|
IRAK
MESELESİ
Taner BAYTOK Büyükelçi (Em)
Birinci Dünya Savaşını
sona erdiren barış anlaşmalarının ortak vasfı,
şartlarının Müttefik Devletler tarafından aralarında
kararlaştırıldıktan sonra mağlup devletlerin önüne
sadece imzalanmak üzere getirilmiş olmalarıdır.
Bu yönteme ilk darbe, Sevres'e tanımıyarak askerinin
kanı bahasına Lozanı gerçekleştiren Türkiye Cumhuriyeti'nden
gelmiştir.
Haddizatında, Hak ve adeleti ve yerel koşulları
dikkate almadan sırf kaba gücü dayanarak hazırlanan
uluslararası belgelerle barışın kurulamayacağı
Birinci Dünya savaşından hemen 20 yıl sonra Avrupa'nın
karşı karşıya kaldığı İkinci Dünya Harbi faciası
ile bir kere daha görülmüşür.
Birinci Dünya Harbini sona erdirmek için Müttefikler
arasında yürütülen barış müzakerelerinde, karşılılarında
mağlup devlet bulunmayınca , İngiltere , Fransa
ve İtalya, bu kez, kendi aralarında derin çıkar
ve görüş ayrılıklarına düşmüşler ve barış anlaşmalarının
hükümlerini kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmek
için müzakerelerde amansız bir mücadeleye girişmişlerdir.
İkinci Londra Konferansı sırasında, Ege'deki adalar
konusundaki müzakerelerde İngiltere ve Fransa'nın
Yunanistan'a meyleden tutumları karşısında, İtalya
Başbakanı Sinyon Nitti ile İngiltere Başbakanı
Lloyd George arasında geçen tartışma Konferans
görüşmelerinin zaman zaman dramatik sahnelere
varacak kadar çekişmeli geçtiğini göstermektedir:
Sinyon Nitti, bu müzakerelerde yaptığı konuşmasında,
"onurlu bir insan olarak öleceğim hususunda
zihnimde bugüne kadar bir şüphe belirmemişti.
Ancak, şu anda hiç de hoş olmayan bir durumla
karşı karşıya bulunduğumu bildirmek zorundayım.
Konferansta hergün yeni birşeyden vaz geçmek durumunda
bırakılıyorum. Bu, benim ülkemdeki itibarımı sarsmaktadır.
Müttefik Devletlerin hepsi savaştan birşeyler
kazandı. İtalya ise, sadece Avusturya'nın verimsiz
tepelerini alabildi. İtalyanın, Doğu Meselesinin
halledileceği Londra Konferansında adil ve eşit
muamele göreceğine inandırılmıştık. Ancak öyle
anlaşılmaktadır ki Anadolu'da da elimize birşey
geçmeyecektir. Bu şartlar altında, bu anlaşmayı
imzalamamanın ve Türklerle doğrudan doğruya görüşmelere
geçmenin İtalya için daha uygun olacağı fikri
aklıma gelmektedir. Türkiye Asya'da parçalanırken,
Yunanistan topraklarını iki katına çıkarırken
İtalya'nın hissesine birşey düşmemesini Parlamentoma
nasıl anlatabilirim. Bu şartlar altında milli,
ekonomik ve ahlaki bakımlardan, İtalya'nın hissesine
birşey düşmemesini Parlamentoma nasıl anlatabilirim.
Bu şartlar altında milli, ekonomik ve ahlaki bakımlardan,
İtalya'nın haklarının korunduğunu nasıl savunabilirim.
Ortaya atacak belirli tekliflerim yok, ama Anadolu'nun
taksimi meselesinin, geniş görüş açısından yeniden
ele alınmasını istiyorum." diyor.
Sinyor Nittiye cevap vermek ve onu aksi görüşlere
ikna etmek görevini Lloyd George üstleniyor ve
diyor ki, "İtalya Avusturya tepelerini ele
geçirmekle en büyük düşmanı ile olan sınırlarını
güvenlik altına aldı. Bunun da ötesinde sorumluluğa
girmeksizin bütün İtalya'yı besleyecek güçteki
Güney Doğu Anadolu buğday ambarına sahip oldu.
Antalya'nın muzlarını, hurma ve portakallarını
ele geçirdi. Kafkasya'yı bütün zenginlikleri ile
İtalya'nın mandasına vermek istedik, İtalya kabul
etmedi. Halbuki İngiltere'ye Mezopotamya ve Filistinde
büyük masraflar yapmayı ve önemli ölçüde asker
barındırmayı gerektiren çöller bırakıldı. Bütün
bunlar Sinyon Nitti'nin Parlamentosuna cazip şekilde
sunabileceği hususlardır. "( Bakınız: İngiliz
Kaynaklarından Türk Kurtuluş Savaşı - Taner Baytok,
Başnur Matbaası/Ankara 1970)
Bu ilginç diyaloğu buraya aktarırken, asıl amacım
belki ilk bakışta gözden kaçan bir noktaya daha
petrolün dünya ekonomi ve savunma stratejilerindeki
öneminin tam manasıyla anlaşılmadığı bir dönemde
dahi ingilizlerin ileriyi görerek petrol bölgelerine
verdikleri değere dikkatleri çekmektir.
Nitekim, İsmet Paşa'da Lozan'da Milliyetçi Hareketin
hemen hemen bütün görüş ve taleplerine Müttefikleri
ikna edebilmiş, ama Musul Meselesinde İngilizleri
bir adım dahi geriletememiştir.
Ordu Doğu, Irak ve Musul Batı için dün neyse bugün
de aynıdır. Süper Güç dün İngiltereydi, bugün
ise İngiltere ile işbirliği içinde Birleşik Amerika
bu görev ve konumu üstlenmiş bulunmaktadır.
ABD, hareket halinde ki makinaların halihazırda
ve belki de önümüzdeki en az 30 yıl zarfında vazgeçilmez
ve rakipsiz enerji kaynağı olan petrol monopolünü
kimseye kaptırmamakta veya bu monopolü başkaları
ile paylaşmamakta kararlı görünmektedir.
Aksine durumlar ortaya çıktığında bunun üstesinden
gelmek için ABD kuvvete başvurmaktan kaçınmamıştır.
ABD'nin geçmişte değişik dönemlerde Vietnam, Somali
ve Irak'a müdahalelerinin altında yatan "Vital
Nationel Interest' - hayati milli çıkar 'ın tek
izahı petrolün ABD stratejilerindeki önemli yeridir.
Kanaatimce görünürdeki neden terörizmle mücadele
olsa dahi, Afganistan'a müdahaleyi mümkün kılan
çıkar hesapları doğuya gidebilecek petrol yollarını
ve bu monopolü kaptırmama niyeti ile de ilgilidir.
ABD Irak'a müdahale etmekle petrol fiatlarını
yeniden kontrol altına almış, Somali'de uzaydan
çok zengin petrol yataklarının mevcudiyeti ihtimalini
tesbit ettikten sonra askeri müdahale esnasında
bunu bizzat mahallindeki tetkiklerle kanıtlamak
imkanını elde etmiştir. Orta Asyada ise, Hazar
çanağından çıkarılacak petrolü, Batıda müttefiki
Türkiye'ye ilaveten birde doğuda egemen olacağı
bir ülke, yani Afganistan, ile kontrol altında
tutmak amacını gütmüştür.
Irak 2 Ağustos 1990'da Kuveyti işgal etmiştir.
1980'li yıllarda Iran - Irak savaşı sırasında
Kuveyt, Irak'ın ihtar ve tehditlerine rağmen,
Basra Körfezi'nde milliyeti ihtilaflı bölgelerdeki
kuyulardan petrol çıkarılması işlemini sürdürmüştü.
Kuveyt, ayrıca , meydan okumanın veya basiretsizliğin
hudutlarını genişleterek, Kuveyt'le Suudi Arabistan
arasındaki tarafsız bölgede Japon'lara petrol
arama ve çıkarma ruhsatı da vermişti. Nitekim,
Japonlar bu bölgede günde üçyüz bir varil petrol
çıkarmaktaydılar. Kuveyt, OPEC'in otorite ve kararlarını
da artık hiçe saymaktaydı. Nitekim, OPEC'in sınırlamaya
çalıştığı üretim limitlerini tanımayarak, daha
ucuza satılacağını bilsede üretebildiği kadar
çok petrol satıp bundan elde ettikleri geliri
başka yatırım alanlarında değerlendirmeyi açıkca
tercih etmeye başlamıştı. Kuveyt yatırım fonlarının
Bristish Petroleum ve PANAM dahil birçok firmalarda
mülkiyet sahibi olmaları ABD ve müttefiklerini
son derece rahatsız etmeye başlamıştı.
1990'lı yılların başlarında Orta Doğu'da bir başka
önemli gelişme, Suudi Arabistan'daki üretimde
olan petrol kuyularının artık verimli dönemlerinin
sonuna gelinmesi ve yeni petrol arama ve çıkarma
izinleri için bu ülke ile müzakerelere girişme
ihtiyacının ortaya çıkmış olması idi. Japonya
ve Almanya'nın Suudi Arabistan ile yürüttüğü flörtleşmeden
ABD hiç de memnun görünmüyordu.
ABD, Japonya ve Almanya ile 20.inci asrın ilk
yarısında iki dünya harbi yaşanmıştı. Bu ülkelerin
askeri ve teknolojik güce ulaştıkları anda ellerinin
kollarının doğru durmayacağı biliniyordu. Almanya
ve Japonya 'nın ABD karşısındaki başlıca zaafları,
her ikisinin de nükleer silah ve petrol arama
teknoloji ve imkanlarına sahip bulunmayışları
idi. Şimdi, 1990 başlarında, ABD'nin Orta Doğu
ve Basra Körfezindeki "hayati çıkarları"
tehdit altında kalmış ve tehlikeye düşmüştü. ABD'nin
müdahalesi ve gereken dersi vermesi, artık kaçınılmaz
bir olgu halini almıştı. Nitekim öyle de oldu.
(Bakınız: Bir Asker - Bir Diplomat Güven Erkaya
- Taner Baytok, Doğan Kitap 2001)
ABD'nin Irak'a müdahale ettiği 1990 yılında ABD
Genelkurmay Başkanlğı görevinde bulunan şimdiki
Dışişleri Bakanı General Colin Powell'in "My
American Journey" adlı 1995'te yayınlanan
otobiyografisinde Irak Harbi konusunda ilk ağızdan
çok önmeli bilgiler vardır. Benim burada kısaca
temas etmek istediğim husus, otobiyografide yer
verilen herkesin ibretle okuması gerektiğine inandığım
iki konudur.
Bunlardan ilki, Saddam Hüseyin'in Kuveyt işgale
Amerika'nın Bağdat'taki kadın büyükelçisi tarafından
teşvik ve ikna edildiği hususudur. İkinci nokta
ise, Genelkurmay Başkanı sıfatıyla Colin Powel'ın
Suudi Arabistan'ın washington Büyükelçisini Genelkurmaydaki
makamına çağırarak onunla yaptığı konuşmadır.
Powell'ın kitabında Suudi Büyükelçisini çağırarak
Suudi Arabistan'ın Irakla harp halinde olduğunu
tebliği ettiğini, Büyükelçinin bu konuda Riyad'dan
kendisine intikal etmiş bir bilgi bulunmadığını
belirtmesi üzerine 'de yanlış anlamayı düzeltmek
için bu durumu hükümetine duyurması için kendisini
çağırdığını söylediğini anlatıyor.
ABD'nin Irak'a müdahalesinin birçok bilinen, bilinmeyen,
olay anlaşılıp anlaşılamayan sonuçları oldu. Benim
sıralamam ise şu şekildedir.
1- ABD, bu bölgedeki petrol tekelini başkalarına
kaptırmağa niyetli olmadığını göstermiştir. Olayları
ve bunların finansal piyasalardaki etkilerini
takip edemeyecek duruma düşen Almanya ve Japonya'yı
bu bölgeden ve petrol sektoründen ellerini eteklerini
çekmeğe mecbur etmiştir.
2- Irak yanında Kuveyt ve Suudi Arabistan 'a gerekli
ders verilmiş, katkıları olmadan elde ettikleri
gelirlerle ne oldum delisi olan bu ülkeler hizaya
getirilmiş ve fakir ülkeler konumuna düşürülmüşlerdir.
3- ABD, harp sırasında elindeki silahları denemiş,
eski ve köhne olanları elinden çıkarmış, hepsinin
bedelinin Suudilere ödetmiştir. Irak'a büyük bedellerle
satılan sofistike silahlar imha edilmiş ve bu
ülkenin askeri gücü sarsılmıştır.
1990 'lı yılların başında ABD'nin hayati çıkarları
ile çok yakından ilgili bu olayları hemen yanıbaşımızda
cereyan etmiştir. Bekamızla ilgili konudaki politika
ve stratejilerimizin " Bir koy beş al"
köşebaşı kumar sloganı ile özetlendiğini ve Irak'taki
gelişmelerin PKK belasını başımıza musallat ettiğini,
haysiyetli bir Genelkurmay Başkanımızı istifa
edecek konuma getirdiğini hatırlatmak acık ve
infialimizin büyüklüğünü anlatmağa bilmem yeterli
midir? (Bakınız, Bir asker, Bir Diplomat, Doğan
Kitapçılık, Taner Baytok)
Kanaatimce ABD'nin kendi çıkarları doğrultusunda
1990 'da başlattığı ve yürüttüğü Irak ve Orta
Doğu Harekatı, ne yapacağı belli olmayan ve Türkiye'ye
daima düşman gözü ile bakan bir diktatörün idaresindeki
Irak'ın haddinin bildirilmesi açısından elbette
ülkemiz yararına olmuştur. Bu harekat sırasında
ABD Türkiye'den istediği katkının ölçüsünü makul
tutmasını bilmiş ve bu katkıyı İncirlik Havaalanının
kullanımı ile sınırlandırmıştır. Böylece bazı
idareciler Türkiye'de Lozan Anlaşması ile alınamayan
Musul ve Kerkükün hayalleri ile yanıp tutuşurken
telafisi mümkün olamayacak hatalardan ülkemiz
korunmuştur.
1990 Irak harekatında ABD'nin ulaşamadığı tek
hedef Saddam Hüseyin'in devrilmesini gerçekleştirememek
olmuştur. Bunun ABD stratejileri ve "Hayati
Çıkarları" açısından taşıdığı önem küçümsenebilecek
kadar azdır.
Hal böyle olmakla birlikte ABD'nin Irak'a muhtemel
bir saldırısı ve bu alanda ABD'nin Türkiye'den
olabilecek talepleri bugünkü politika gündemimizi
ve medyamızı da fazlasıyla meşgul eden bir konu
olarak durmaktadır. Bu taleplerin hayal gücü zorlanarak,
Türk silahlı kuvvetlerinin tank ve piyade gücünden
Irakın kuzeyden işgali harekatında yararlanılacağı
senaryolarına kadar vardırıldığına şahit olunmaktadır.
Dışişleri Bakanımızın, yer ve ortama göre , her
defasında Irak konusundaki yaklaşımmımıza değişik
yorumlar getiren konuşmaları, Başbakanımızın ABD
gezisini, yola çıkarken yaptığı açıklamalarla,
adeta bu konunun tekeline sokması ise endişe vericidir.
Başban Bush'un Clinton'un dünyada barışa ağırlık
veren politikalarından sonra ABD'nin çıkarlarını
soğuk savaşa dönülmesinde ve savunma masraflarının
yeniden arttırılmasında bulan bir yeni yaklaşım
içinde olduğu gözlenmektedir. Terrörizm kuruluşlarının
ve terrörizmi destekleyen ülkelerin nükleer silahlara
başvurma olasılığını ileri sürerek Bush yönetiminin
bunlara karşı nükleer silah teknolojisini ileri
götürme ve silah sanayi'ini yeniden ön plana çıkarma
gayretlerini, Avrupa Birliği'nin ve onun nüvesini
oluşturan Almanya'nın rekabet gücünü giderek arttırması
karşısında Amerikan çıkarları açısından, belki
de anlayışla karşılamak gerekir.
ABD'nin, savunmaya yönelik politikaları ve bu
amaçla petrol tekelini elinde bulundurmak asıl
hedefi ile birlikte mütalaa edildiğinde, Saddam'ı
bahane ederek birgün Irak'ta sıcak savaşı yeniden
başlatmasını beklemek yanlış olmayabilir.
Böyle bir girişimde bulunurken ABD"nin güveneceği
iki müttefik ülke, İngiltere ve Türkiye olacaktır.
Nitekim, Afganistan'da da bu olaylar bu yolda
gelişmiştir. Afganistan'daki barışı tesis etme
çabalarında ABD, İngiltere ve Türkiye'yi yanına
almış, Avrupa Birliği ve Almanya'ya sıcak bakmamıştır.
Afganistan'daki gücün komutanlığına Türkiye ile
birlikte ortak olmak gayretlerinde Almanya'ya
yüz vermemiştir.
Sırası gelmişken, burada genel stratejiler konusunda
bir saptama daha yapmak istiyorum: NATO'nun ağırlıklı
olduğu ve Avrupa Birliği'nin ivme kazanmağa çalıştığı
yıllarda Türkiye'nin Avrupa'nın içinde ve onunla
birlikte ve ABD'nin yanında yer alması fikri savunulur,
aksi takdirde ABD'nin Türkiye'yi kendi maksatlarına
alet edeceğinden korkulurdu. Bugün de değişen
dünya koşullarını dikkate almadan, bazı resmi
görüşmelerde dahi dile getirilen bir husus, Türkiye'nin
Avrupa birliğine üyeliği konusunda ABD'nin tavassut
ve arabuluculuğunu talep etmektir. Böyle bir hareket
tarzı, ABD ile Avrupa'nın bugün birbirlerinin
rakibi olduğu gerçeğini hiç dikkate almamaktır
ve bunun başarı şansı bulunmamaktadır.
Avrupa Birliği - Türkiye ilişkilerinin olabildiğince
ileriye götürülmesi ve bu birliğe tam üyeliğimizin
bir an önce gerçekleşmesi için her türlü gayretin
gösterilmesi ülkemizin lehinedir. Ancak, Avrupa
Birliği'nin Ülkemize karşı tutum ve yaklaşımları
bilinmektedir ve bunlar pek de iç açıcı değildir.
Ayrıca birliğin savunma ve güvenlik konularındaki
zaafı ve değil Hazar Denizi çanağı ve Basra Körfezi
gibi önemli stratejik bölgelerde, Avrupa'nın savunmasında
dahi etkinliği sınırlı kalan savunma politika
ve önlemleri bilinmektedir. Bu nedenle ülkemizin
güvenliği açısından hayati önem taşıyan bu bölgelerdeki
savunma tedbirlerinde Türkiye'nin tabii ortağı
ABD olacaktır.
Aslında ortağı olmak için gayret gösterdiğimiz
Avrupa Orduğusunun dışında bırakılmış olmamız
ve başlangıçta büyük protestolarla karşılamamıza
rağmen sonradan "Bize karşı kullanılmaması
(!) " şartını bize gayrı resmi olarak bildirilmelerini
yeterli bularak bu oluşuma onayımızı vermemiz
dahi savunma konularında başkaca bir alternatifimizin
bulunmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır.
Irak'ta ABD'nin başka maksatları doğrultusunda
bir yeni harf başlatması, Türkiye'nin çıkarlarına
uygun değildir. Bize düşen görev, süper güç konumundaki
müttefikimizle bu konuda devamlı temas ve istişare
içinde kalmak ve gerçekleri daha makul değerlendirebilen
bir bölge ülkesi olarak, onun kaçınılmaz ve ikna
edici gerekçeleri olmadıkça böyle bir davranış
içine girmesine engel olmağa çalışmaktır.
ABD'nin Irak'a müdahalesi kaçınılmaz bir hal aldığı
ve bunu Türkiye'de kendi çıkarları açısından lüzumlu
gördüğü takdirde daha önceki savaşta olduğu gibi,
incirlik hava üssünde kalkacak ABD uçaklarının
operasyona katılmasına izin verilmesi bu ülke
için yeterli bir lojistik destek teşkil edecektir.
1990 Irak harekatı Türkiye'nin sosyal hayatında
derin yaralar açan PKK terrörizm belasını başımıza
sarmıştır. Bu nedenle Irakta girişilebilecek bir
harekeet karşısında Türkiye'nin hassasiyetini
anlamak gerekir.
Irak meselesinde Türk Hükümetlerinin bilinen genel
tutumu "bu ülkenin toprak bütünlüğüne riayet
edilmesi"dir . Yani Türkiye Irak'ın kuzeyinde
bir kürt devleti kurulmasına karşıdır. Ancak bu
genel yaklaşımın ayrıntıları bu amaçla yürütülen
çabaların, bu bölgedeki çeşitli kürt toplumları
ve ABD ve İngiltere gibi ülkelerle bu konudaki
ilişkilerin ve uygulanan politikaların neler olduğu,
gelişmeler karşısında varsa alternatifli yaklaşımların
neler olabileceği hususlarının da dikkatle incelenip
tesbit ve uygulanmaya konması kaçınılmazdır.
1995 senesinde Dublinde büyükelçi iken yaşadığım
bir tecrübe beni bu konuda endişeye ve ihtiyatlı
olmağa sevketmektedir.
Her sene periodik olarak yapılması mutad olan
İngiltere, ABD ve Kuzey Iraktaki kürt toplumlarının
temsilcilerinin katılacağı bir toplantının bu
kez İrlandada yapılacağını öğrenince Dublindeki
ABD Büyükelçisi John F.Kennedy'nin kız kardeşi
Jean Kennedy - Smith'e giderek bilgi aldım. Bu
toplantıya Türkiye'nin de katılacağından emindim,
ama maalesef durum hiç de öyle değildi. Bu toplantıya
Türkiyenin katılmasını Bayan Büyükelçinin de desteğini
alarak sağladım. Keyfiyetten ve toplantıdan gönderdiğim
telgraf sayesinde Bakanlığımın da haberi oldu.
Bakanlığımızın yetenekli bir diplomatı beraberinde
MİT'ten de biri olduğu halde İrlandaya gelip toplantıya
katıldı. MİT'cinin, Başbakanın temsilcisi olduğunu
Amerikalılara yayıp kendisini heyet Başkanımızın
her söylediğini toplantıda nakzetmeğe memur saydığından
başkanım dert yandığını hatırlıyorum ve şimdi
durumun daha iyi olduğunu düşünmek istiyorum.
-
Geri -
|