|
“...İ’LERİN NOKTALARI YERİNE KONURSA...”
ATTİLÂ İLHAN
Şaşırmamak elde mi?
Ne zaman ‘söyleşi’nin birinde, ya da ‘zaman
içinde bir yolculuk’ta (TRT/2); Gâzi’ye, ya da
yakın tarihimize ait bir belge verecek olsam;
onu bir soru sağanağı izliyor. Nereden aldınız?—
Kim bulmuş?—, Gerçek midir?—, Kaynağını
verebilir misiniz?— vs... İşin tuhaf tarafı,
soru sahiplerinin mesela Hariciye’den, Cihet-i
Askeriye’den, üniversite ortamından; bir bakıma
bu belgeleri, aslında gayet iyi bilmesi lazım
gelen, çevrelerden olması! Nasıl oluyor da bir
romancı ya da bir gazeteci Mustafa Kemal
‘fikriyatı’nı gerçek yerine oturtan, belki bazı
tarih yanlışlarını düzelten, bilgileri ya da
belgeleri, onlardan daha iyi bulabiliyor?
Fikrimi açıkça söyleyeyim mi? Herkesin ömrü
lâklâkiyatla geçiyor; kimse merak edip, doğru
dürüst hiçbir konuyu araştırmıyor; araştırmış
olanlar, inceleyip derinliğine inmiyor da,
ondan; kısacası şahâne -bir o kadar da vahim-’
bir tembellik içindeyiz.
Örnek mi, örnek çok! Geçenlerde neyin altını
çizmiştim? Devletin temel ilkelerinden Lâiklik,
elbette ‘ulusal demokratik devrim’in
‘esaslarından’dı ama; Anadolu İhtilali ve
İnkılabı, Gazi’nin döneminde ağırlığı ona değil,
‘Hürriyet’e ve ‘İstiklal’e, yani ‘Tam
bağımsızlığa’; tek kelimeyle, Anti/Emperyalist
tepkiye vermişti; Laiklik, yeni rejime karşı
isyanların (Şeyh Sait, Ağrı, Dersim vs.) İngiliz
dürtüsüyle, ‘irtica’ kisvesine bürünerek patlak
vermesiyle meydana çıktı; yine de Anayasa’ya
geçirilmesi, Gazi’nin irtihâlinin arifesinde;
temel ilke haline getirilmesiyse, İnönü
Cumhuriyeti’nde filandır; yani ‘tam bağımsız’
Türkiye (mazlumlar) Cumhuriyeti’nin, Batı’yla
yeniden ittifakından sonra...
Üçü de ‘aynı’ cumhuriyet mi?
Sırası gelmişti de o ‘tesbiti’, yine ‘zaman
içindeki bir yolculuk’ta söylemiştim: yakın
tarihimizi, iki ana bölümle ele almak, galiba en
doğrusu: a/ Cumhuriyet Dönemi, b/ Demokrasi
Dönemi. Fikrimce, Cumhuriyet Dönemi de, kendi
içinde üçe ayrılıyor: 1/ Gâzi’nin Cumhuriyeti,
2/ İnönü Cumhuriyeti, 3/ Menderes/Bayar
Cumhuriyeti! Aynı cumhuriyet gibi görünseler de,
üçü de birbirinden farklıdırlar:
a/ Gazi’nin Cumhuriyeti, anti emperyalist,
‘ulusal’ ve ‘mazlum’ bir halk devletidir;
Batı’yla arasındaki uyuşmazlıklar bitmez, en
büyük dostu Sovyetler Birliği’dir.
b/İnönü Cumhuriyeti, faşizan bir bürokrat
oligarşisidir; Batı’yla ittifak yapmış, Tevhid-i
Tedrisat Kanunu’nu delmiştir, dolayısıyla
Kültür’de, (Eğitim ve Öğretim) Batı’ya
kaymıştır: Yunan/Latin!
c/Menderes/Bayar Cumhuriyeti, egemen oligarşiyi,
tüccar ve sanayicinin de (Burjuvazi)
katılmasıyla, liberalleştirir; böylelikle
kültürden sonra ekonomiyi de, Batı’nın etkisine
açar; Kore Savaşı’ndan sonra bunu NATO’ya
intisap, yani ‘Ulusal Savunma’nın ‘ecnebi’ye
açılması izleyecektir.
Şu ufacık özet bile, yirmi yılda (1940/1960)
Türkiye Cumhuriyeti’nin, nereden nereye
‘kaydırılmış’ olduğunu, göstermiyor mu?
Göstermesine pekâla gösteriyor da, aslında bu
farklı -farklı da lâf mı, taban tabana zıt-
gelişmelerin hepsi, aynı perdenin arkasından
takdim edilmemiş midir? ‘Atatürkçülük’, ya da
‘Atatürk İlke ve İnkılapları’! Cumhuriyet’in
ülkemize getirdiği ne varsa, birer ikişer terk
edilip, Tanzimat ya da Meşrûtiyet Osmanlısı’nın
batak politikalarına dönülür; üstelik bunun
Atatürkçülük olduğu iddia edilir, çocuklara
okutulur.
Kim itiraza cüret eder, hele itirazını Gâzi’nin
sözleri ya da metinleriyle, desteklerse, ne
vatana ihaneti bırakılır, ne komünistliği, ne de
mahkeme mahkeme süründürülmesi...
Peçetelerle havluları karıştırmak!..
Peki ya Demokrasi Dönemi? Neresinden bakılsa,
ilginç ama insanın yüreğini ağrıtan bir dönem:
her geçen gün, ‘Ulusal’ Ekonomi, Savunma ve
Eğitim’in yerine; yeni/Tanzimatçı bir
‘alafrangalığın’; yani ‘ecnebi nüfuzu’nun, ya da
‘kültürsüzleşme’nin geçtiğini görüyoruz:
(1960/1980) Bu dönem, Anadolu İhtilali ve
İnkılabı’nın temeli üzerinde yükselmiş,
anti/emperyalist, halkçı/devletçi ve laik toplum
ve devlet yapısının; ‘Sistem’in dayattığı düzene
yozlaştırılması çabalarını içeriyor. ‘Soğuk
Savaş’, ‘Sistem’in işini son derece
kolaylaştırmış, ‘Kültürsüzleştirme’ ve
‘Yabancılaştırma’ , usturuplu bir şekilde,
‘Komünizm düşmanlığı’yla perdelenerek,
sürdürülmüştür.
Aynı düşmanlık, ‘İşçi Sınıfı’nı da siyaset dışı
bırakıyor; böylece, klasik demokrasi yerine,
iktidarın ve muhalefetin, aynı çıkarları
savunduğu, benzer siyasi partiler, iktidar için
çekişiyorlar; çekişme konusu da, artık ‘tam
bağımsızlık’ yâni anti Emperyalizm, Mazlumların
hakkı vs. değil; ya ne, yeni, daha ziyade
Hıristiyanlığa ve Museviliğe aşırı hoşgörüyle
yaklaşan, bir Laiklik anlayışını öne çıkarmak;
bir de serbest teşebbüs ekonomisine geçiş, yani
‘ulusal ekonomi’yi, ‘ecnebi sermayesi’ne terk
etmek (1980-2000) Tuhaftır ama, bu, Osmanlı
Devleti’nin, Tanzimat-ı Hayriye’yi müteakip,
adım adım içine itildiği, ‘inkıraz’ uçurumudur;
Anadolu İhtilali, Batı Türkleri’ni bu uçurumdan
kurtarırken, parolası kısa ve kesindi: ‘Ya
İstiklal, ya Ölüm!—
Lütfen, i’lerin noktalarını yerli yerine
koyalım; peçetelerle, havluları karıştırmayalım;
hem ayıp oluyor, hem de gülünç!
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |