|
KIBRIS’TAKİ TARİHİ HAKLAR VE BEDELİ ÖDENMİŞ
KAZANIMLAR
MAHMUT YILBAŞ
“...Türkiye ve KKTC, içten ve dıştan kuşatılıyor
ve sistematik saldırılara hedef oluyor. Batı,
yine, Türke çullanıyor; AB, ABD, BM ve onların
içteki ‘işbirlikçileri’ hep birlikte üstümüze
geliyor... “Çözüm” planını imzalatmak için
verilen süre geçiyor, yeni bir tarih geliyor,
‘bu son tarih’ deniyor. Sonra bir tarih, bir
tarih daha... Bıkmıyor, usanmıyor, utanmıyorlar,
peş peşe, tekrar tekrar üstümüze geliyorlar:
‘İm-za-laa!’ diyorlar. Türkiye’ye sanki Harb-i
Umumi’den mağlup çıkmış bitkin Osmanlı
Ülkesiymiş gibi davranıp bastırıyorlar:
‘İmzala!’ Kıbrıs’ta kazanılmış haklarından
hukukundan vazgeç; teslim ol; KKTC’yi teslim et
diyorlar...”(1)
Osmanlı Kıbrıs’ı 1571’de hakimiyeti altına almış
ve 307 yıl süren bu hakimiyet 1877-1878,
Osmanlı-Rus harbine kadar sürmüştür. 4 Haziran
1878 tarihinde bir antlaşma ile Kıbrıs,
İngiltere Yönetimine bırakılmıştır. İngiltere,
bu antlaşmaya göre, kiracı olarak ve bazı özel
koşullar çerçevesinde, Kıbrıs’ta bulunmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya’nın müttefiki
olarak I. Dünya Savaşı’na girmesini bahane
ederek 5 Kasım 1914 tarihinde Osmanlı’ya savaş
ilan eden İngiltere Kıbrıs’ı tek taraflı ve
uluslararası antlaşma kurallarına aykırı olarak
ilhak ettiğini de açıklamıştır.
İngiliz yönetimi ile birlikte Kıbrıs’ta
Türklerin çilesi de başlamıştır. Hedef
“Türklerin Rum saldırıları ile sindirilmesidir.”
Bu nedenle Ada’nın her tarafına serpilmiş
köylerde yaşayan Türkler, Rum saldırılarına
hedef olmuşlardır. İngiliz Yönetimi ile başlayan
Rum baskısı sonunda Kıbrıs’tan anavatan
Türkiye’ye toplu göçüşler olmuştur.
Rum ve Yunan ikilisinin Kıbrıs’ı Yunanistan’a
ilhak etmek gayesiyle Türk toplumuna düşmanca
saldırmaya başlaması sonuçta Kıbrıs Türklerini
ulusal kimliklerini korumaya sevk etmiştir.
Kıbrıs Ada’sının Yunanistan’a ilhak edilmesini
engellemek ve Türk toplumunun yunan Egemenliği
altına sokularak yok olmasına meydan vermemek
için Milliyetçilik şuuruna sıkı sıkı
sarılmıştır.
Kıbrıs Türk halkını yok etmek veya sindirerek
Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmeyi gaye edinmiş
bulunan Rum ve Yunan ikilisi bu arzularını
gerçekleştirmek için ‘Eoka’ Terör Çetesi’ni
kurarak soykırıma başlamışlardır. Bu soykırım
çetesinin dayanağı Yunanistan ve Kıbrıs’ta
Kilise-Okul-Kışla üçlüsü olmuştur. Bu terör
çetesinin ilk elemanları Kıbrıs Manastırı’na
mensup papazlardır. Bu papazlar soykırım
faaliyetlerine fiilen katılmış pusu ve silahlı
çatışmalarda rol almışlardır.
Manastırlar, kiliseler ve papazlar Eoka Terör
Çetesi’nin Türkler’e karşı uyguladıkları
soykırımın elebaşı görevini yüklenmişler ve
Nisan 1955 tarihinde bombalarını patlatarak
icraata geçmişlerdir. ‘Eoka’ Türk’ün ulusunun
düşmanı olmuş Etniki Eterya, Filiki Eterya ve
İstanbul Patrikliği’nin Mavri Mira’sı gibi “Türk
Kanı” dökmeye yemin etmiştir.
Rumların Eoka çetesi ile başlattığı soykırımına
karşı Kıbrıslı Türkler Dr. Fazıl Küçük ve
arkadaşları (KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Rauf
Denktaş) liderliğinde can, namus ve mal
emniyetlerini savunmak için ilk “Ulusal Direniş
Harekatı”nı başlatmışlardır. “Eğer Türklerin
iyiliğini istersen, kendilerine her şeyden uzak
durmalarını tavsiye ediniz. Aksi takdirde bundan
sonra ilk kurban sen olacaksın” diyen Eoka’nın
eli kanlı çete başı Grivas tarafından tehdit
edilen Dr. Küçük Türk Bölgelerinde Direniş
Grupları oluşturulmasına devam etmiştir. Böylece
Volkan (Var olmak lazımsa kan akıtmamak niye
kelimelerinden oluşmuştur.), 9 Eylül Cephesi
(Osmanlı’nın Lefkoşe’yi fethi 9 Eylül 1570,
Yunan Askerleri’nin denize döküldüğü 9 Eylül
1922) ve nihayet (TMT) Türk Mukavemet Teşkilatı
kurularak, Türkün Varoluş Mücadelesi fiilen
başlatılmış oldu. Türk Mukavemet Teşkilatı
dönemi Anavatan Türkiye-Kıbrıs Türkü
birlikteliğini 20 Temmuz 1974 Barış Harekatı’na
götürmüştür. Bu dönemde Kıbrıs Türkü ölçüsüz
fedekarlık ve kahramanlık göstermiştir. Dr.
Fazıl Küçük, Şakir Özel, Selçuk Hoca, Dr. Rauf
Denktaş, Dr. Burhan Nalbantoğlu ve Mustafa Kemal
Tanrısevdi gibi önderler, bu varoluş
mücadelesine önderlik yapmışlardır.
Bu tarihlerde Türkiye’nin Kıbrıs Politikası’da
açıklık kazanmıştır. “Türk basınına Kıbrıs’la
ilgilenmeye başlamış ve Millî Politikanın
yanında tavır almıştır.”
Kıbrıs’la ilgili Türk Devlet Politikası:
Türkiye Kıbrıs Adası’nın Yunanistan’a ilhakına
kesinlikle karşıdır ve asla kabul etmeyecektir.
Bu politika Türk yetkililer tarafından “Kıbrıs,
Coğrafi olarak Anadolu Yarımadasının bir
uzantısıdır. Savaş durumunda Türkiye’nin ikmali
ancak Batı ve Güney limanlarında mümkün
olacaktır. Ama bu limanların hepside Kıbrıs’ın
gölgesi altındadır. Eğer bu adayı elinde
bulunduran, aynı zamanda Türkiye’nin batısındaki
adaları elinde bulunduran devlet ise, o zaman
Türkiye’yi etkinlikle çevrelemiş olacaktır.
Hiçbir devlet kendi güvenliğini ne kadar yakın
bir dost ve müttefiki olursa olsun, bir başka
devlete bütünüyle teslim edemez.”diyorlar;
Ayrıca, bunun içinde bir formül ileri
sürüyorlardı: Türk halkı ile Türkiye çıkarlarını
koruyacak en iyi çözüm TAKSİM’dir.
Bu çözümü Türk halkı da benimsemişti. Türk halkı
50’li yılların ortasından itibaren “Ya Taksim,
Ya Ölüm” diyerek meydanlara çıktı. İlk “Ya
Taksim, Ya Ölüm” mitingi Kıbrıs’ta yapıldı ve
binlerce inançlı ve kararlı Türk katıldı.
İkinci miting ise 8 Haziran 1958 tarihinde
İstanbul Taksim Meydanında yapıldı. Bu mitingden
bir gün öncesinde Rumlar Kıbrıs’ta 54 Türk’ü
öldürmüşlerdi. İstanbul Taksim Mitingi
Türkiye’nin “Ya Taksim, Ya Ölüm” mitinglerine
öncülük etmişti. Anadolu Türklüğü uyanmıştı ve
ayağa dikilmişti. Bu dikiliş Kıbrıs Türkü’nün
haklarını korumak içindi. Anavatanın Kıbrıs’ın
elden gitmesine soydaşlarının yok olmasına ve
Lozan ile kurulmuş Akdeniz’deki siyasal dengenin
bozulmasına izin vermeyeceğini haykırmaktaydı.
Böyle bir sonucu ne bir Türk, ne de bir Türk
Hükümeti kabul edebilirdi.
Türkiye öyle bir coşkunun içine girmişti ki 8
Haziran 1958 tarihli İstanbul mitinginden
itibaren bir ay içerisinde Türkiye’nin her
yanında tam 43 meydan mitingi yapılmış ve
milyonlarca insanlar “Ya Taksim, Ya Ölüm”
diyerek Türk Ulusu’nun kararlılığını
göstermiştir.
Türk Ulusu’nun bu kararlı tutumu Kıbrıs Türkü’ne
“Ayrı bir toplum” ve Türkiye’ye de “Garantör”
olma hakkını kazandıran Zürih ve Londra
Antlaşmalarının yapılmasını sağlamıştır.
Böylece, her iki toplumun egemenliği, yönetme ve
denetleme haklarını “Eşit” olarak paylaşacağı
Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştu.
Ayrıca, Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kurucu iki
ortağının anavatanları olan Türkiye ve
Yunanistan’ın Garantörlük, yetki ve
sorumlulukları da adaya gönderilen “Askeri
Güçler”i ile de perçinleşmiş oluyordu.
Böylece, canı pahasına ve de çok büyük yokluk ve
acılar içinde sürdürülmüş mücadele sonuç vermiş,
hem ulusal kimlik korunmuş ve hem de Lozan ile
tesis edilmiş Doğu Akdeniz’deki siyasal ve güç
dengesinin korunması sağlanmıştır. Kıbrıs Türk
Kuvvetleri Alayı’nın adaya yerleşmiş olmasını,
Türk Cemaat Meclis Başkanı Rauf Denktaş o
günlerde şöyle ifade etmiştir:
“Kıbrıs Türk Alayı, Kıbrıs Türkü’ne 36 milyonluk
bir kuvvet, 36 milyonluk bir iman ve 36
milyonluk bir güven getirmiştir.”
Böylece Kıbrıs Türkü uluslararası antlaşma ile;
- Kıbrıs Cumhuriyeti’nin eşit halkı kurucu
ortağı olmayı kazanmıştı.
- Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı olan Enosis
yasaklanmıştı.
- Kıbrıs Cumhuriyeti Yönetimi iki halkın siyasal
eşitliğine uygun olarak pay edilmişti.
- Egemenlik hakları Türk Cemaat Meclisi
tarafından kullanılacaktı. Kıbrıs Türkü artık
Egemen bir halktı.
Rum/Yunan ikilisi, Türk tarafına bu hakları
tanıyan Zürih ve Londra antlaşmalarına uzun süre
tahammül gösteremedi ve “Akritas Planı”nı
uygulamaya koyarak yeniden soykırıma başladı.
1963-1974 arası Kıbrıs Türkleri etnik kıyımla
karşı karşıya kaldılar. Bu 11 yıl Kıbrıs
Türkleri’nin en zor yılları oldu. 21-26 Aralık
1963 tarihleri arasındaki Kanlı Noel, 1964’te
Çamlıköy, Gaziveren, Bağlıköy, Magosa, Yeşilköy,
Kurutepe, Kocatepe, Erenköy, Yalova, Limasol,
Baf ve diğer birçok Türk yerleşim yerleri
Rumların saldırılarına maruz kalmış ve birçok
şehit vermişlerdir. O günlerde İsmet İnönü
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı
konuşmada durumu şöyle anlatıyordu: “Büyük
Meclis emin olmalıdır ki, Kıbrıs’ta dökülen
kanlar milletimizi ne kadar teessüre gark
ediyorsa, buna karşı hissettiğimiz infial ve
hiddette o kadar şiddetli ve kesindir.
Vatandaşlarımıza karşı Kıbrıs’ta yaşayan
ırkdaşlarımıza karşı mükellef olduğumuz
vecibeleri yerine getireceğiz. Bugün Türk
uçakları Kıbrıs’taki mücadele meydanlarına
gitmişler, görünmüşler ve ilk ihtarı
yapmışlardır... Aralık, 1963.
“Her mihneti çekmeye her fedakarlığı yapmaya
kararlı olan insanlar, haklarında muzaffer
olabilir... Kıbrıs davası uzun sürecektir.
Kıbrıs davası ne kadar sürerse göze
almışızdır... haklıyız, muvaffak olacağız.
Nisan, 1964.”
“Topraklarına bağlılıklarını kanları ile ispat
etmiş olan Kıbrıs’lı Türkler, vatanları olan
yerlerinde bütün haklarına sahip olarak, huzur
ve güven içerisinde yaşayacaktır. Bunu temin
etmek Türkiye için bir şeref görevidir. Mayıs,
1964.”
Adadaki Türk toplumu gerek Eoka’nın ve gerekse
Makarios’un ikili oyunlarından bıkmıştır; Sabrı
kalmamıştır; bir toplumun yok edilmesi boyutuna
ulaşan saldırılarına karşı koymanın,
varlıklarını korumanın tek yolu kalmıştır. O da
otonom bir Türk yönetimini ilan etmek. Bu görüş
1967 yılında Türk toplumu tarafından benimsenir
ve uygulama kararı alınır.
Nihayet 1974 Haziran ayında bir darbe ile Nikos
Sampson Kıbrıs Rum İdaresinin başına gelir ve
adada çatışmalar başlar. Bu olaylar üzerine
Türkiye Garantörlük hakkını kullanarak 20-22
Temmuz 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı’nı yapar.
Barış Harekatı sonunda Ada’da yıllarca Rum baskı
ve zorbalığı yaşayan Türk Toplumu Otonom Kıbrıs
Türk Yönetimi’nden sonra Kıbrıs Türk Federe
Devleti ve 1983 yılında da Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ni ilan eder.
11 yıl (1963-1974) direniş mücadelesi veren
Kıbrıs Türkleri, 1974 Barış Harekatı’ndan sonra
korku ve savaş olmadan kendi bölgelerinde huzur
içinde yaşamaya ve ekonomik olarak canlanmaya
başladılar. 1978-1983 arası Kuzey Kıbrıs’ta
yatırımlar en yüksek seviyelere çıktı. Ekonomi
yıllık % 6-8 büyüme hızını yakaladı. İhracat
arttı, yeni iş imkanları ile gelir ve hayat
seviyesi yükseldi. Üniversiteler açıldı.
Türkiye’den KKTC’ye yapılan maddi katkı, yılda
elli milyon dolardan, ikiyüzelli milyon dolara
çıkmıştı. Türkiye Kıbrıs için büyük
fedakarlıklar yapmış, yıllarca silah
ambargolarına karşı koymuştur.
Bunlar Türkiye ve Kıbrıs Türkleri’nin Kıbrıs
Adası için yaşadığı tarihi gerçeklerin bir
bölümüdür. Niçin uzun uzun anlatılmaya
çalışılmıştır? Gelinen son noktada, bu
gerçekleri, hem Kıbrıs ve hem de Türkiye’de
yetkili yetkisiz bir takım çevreler unutmuş gibi
davranmakta veya görmezlikten gelmişlerdir.
Bunların başını bir takım siyasetçiler ve
mütareke basını çekmektedir. Onlara göre ya
anlaşılacak {karşı tarafın (Yunanistan, Rum, AB
ve ABD ortaklığı) istedikleri verilecek} veya
“Haçlı” istekleri Kofi Annan tarafından “boşluk”
doldurulmak suretiyle yerine getirilecek. Bütün
düzen, oyun bu senaryoya göre oynanmakta ve Türk
Ulusu uyutularak aldatılmaya çalışılmaktadır.
Oyunun aktörleri, siyasetçi, mütareke basını,
dışa bağımlı iş çevreleri, AB, ABD ve Yunan-Rum
tarafı rollerini büyük bir hassasiyetle ve
gayretle yerlerine getiriyorlar.
Peki Anavatan ve Yavru vatan Türkü bu oyunları
yutuyor mu? Asla! KKTC Cumhurbaşkanı, yaşayan en
büyük “Mücahit” Rauf Denktaş’ın son Ankara
ziyaretinde bunu gördük, dünya Türk Halkının
sayın Denktaş’a nasıl sahip çıktığına şahit
oldu.
Türk ulusu, Kıbrıs’a Kıbrıs Türkü’ne ilk
günlerde olduğu gibi, sahip çıkılmasını istiyor.
Aksini Türklüğe ve Türk davasına ihanet olarak
değerlendiriyor. Bunu yapanları kim veya hangi
kurum olursa olsun, bağışlamayacağını
haykırıyor.
Türk halkı, Kıbrıs, Türkiye’nin Millî davasıdır.
Ancak, “dik durarak kazanılır” susmak, sessiz
kalmak, eğri oturmak, boyun eğmek, Rum’a,
Yunan’a hizmet etmek dış güçlerle işbirliğine
girmektir. Bunu yapanlar varsa, affedilmez suç
işlemektedir, demektedir. Bedelini ödemeden,
karşılığı verilmeden, kimse Türk Halkından
haklarını, kazanımlarını, gasp edemez, buna göz
yumulamaz, izin verilemez demektedir.
Kıbrıs, Türkiye Cumhuriyeti Devleti için sadece
“Millî” bir dava değil aynı zamanda namusudur
da. Gelmiş geçmiş Türk Hükümetleri ve Kıbrıs
Türk Liderliği bu bilinçle hareket etmişlerdir,
onların çabaları ve dik duruşları ile Kuzey
Kıbrıs Türk Devleti kurulmuş ve bugünlere kadar
yaşatılmış, bağımsızlığını korumuştur. Bu
devleti yaşatmak her Türkün boynunun borcu
olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni
temsil eden sorumluların ve kurumlarının da
görevidir. Türk Halkı üzerine düşeni bugüne
kadar yapmıştır ve yapacaktır; Sayın Denktaş’ın
istediği “Ses”i en gür ve en sarsılmaz şekilde
vermeye devam edecektir. İster Kıbrıs’ta ve
isterse Türkiye’de var olduğu söylenen
işbirlikçiler ile zamanında konuşup bugün
susanlar ince hesaplarını bir tarafa
bıraksınlar.
Günü geldiğinde, onlardan, Türk Halkı hesap
sormaz, sanılmasın.
DİPNOT
1. Bilal N. Şimşir; AB, AKP ve Kıbrıs, s. 11.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |