|
BİTMEYEN
OYUN AZINLIK VAKIFLARI
Dr. Nazif ÖZTÜRK (*)
Gayrimüslimlere
istanbul'un fethinden sonra, günlük hayatlarını
eskisi gibi sürdürebileceklerini ve dinlerinin
icaplarını yerine getirmekte serbest olduklarını
bildiren ilk hak, Fatih Sultan Mehmet (1444-1481)
tarafından fermanla verilmiştir. Verilen bu hak
uyarınca o tarihten bu yana Rumlar, Ermeniler
ve Yahudiler kendi din adamlarını seçebilmekte,
mabetlerinde inançları doğrultusunda ibadetlerini
yapabilmekte, müstakil okul ve hastane açarak
çocuklarını kendi kültürel değerleri doğrultusunda
eğitebilmekte ve hastalarını kendi sağlık tesislerinde
tedavi ettirebilmektedirler.
Çağdaş dünyanın uygarlık anlayışını aşan bir yaklaşımla
ecdadımızın sağladığı bu hakları elde eden azınlıklar,
aynı dinî değerleri paylaşan devletlerin yardımlarıyla
milletler arası yapılan anlaşmalarda bu hakların
sürekli genişletilmesi peşinde olmuşlardır. Bu
tür anlaşmaların başında hiç şüphesiz 1535'de
Fransa ve bu devletin müttefiklerine tanınan kapitülasyon
ve tadilleri gelmektedir.
Kapitülasyonlar, devletin güçlü olduşu dönemlerde,
karşı ülke uyruklularına tanının serbest dolaşım
ve ticaret haklarından ibaretti. Osmanlı topraklarında
yaşayan gayrimüslimlerle hiçbir alakası yoktu.
Fakat devletin zayıf düşmesinden sonra, büyük
devletlerin koruması altında bir kısım zimmilerin
yeni haklar istemesine gerekçe olmuş, Osmanlı
Devleti karşısında onların en sağlam dayanağı
haline gelmiştir...
Osmanlı Devleti çeşitli uluslardan meydana gelen
bir mozaik görünümündeydi. 1789 Fransız ihtilalinden
sonra Avrupa'da yayılan milliyetçilik akımları,
Osmanlı Devleti bünyesinde yaşayan değişik din
ve milliyete mensup insanların kıpırdanmalarına
yol açtı. Bu durum karşısında, devletin bütünlüğünü
muhafaza etmek isteyen yetkililer, bazı düzenlemeler
yapmaya yöneldiler. Şüphesiz bu düzenlemelerin
başında, müslümanlar ile gayrimüslimlere eşit
haklar tanıyan 1839 Tanzimat Fermanı gelmektedir.
Bunu 1856 Islahat Ferman, Kırım Savaşı (1853-1855)'ndan
sonra imzalanan ve Islahat Fermanı'na atıfta bulunan
30 Mart 1856 Paris Barış Anlaşması, 1876 Kanun-i
Esasi (Anayasa)'nın yürürlüğe konulması, Ayastefanos
Anlaşmasını değiştiren ve Temmuz 1878'de imzalanan
Berlin Anlaşması birbirini takip etti.
Bu yenilik hareketlerini şiddetle destekleyen
ve "Devlet-i Osmaniye'nin ancak Tanzimat
ilkelerini hulûs-i niyetle tatbik ederse düveli
muazzamanın himayesine nail olabileceğini"
söyleyen Batılı devletler; aradan geçen kısa bir
zaman sonra yapılan ıslahatın kifayetsizliıini
ileriye sürerek yaşanan gelişmeleri Osmanlı Devleti'nin
içişlerine karışmak için birer vesile saymışlardır(1)
Engelhardt, Batılı devletlerin müdahale vesilelerini
ve ıslahat fermanlarında dayandıkları noktaları
anlattıktan sonra, batılıların yenilikten neyi
amaçladıkları ve nasıl bir sonuç bekledikleri
konusunda da şunları yazmaktadır:
"Avrupa müdahalesi evvel emirde yalnız tebaa-i
ecnebiyeye ve yabancı hıristiyanlara şamil ve
umur-u adliyeye münhasır iken, bilâhare reâyânın
umur-u mezhebiyesine, sonra umur-u siyasiyesine
şamil edilmiştir. Düveli Garbiye bu hakk-ı müdahaleyi,
ya bir muahadename ahkâmına istinaden, yahut "rızayı
beyne'l-milel" ile takarrur eden kavâid-i
umumiyenin muhafızı veya sadece hukuk-u beşeriyenin
hamisi sıfatıyla istiğmal ediyorlardı. Hangi sıfat
ile hareket edilirse edilsin, hangi muahadenameye
istinat olunursa olunsun Avrupa daima hıristiyanların
düşmanı tanıdığı Osmanlı hükümetlerine karşı müdahale
eylemiştir"(2)
Bu düzenlemeler arasında bizi en çok ilgilendiren
konu, azınlıkların Osmanlı ülkesinde gayrimenkule
tasarrufları meselesidir.
Islahat Fermanı'nda, "kavanîn-i devlet-i
âliyeme ve belediye nizamlarına uymak ve asıl
yerli ahalinin verdikleri vergileri vermek kaydıyla
saltanat-ı seniyyem ile düvel-i ecnebiye arasında
yapılacak suver-i tanzimiyeden sonra ecnebiye
dahi tasarruf-u emlâk izninin verileceği"
hükmü konulmuştur.(3) Bu döneme kadar, yabancıların
Osmanlı ülkesinde gayrimenkul sahibi olmaları
mümkün değildi. Ancak bu sınırlamalara rağmen,
ülkemizde yaşayan ecnebiler, satın aldıkları emlâk
ve arazileri, muvazaa ile Osmanlı tebaasından
olan akraba ve yakınlarının üzerine geçiriyorlar
ve kendi aralarında senetleşiyorlardı. Hükümetlerce,
gayrimüslimlerin çok rağbet ettiği Galata, Beyoğlu
ve Boğaziçi'ne dikkat edilmesi(4)-; hilâf-ı ahitle
bu semtlerden ecnebilerin uhdesine emlâk, hane
gibi taşınmazların geçirilmemesi kararı alınmasına(5),
halen ve istikbalen bir müşkilat vuku' bulmaması
için ilgililere gerekli talimatın verilmesine(6)
rağmen; bir zamanlar müslümanların elinde bulunan
Galata'dan Altıncı daireye hatta Kasımpaşa sırtlarına
kadar, ıstanbul'un en mutena semtleri, bir plân
dahilinde azınlıkların eline geçmiştir(7). Bu
hileli uygulamalar ve uzun tartışmalardan sonra,
Islahat Fermanı'nda sözü edilen emlâke tasarruf
hakkı, 7 Safer 1284/9 Haziran 1867 tarihli "Tebaayı
Ecnebiyenin Emlâke Mutasarrıf Olmaları Hakkındaki
Kanun"(8)la yerine getirilmiştir. Yabancı
devletlerin tazyiki ile kabul edilen bu kanunla(9)
taşınmazlara tasarruf hakkı bazı şartlarla yalnız
gerçek kişilere tanınmıştır(10). Ömer Lütfi Barkan,
yabancıların ülkemizde gayrimenkul edinmelerine
getirilen bu sınırlamaları; "ecnebi devletlerin
Türkiye'yi tam bir müstemleke haline sokmak için
yaptıkları müdahale ve tazyiklere, bu husustaki
sinsi ve ısrarlı hulul politikasına karşı, devletin
nasıl ümitsizce mücadele ettiğinin bir göstergesi
olarak" nitelemektedir(11).
Gayrimüslim gerçek kişilerin mülk edinmesiyle
ilgili bu gelişmelerden sonra, 1901 yılında Fransa
ile yapılan anlaşmayla ülkemizdeki Fransız okul,
hastane, hayır ve din müesseseleri tanınmıştır.
Bu tanımadan en çok kolaylık gören millet kuralına
dayanılarak, kapitülasyonlardan yararlanan öteki
devletlerin müesseseleri de yararlanmıştır(12).
Ülkemizde ilk kez, 16 Şubat 1328/1912 tarihli
Eşhâs-ı Hükmiyenin Emvâl-i Gayrimenkuleye Tasarruflarına
Dair Kanun-u Muvakkat ile hükmî şahısların taşınmaz
mallara tasarrufuna izin verilmiştir(13). Bununla
beraber kanunun 1 ve 3. maddelerinde açıklandığı
üzere, bu izin yalnız Osmanlı tabiiyetinde olan
şirketlere, cemaatlere ve hayır müesseselerine
inhisar ettirilmiş, yabancı tüzel kişiler bundan
müstesna tutulmuştur.
Cumhuriyet döneminde
20 Ekim 1921 yılında Fransa Hükümeti, 30 Temmuz
1922 yılında da Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti
ile yapılan ikili anlaşmalarla azınlık tüzel-
kişileri haklarının genişletilmesi eğilimleri
sürdürülmüştür(14).
Osmanlı döneminde cemaatlere ait vakıflar ve diğer
sosyal müesseseler ancak fermanla kurulabiliyordu.
Bu hayrî ve sosyal kuruluşlar Lozan Anlaşmasına
kadar patrikler ve hahambaşılar gibi ruhanilerin
başkanlık ettikleri eski "Cismani Meclisler"
tarafından idare ediliyorlardı.
Vakıflar Genel Müdürlüğü Arıivi'nde, gayrimüslimlerin
kurduğu vakıfların yer aldığı "Evkâf-ı Hıristiyan"
adına taşıyan 29 numaralı bir defter bulunmaktadır.
Bu defterde 1141/1728-1331/1912 tarihleri arasında
kurulan gayrimüslimlere ait 31 vakfiye kayıtlıdır.
Bu vakıflardan 22'si ıstanbul ve çevresinde, 2'si
Ayvalık'ta, diğerleri Büyükada, Yalova, Çanakkale,
Bursa, Kütahya, Edremit, Gümüşhacıköy'de kurulmuıtur.
Kurucularından 28'i Ermeni, 2'si Rum, 1'ri Yahudi'dir.
29'u Devlet-i âli, 1'i Yunan, 1'de Rus tebaasındandır.
Yabancı uyruklular tarafından kurulan vakıflar,
II. Meşrutiyetin ilanından sonra kurulmuştur.
Vakfiyelerin 9'u Tanzimat'ın ilanından önce, diğerleri
daha sonraki tarihlerde kurulmuştur. Kuruluş işlemleri
tamamlanan bu vakıfların 5'i Tanzimat'ın ilanından
önce, 20'si 1255/1839 tarihinden sonra tescil
edilmiştir. 6 adedinin tescil tarihi bulunmamaktadır(15).
Bu vakıfların %80'i, vakıf kuran kişilerin kendi
soydaş ve dindaşlarının fukarâsına meşruttur.
Bunların yanında, kütüphane açılması(16), hastane
işletilmesi ve yoksullara ilaç dağıtılması, ölümleri
halinde cenazelerinin kaldırılması(17), kiliselerin
aydınlatılması için yağ ve mum alınması(18), su
getirilmesi, çeşme yapılması ve bunların bakım,
onarım ve tamirlerini yaparak hizmete devamlarını
sağlamak(19)... gibi amaçlar ağırlık taşımaktadır.
Vakfiyelerin tahlilinden, kilise, hastane ve okul
yaptırmak amacıyla gayrimüslimlerin vakıf kuramadıkları,
ancak bu kuruluşların cari giderlerini karşılamak
ve bu müesseselerden yararlanan yoksulların ihtiyaçlarını
karışlamak üzere para vakfı yapabildikleri anlaşılmaktadır.
Esasen Batılılaşma ve çöküş dönemlerine kadar
fetva ve uygulama da bu doğrultuda olmuştur(20).
Gerçek anlamda gayrimüslimlere ait Osmanlı döneminde
kurulan vakfiye sayısı sadece 31 adetten ibaret
olduğu ve bunların da taşınır mallara dayalı sosyal
hizmet amaçlı tesislerden ibaret bulunduğu ortada
iken; bugün filan kilise, falan mektep veya hastane
vakfı diye işlem gören ve sayıları 165'leri bulan
vakıflar nereden ortaya çıktı, doğrusu insan merak
ediyor?
Bugün Türk hukuk sisteminde vakıf muamelesi gören
bu tesislerin hemen tamamı, bildiğimiz anlamda
vakıf olarak kurulmamışlardır. Dış tesirlerin
baskı ve tazyiki ile azınlıklara ait okul, hastane,
kilise, havra (sinagog)... gibi sosyal, kültürel,
dinî ve hayrî müesseselere hukukî düzenlemelerle
vakıf statüsü tanınmıştır. Bunlardan ilki, 16
Şubat 1328 tarihli Tüzel kişilerin Taşınmaz Mallara
Tasarrufuna Dair Geçici Kanun, ikincisi Lozan
Anlaşması'na dayalı olarak yürürlüğe konulan 2762
sayılı Vakıflar Kanunu'dur.
II: Meşrutiyetten sonra yürürlüğe konulan birinci
kanunun verdiği yetkiye dayanarak, diğer hükmî
şahıslarla birlikte azınlık cemaatleri de, mülkiyetleri
takma adlarla başka kimselerin uhdesinde bulunan
ve fiilen kullandıkları taşınmaz malları, kendi
tüzelkişilikleri üzerine geçirilmesi için Defter-i
Hakani idarelerine birer beyanname ile başvurmuşlardır.
Daha sonra 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun yürürlüğe
girdiği 1936'da azınlıklardan bir beyanname daha
alınmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve tapu idarelerine
verilen bu beyannameler hem Osmanlı döneminde
verilen beyannamelerde yer alan taşınmazları hem
de çeşitli yollardan 1936'ya kadar elde edilen
gayrimenkulleri kapsamaktadır. Cemaat Meclisleri
tarafından hazırlanıp resmi makamlara verilen
bu beyannameler üzerine, vakfiyeleri olmadığı
halde bugünkü Azınlık Vakıfları, vakıf statüsü
kazanmıştır(21).
Lozan Konferansında azınlıklar işi, en çetin işlerden
biri olmuştur. Azınlıklar konusunda Lozan Konferansında
yapılan uzun müzakerelerden sonra, Lozan Anlaşması'nın
1. kısmının III. bölümünde yer alan 37-45. maddeleri
arasında kalan 9 maddede, azınlık hakları ve azınlık
vakıflarının durumu düzenlenmiştir(22). Anlaşmanın
azınlık vakıflarıyla ilgili 42. maddesinin birinci
fıkrası; "Türkiye Hükümeti müslüman olmayan
azınlıkların aile hukuku veya kişisel hükümleri
konusunda, bu sorunların adı geçen azınlıkların
örf ve âdetlerine göre çözülüp bitirilmesine uygun
her türlü hükümler konulmasına muvafakat eder"
biçiminde düzenlenmiştir. Azınlıklara ait tüzelkişilerin
durumu ise, aynı maddenin üçüncü fıkrasında yer
almıştır. Fıkrada aynen şöyle denilmektedir:
"Türkiye Hükümeti söz konusu azınlıklara
ait kiliselere, mezarlıklara ve öteki dinî müesseselere
her türlü koruma sağlamayı yükümlenir. Aynı azınlıkların
şimdiki halde Türkiye'de mevcut olan vakıflarına,
dinî ve hayrî müesseselerine her türlü kolaylıklar
ve izinler sağlanacak ve Türkiye Hükümeti yeni
dinî ve hayrî müesseseler kurulması için bu çeşit
öteki özel müesseselere sağlanmış olan gerekli
kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir"(23).
Nitekim Lozan Anlaşmasından sonra, 29.12.1934
tarihinde yürürlüğe giren 2644 sayılı Tapu Kanunu'nun
3. maddesi ile yabancı müesseselerin taşınmazlara
tasarrufuna ilişkin olarak "varlıkları Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti'nce tanınmış olan yabancılara
ait dinî, ilmî ve hayrî müesseselerin fermanlara
ve hükümet kararlarına dayanarak sahiplendikleri
taşınmazlar, bu belgelerin sınırları dışına çıkmamak
ve hükümetin izni alınmak şartıyla müesseselerin
tüzelkişilikleri namına tescil olunabilir"
şeklinde bir hüküm konulmuştur.
Cumhuriyet döneminde,1926'da kabul edilen Medeni
Kanun ile bu tarihten sonra kurulacak mal topluluklarına
"tesis" adı verildi. Kanun-u Medeninin
Suret-i Mer'iyet ve şekli Tatbiki Hakkındaki 864
sayılı Kanun'un 8. maddesi ile 1926 öncesinde
eski hukuka göre kurulan vakıflar için ayrı bir
tatbikat kanunu çıkartılması kararlaştırıldı.
Bu karar doğrultusunda çıkartılacak tatbikat kanununu
hazırlamak üzere TC. Hükümeti tarafından ısviçre'den
M. Hans Leemann ülkemize davet edildi.
Hans Leemann tarafından hazırlanan 31 Ağustos
1929 tarihli, Vakıflar Kanunu'nun ilk projesinde,
azınlık vakıflarının devletçe idare edilmesi ile
ilgili şu hüküm yer alıyordu: "Bu kanunun
yürürlüğe girmesinden itibaren azınlıklar yararına
kurulmuş olan vakıflar kaldırılmış olup malları;
onları tahsis edildikleri yöne göre idare edecek
olan devlete geçer(24).
Maddenin gerekçesinde Hans Leemann; "34.
maddeye göre, azınlıkların kurduğu vakıfların,
onları tesis edildikleri amaçlara göre yönetecek
olan devlete geçmesi gerekecektir. Okullar, hastaneler
söz konusudur. Devlet son zamanlarda aynı maksadı
taşıyan öteki vakıflara el koymuş olduğundan,
azınlıkların vakıflarına da aynı yolda işlem yapmanın
adalet ve eşitlik prensiplerine uygun olacağını(25
ileri sürmüştür.
Danıştay ise, azınlık vakıflarının yönetiminin
devlete bırakılmasını Lozan Anlaşması'nın ilgili
maddelerine ters düşeceği ve sakıncalar doğuracağı
gerekçesiyle benimsememiştir(26). Bu gerekçe ile
Danıştay taslağın azınlık vakıflarıyla ilgili
2. maddesini, cemaatlerince yönetilen azınlık
vakıflarının Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün denetimi
altında, mütevellileri tarafından gözetilip yönetileceği(27)
tarzında düzenlemiştir.
Daha sonra kanun tasarısının TBMM Adliye Encümeni'nde
görüşülmesi sırasında, cemaatlerce yönetilen azınlık
vakıflarının seçilmiş heyetleri tarafından idare
edilmesi görüşü benimsenmiş(28) ve azınlık vakıfları
mülhak vakıflar arasında gösterilmiştir. Böylece
2762 sayılı Vakıflar Kanunu(29)'nun, azınlık vakıflarına
ilişkin bu maddesi son şeklini almıştır.
Görülüyor ki, kanun tasarısının görüşülmesi sırasında
azınlık vakıfları lehine üç aşamalı bir iyileştirmeden
sonra, azınlık vakıflarının yönetim organlarının,
aslî unsur olan müslümanların kurduğu mülhak vakıf
mütevellilerinden ayrı bir biçimde, cemaatleri
tarafından seçilmeleri esası kabul edilerek, yönetim
ve temsillerinde ayrıcalık tanınmıştır. Daha sonraki
gelişmelerden anlıyoruz ki, bu ayrıcalık dahi
onları tatmin etmemiıtir.
Uzun yıllar devlet otoritesi dışında kalarak yaşamaya
alışmış ve içinde bulunduğu toplumun düzeniyle
ilgilenmeden kendi enerjisi ile beslenmiş olan
azınlık vakıflarının, kanunun bu hükmüne uymaları
kolay olmamış, bu nedenle 2762 sayılı Vakıflar
Kanunu'nun 1. maddesinin azınlık vakıflarını ilgilendiren
II. fıkrası üç defa değişikliğe uğramış; bu günlerde
dördüncü kez değiştirilmesi için yeni bir taslak
hazırlanmıştır.
İlk değişiklik, azınlık vakıflarının seçilmiş
cemaatlerce yönetilmesinde görülen aksaklıkların
ortadan kaldırılması için 3513 sayılı Kanun(30)'la
yapılmıştır. Seçilen heyetlerin mütevelli olmaları
bakımından sorumlulukları varsa da(31), bunlara
özel durumları nedeniyle kanunun ilgili hükümlerini
uygulamak,-örneğin suçları sabit olan yöneticilerin
azilleri- mümkün olmamıştır. Bu bakımdan müslümanlara
ait mülhak vakıflar ile aynı statüde bulunan azınlık
vakıflarının yönetim ve temsil biçiminde meydana
gelen ikil ikilemi ortadan kaldırmak ve bütün
mülhak vakıfları herhangi bir ayırım yapmaksızın
tek mütevelli esasına başlamak amacıyla(32) 3513
sayılı kanunla 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun
1. maddesinin II. fıkrasındaki azınlık vakıflarını
ilgilendiren kısmın sonunda yer alan "seçilmiş
heyetler" sözü kaldırılmış ve fıkra yalnız
"mütevellileri tarafından yönetilir"
biçimine dönüştürülmüştür(33). Esat Arsebük'e
göre, bir yanlışlıktan dönülmüştür ve bu değişiklik
çok yerindedir. Yapılan bu değişiklik ile Anayasaya
aykırı olarak azınlıklara tanınan zümre imtiyazına
son verilmiştir(34).
Vakıflar idaresi bu değişiklik doğrultusunda işlem
yapmak üzere hazırlıklar yaparken, azınlıklar
"heyetler" yerine "mütevelli"
sıfatıyla azınlık vakıflarının tek kişinin yönetimine
verilmesini şiddetle tenkit ederek, bu durumun
düzeltilmesi için her çareye başvurulmasını kararlaştırmışlardır.
Dahiliye Vekâleti'nden Başvekâlet'e gönderilen
bir yazının ekinde bulunan raporda; kendi aralarında
durum değerlendirmesi yapan Ermeni Cemaatinin,
"2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun görüşülmesi
sırasında yaptıkları kulis faaliyeti sayesinde,
kanunun ilgili maddesini Danıştay'da kendi lehlerine
düzelttirdikleri gibi, gösterecekleri gayretle
tevliyet konusunda da muvaffak olacakları kararını
aldıkları" (35) yazılıdır. Ayrıca aynı raporda,
Ankara'da çeşitli çevrelerle görüşen Ermeni Cemaati
mensuplarının "icabında idarî yollardan da
yürüyerek, Vakıflar Umum Müdürmuavini ısmet Berkil
ile anlaşmaya çalışacağız. Çünkü bu işleri yapan
o genç adamdır"(36) dedikleri de kayıtlıdır.
Bu ve benzeri çabalar ve uygulamada görülen bir
takım aksaklıklar sebebiyle 2762 sayılı Vakıflar
Kanunu'nun ilgili fıkrası 5404 sayılı Kanun(37)
ile yeniden değiştirilmiştir. 3513 sayılı kanunla
kaldırılan ayrıcalık, azınlık vakıflarına yeniden
verilmiş, cemaat vakıflarının, bunlar tarafından
seçilmiş kişi veya heyetlerce yönetilecekleri
ilkesi getirilmiştir. Kanunda yapılan bu değişiklik
üzerine; azınlıklar, kendi vakıflarının mülhak
vakıflardan ayrı tutulduğunu ileriye sürerek,
azınlık vakıflarının Vakıflar Genel Müdürlüğü
tarafından denetlenemeyeceğini iddia etmişler
ise de; Danıştay Genel Kurulu'nun 14.04.1954 tarih
ve E. 52/83, K.52/94 sayılı istişarî mütalaası
ve bunu takıp eden 6. Daire kararı üzerine; diğer
mülhak vakıflar gibi azınlık vakıflarının da Vakıflar
Genel Müdürlüğü'nün denetim ve kontrolünde olduıu
anlaşılmıştır(38).
Bütün mülhak ve yeni vakıflarla birlikte azınlık
vakıflarından da alınmakta olan %5 teftiş ve denetleme
paylarını ödememek için azınlıkların yurt dışı
ve yurt içinde başlattıkları yoğun çabaların sonunda,
2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 5404 sayılı kanunla
değişik 1. maddesinin IV. fıkrası 2437 sayılı
Kanun(39) ile üçüncü kez olmak üzere ve yine azınlıklar
lehine değiştirilmiştir. Yapılan bu değişiklik
ile Türk ve müslüman olan kendi vatandaşlarımızın
kurduğu vakıflardan alınmakta olan %5 teftiş ve
denetleme paylarından azınlık vakıfları muaf tutulmuş,
Vakıflar Genel Müdürlüıü'nün teftiş masraflarını
karşılamak üzere bu vakıfların ödemesi gereken
payların bütçeden karşılanması kararlaştırılmıştır(40).
Azınlık vakıflarının yönetiminde sağlanan bu ayrıcalık
ve kolaylıkların yanında, Azınlık mensupları tüzelkişiliklerine
yeni mal edinme hakkının verilmesi için aralıksız
çabalarını sürdürmüşlerdir. Konuyla ilgili Yargıtay
2. Hukuk Dairesi'nin 13.06.1957 tarih ve E/2605,
K/3529 sayılı bir kararında, "...varlıkları
Lozan Anlaşması ile kazanılmış hak olarak tanınmış
bulunan yabancı tüzelkişilerin yalnız durumlarının
olduğu gibi korunacağı anlaşma ile kabul edilmiş
ve anlaşmanın ayrıntısı olan bir anlaşma ile de,
o zamanki durumunun korunması için benzeri Türk
tüzelkişilerine tanınan hakların bu çeşit tüzelkişilere
de verileceği esası benimsenmiştir. Bu çeşit müesseselerin
eski hallerini genişletmelerini Türk Devleti anlaşma
ile kabul etmemiştir. Bu nedenle 2644 sayılı Tapu
Kanunu(41)'nun 3. maddesiyle yabancı tüzelkişilerin
yeniden taşınmaz edinemeyecekleri hükmü konulmuştur"(42)
denilmektedir.
Hatta Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 06.07.1971
tarih ve E/4449, K/4399 sayılı ve Danıştay 12.
Dairesi'nin 21.06.1976 tarih ve E/1181, K/1508
sayılı kararlarında, Türk olmayan azınlıkların
meydana getirdikleri tüzelkişilerin vasiyet yoluyla
da olsa taşınmaz mal edinemeyecekleri hükme bağlanmıştır(43).
Vakıflar Genel Müdürlüğü işlem dosyaları üzerinde
yaptığımız araştırmalarda, azınlıklar tarafından
1936'da verilen ve vakfiye yerine geçen beyannamelerde,
mal iktisap edeceklerine dair herhangi bir hüküm
bulunmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda anılan yüksek
yargı kararları uyarınca; azınlık vakıflarının
vasiyet, satın alma, bağış, hibe...vs. gibi her
ne şekilde olursa olsun 1936 beyannamelerinde
gösterdikleri taşınmazların haricinde mal iktisap
etmeleri mümkün değildir(44).
Ana hatlarıyla bir asırlık macerasını anlatmaya
çalıştığımız azınlık vakıfları konusunda bugünlerde
yeni bir çalışma daha başlatılmıştır. Vakıflar
Genel Müdürlüğü'nün Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki
227 Sayılı KHK'de Değişiklik Yapılmasıyla ilgili
Kanun Tasarısı'nın 9. maddesi ile Lozan Anlaşmasıyla
uluslararası bir mahiyet kazanan; iç hukuk ve
yüksek yargı kararlarıyla muhkem kaziye haline
gelen bir haktan tek taraflı vazgeçilmektedir.
Başbakanlığa sunulduğu söylenen bu tasarı ile
azınlıklara ve yabancılara ait vakıflara tanınan
bu imtiyazların yanında; talimatlar doğrultusunda
rapor düzenlemeyen ve talana karşı çıkan müfettişleri
etkisiz hale getirmek için Teftiş Kurulu'nun lağvedilmesi,
dağıtımı hızlandırmak amacıyla vakıf mallarının
işgalcilerine satılması, tasfiyenin kolayca yapılması
için kurumun özel bütçeli hale getirilmesi ve
bazı kanunlardan istisna edilmesi, hayrat vakıf
taşınmazların kiraya verilmesi...gibi hususlar
da yer almaktadır. Ancak takdir edersiniz ki,
bunların tamamını bir makale çerçevesinde analiz
etmeye imkan yoktur.
227 Sayılı KHK'nin 26. maddesine eklenen beş fıkra
ile yabancı ülkelerde kurulmuş bulunan vakıflara
Türkiye'de şube, temsilcilik veya sair adlarla
birim açmalarına ve azınlık vakıflarına yeni mallar
edinmelerine, bu ve mevcut malları üzerinde alıp-satma
dahil istedikleri tasarruflarda bulunmalarına
imkanı tanınmaktadır.
Azınlık vakıflarının ilave mal edinmeleriyle ilgili
taslağın beşinci fıkrasında aynen şöyle denilmektedir:
"Cemaat vakıflarının 1936 tarihinden 1 Ocak
2002 tarihine kadar her ne suretle olursa olsun
iktisap etmiş olduğu gayrimenkuller 2762 sayılı
Vakıflar Kanunu'nun 44. maddesine göre verilen
1936 tarihli beyannamelerine eklenir. Vakıfların
satın alma, bağış, ölüme bağlı tasarruflar ve
benzeri yolla ellerinde bulundurdukları gayrimenkulleri
1936 listelerine eklemelerine, Dışişleri ve içişleri
Bakanlığının uygun görüşü alınarak Vakıflar Genel
Müdürlüğünce karar verilir. Bu vakıfların taşınmaz
iktisap etmeleri ve taşınmazları üzerinde hertürlü
tasarrufta bulunmalarına Dışişleri ve ıçişleri
Başkanlığının uygun görüşü alınarak Vakıflar Genel
Müdürlüğünce karar verilir. Yukarıdaki hükümlerin
uygulanmasında Devletlerarası mütekabiliyet şartı
aranabilir".
Bu madde ile ilgili genel gerekçede, "Lozan
Barış Andlaşmasında da azınlıkların korunmasını
amaçlayan hükümler yer almıştır. Örneğin, Andlaşmanın
42. maddesinde, Türk Hükümeti bu azınlıkların
Türkiye'deki vakıflarına, din ve hayır işleri
kurumlarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacaktır
hükmü bulunmaktadır".
"Vakıflar Kanununun 44. maddesi ve geçici
1. maddesinin (A) fıkrası gereğince beyannamelerinde
gösterilen taşınmazların, vakfı adına tapuda tescilinin
yapılabileceği öngörülmüştür".
"Tasarı ile Türk Medeni Kanunu'na göre kurulmuş
vakıfların taşınmaz mal edinmeleri ve bu taşınmazlar
üzerinde tasarrufta bulunmalarına ilişkin hükümlere
paralel olarak cemaat vakıflarının taşınmaz mal
edinmeleri ve bu taşınmazlar üzerinde tasarrufta
bulunmalarına ilişkin usul ve esaslar belirlenmiştir".
Madde gerekçesinde ise, "Madde ile 2762 sayılı
Vakıflar Kanununun 1. maddesine bir fıkra eklenmek
suretiyle cemaat vakıflarının taşınmaz iktisap
etmeleri ve taşınmazların üzerinde tasarrufta
bulunmalarına ilişkin usul ve esasların belirlenmesi
öngörülmüştür(45) ".
Yorum ve tahlile ihtiyaç duyulmayacak kadar mesele
açıktır. Kanun tasarısının; Azerbaycan topraklarının
1/4'nin Ermenistan tarafından işgal edildiği,
bu ülkenin yaptığı lobiler sonunda Avrupa devletleri
ve AB parlamentosunun, ülkemiz aleyhine sözde
"Ermeni soykırım kararını" kabul ettiği
ve Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Yannis
Magriotis'in, "Dünya Pontus Formu"nun
tanıtım toplantısında, Karadeniz'deki Pontus derneklerine
maddî-manevî destek verdiklerini açıkladığı, Yunan
Temyiz Mahkemesi'nin ıskeçe Türk Birliği'ni kapatma
kararını verdiği46 washington, Boston ve New York'taki
Ortodoksları ziyaret etmek üzere Amerika Birleşik
Devletleri'nde bulanan Fener Rum Partiği Bartholoneos'un
Heybeliada Ruhban okulu'nun yüksek tahsilli Hiristiyan
din adamları yetiştirmek üzere yeniden eğitim
ve öğretime açılması hususunda ABD Başkanı George
w. Bush'tan yardım istediği bir dönemde hazırlanması,
bütün vatanseverlere acı vermektedir.
Genel ve madde gerekçelerinde açıkça belirtildiği
üzere, kanun tasarısının bu haliyle yasalaşması
halinde, yeni taşınmaz mal edinmelerinin yanında,
Azınlık vakıflarına Türk Medeni Kanunu esaslarına
göre kurulan vakıflar gibi gayrimenkul alıp satmalarına
imkan sağlanmaktadır. Bu vakıfların tamamı belli
cemaat mensubunu desteklemek için kurulmuştur.
Yapılan bu düzenleme ile 01.01.2002 tarihinde
yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun
Üçüncü Bölüm "Vakıflar" başlığı altında
düzenlenen 101. maddesinin son fıkrası ile getirilen,
"Cumhuriyetin Anayasa ile belirlenen niteliklerine
ve Anayasanın temel ilkelerine, hukuka, ahlâka,
millî menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya
da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf
kurulamaz"(47) tarzındaki sınırlamalar etkisiz
hale getirilmiştir.
Tarihin bütün dönemlerinde ve Osmanlı tatbikatında,
azınlıklara mal edinme hakkı ihtiyaçlara bağlı
olarak verilmiştir. Bütün istatistiki veriler
ülkemizdeki azınlık nüfusunun sürekli azaldığını
göstermektedir. Okullar, kiliseler ve hastaneler
boş dururken yeni mal edinme ve genişleyip gelişme
isteklerinin iyi niyetlerle açıklanması mümkün
müdür? Ülkemizde misyonerlik faaliyetlerinin hızla
arttığı ve sürekli yeni kiliselerin açıldığı bir
dönemde, tarihî emelleri bilinen ve ekümenlik
iddiasından hiçbir koşulda vazgeçmeyen Fener Rum
Patrikhanesi'ne bağlı kilise vakıflarına yeni
haklar verilmesi, onların bu iddia ve emellerini
güçlendirmekten başka ne işe yarayacaktır?
Kanun tasarısında, mütekabiliyet esasından bahsedilmektedir.
Ermeni azınlığa ait vakıflara sağlanacak ilave
imkanlara karşılık, Ermenistan veya bir başka
devletle nasıl bir karşılıklı muamele söz konusu
olacaktır? Ermenilerin sürekli uluslararası arenaya
taşıdıkları sözde soykırım iddialarının yoğun
olarak yaşandığı günümüzde, bu vakıflara gayrimenkul
edinme hakkı tanınması, bu hakkın yurt dışında
kurulan vakıfların ülkemizde açacakları şube ve
irtibat bürolarıyla desteklenmesi, İstanbul'un
göbeğinde "vatikan vari bir oluşum"
hayaline umut katmaktan başka, kimin ne işine
yarayacaktır?
Son dönemlerde vakıflarla ilgili hatalı ve yanlış
düzenleme ve uygulamalar, bu taslaktan ibaret
değildir. Bir taraftan azınlık vakıfları ile yabancı
ülkelerde o ülkenin vatandaşları tarafından kurulan
ve Türkiye'de şube açma izni verilen bu vakıflara
ilave haklar sağlanmaya çalışılırken; diğer taraftan
yürürlüğe konulan tebliğler ve yönetmelik değişiklikleri
ile asli unsur olan Türk ve müslüman vatandaşların
kurdukları vakıflar üzerinde ağır baskılar uygulanmış,
âdeta ısmarlama raporlarla toplumsal tabanı olan
bütün vakıfların önce şubeleri kapatılmış, arkasından
ya yönetim kurullarının azli veya vakfın dağılması
ya da dağıtılması için dava açılmıştır.
Yeni vakıfların durumunu düzenleyen Türk Medeni
Kanununun 101-117. maddeleri ile vakıfların hukukî
güvencesi ve süreklilik kavramı zedelenmiş; vakıfların
konumu dernekler statüsüne indirgenerek, yönetimi;
mülkî amirler, cumhuriyet savıcıları, güvenlik
birimleri ve hatta ilgililerin müdahalesine açık
hale getirilmiştir. Bu düzenlemelerle vakıflar,
dernekleşmekten kurtarılma adına dernekleştirilmiştir.
Bir taraftan vakıflarda üyelik yasaklanmış ve
vakıfların mal topluluğu olduğu söylenmiştir.
Diğer taraftan ise, vakıfların denetimi, kapatılması
ve faaliyetten alıkonulması gibi hususlarda derneklerin
bağlı bulunduğu kurallara tâbi kılınmıştır. Teftiş
makamı olan Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün yanında
"üst kuruluşlarca" denetlenmesi hükme
bağlanmıştır. Derneklerde olduğu gibi, içişleri
Bakanlığı'na vakıfları geçici olarak faaliyetten
alıkoyma yetkisi verilmiş, cumhuriyet savcılarına
vakfın sona erdirilmesi için dava açma hakkı tanınmıştır.
Yeni vakıflarda en büyük bozulma kamu kurumları
bünyesinde kurulan vakıflarda yaşanmaktadır. Bu
vakıflar kamuya destek veren ve toplumun bütün
kesimlerine ayırım yapmadan hizmet sunan vakıf
geleneğimize uygun olarak çalışma yerine, kamu
imkanlarını çeşitli yollarla kendilerine kanalize
eden kuruluşlardır. Kısacası bu vakıflar veren
değil, zorla milletten para toplayan tüzelkişilerdir.
Kamuyu zarara sokan ve kamu personeli arasında
üyelerine haksız kazanımlar sağlayan bu vakıfların
düzeltilmesi için hiçbir girişim yapılmamıştır.
Hükümet yetkilileri, kamu kurumu temsilcileri,
sivil toplum kuruluşları mensupları ve özellikle
alan uzmanlarının yer alacağı komisyonlar tarafından
mevcut vakıf mevzuatı elden geçirilmeden, kapalı
kapılar arkasında hazırlanacak yeni taslaklarla
vakıflar konusunda ülke ve millet yararına, doğru
ve isabetli düzenlemeler yapmak mümkün değildir.
* Türkiye Yazarlar
Birliği Genel Başkanı
1 Engelhardt, Ed, Türkiye ve Tanzimat(Çev. Ali
Reıat), ıstanbul 1328, s.429-431,466.
2 Engelhardt, Ed.,Age, s.471.
3 Düstur,I/I 1289, s.12.
4 BOA/MM 1264: 593.
5 BOA/MM 1261: 583.
6 BOA/MM 1264: 593.
7 Bu konularda daha geniı bilgi için bkz, Öztürk
Nazif, Türk Yenileıme Tarihi Çerçevesinde Vakılf
Müessesesi,
Ankara 1995, s.316-322.
8 Düstur I/I 1289, s.230.
9 Barkan. Ö. Lütfi, "Türk Torak Hukuki Tarihinde
Tanzimat ve 1274(1858) Tarihli Arazi Kanunnamesi",Tanzimat
I, İstanbul 1940, s.392.
10 Güneri, Hasan, "Azınlık Vakıflarının ıncelenmesi",VD,
Ankara 1971, S.IX, s.87.
11 Barkan, Ö. Lütfi, Agm, s.393.
12 Osmanlı imparatorluğu'nda 1901 yılında Fransa
ve Fransa korumasında olarak 245 okul, 360 kilise,
hastane ve manastır mevcut olup bunların yalnız
73 adedi fermanlı, ötekiler ise izinsiz ve ruhsatsızdır(Revue,
Générale de Droit ınternational Public, Paris
1902, s.677). Anlaşma uyarınca bu müesseseler
liste halinde Osmanlı Devleti tarafından tanınmıştır(Güneri,
Hasan, Agm, s.88).
13 VGMA 1331: 948, s. 196; Düstur, II/V 1332:
114.
14 Güneri, Hasan, Agm, s.91.
15 VGMA 1145-1313 : 29/1-3.
16 VGMA 1299: 29/1.
17 VGMA 1141: 29/1; VGMA 1319: 29/3.
18 VGMA 1324: 29/1.
19 VGMA 1325. 29/2; VGMA 1326: 29/2; VGMA 1223:
29/3; VGMA 1224: 29/3; VGMA 1274: 29/3.
20 Sisam Adasıı'nda bir zimminin emlâk ve arazisini,
kilise ve manastır fukarâsına vakfetmek istemesi
üzerine konu kadıasker tarafından İstanbul'a intikal
ettirilmiştir. Konuyu değerlendiren Divan-ı Hümâyûn,
zimmilerin manastır ve kilise fukarâsına nakit
paradan başka ev, dükkân, bağ ,bahçe ve tarla
...gibi taşınmazlar vakfedemeyeceklerine dair
fetvayı bulup çıkardılar. Padişah fermanı ile
muhkem kaziye haline gelen Esbak Şeyhü'l-islâm
Dürrîzâde Abdullah Efendi(1812-1814)'ye ait olan
bu fetva, 12226/1811 tarihinde yeniden Anadolu,
Rumeli, İstanbul, Eyüp, Üsküdar ve Galata kadılarına
gönderilmiştir(BOA/AE 1231: 9908).
Azınlık vakıflarının kurulması ve tatbikatı hakkanda
daha geniş bilgi için bkz(Öztürk, Nazif, Age,
s.315-378).
21 Güneri, Hasan, Agm, s.89.
22 Meray, Seha L.,Lozan Barış Konferansı Tutanakları,
Belgeler, I/I, Kitap II, Ankara 1970, s.239.
23 Meray Seha L., Age, s.239.
24 VGM, Muhtelif Lâyıhalar, Ankara 1933, s.12,Md.
34.
25 VGM, Muhtelif Lâyıhalar, s. 20.
26 VGM, Muhtelif Lâyıhalar, s.81.
27 VGM, Muhtelif Lâyıhalar, s.67.
28 TBMM/TD 1933: IV/5-124-2/16-17.
29 Düstur III/XVI 1936: 1293.
30 EUM/Mecmua 1940: s.14-15.
31 2762 sayılı Vakıflar Kanunu, Md. 33-35.
32 TBMM/TD 1938 : XXVI/5-313/1.
33 Düstur III/XIX 1938 : 1583.
34 Arsebük, Esat, Medeni Hukuk I,Başlangıç ve
şahsın Hukuku, İstanbul 1938, s.336.
35 BCA 1937: 18/226-10.
36 BCA 1937: 18/226-10.
37 Düstur III/XXX 1949: 1083.
38 Öztürk, Nazif, Menşe'i ve Tarihi Gelişimi Açısından
Vakıflar, Ankara 1983, s.123.
39 RG. 1981: 17291/5.
-40 Öztürk, Nazif, Menşe'i ve Tarih, Gelişimi
Açısından Vakıflar, Ankara 1983, s.123-124,dn.375.
41 RG, 1934: 2892.
42 Yazıcı, Hilmi/Atasoy, Hasan, Şahıs, Aile ve
Miras Hukuku ile İlgili Yargıtay Tatbikatı, Ankara
1970, s. 81-82.
43 Öztürk, Nazif, Menıe'i ve Tarihi Geliıimi Açısından
Vakıflar, Ankara 1983, s.120.
44 Öztürk, Nazif, Türk Yenileıme Tarihi Çerçevesinde
Vakıf Müessesesi, Ankara 1995, s. 341.
45 Madde metni ve gerekçelerdeki ifade ve imla
bozuklukları tasarıya hazırlayan ve gerekçeleri
yazanlara aittir.
46 Bulut, Arslan, "Kuvayı Milliye asıl şimdi
lazım" ,03.03.2002 tarihli Büyük Kurultay
Gazetesi.
Büyük kurultay gazetesi ve Patrik Bartholomeos'un
Ruhban okulu için Bush'tan yardım istemesi haberi
12.03.2002 tarihli bütün gazeteler.
47 RG (8 Aralık 2001)/24607, s.14.
-
Geri -
|