Mart 2002  Sayı: 43 "Ülkenin bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Haber
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MART 2002  

IRAK MESELESİ
Taner BAYTOK Büyükelçi (Em)

Birinci Dünya Savaşını sona erdiren barış anlaşmalarının ortak vasfı, şartlarının Müttefik Devletler tarafından aralarında kararlaştırıldıktan sonra mağlup devletlerin önüne sadece imzalanmak üzere getirilmiş olmalarıdır. Bu yönteme ilk darbe, Sevres'e tanımıyarak askerinin kanı bahasına Lozanı gerçekleştiren Türkiye Cumhuriyeti'nden gelmiştir.

Haddizatında, Hak ve adeleti ve yerel koşulları dikkate almadan sırf kaba gücü dayanarak hazırlanan uluslararası belgelerle barışın kurulamayacağı Birinci Dünya savaşından hemen 20 yıl sonra Avrupa'nın karşı karşıya kaldığı İkinci Dünya Harbi faciası ile bir kere daha görülmüşür.

Birinci Dünya Harbini sona erdirmek için Müttefikler arasında yürütülen barış müzakerelerinde, karşılılarında mağlup devlet bulunmayınca , İngiltere , Fransa ve İtalya, bu kez, kendi aralarında derin çıkar ve görüş ayrılıklarına düşmüşler ve barış anlaşmalarının hükümlerini kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmek için müzakerelerde amansız bir mücadeleye girişmişlerdir.

İkinci Londra Konferansı sırasında, Ege'deki adalar konusundaki müzakerelerde İngiltere ve Fransa'nın Yunanistan'a meyleden tutumları karşısında, İtalya Başbakanı Sinyon Nitti ile İngiltere Başbakanı Lloyd George arasında geçen tartışma Konferans görüşmelerinin zaman zaman dramatik sahnelere varacak kadar çekişmeli geçtiğini göstermektedir:

Sinyon Nitti, bu müzakerelerde yaptığı konuşmasında, "onurlu bir insan olarak öleceğim hususunda zihnimde bugüne kadar bir şüphe belirmemişti. Ancak, şu anda hiç de hoş olmayan bir durumla karşı karşıya bulunduğumu bildirmek zorundayım. Konferansta hergün yeni birşeyden vaz geçmek durumunda bırakılıyorum. Bu, benim ülkemdeki itibarımı sarsmaktadır. Müttefik Devletlerin hepsi savaştan birşeyler kazandı. İtalya ise, sadece Avusturya'nın verimsiz tepelerini alabildi. İtalyanın, Doğu Meselesinin halledileceği Londra Konferansında adil ve eşit muamele göreceğine inandırılmıştık. Ancak öyle anlaşılmaktadır ki Anadolu'da da elimize birşey geçmeyecektir. Bu şartlar altında, bu anlaşmayı imzalamamanın ve Türklerle doğrudan doğruya görüşmelere geçmenin İtalya için daha uygun olacağı fikri aklıma gelmektedir. Türkiye Asya'da parçalanırken, Yunanistan topraklarını iki katına çıkarırken İtalya'nın hissesine birşey düşmemesini Parlamentoma nasıl anlatabilirim. Bu şartlar altında milli, ekonomik ve ahlaki bakımlardan, İtalya'nın hissesine birşey düşmemesini Parlamentoma nasıl anlatabilirim. Bu şartlar altında milli, ekonomik ve ahlaki bakımlardan, İtalya'nın haklarının korunduğunu nasıl savunabilirim. Ortaya atacak belirli tekliflerim yok, ama Anadolu'nun taksimi meselesinin, geniş görüş açısından yeniden ele alınmasını istiyorum." diyor.
Sinyor Nittiye cevap vermek ve onu aksi görüşlere ikna etmek görevini Lloyd George üstleniyor ve diyor ki, "İtalya Avusturya tepelerini ele geçirmekle en büyük düşmanı ile olan sınırlarını güvenlik altına aldı. Bunun da ötesinde sorumluluğa girmeksizin bütün İtalya'yı besleyecek güçteki Güney Doğu Anadolu buğday ambarına sahip oldu. Antalya'nın muzlarını, hurma ve portakallarını ele geçirdi. Kafkasya'yı bütün zenginlikleri ile İtalya'nın mandasına vermek istedik, İtalya kabul etmedi. Halbuki İngiltere'ye Mezopotamya ve Filistinde büyük masraflar yapmayı ve önemli ölçüde asker barındırmayı gerektiren çöller bırakıldı. Bütün bunlar Sinyon Nitti'nin Parlamentosuna cazip şekilde sunabileceği hususlardır. "( Bakınız: İngiliz Kaynaklarından Türk Kurtuluş Savaşı - Taner Baytok, Başnur Matbaası/Ankara 1970)
Bu ilginç diyaloğu buraya aktarırken, asıl amacım belki ilk bakışta gözden kaçan bir noktaya daha petrolün dünya ekonomi ve savunma stratejilerindeki öneminin tam manasıyla anlaşılmadığı bir dönemde dahi ingilizlerin ileriyi görerek petrol bölgelerine verdikleri değere dikkatleri çekmektir.
Nitekim, İsmet Paşa'da Lozan'da Milliyetçi Hareketin hemen hemen bütün görüş ve taleplerine Müttefikleri ikna edebilmiş, ama Musul Meselesinde İngilizleri bir adım dahi geriletememiştir.
Ordu Doğu, Irak ve Musul Batı için dün neyse bugün de aynıdır. Süper Güç dün İngiltereydi, bugün ise İngiltere ile işbirliği içinde Birleşik Amerika bu görev ve konumu üstlenmiş bulunmaktadır.
ABD, hareket halinde ki makinaların halihazırda ve belki de önümüzdeki en az 30 yıl zarfında vazgeçilmez ve rakipsiz enerji kaynağı olan petrol monopolünü kimseye kaptırmamakta veya bu monopolü başkaları ile paylaşmamakta kararlı görünmektedir.
Aksine durumlar ortaya çıktığında bunun üstesinden gelmek için ABD kuvvete başvurmaktan kaçınmamıştır. ABD'nin geçmişte değişik dönemlerde Vietnam, Somali ve Irak'a müdahalelerinin altında yatan "Vital Nationel Interest' - hayati milli çıkar 'ın tek izahı petrolün ABD stratejilerindeki önemli yeridir. Kanaatimce görünürdeki neden terörizmle mücadele olsa dahi, Afganistan'a müdahaleyi mümkün kılan çıkar hesapları doğuya gidebilecek petrol yollarını ve bu monopolü kaptırmama niyeti ile de ilgilidir.
ABD Irak'a müdahale etmekle petrol fiatlarını yeniden kontrol altına almış, Somali'de uzaydan çok zengin petrol yataklarının mevcudiyeti ihtimalini tesbit ettikten sonra askeri müdahale esnasında bunu bizzat mahallindeki tetkiklerle kanıtlamak imkanını elde etmiştir. Orta Asyada ise, Hazar çanağından çıkarılacak petrolü, Batıda müttefiki Türkiye'ye ilaveten birde doğuda egemen olacağı bir ülke, yani Afganistan, ile kontrol altında tutmak amacını gütmüştür.
Irak 2 Ağustos 1990'da Kuveyti işgal etmiştir. 1980'li yıllarda Iran - Irak savaşı sırasında Kuveyt, Irak'ın ihtar ve tehditlerine rağmen, Basra Körfezi'nde milliyeti ihtilaflı bölgelerdeki kuyulardan petrol çıkarılması işlemini sürdürmüştü. Kuveyt, ayrıca , meydan okumanın veya basiretsizliğin hudutlarını genişleterek, Kuveyt'le Suudi Arabistan arasındaki tarafsız bölgede Japon'lara petrol arama ve çıkarma ruhsatı da vermişti. Nitekim, Japonlar bu bölgede günde üçyüz bir varil petrol çıkarmaktaydılar. Kuveyt, OPEC'in otorite ve kararlarını da artık hiçe saymaktaydı. Nitekim, OPEC'in sınırlamaya çalıştığı üretim limitlerini tanımayarak, daha ucuza satılacağını bilsede üretebildiği kadar çok petrol satıp bundan elde ettikleri geliri başka yatırım alanlarında değerlendirmeyi açıkca tercih etmeye başlamıştı. Kuveyt yatırım fonlarının Bristish Petroleum ve PANAM dahil birçok firmalarda mülkiyet sahibi olmaları ABD ve müttefiklerini son derece rahatsız etmeye başlamıştı.
1990'lı yılların başlarında Orta Doğu'da bir başka önemli gelişme, Suudi Arabistan'daki üretimde olan petrol kuyularının artık verimli dönemlerinin sonuna gelinmesi ve yeni petrol arama ve çıkarma izinleri için bu ülke ile müzakerelere girişme ihtiyacının ortaya çıkmış olması idi. Japonya ve Almanya'nın Suudi Arabistan ile yürüttüğü flörtleşmeden ABD hiç de memnun görünmüyordu.
ABD, Japonya ve Almanya ile 20.inci asrın ilk yarısında iki dünya harbi yaşanmıştı. Bu ülkelerin askeri ve teknolojik güce ulaştıkları anda ellerinin kollarının doğru durmayacağı biliniyordu. Almanya ve Japonya 'nın ABD karşısındaki başlıca zaafları, her ikisinin de nükleer silah ve petrol arama teknoloji ve imkanlarına sahip bulunmayışları idi. Şimdi, 1990 başlarında, ABD'nin Orta Doğu ve Basra Körfezindeki "hayati çıkarları" tehdit altında kalmış ve tehlikeye düşmüştü. ABD'nin müdahalesi ve gereken dersi vermesi, artık kaçınılmaz bir olgu halini almıştı. Nitekim öyle de oldu. (Bakınız: Bir Asker - Bir Diplomat Güven Erkaya - Taner Baytok, Doğan Kitap 2001)
ABD'nin Irak'a müdahale ettiği 1990 yılında ABD Genelkurmay Başkanlğı görevinde bulunan şimdiki Dışişleri Bakanı General Colin Powell'in "My American Journey" adlı 1995'te yayınlanan otobiyografisinde Irak Harbi konusunda ilk ağızdan çok önmeli bilgiler vardır. Benim burada kısaca temas etmek istediğim husus, otobiyografide yer verilen herkesin ibretle okuması gerektiğine inandığım iki konudur.
Bunlardan ilki, Saddam Hüseyin'in Kuveyt işgale Amerika'nın Bağdat'taki kadın büyükelçisi tarafından teşvik ve ikna edildiği hususudur. İkinci nokta ise, Genelkurmay Başkanı sıfatıyla Colin Powel'ın Suudi Arabistan'ın washington Büyükelçisini Genelkurmaydaki makamına çağırarak onunla yaptığı konuşmadır. Powell'ın kitabında Suudi Büyükelçisini çağırarak Suudi Arabistan'ın Irakla harp halinde olduğunu tebliği ettiğini, Büyükelçinin bu konuda Riyad'dan kendisine intikal etmiş bir bilgi bulunmadığını belirtmesi üzerine 'de yanlış anlamayı düzeltmek için bu durumu hükümetine duyurması için kendisini çağırdığını söylediğini anlatıyor.
ABD'nin Irak'a müdahalesinin birçok bilinen, bilinmeyen, olay anlaşılıp anlaşılamayan sonuçları oldu. Benim sıralamam ise şu şekildedir.
1- ABD, bu bölgedeki petrol tekelini başkalarına kaptırmağa niyetli olmadığını göstermiştir. Olayları ve bunların finansal piyasalardaki etkilerini takip edemeyecek duruma düşen Almanya ve Japonya'yı bu bölgeden ve petrol sektoründen ellerini eteklerini çekmeğe mecbur etmiştir.
2- Irak yanında Kuveyt ve Suudi Arabistan 'a gerekli ders verilmiş, katkıları olmadan elde ettikleri gelirlerle ne oldum delisi olan bu ülkeler hizaya getirilmiş ve fakir ülkeler konumuna düşürülmüşlerdir.
3- ABD, harp sırasında elindeki silahları denemiş, eski ve köhne olanları elinden çıkarmış, hepsinin bedelinin Suudilere ödetmiştir. Irak'a büyük bedellerle satılan sofistike silahlar imha edilmiş ve bu ülkenin askeri gücü sarsılmıştır.
1990 'lı yılların başında ABD'nin hayati çıkarları ile çok yakından ilgili bu olayları hemen yanıbaşımızda cereyan etmiştir. Bekamızla ilgili konudaki politika ve stratejilerimizin " Bir koy beş al" köşebaşı kumar sloganı ile özetlendiğini ve Irak'taki gelişmelerin PKK belasını başımıza musallat ettiğini, haysiyetli bir Genelkurmay Başkanımızı istifa edecek konuma getirdiğini hatırlatmak acık ve infialimizin büyüklüğünü anlatmağa bilmem yeterli midir? (Bakınız, Bir asker, Bir Diplomat, Doğan Kitapçılık, Taner Baytok)
Kanaatimce ABD'nin kendi çıkarları doğrultusunda 1990 'da başlattığı ve yürüttüğü Irak ve Orta Doğu Harekatı, ne yapacağı belli olmayan ve Türkiye'ye daima düşman gözü ile bakan bir diktatörün idaresindeki Irak'ın haddinin bildirilmesi açısından elbette ülkemiz yararına olmuştur. Bu harekat sırasında ABD Türkiye'den istediği katkının ölçüsünü makul tutmasını bilmiş ve bu katkıyı İncirlik Havaalanının kullanımı ile sınırlandırmıştır. Böylece bazı idareciler Türkiye'de Lozan Anlaşması ile alınamayan Musul ve Kerkükün hayalleri ile yanıp tutuşurken telafisi mümkün olamayacak hatalardan ülkemiz korunmuştur.
1990 Irak harekatında ABD'nin ulaşamadığı tek hedef Saddam Hüseyin'in devrilmesini gerçekleştirememek olmuştur. Bunun ABD stratejileri ve "Hayati Çıkarları" açısından taşıdığı önem küçümsenebilecek kadar azdır.
Hal böyle olmakla birlikte ABD'nin Irak'a muhtemel bir saldırısı ve bu alanda ABD'nin Türkiye'den olabilecek talepleri bugünkü politika gündemimizi ve medyamızı da fazlasıyla meşgul eden bir konu olarak durmaktadır. Bu taleplerin hayal gücü zorlanarak, Türk silahlı kuvvetlerinin tank ve piyade gücünden Irakın kuzeyden işgali harekatında yararlanılacağı senaryolarına kadar vardırıldığına şahit olunmaktadır. Dışişleri Bakanımızın, yer ve ortama göre , her defasında Irak konusundaki yaklaşımmımıza değişik yorumlar getiren konuşmaları, Başbakanımızın ABD gezisini, yola çıkarken yaptığı açıklamalarla, adeta bu konunun tekeline sokması ise endişe vericidir.
Başban Bush'un Clinton'un dünyada barışa ağırlık veren politikalarından sonra ABD'nin çıkarlarını soğuk savaşa dönülmesinde ve savunma masraflarının yeniden arttırılmasında bulan bir yeni yaklaşım içinde olduğu gözlenmektedir. Terrörizm kuruluşlarının ve terrörizmi destekleyen ülkelerin nükleer silahlara başvurma olasılığını ileri sürerek Bush yönetiminin bunlara karşı nükleer silah teknolojisini ileri götürme ve silah sanayi'ini yeniden ön plana çıkarma gayretlerini, Avrupa Birliği'nin ve onun nüvesini oluşturan Almanya'nın rekabet gücünü giderek arttırması karşısında Amerikan çıkarları açısından, belki de anlayışla karşılamak gerekir.
ABD'nin, savunmaya yönelik politikaları ve bu amaçla petrol tekelini elinde bulundurmak asıl hedefi ile birlikte mütalaa edildiğinde, Saddam'ı bahane ederek birgün Irak'ta sıcak savaşı yeniden başlatmasını beklemek yanlış olmayabilir.
Böyle bir girişimde bulunurken ABD"nin güveneceği iki müttefik ülke, İngiltere ve Türkiye olacaktır. Nitekim, Afganistan'da da bu olaylar bu yolda gelişmiştir. Afganistan'daki barışı tesis etme çabalarında ABD, İngiltere ve Türkiye'yi yanına almış, Avrupa Birliği ve Almanya'ya sıcak bakmamıştır. Afganistan'daki gücün komutanlığına Türkiye ile birlikte ortak olmak gayretlerinde Almanya'ya yüz vermemiştir.
Sırası gelmişken, burada genel stratejiler konusunda bir saptama daha yapmak istiyorum: NATO'nun ağırlıklı olduğu ve Avrupa Birliği'nin ivme kazanmağa çalıştığı yıllarda Türkiye'nin Avrupa'nın içinde ve onunla birlikte ve ABD'nin yanında yer alması fikri savunulur, aksi takdirde ABD'nin Türkiye'yi kendi maksatlarına alet edeceğinden korkulurdu. Bugün de değişen dünya koşullarını dikkate almadan, bazı resmi görüşmelerde dahi dile getirilen bir husus, Türkiye'nin Avrupa birliğine üyeliği konusunda ABD'nin tavassut ve arabuluculuğunu talep etmektir. Böyle bir hareket tarzı, ABD ile Avrupa'nın bugün birbirlerinin rakibi olduğu gerçeğini hiç dikkate almamaktır ve bunun başarı şansı bulunmamaktadır.
Avrupa Birliği - Türkiye ilişkilerinin olabildiğince ileriye götürülmesi ve bu birliğe tam üyeliğimizin bir an önce gerçekleşmesi için her türlü gayretin gösterilmesi ülkemizin lehinedir. Ancak, Avrupa Birliği'nin Ülkemize karşı tutum ve yaklaşımları bilinmektedir ve bunlar pek de iç açıcı değildir.
Ayrıca birliğin savunma ve güvenlik konularındaki zaafı ve değil Hazar Denizi çanağı ve Basra Körfezi gibi önemli stratejik bölgelerde, Avrupa'nın savunmasında dahi etkinliği sınırlı kalan savunma politika ve önlemleri bilinmektedir. Bu nedenle ülkemizin güvenliği açısından hayati önem taşıyan bu bölgelerdeki savunma tedbirlerinde Türkiye'nin tabii ortağı ABD olacaktır.
Aslında ortağı olmak için gayret gösterdiğimiz Avrupa Orduğusunun dışında bırakılmış olmamız ve başlangıçta büyük protestolarla karşılamamıza rağmen sonradan "Bize karşı kullanılmaması (!) " şartını bize gayrı resmi olarak bildirilmelerini yeterli bularak bu oluşuma onayımızı vermemiz dahi savunma konularında başkaca bir alternatifimizin bulunmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.
Irak'ta ABD'nin başka maksatları doğrultusunda bir yeni harf başlatması, Türkiye'nin çıkarlarına uygun değildir. Bize düşen görev, süper güç konumundaki müttefikimizle bu konuda devamlı temas ve istişare içinde kalmak ve gerçekleri daha makul değerlendirebilen bir bölge ülkesi olarak, onun kaçınılmaz ve ikna edici gerekçeleri olmadıkça böyle bir davranış içine girmesine engel olmağa çalışmaktır.
ABD'nin Irak'a müdahalesi kaçınılmaz bir hal aldığı ve bunu Türkiye'de kendi çıkarları açısından lüzumlu gördüğü takdirde daha önceki savaşta olduğu gibi, incirlik hava üssünde kalkacak ABD uçaklarının operasyona katılmasına izin verilmesi bu ülke için yeterli bir lojistik destek teşkil edecektir.
1990 Irak harekatı Türkiye'nin sosyal hayatında derin yaralar açan PKK terrörizm belasını başımıza sarmıştır. Bu nedenle Irakta girişilebilecek bir harekeet karşısında Türkiye'nin hassasiyetini anlamak gerekir.
Irak meselesinde Türk Hükümetlerinin bilinen genel tutumu "bu ülkenin toprak bütünlüğüne riayet edilmesi"dir . Yani Türkiye Irak'ın kuzeyinde bir kürt devleti kurulmasına karşıdır. Ancak bu genel yaklaşımın ayrıntıları bu amaçla yürütülen çabaların, bu bölgedeki çeşitli kürt toplumları ve ABD ve İngiltere gibi ülkelerle bu konudaki ilişkilerin ve uygulanan politikaların neler olduğu, gelişmeler karşısında varsa alternatifli yaklaşımların neler olabileceği hususlarının da dikkatle incelenip tesbit ve uygulanmaya konması kaçınılmazdır.
1995 senesinde Dublinde büyükelçi iken yaşadığım bir tecrübe beni bu konuda endişeye ve ihtiyatlı olmağa sevketmektedir.
Her sene periodik olarak yapılması mutad olan İngiltere, ABD ve Kuzey Iraktaki kürt toplumlarının temsilcilerinin katılacağı bir toplantının bu kez İrlandada yapılacağını öğrenince Dublindeki ABD Büyükelçisi John F.Kennedy'nin kız kardeşi Jean Kennedy - Smith'e giderek bilgi aldım. Bu toplantıya Türkiye'nin de katılacağından emindim, ama maalesef durum hiç de öyle değildi. Bu toplantıya Türkiyenin katılmasını Bayan Büyükelçinin de desteğini alarak sağladım. Keyfiyetten ve toplantıdan gönderdiğim telgraf sayesinde Bakanlığımın da haberi oldu. Bakanlığımızın yetenekli bir diplomatı beraberinde MİT'ten de biri olduğu halde İrlandaya gelip toplantıya katıldı. MİT'cinin, Başbakanın temsilcisi olduğunu Amerikalılara yayıp kendisini heyet Başkanımızın her söylediğini toplantıda nakzetmeğe memur saydığından başkanım dert yandığını hatırlıyorum ve şimdi durumun daha iyi olduğunu düşünmek istiyorum.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |