Mart 2004  Sayı: 67 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MART 2004  

KIBRIS’TAKİ TARİHİ HAKLAR VE BEDELİ ÖDENMİŞ KAZANIMLAR

MAHMUT YILBAŞ

“...Türkiye ve KKTC, içten ve dıştan kuşatılıyor ve sistematik saldırılara hedef oluyor. Batı, yine, Türke çullanıyor; AB, ABD, BM ve onların içteki ‘işbirlikçileri’ hep birlikte üstümüze geliyor... “Çözüm” planını imzalatmak için verilen süre geçiyor, yeni bir tarih geliyor, ‘bu son tarih’ deniyor. Sonra bir tarih, bir tarih daha... Bıkmıyor, usanmıyor, utanmıyorlar, peş peşe, tekrar tekrar üstümüze geliyorlar: ‘İm-za-laa!’ diyorlar. Türkiye’ye sanki Harb-i Umumi’den mağlup çıkmış bitkin Osmanlı Ülkesiymiş gibi davranıp bastırıyorlar: ‘İmzala!’ Kıbrıs’ta kazanılmış haklarından hukukundan vazgeç; teslim ol; KKTC’yi teslim et diyorlar...”(1)

Osmanlı Kıbrıs’ı 1571’de hakimiyeti altına almış ve 307 yıl süren bu hakimiyet 1877-1878, Osmanlı-Rus harbine kadar sürmüştür. 4 Haziran 1878 tarihinde bir antlaşma ile Kıbrıs, İngiltere Yönetimine bırakılmıştır. İngiltere, bu antlaşmaya göre, kiracı olarak ve bazı özel koşullar çerçevesinde, Kıbrıs’ta bulunmuştur. Osmanlı  İmparatorluğu’nun Almanya’nın müttefiki olarak I. Dünya Savaşı’na girmesini bahane ederek 5 Kasım 1914  tarihinde Osmanlı’ya savaş ilan eden İngiltere Kıbrıs’ı tek taraflı ve uluslararası antlaşma kurallarına aykırı olarak ilhak ettiğini de açıklamıştır.

İngiliz yönetimi ile birlikte Kıbrıs’ta Türklerin çilesi de başlamıştır. Hedef “Türklerin Rum saldırıları ile sindirilmesidir.” Bu nedenle Ada’nın her tarafına serpilmiş köylerde yaşayan Türkler, Rum saldırılarına hedef olmuşlardır. İngiliz Yönetimi ile başlayan Rum baskısı  sonunda Kıbrıs’tan anavatan Türkiye’ye toplu göçüşler olmuştur.

Rum ve Yunan ikilisinin  Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek gayesiyle Türk toplumuna düşmanca saldırmaya başlaması sonuçta Kıbrıs Türklerini ulusal kimliklerini korumaya sevk etmiştir. Kıbrıs Ada’sının Yunanistan’a ilhak edilmesini engellemek ve Türk toplumunun yunan Egemenliği altına sokularak yok olmasına meydan vermemek için Milliyetçilik şuuruna sıkı sıkı sarılmıştır.

Kıbrıs Türk halkını yok etmek veya sindirerek Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmeyi gaye edinmiş bulunan Rum ve Yunan ikilisi bu arzularını gerçekleştirmek için ‘Eoka’ Terör Çetesi’ni kurarak soykırıma başlamışlardır. Bu soykırım çetesinin dayanağı Yunanistan ve Kıbrıs’ta Kilise-Okul-Kışla üçlüsü olmuştur.  Bu terör çetesinin ilk elemanları Kıbrıs Manastırı’na mensup papazlardır. Bu papazlar soykırım faaliyetlerine fiilen katılmış pusu ve silahlı çatışmalarda rol almışlardır.

Manastırlar, kiliseler ve papazlar Eoka Terör Çetesi’nin Türkler’e karşı uyguladıkları soykırımın elebaşı görevini yüklenmişler ve Nisan 1955 tarihinde bombalarını patlatarak icraata geçmişlerdir. ‘Eoka’ Türk’ün ulusunun düşmanı olmuş Etniki Eterya, Filiki Eterya ve İstanbul Patrikliği’nin Mavri Mira’sı gibi “Türk Kanı” dökmeye yemin etmiştir.

Rumların Eoka çetesi ile başlattığı soykırımına karşı Kıbrıslı Türkler Dr. Fazıl Küçük ve arkadaşları (KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Rauf Denktaş) liderliğinde can, namus ve mal emniyetlerini savunmak için ilk “Ulusal Direniş Harekatı”nı başlatmışlardır. “Eğer Türklerin iyiliğini istersen, kendilerine her şeyden uzak durmalarını tavsiye ediniz. Aksi takdirde bundan sonra ilk kurban sen olacaksın” diyen Eoka’nın eli kanlı çete başı Grivas tarafından tehdit edilen Dr. Küçük Türk Bölgelerinde Direniş Grupları oluşturulmasına devam etmiştir. Böylece Volkan (Var olmak lazımsa kan akıtmamak niye kelimelerinden oluşmuştur.), 9 Eylül Cephesi (Osmanlı’nın Lefkoşe’yi fethi 9 Eylül 1570, Yunan Askerleri’nin denize döküldüğü 9 Eylül 1922) ve nihayet (TMT) Türk Mukavemet Teşkilatı kurularak, Türkün Varoluş Mücadelesi fiilen başlatılmış oldu. Türk Mukavemet Teşkilatı dönemi Anavatan Türkiye-Kıbrıs Türkü birlikteliğini 20 Temmuz 1974 Barış Harekatı’na götürmüştür. Bu dönemde Kıbrıs Türkü ölçüsüz fedekarlık ve kahramanlık göstermiştir. Dr. Fazıl Küçük, Şakir Özel, Selçuk Hoca, Dr. Rauf Denktaş, Dr. Burhan Nalbantoğlu ve Mustafa Kemal Tanrısevdi gibi önderler, bu varoluş mücadelesine önderlik yapmışlardır.

Bu tarihlerde Türkiye’nin Kıbrıs Politikası’da açıklık kazanmıştır. “Türk basınına Kıbrıs’la ilgilenmeye başlamış ve Millî Politikanın yanında tavır almıştır.”

Kıbrıs’la ilgili Türk Devlet Politikası:

Türkiye Kıbrıs Adası’nın Yunanistan’a ilhakına kesinlikle karşıdır ve asla kabul etmeyecektir. Bu politika Türk yetkililer tarafından “Kıbrıs, Coğrafi olarak Anadolu Yarımadasının bir uzantısıdır. Savaş durumunda Türkiye’nin ikmali ancak Batı ve Güney limanlarında mümkün olacaktır. Ama bu limanların hepside Kıbrıs’ın gölgesi altındadır. Eğer bu adayı elinde bulunduran, aynı zamanda Türkiye’nin batısındaki adaları elinde bulunduran devlet ise, o zaman Türkiye’yi etkinlikle çevrelemiş olacaktır. Hiçbir devlet kendi güvenliğini ne kadar yakın bir dost ve müttefiki olursa olsun, bir başka devlete bütünüyle teslim edemez.”diyorlar; Ayrıca, bunun içinde bir formül ileri sürüyorlardı: Türk halkı ile Türkiye çıkarlarını koruyacak en iyi çözüm TAKSİM’dir.

Bu çözümü Türk halkı da benimsemişti. Türk halkı 50’li yılların ortasından itibaren “Ya Taksim, Ya Ölüm” diyerek meydanlara çıktı. İlk “Ya Taksim, Ya Ölüm” mitingi Kıbrıs’ta yapıldı ve binlerce inançlı ve kararlı Türk katıldı.  İkinci miting ise 8 Haziran 1958 tarihinde İstanbul Taksim Meydanında yapıldı. Bu mitingden bir gün öncesinde Rumlar Kıbrıs’ta 54 Türk’ü öldürmüşlerdi. İstanbul Taksim Mitingi Türkiye’nin “Ya Taksim, Ya Ölüm” mitinglerine öncülük etmişti. Anadolu Türklüğü uyanmıştı ve ayağa dikilmişti. Bu dikiliş Kıbrıs Türkü’nün haklarını korumak içindi. Anavatanın Kıbrıs’ın elden gitmesine soydaşlarının yok olmasına ve Lozan ile kurulmuş Akdeniz’deki siyasal dengenin bozulmasına izin vermeyeceğini haykırmaktaydı.

Böyle bir sonucu ne bir Türk, ne de bir Türk Hükümeti kabul edebilirdi.

Türkiye öyle bir coşkunun içine girmişti ki 8 Haziran 1958 tarihli İstanbul mitinginden itibaren bir ay içerisinde Türkiye’nin her yanında tam 43 meydan mitingi yapılmış ve milyonlarca insanlar “Ya Taksim, Ya Ölüm” diyerek Türk Ulusu’nun kararlılığını göstermiştir.

Türk Ulusu’nun bu kararlı tutumu Kıbrıs Türkü’ne “Ayrı bir toplum” ve Türkiye’ye de “Garantör” olma hakkını kazandıran Zürih ve Londra Antlaşmalarının yapılmasını sağlamıştır. Böylece, her iki toplumun egemenliği, yönetme ve denetleme haklarını “Eşit” olarak paylaşacağı Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştu.

Ayrıca, Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kurucu iki ortağının anavatanları olan Türkiye ve Yunanistan’ın Garantörlük, yetki ve sorumlulukları da adaya gönderilen “Askeri Güçler”i ile de perçinleşmiş oluyordu.

Böylece, canı pahasına ve de çok büyük yokluk ve acılar içinde sürdürülmüş mücadele sonuç vermiş, hem ulusal kimlik korunmuş ve hem de Lozan ile tesis edilmiş Doğu Akdeniz’deki siyasal ve güç dengesinin korunması sağlanmıştır. Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nın adaya yerleşmiş olmasını, Türk Cemaat Meclis Başkanı Rauf Denktaş o günlerde şöyle ifade etmiştir:

“Kıbrıs Türk Alayı, Kıbrıs Türkü’ne 36 milyonluk bir kuvvet, 36 milyonluk bir iman ve 36 milyonluk bir güven getirmiştir.”

Böylece Kıbrıs Türkü uluslararası antlaşma ile;

- Kıbrıs Cumhuriyeti’nin eşit halkı kurucu ortağı olmayı kazanmıştı.

- Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı olan Enosis yasaklanmıştı.

- Kıbrıs Cumhuriyeti Yönetimi iki halkın siyasal eşitliğine uygun olarak pay edilmişti.

- Egemenlik hakları Türk Cemaat Meclisi tarafından kullanılacaktı. Kıbrıs Türkü artık Egemen bir halktı.

Rum/Yunan ikilisi, Türk tarafına bu hakları tanıyan Zürih ve Londra antlaşmalarına uzun süre tahammül gösteremedi ve “Akritas Planı”nı uygulamaya koyarak yeniden soykırıma başladı. 1963-1974 arası Kıbrıs Türkleri etnik kıyımla karşı karşıya kaldılar. Bu 11 yıl Kıbrıs Türkleri’nin en zor yılları oldu. 21-26 Aralık 1963 tarihleri arasındaki Kanlı Noel, 1964’te Çamlıköy, Gaziveren, Bağlıköy, Magosa, Yeşilköy, Kurutepe, Kocatepe, Erenköy, Yalova, Limasol, Baf ve diğer birçok Türk yerleşim yerleri Rumların saldırılarına maruz kalmış ve birçok şehit vermişlerdir. O günlerde İsmet İnönü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada durumu şöyle anlatıyordu: “Büyük Meclis emin olmalıdır ki, Kıbrıs’ta dökülen kanlar milletimizi ne kadar teessüre gark ediyorsa, buna karşı hissettiğimiz infial ve hiddette o kadar şiddetli ve kesindir. Vatandaşlarımıza karşı Kıbrıs’ta yaşayan ırkdaşlarımıza karşı mükellef olduğumuz vecibeleri yerine getireceğiz. Bugün Türk uçakları Kıbrıs’taki mücadele meydanlarına gitmişler, görünmüşler ve ilk ihtarı yapmışlardır... Aralık, 1963.

“Her mihneti çekmeye her fedakarlığı yapmaya kararlı olan insanlar, haklarında muzaffer olabilir... Kıbrıs davası uzun sürecektir. Kıbrıs davası ne kadar sürerse göze almışızdır... haklıyız, muvaffak olacağız. Nisan, 1964.”

“Topraklarına bağlılıklarını kanları ile ispat etmiş olan Kıbrıs’lı Türkler, vatanları olan yerlerinde bütün haklarına sahip olarak, huzur ve güven içerisinde yaşayacaktır. Bunu temin etmek Türkiye için bir şeref görevidir. Mayıs, 1964.”

Adadaki Türk toplumu gerek Eoka’nın ve gerekse Makarios’un ikili oyunlarından bıkmıştır; Sabrı kalmamıştır; bir toplumun yok edilmesi boyutuna ulaşan saldırılarına karşı koymanın, varlıklarını korumanın tek yolu kalmıştır. O da otonom bir Türk yönetimini ilan etmek. Bu görüş 1967 yılında Türk toplumu tarafından benimsenir ve uygulama kararı alınır.

Nihayet 1974 Haziran ayında bir darbe ile Nikos Sampson Kıbrıs Rum İdaresinin başına gelir ve adada çatışmalar başlar. Bu olaylar üzerine Türkiye Garantörlük hakkını kullanarak 20-22 Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı’nı yapar. Barış Harekatı sonunda Ada’da yıllarca Rum baskı ve zorbalığı yaşayan Türk Toplumu Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi’nden sonra Kıbrıs Türk Federe Devleti ve 1983 yılında da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan eder.

11 yıl (1963-1974) direniş mücadelesi veren Kıbrıs Türkleri, 1974 Barış Harekatı’ndan sonra korku ve savaş olmadan kendi bölgelerinde huzur içinde yaşamaya ve ekonomik olarak canlanmaya başladılar. 1978-1983 arası Kuzey Kıbrıs’ta yatırımlar en yüksek seviyelere çıktı. Ekonomi yıllık % 6-8 büyüme hızını yakaladı. İhracat arttı, yeni iş imkanları ile gelir ve hayat seviyesi yükseldi. Üniversiteler açıldı. Türkiye’den KKTC’ye yapılan maddi katkı, yılda elli milyon dolardan, ikiyüzelli milyon dolara çıkmıştı. Türkiye Kıbrıs için büyük fedakarlıklar yapmış, yıllarca silah ambargolarına karşı koymuştur.

Bunlar Türkiye ve Kıbrıs Türkleri’nin Kıbrıs Adası için yaşadığı tarihi gerçeklerin bir bölümüdür. Niçin uzun uzun anlatılmaya çalışılmıştır? Gelinen son noktada, bu gerçekleri, hem Kıbrıs ve hem de Türkiye’de yetkili yetkisiz bir takım çevreler unutmuş gibi davranmakta veya görmezlikten gelmişlerdir. Bunların başını bir takım siyasetçiler ve mütareke basını çekmektedir. Onlara göre ya anlaşılacak {karşı tarafın (Yunanistan, Rum, AB ve ABD ortaklığı) istedikleri verilecek} veya “Haçlı” istekleri Kofi Annan tarafından “boşluk” doldurulmak suretiyle yerine getirilecek. Bütün düzen, oyun bu senaryoya göre oynanmakta ve Türk Ulusu uyutularak aldatılmaya çalışılmaktadır. Oyunun aktörleri, siyasetçi, mütareke basını, dışa bağımlı iş çevreleri, AB, ABD ve Yunan-Rum tarafı rollerini büyük bir hassasiyetle ve gayretle yerlerine getiriyorlar.

Peki Anavatan ve Yavru vatan Türkü bu oyunları yutuyor mu? Asla! KKTC Cumhurbaşkanı, yaşayan en büyük “Mücahit” Rauf Denktaş’ın son Ankara ziyaretinde bunu gördük, dünya Türk Halkının sayın Denktaş’a nasıl sahip çıktığına şahit oldu.

Türk ulusu, Kıbrıs’a Kıbrıs Türkü’ne ilk günlerde olduğu gibi, sahip çıkılmasını istiyor. Aksini Türklüğe ve Türk davasına ihanet olarak değerlendiriyor. Bunu yapanları kim veya hangi kurum olursa olsun, bağışlamayacağını haykırıyor.

Türk halkı, Kıbrıs, Türkiye’nin Millî davasıdır. Ancak, “dik durarak kazanılır” susmak, sessiz kalmak, eğri oturmak, boyun eğmek, Rum’a, Yunan’a hizmet etmek dış güçlerle işbirliğine girmektir. Bunu yapanlar varsa, affedilmez suç işlemektedir, demektedir. Bedelini ödemeden, karşılığı verilmeden, kimse Türk Halkından haklarını, kazanımlarını, gasp edemez, buna göz yumulamaz, izin verilemez demektedir.

Kıbrıs, Türkiye Cumhuriyeti Devleti için sadece “Millî” bir dava değil aynı zamanda namusudur da. Gelmiş geçmiş Türk Hükümetleri ve Kıbrıs Türk Liderliği bu bilinçle hareket etmişlerdir, onların çabaları ve dik duruşları ile Kuzey Kıbrıs Türk Devleti kurulmuş ve bugünlere kadar yaşatılmış, bağımsızlığını korumuştur. Bu devleti yaşatmak her Türkün boynunun borcu olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil eden sorumluların ve kurumlarının da görevidir. Türk Halkı üzerine düşeni bugüne kadar yapmıştır ve yapacaktır; Sayın Denktaş’ın istediği “Ses”i en gür ve en sarsılmaz şekilde vermeye devam edecektir. İster Kıbrıs’ta ve isterse Türkiye’de var olduğu söylenen işbirlikçiler ile zamanında konuşup bugün susanlar ince hesaplarını bir tarafa bıraksınlar.

Günü geldiğinde, onlardan, Türk Halkı hesap sormaz, sanılmasın.

 

DİPNOT

1. Bilal N. Şimşir; AB, AKP ve Kıbrıs, s. 11.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |