin, hangi muahadenameye istinat olunursa olunsun Avrupa daima hıristiyanların düşmanı tanıdığı Osmanlı hükümetlerine karşı müdahale eylemiştir"(2)
Bu düzenlemeler arasında bizi en çok ilgilendiren konu, azınlıkların Osmanlı ülkesinde gayrimenkule tasarrufları meselesidir.
Islahat Fermanı'nda, "kavanîn-i devlet-i âliyeme ve belediye nizamlarına uymak ve asıl yerli ahalinin verdikleri vergileri vermek kaydıyla saltanat-ı seniyyem ile düvel-i ecnebiye arasında yapılacak suver-i tanzimiyeden sonra ecnebiye dahi tasarruf-u emlâk izninin verileceği" hükmü konulmuştur.(3) Bu döneme kadar, yabancıların Osmanlı ülkesinde gayrimenkul sahibi olmaları mümkün değildi. Ancak bu sınırlamalara rağmen, ülkemizde yaşayan ecnebiler, satın aldıkları emlâk ve arazileri, muvazaa ile Osmanlı tebaasından olan akraba ve yakınlarının üzerine geçiriyorlar ve kendi aralarında senetleşiyorlardı. Hükümetlerce, gayrimüslimlerin çok rağbet ettiği Galata, Beyoğlu ve Boğaziçi'ne dikkat edilmesi(4)-; hilâf-ı ahitle bu semtlerden ecnebilerin uhdesine emlâk, hane gibi taşınmazların geçirilmemesi kararı alınmasına(5), halen ve istikbalen bir müşkilat vuku' bulmaması için ilgililere gerekli talimatın verilmesine(6) rağmen; bir zamanlar müslümanların elinde bulunan Galata'dan Altıncı daireye hatta Kasımpaşa sırtlarına kadar, ıstanbul'un en mutena semtleri, bir plân dahilinde azınlıkların eline geçmiştir(7). Bu hileli uygulamalar ve uzun tartışmalardan sonra, Islahat Fermanı'nda sözü edilen emlâke tasarruf hakkı, 7 Safer 1284/9 Haziran 1867 tarihli "Tebaayı Ecnebiyenin Emlâke Mutasarrıf Olmaları Hakkındaki Kanun"(8)la yerine getirilmiştir. Yabancı devletlerin tazyiki ile kabul edilen bu kanunla(9) taşınmazlara tasarruf hakkı bazı şartlarla yalnız gerçek kişilere tanınmıştır(10). Ömer Lütfi Barkan, yabancıların ülkemizde gayrimenkul edinmelerine getirilen bu sınırlamaları; "ecnebi devletlerin Türkiye'yi tam bir müstemleke haline sokmak için yaptıkları müdahale ve tazyiklere, bu husustaki sinsi ve ısrarlı hulul politikasına karşı, devletin nasıl ümitsizce mücadele ettiğinin bir göstergesi olarak" nitelemektedir(11).
Gayrimüslim gerçek kişilerin mülk edinmesiyle ilgili bu gelişmelerden sonra, 1901 yılında Fransa ile yapılan anlaşmayla ülkemizdeki Fransız okul, hastane, hayır ve din müesseseleri tanınmıştır. Bu tanımadan en çok kolaylık gören millet kuralına dayanılarak, kapitülasyonlardan yararlanan öteki devletlerin müesseseleri de yararlanmıştır(12).
Ülkemizde ilk kez, 16 Şubat 1328/1912 tarihli Eşhâs-ı Hükmiyenin Emvâl-i Gayrimenkuleye Tasarruflarına Dair Kanun-u Muvakkat ile hükmî şahısların taşınmaz mallara tasarrufuna izin verilmiştir(13). Bununla beraber kanunun 1 ve 3. maddelerinde açıklandığı üzere, bu izin yalnız Osmanlı tabiiyetinde olan şirketlere, cemaatlere ve hayır müesseselerine inhisar ettirilmiş, yabancı tüzel kişiler bundan müstesna tutulmuştur.

Cumhuriyet döneminde 20 Ekim 1921 yılında Fransa Hükümeti, 30 Temmuz 1922 yılında da Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti ile yapılan ikili anlaşmalarla azınlık tüzel- kişileri haklarının genişletilmesi eğilimleri sürdürülmüştür(14).
Osmanlı döneminde cemaatlere ait vakıflar ve diğer sosyal müesseseler ancak fermanla kurulabiliyordu. Bu hayrî ve sosyal kuruluşlar Lozan Anlaşmasına kadar patrikler ve hahambaşılar gibi ruhanilerin başkanlık ettikleri eski "Cismani Meclisler" tarafından idare ediliyorlardı.
Vakıflar Genel Müdürlüğü Arıivi'nde, gayrimüslimlerin kurduğu vakıfların yer aldığı "Evkâf-ı Hıristiyan" adına taşıyan 29 numaralı bir defter bulunmaktadır. Bu defterde 1141/1728-1331/1912 tarihleri arasında kurulan gayrimüslimlere ait 31 vakfiye kayıtlıdır. Bu vakıflardan 22'si ıstanbul ve çevresinde, 2'si Ayvalık'ta, diğerleri Büyükada, Yalova, Çanakkale, Bursa, Kütahya, Edremit, Gümüşhacıköy'de kurulmuıtur. Kurucularından 28'i Ermeni, 2'si Rum, 1'ri Yahudi'dir. 29'u Devlet-i âli, 1'i Yunan, 1'de Rus tebaasındandır. Yabancı uyruklular tarafından kurulan vakıflar, II. Meşrutiyetin ilanından sonra kurulmuştur. Vakfiyelerin 9'u Tanzimat'ın ilanından önce, diğerleri daha sonraki tarihlerde kurulmuştur. Kuruluş işlemleri tamamlanan bu vakıfların 5'i Tanzimat'ın ilanından önce, 20'si 1255/1839 tarihinden sonra tescil edilmiştir. 6 adedinin tescil tarihi bulunmamaktadır(15).
Bu vakıfların %80'i, vakıf kuran kişilerin kendi soydaş ve dindaşlarının fukarâsına meşruttur. Bunların yanında, kütüphane açılması(16), hastane işletilmesi ve yoksullara ilaç dağıtılması, ölümleri halinde cenazelerinin kaldırılması(17), kiliselerin aydınlatılması için yağ ve mum alınması(18), su getirilmesi, çeşme yapılması ve bunların bakım, onarım ve tamirlerini yaparak hizmete devamlarını sağlamak(19)... gibi amaçlar ağırlık taşımaktadır.
Vakfiyelerin tahlilinden, kilise, hastane ve okul yaptırmak amacıyla gayrimüslimlerin vakıf kuramadıkları, ancak bu kuruluşların cari giderlerini karşılamak ve bu müesseselerden yararlanan yoksulların ihtiyaçlarını karışlamak üzere para vakfı yapabildikleri anlaşılmaktadır. Esasen Batılılaşma ve çöküş dönemlerine kadar fetva ve uygulama da bu doğrultuda olmuştur(20).
Gerçek anlamda gayrimüslimlere ait Osmanlı döneminde kurulan vakfiye sayısı sadece 31 adetten ibaret olduğu ve bunların da taşınır mallara dayalı sosyal hizmet amaçlı tesislerden ibaret bulunduğu ortada iken; bugün filan kilise, falan mektep veya hastane vakfı diye işlem gören ve sayıları 165'leri bulan vakıflar nereden ortaya çıktı, doğrusu insan merak ediyor?
Bugün Türk hukuk sisteminde vakıf muamelesi gören bu tesislerin hemen tamamı, bildiğimiz anlamda vakıf olarak kurulmamışlardır. Dış tesirlerin baskı ve tazyiki ile azınlıklara ait okul, hastane, kilise, havra (sinagog)... gibi sosyal, kültürel, dinî ve hayrî müesseselere hukukî düzenlemelerle vakıf statüsü tanınmıştır. Bunlardan ilki, 16 Şubat 1328 tarihli Tüzel kişilerin Taşınmaz Mallara Tasarrufuna Dair Geçici Kanun, ikincisi Lozan Anlaşması'na dayalı olarak yürürlüğe konulan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'dur.
II: Meşrutiyetten sonra yürürlüğe konulan birinci kanunun verdiği yetkiye dayanarak, diğer hükmî şahıslarla birlikte azınlık cemaatleri de, mülkiyetleri takma adlarla başka kimselerin uhdesinde bulunan ve fiilen kullandıkları taşınmaz malları, kendi tüzelkişilikleri üzerine geçirilmesi için Defter-i Hakani idarelerine birer beyanname ile başvurmuşlardır. Daha sonra 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 1936'da azınlıklardan bir beyanname daha alınmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve tapu idarelerine verilen bu beyannameler hem Osmanlı döneminde verilen beyannamelerde yer alan taşınmazları hem de çeşitli yollardan 1936'ya kadar elde edilen gayrimenkulleri kapsamaktadır. Cemaat Meclisleri tarafından hazırlanıp resmi makamlara verilen bu beyannameler üzerine, vakfiyeleri olmadığı halde bugünkü Azınlık Vakıfları, vakıf statüsü kazanmıştır(21).
Lozan Konferansında azınlıklar işi, en çetin işlerden biri olmuştur. Azınlıklar konusunda Lozan Konferansında yapılan uzun müzakerelerden sonra, Lozan Anlaşması'nın 1. kısmının III. bölümünde yer alan 37-45. maddeleri arasında kalan 9 maddede, azınlık hakları ve azınlık vakıflarının durumu düzenlenmiştir(22). Anlaşmanın azınlık vakıflarıyla ilgili 42. maddesinin birinci fıkrası; "Türkiye Hükümeti müslüman olmayan azınlıkların aile hukuku veya kişisel hükümleri konusunda, bu sorunların adı geçen azınlıkların örf ve âdetlerine göre çözülüp bitirilmesine uygun her türlü hükümler konulmasına muvafakat eder" biçiminde düzenlenmiştir. Azınlıklara ait tüzelkişilerin durumu ise, aynı maddenin üçüncü fıkrasında yer almıştır. Fıkrada aynen şöyle denilmektedir:
"Türkiye Hükümeti söz konusu azınlıklara ait kiliselere, mezarlıklara ve öteki dinî müesseselere her türlü koruma sağlamayı yükümlenir. Aynı azınlıkların şimdiki halde Türkiye'de mevcut olan vakıflarına, dinî ve hayrî müesseselerine her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacak ve Türkiye Hükümeti yeni dinî ve hayrî müesseseler kurulması için bu çeşit öteki özel müesseselere sağlanmış olan gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir"(23).
Nitekim Lozan Anlaşmasından sonra, 29.12.1934 tarihinde yürürlüğe giren 2644 sayılı Tapu Kanunu'nun 3. maddesi ile yabancı müesseselerin taşınmazlara tasarrufuna ilişkin olarak "varlıkları Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nce tanınmış olan yabancılara ait dinî, ilmî ve hayrî müesseselerin fermanlara ve hükümet kararlarına dayanarak sahiplendikleri taşınmazlar, bu belgelerin sınırları dışına çıkmamak ve hükümetin izni alınmak şartıyla müesseselerin tüzelkişilikleri namına tescil olunabilir" şeklinde bir hüküm konulmuştur.
Cumhuriyet döneminde,1926'da kabul edilen Medeni Kanun ile bu tarihten sonra kurulacak mal topluluklarına "tesis" adı verildi. Kanun-u Medeninin Suret-i Mer'iyet ve şekli Tatbiki Hakkındaki 864 sayılı Kanun'un 8. maddesi ile 1926 öncesinde eski hukuka göre kurulan vakıflar için ayrı bir tatbikat kanunu çıkartılması kararlaştırıldı. Bu karar doğrultusunda çıkartılacak tatbikat kanununu hazırlamak üzere TC. Hükümeti tarafından ısviçre'den M. Hans Leemann ülkemize davet edildi.
Hans Leemann tarafından hazırlanan 31 Ağustos 1929 tarihli, Vakıflar Kanunu'nun ilk projesinde, azınlık vakıflarının devletçe idare edilmesi ile ilgili şu hüküm yer alıyordu: "Bu kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren azınlıklar yararına kurulmuş olan vakıflar kaldırılmış olup malları; onları tahsis edildikleri yöne göre idare edecek olan devlete geçer(24).
Maddenin gerekçesinde Hans Leemann; "34. maddeye göre, azınlıkların kurduğu vakıfların, onları tesis edildikleri amaçlara göre yönetecek olan devlete geçmesi gerekecektir. Okullar, hastaneler söz konusudur. Devlet son zamanlarda aynı maksadı taşıyan öteki vakıflara el koymuş olduğundan, azınlıkların vakıflarına da aynı yolda işlem yapmanın adalet ve eşitlik prensiplerine uygun olacağını(25 ileri sürmüştür.
Danıştay ise, azınlık vakıflarının yönetiminin devlete bırakılmasını Lozan Anlaşması'nın ilgili maddelerine ters düşeceği ve sakıncalar doğuracağı gerekçesiyle benimsememiştir(26). Bu gerekçe ile Danıştay taslağın azınlık vakıflarıyla ilgili 2. maddesini, cemaatlerince yönetilen azınlık vakıflarının Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün denetimi altında, mütevellileri tarafından gözetilip yönetileceği(27) tarzında düzenlemiştir.
Daha sonra kanun tasarısının TBMM Adliye Encümeni'nde görüşülmesi sırasında, cemaatlerce yönetilen azınlık vakıflarının seçilmiş heyetleri tarafından idare edilmesi görüşü benimsenmiş(28) ve azınlık vakıfları mülhak vakıflar arasında gösterilmiştir. Böylece 2762 sayılı Vakıflar Kanunu(29)'nun, azınlık vakıflarına ilişkin bu maddesi son şeklini almıştır.
Görülüyor ki, kanun tasarısının görüşülmesi sırasında azınlık vakıfları lehine üç aşamalı bir iyileştirmeden sonra, azınlık vakıflarının yönetim organlarının, aslî unsur olan müslümanların kurduğu mülhak vakıf mütevellilerinden ayrı bir biçimde, cemaatleri tarafından seçilmeleri esası kabul edilerek, yönetim ve temsillerinde ayrıcalık tanınmıştır. Daha sonraki gelişmelerden anlıyoruz ki, bu ayrıcalık dahi onları tatmin etmemiıtir.
Uzun yıllar devlet otoritesi dışında kalarak yaşamaya alışmış ve içinde bulunduğu toplumun düzeniyle ilgilenmeden kendi enerjisi ile beslenmiş olan azınlık vakıflarının, kanunun bu hükmüne uymaları kolay olmamış, bu nedenle 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 1. maddesinin azınlık vakıflarını ilgilendiren II. fıkrası üç defa değişikliğe uğramış; bu günlerde dördüncü kez değiştirilmesi için yeni bir taslak hazırlanmıştır.
İlk değişiklik, azınlık vakıflarının seçilmiş cemaatlerce yönetilmesinde görülen aksaklıkların ortadan kaldırılması için 3513 sayılı Kanun(30)'la yapılmıştır. Seçilen heyetlerin mütevelli olmaları bakımından sorumlulukları varsa da(31), bunlara özel durumları nedeniyle kanunun ilgili hükümlerini uygulamak,-örneğin suçları sabit olan yöneticilerin azilleri- mümkün olmamıştır. Bu bakımdan müslümanlara ait mülhak vakıflar ile aynı statüde bulunan azınlık vakıflarının yönetim ve temsil biçiminde meydana gelen ikil ikilemi ortadan kaldırmak ve bütün mülhak vakıfları herhangi bir ayırım yapmaksızın tek mütevelli esasına başlamak amacıyla(32) 3513 sayılı kanunla 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 1. maddesinin II. fıkrasındaki azınlık vakıflarını ilgilendiren kısmın sonunda yer alan "seçilmiş heyetler" sözü kaldırılmış ve fıkra yalnız "mütevellileri tarafından yönetilir" biçimine dönüştürülmüştür(33). Esat Arsebük'e göre, bir yanlışlıktan dönülmüştür ve bu değişiklik çok yerindedir. Yapılan bu değişiklik ile Anayasaya aykırı olarak azınlıklara tanınan zümre imtiyazına son verilmiştir(34).
Vakıflar idaresi bu değişiklik doğrultusunda işlem yapmak üzere hazırlıklar yaparken, azınlıklar "heyetler" yerine "mütevelli" sıfatıyla azınlık vakıflarının tek kişinin yönetimine verilmesini şiddetle tenkit ederek, bu durumun düzeltilmesi için her çareye başvurulmasını kararlaştırmışlardır.
Dahiliye Vekâleti'nden Başvekâlet'e gönderilen bir yazının ekinde bulunan raporda; kendi aralarında durum değerlendirmesi yapan Ermeni Cemaatinin, "2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun görüşülmesi sırasında yaptıkları kulis faaliyeti sayesinde, kanunun ilgili maddesini Danıştay'da kendi lehlerine düzelttirdikleri gibi, gösterecekleri gayretle tevliyet konusunda da muvaffak olacakları kararını aldıkları" (35) yazılıdır. Ayrıca aynı raporda, Ankara'da çeşitli çevrelerle görüşen Ermeni Cemaati mensuplarının "icabında idarî yollardan da yürüyerek, Vakıflar Umum Müdürmuavini ısmet Berkil ile anlaşmaya çalışacağız. Çünkü bu işleri yapan o genç adamdır"(36) dedikleri de kayıtlıdır.
Bu ve benzeri çabalar ve uygulamada görülen bir takım aksaklıklar sebebiyle 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun ilgili fıkrası 5404 sayılı Kanun(37) ile yeniden değiştirilmiştir. 3513 sayılı kanunla kaldırılan ayrıcalık, azınlık vakıflarına yeniden verilmiş, cemaat vakıflarının, bunlar tarafından seçilmiş kişi veya heyetlerce yönetilecekleri ilkesi getirilmiştir. Kanunda yapılan bu değişiklik üzerine; azınlıklar, kendi vakıflarının mülhak vakıflardan ayrı tutulduğunu ileriye sürerek, azınlık vakıflarının Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından denetlenemeyeceğini iddia etmişler ise de; Danıştay Genel Kurulu'nun 14.04.1954 tarih ve E. 52/83, K.52/94 sayılı istişarî mütalaası ve bunu takıp eden 6. Daire kararı üzerine; diğer mülhak vakıflar gibi azınlık vakıflarının da Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün denetim ve kontrolünde olduıu anlaşılmıştır(38).
Bütün mülhak ve yeni vakıflarla birlikte azınlık vakıflarından da alınmakta olan %5 teftiş ve denetleme paylarını ödememek için azınlıkların yurt dışı ve yurt içinde başlattıkları yoğun çabaların sonunda, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 5404 sayılı kanunla değişik 1. maddesinin IV. fıkrası 2437 sayılı Kanun(39) ile üçüncü kez olmak üzere ve yine azınlıklar lehine değiştirilmiştir. Yapılan bu değişiklik ile Türk ve müslüman olan kendi vatandaşlarımızın kurduğu vakıflardan alınmakta olan %5 teftiş ve denetleme paylarından azınlık vakıfları muaf tutulmuş, Vakıflar Genel Müdürlüıü'nün teftiş masraflarını karşılamak üzere bu vakıfların ödemesi gereken payların bütçeden karşılanması kararlaştırılmıştır(40).
Azınlık vakıflarının yönetiminde sağlanan bu ayrıcalık ve kolaylıkların yanında, Azınlık mensupları tüzelkişiliklerine yeni mal edinme hakkının verilmesi için aralıksız çabalarını sürdürmüşlerdir. Konuyla ilgili Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 13.06.1957 tarih ve E/2605, K/3529 sayılı bir kararında, "...varlıkları Lozan Anlaşması ile kazanılmış hak olarak tanınmış bulunan yabancı tüzelkişilerin yalnız durumlarının olduğu gibi korunacağı anlaşma ile kabul edilmiş ve anlaşmanın ayrıntısı olan bir anlaşma ile de, o zamanki durumunun korunması için benzeri Türk tüzelkişilerine tanınan hakların bu çeşit tüzelkişilere de verileceği esası benimsenmiştir. Bu çeşit müesseselerin eski hallerini genişletmelerini Türk Devleti anlaşma ile kabul etmemiştir. Bu nedenle 2644 sayılı Tapu Kanunu(41)'nun 3. maddesiyle yabancı tüzelkişilerin yeniden taşınmaz edinemeyecekleri hükmü konulmuştur"(42) denilmektedir.
Hatta Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 06.07.1971 tarih ve E/4449, K/4399 sayılı ve Danıştay 12. Dairesi'nin 21.06.1976 tarih ve E/1181, K/1508 sayılı kararlarında, Türk olmayan azınlıkların meydana getirdikleri tüzelkişilerin vasiyet yoluyla da olsa taşınmaz mal edinemeyecekleri hükme bağlanmıştır(43).
Vakıflar Genel Müdürlüğü işlem dosyaları üzerinde yaptığımız araştırmalarda, azınlıklar tarafından 1936'da verilen ve vakfiye yerine geçen beyannamelerde, mal iktisap edeceklerine dair herhangi bir hüküm bulunmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda anılan yüksek yargı kararları uyarınca; azınlık vakıflarının vasiyet, satın alma, bağış, hibe...vs. gibi her ne şekilde olursa olsun 1936 beyannamelerinde gösterdikleri taşınmazların haricinde mal iktisap etmeleri mümkün değildir(44).
Ana hatlarıyla bir asırlık macerasını anlatmaya çalıştığımız azınlık vakıfları konusunda bugünlerde yeni bir çalışma daha başlatılmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki 227 Sayılı KHK'de Değişiklik Yapılmasıyla ilgili Kanun Tasarısı'nın 9. maddesi ile Lozan Anlaşmasıyla uluslararası bir mahiyet kazanan; iç hukuk ve yüksek yargı kararlarıyla muhkem kaziye haline gelen bir haktan tek taraflı vazgeçilmektedir.
Başbakanlığa sunulduğu söylenen bu tasarı ile azınlıklara ve yabancılara ait vakıflara tanınan bu imtiyazların yanında; talimatlar doğrultusunda rapor düzenlemeyen ve talana karşı çıkan müfettişleri etkisiz hale getirmek için Teftiş Kurulu'nun lağvedilmesi, dağıtımı hızlandırmak amacıyla vakıf mallarının işgalcilerine satılması, tasfiyenin kolayca yapılması için kurumun özel bütçeli hale getirilmesi ve bazı kanunlardan istisna edilmesi, hayrat vakıf taşınmazların kiraya verilmesi...gibi hususlar da yer almaktadır. Ancak takdir edersiniz ki, bunların tamamını bir makale çerçevesinde analiz etmeye imkan yoktur.
227 Sayılı KHK'nin 26. maddesine eklenen beş fıkra ile yabancı ülkelerde kurulmuş bulunan vakıflara Türkiye'de şube, temsilcilik veya sair adlarla birim açmalarına ve azınlık vakıflarına yeni mallar edinmelerine, bu ve mevcut malları üzerinde alıp-satma dahil istedikleri tasarruflarda bulunmalarına imkanı tanınmaktadır.
Azınlık vakıflarının ilave mal edinmeleriyle ilgili taslağın beşinci fıkrasında aynen şöyle denilmektedir: "Cemaat vakıflarının 1936 tarihinden 1 Ocak 2002 tarihine kadar her ne suretle olursa olsun iktisap etmiş olduğu gayrimenkuller 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 44. maddesine göre verilen 1936 tarihli beyannamelerine eklenir. Vakıfların satın alma, bağış, ölüme bağlı tasarruflar ve benzeri yolla ellerinde bulundurdukları gayrimenkulleri 1936 listelerine eklemelerine, Dışişleri ve içişleri Bakanlığının uygun görüşü alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğünce karar verilir. Bu vakıfların taşınmaz iktisap etmeleri ve taşınmazları üzerinde hertürlü tasarrufta bulunmalarına Dışişleri ve ıçişleri Başkanlığının uygun görüşü alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğünce karar verilir. Yukarıdaki hükümlerin uygulanmasında Devletlerarası mütekabiliyet şartı aranabilir".
Bu madde ile ilgili genel gerekçede, "Lozan Barış Andlaşmasında da azınlıkların korunmasını amaçlayan hükümler yer almıştır. Örneğin, Andlaşmanın 42. maddesinde, Türk Hükümeti bu azınlıkların Türkiye'deki vakıflarına, din ve hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacaktır hükmü bulunmaktadır".
"Vakıflar Kanununun 44. maddesi ve geçici 1. maddesinin (A) fıkrası gereğince beyannamelerinde gösterilen taşınmazların, vakfı adına tapuda tescilinin yapılabileceği öngörülmüştür".
"Tasarı ile Türk Medeni Kanunu'na göre kurulmuş vakıfların taşınmaz mal edinmeleri ve bu taşınmazlar üzerinde tasarrufta bulunmalarına ilişkin hükümlere paralel olarak cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmeleri ve bu taşınmazlar üzerinde tasarrufta bulunmalarına ilişkin usul ve esaslar belirlenmiştir".
Madde gerekçesinde ise, "Madde ile 2762 sayılı Vakıflar Kanununun 1. maddesine bir fıkra eklenmek suretiyle cemaat vakıflarının taşınmaz iktisap etmeleri ve taşınmazların üzerinde tasarrufta bulunmalarına ilişkin usul ve esasların belirlenmesi öngörülmüştür(45) ".
Yorum ve tahlile ihtiyaç duyulmayacak kadar mesele açıktır. Kanun tasarısının; Azerbaycan topraklarının 1/4'nin Ermenistan tarafından işgal edildiği, bu ülkenin yaptığı lobiler sonunda Avrupa devletleri ve AB parlamentosunun, ülkemiz aleyhine sözde "Ermeni soykırım kararını" kabul ettiği ve Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yannis Magriotis'in, "Dünya Pontus Formu"nun tanıtım toplantısında, Karadeniz'deki Pontus derneklerine maddî-manevî destek verdiklerini açıkladığı, Yunan Temyiz Mahkemesi'nin ıskeçe Türk Birliği'ni kapatma kararını verdiği46 washington, Boston ve New York'taki Ortodoksları ziyaret etmek üzere Amerika Birleşik Devletleri'nde bulanan Fener Rum Partiği Bartholoneos'un Heybeliada Ruhban okulu'nun yüksek tahsilli Hiristiyan din adamları yetiştirmek üzere yeniden eğitim ve öğretime açılması hususunda ABD Başkanı George w. Bush'tan yardım istediği bir dönemde hazırlanması, bütün vatanseverlere acı vermektedir.
Genel ve madde gerekçelerinde açıkça belirtildiği üzere, kanun tasarısının bu haliyle yasalaşması halinde, yeni taşınmaz mal edinmelerinin yanında, Azınlık vakıflarına Türk Medeni Kanunu esaslarına göre kurulan vakıflar gibi gayrimenkul alıp satmalarına imkan sağlanmaktadır. Bu vakıfların tamamı belli cemaat mensubunu desteklemek için kurulmuştur. Yapılan bu düzenleme ile 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun Üçüncü Bölüm "Vakıflar" başlığı altında düzenlenen 101. maddesinin son fıkrası ile getirilen, "Cumhuriyetin Anayasa ile belirlenen niteliklerine ve Anayasanın temel ilkelerine, hukuka, ahlâka, millî menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz"(47) tarzındaki sınırlamalar etkisiz hale getirilmiştir.
Tarihin bütün dönemlerinde ve Osmanlı tatbikatında, azınlıklara mal edinme hakkı ihtiyaçlara bağlı olarak verilmiştir. Bütün istatistiki veriler ülkemizdeki azınlık nüfusunun sürekli azaldığını göstermektedir. Okullar, kiliseler ve hastaneler boş dururken yeni mal edinme ve genişleyip gelişme isteklerinin iyi niyetlerle açıklanması mümkün müdür? Ülkemizde misyonerlik faaliyetlerinin hızla arttığı ve sürekli yeni kiliselerin açıldığı bir dönemde, tarihî emelleri bilinen ve ekümenlik iddiasından hiçbir koşulda vazgeçmeyen Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlı kilise vakıflarına yeni haklar verilmesi, onların bu iddia ve emellerini güçlendirmekten başka ne işe yarayacaktır?
Kanun tasarısında, mütekabiliyet esasından bahsedilmektedir. Ermeni azınlığa ait vakıflara sağlanacak ilave imkanlara karşılık, Ermenistan veya bir başka devletle nasıl bir karşılıklı muamele söz konusu olacaktır? Ermenilerin sürekli uluslararası arenaya taşıdıkları sözde soykırım iddialarının yoğun olarak yaşandığı günümüzde, bu vakıflara gayrimenkul edinme hakkı tanınması, bu hakkın yurt dışında kurulan vakıfların ülkemizde açacakları şube ve irtibat bürolarıyla desteklenmesi, İstanbul'un göbeğinde "vatikan vari bir oluşum" hayaline umut katmaktan başka, kimin ne işine yarayacaktır?
Son dönemlerde vakıflarla ilgili hatalı ve yanlış düzenleme ve uygulamalar, bu taslaktan ibaret değildir. Bir taraftan azınlık vakıfları ile yabancı ülkelerde o ülkenin vatandaşları tarafından kurulan ve Türkiye'de şube açma izni verilen bu vakıflara ilave haklar sağlanmaya çalışılırken; diğer taraftan yürürlüğe konulan tebliğler ve yönetmelik değişiklikleri ile asli unsur olan Türk ve müslüman vatandaşların kurdukları vakıflar üzerinde ağır baskılar uygulanmış, âdeta ısmarlama raporlarla toplumsal tabanı olan bütün vakıfların önce şubeleri kapatılmış, arkasından ya yönetim kurullarının azli veya vakfın dağılması ya da dağıtılması için dava açılmıştır.
Yeni vakıfların durumunu düzenleyen Türk Medeni Kanununun 101-117. maddeleri ile vakıfların hukukî güvencesi ve süreklilik kavramı zedelenmiş; vakıfların konumu dernekler statüsüne indirgenerek, yönetimi; mülkî amirler, cumhuriyet savıcıları, güvenlik birimleri ve hatta ilgililerin müdahalesine açık hale getirilmiştir. Bu düzenlemelerle vakıflar, dernekleşmekten kurtarılma adına dernekleştirilmiştir. Bir taraftan vakıflarda üyelik yasaklanmış ve vakıfların mal topluluğu olduğu söylenmiştir. Diğer taraftan ise, vakıfların denetimi, kapatılması ve faaliyetten alıkonulması gibi hususlarda derneklerin bağlı bulunduğu kurallara tâbi kılınmıştır. Teftiş makamı olan Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün yanında "üst kuruluşlarca" denetlenmesi hükme bağlanmıştır. Derneklerde olduğu gibi, içişleri Bakanlığı'na vakıfları geçici olarak faaliyetten alıkoyma yetkisi verilmiş, cumhuriyet savcılarına vakfın sona erdirilmesi için dava açma hakkı tanınmıştır.
Yeni vakıflarda en büyük bozulma kamu kurumları bünyesinde kurulan vakıflarda yaşanmaktadır. Bu vakıflar kamuya destek veren ve toplumun bütün kesimlerine ayırım yapmadan hizmet sunan vakıf geleneğimize uygun olarak çalışma yerine, kamu imkanlarını çeşitli yollarla kendilerine kanalize eden kuruluşlardır. Kısacası bu vakıflar veren değil, zorla milletten para toplayan tüzelkişilerdir. Kamuyu zarara sokan ve kamu personeli arasında üyelerine haksız kazanımlar sağlayan bu vakıfların düzeltilmesi için hiçbir girişim yapılmamıştır.
Hükümet yetkilileri, kamu kurumu temsilcileri, sivil toplum kuruluşları mensupları ve özellikle alan uzmanlarının yer alacağı komisyonlar tarafından mevcut vakıf mevzuatı elden geçirilmeden, kapalı kapılar arkasında hazırlanacak yeni taslaklarla vakıflar konusunda ülke ve millet yararına, doğru ve isabetli düzenlemeler yapmak mümkün değildir.


* Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı
1 Engelhardt, Ed, Türkiye ve Tanzimat(Çev. Ali Reıat), ıstanbul 1328, s.429-431,466.
2 Engelhardt, Ed.,Age, s.471.
3 Düstur,I/I 1289, s.12.
4 BOA/MM 1264: 593.
5 BOA/MM 1261: 583.
6 BOA/MM 1264: 593.
7 Bu konularda daha geniı bilgi için bkz, Öztürk Nazif, Türk Yenileıme Tarihi Çerçevesinde Vakılf Müessesesi,
Ankara 1995, s.316-322.
8 Düstur I/I 1289, s.230.
9 Barkan. Ö. Lütfi, "Türk Torak Hukuki Tarihinde Tanzimat ve 1274(1858) Tarihli Arazi Kanunnamesi",Tanzimat I, İstanbul 1940, s.392.
10 Güneri, Hasan, "Azınlık Vakıflarının ıncelenmesi",VD, Ankara 1971, S.IX, s.87.
11 Barkan, Ö. Lütfi, Agm, s.393.
12 Osmanlı imparatorluğu'nda 1901 yılında Fransa ve Fransa korumasında olarak 245 okul, 360 kilise, hastane ve manastır mevcut olup bunların yalnız 73 adedi fermanlı, ötekiler ise izinsiz ve ruhsatsızdır(Revue, Générale de Droit ınternational Public, Paris 1902, s.677). Anlaşma uyarınca bu müesseseler liste halinde Osmanlı Devleti tarafından tanınmıştır(Güneri, Hasan, Agm, s.88).
13 VGMA 1331: 948, s. 196; Düstur, II/V 1332: 114.
14 Güneri, Hasan, Agm, s.91.
15 VGMA 1145-1313 : 29/1-3.
16 VGMA 1299: 29/1.
17 VGMA 1141: 29/1; VGMA 1319: 29/3.
18 VGMA 1324: 29/1.
19 VGMA 1325. 29/2; VGMA 1326: 29/2; VGMA 1223: 29/3; VGMA 1224: 29/3; VGMA 1274: 29/3.
20 Sisam Adasıı'nda bir zimminin emlâk ve arazisini, kilise ve manastır fukarâsına vakfetmek istemesi üzerine konu kadıasker tarafından İstanbul'a intikal ettirilmiştir. Konuyu değerlendiren Divan-ı Hümâyûn, zimmilerin manastır ve kilise fukarâsına nakit paradan başka ev, dükkân, bağ ,bahçe ve tarla ...gibi taşınmazlar vakfedemeyeceklerine dair fetvayı bulup çıkardılar. Padişah fermanı ile muhkem kaziye haline gelen Esbak Şeyhü'l-islâm Dürrîzâde Abdullah Efendi(1812-1814)'ye ait olan bu fetva, 12226/1811 tarihinde yeniden Anadolu, Rumeli, İstanbul, Eyüp, Üsküdar ve Galata kadılarına gönderilmiştir(BOA/AE 1231: 9908).
Azınlık vakıflarının kurulması ve tatbikatı hakkanda daha geniş bilgi için bkz(Öztürk, Nazif, Age, s.315-378).
21 Güneri, Hasan, Agm, s.89.
22 Meray, Seha L.,Lozan Barış Konferansı Tutanakları, Belgeler, I/I, Kitap II, Ankara 1970, s.239.
23 Meray Seha L., Age, s.239.
24 VGM, Muhtelif Lâyıhalar, Ankara 1933, s.12,Md. 34.
25 VGM, Muhtelif Lâyıhalar, s. 20.
26 VGM, Muhtelif Lâyıhalar, s.81.
27 VGM, Muhtelif Lâyıhalar, s.67.
28 TBMM/TD 1933: IV/5-124-2/16-17.
29 Düstur III/XVI 1936: 1293.
30 EUM/Mecmua 1940: s.14-15.
31 2762 sayılı Vakıflar Kanunu, Md. 33-35.
32 TBMM/TD 1938 : XXVI/5-313/1.
33 Düstur III/XIX 1938 : 1583.
34 Arsebük, Esat, Medeni Hukuk I,Başlangıç ve şahsın Hukuku, İstanbul 1938, s.336.
35 BCA 1937: 18/226-10.
36 BCA 1937: 18/226-10.
37 Düstur III/XXX 1949: 1083.
38 Öztürk, Nazif, Menşe'i ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara 1983, s.123.
39 RG. 1981: 17291/5.
-40 Öztürk, Nazif, Menşe'i ve Tarih, Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara 1983, s.123-124,dn.375.
41 RG, 1934: 2892.
42 Yazıcı, Hilmi/Atasoy, Hasan, Şahıs, Aile ve Miras Hukuku ile İlgili Yargıtay Tatbikatı, Ankara 1970, s. 81-82.
43 Öztürk, Nazif, Menıe'i ve Tarihi Geliıimi Açısından Vakıflar, Ankara 1983, s.120.
44 Öztürk, Nazif, Türk Yenileıme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Ankara 1995, s. 341.
45 Madde metni ve gerekçelerdeki ifade ve imla bozuklukları tasarıya hazırlayan ve gerekçeleri yazanlara aittir.
46 Bulut, Arslan, "Kuvayı Milliye asıl şimdi lazım" ,03.03.2002 tarihli Büyük Kurultay Gazetesi.
Büyük kurultay gazetesi ve Patrik Bartholomeos'un Ruhban okulu için Bush'tan yardım istemesi haberi 12.03.2002 tarihli bütün gazeteler.
47 RG (8 Aralık 2001)/24607, s.14.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |