|
ANNAN PLÂNI NEW YORK MÜZAKERELERİ ÇERÇEVESİNDE
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER'İN TARAFSIZLIK İLKESİNE
UYGUN MU?
SALİM GÖKÇEN
Kamuoyu tarafından “Annan Plânı” olarak bilinen
Kıbrıs’ta iki farklı toplumu bir çatı altında
birleştirerek - özellikle Türk tarafının büyük
tavizler vermesi ve toprak kaybını içine
sindirmesi esasına dayalı - eşyanın tabiatına
aykırı olan bir çeşit birleşme senaryosunun
mimarı olarak lanse edilmeye çalışılan Birleşmiş
Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, kendi
adını taşıyan ve bazı değişikliklere de maruz
kalan bu plânı kabul ettirmek veya uzlaştırma
yolu ile yeni bir takım değişiklikler yapmak
amacıyla tarafları New York’a davet etti. Buna
göre, 25 Mart’a kadar müzakerelerin
tamamlanması, 21 Nisan’da da eşzamanlı
referanduma gidilmesi öngörülüyor.
Birleşmiş Milletler, Genel Sekreter’in şahsında
çok önemli bir misyonu üstlenmiş durumdadır.
Uluslararası Hukuk, Barış, Adalet, İnsan Hakları
ve Uluslararası Konjonktür’ü göz önünde
bulundurması gereken bir kurum olarak Birleşmiş
Milletler Teşkilâtı’nın en önemli görevi
uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasıdır.
Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda, teşkilâtın
bu amacını gerçekleştirmesi için prensip olarak
iki tedbir öngürülmüştür. Antlaşma, bir yandan
üyelere uyuşmazlıklarını barışçı yollardan
çözmeyi görev olarak yüklerken, diğer yandan da
üye devletlerin uluslar arası ilişkilerinde
öteki devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasal
bağımsızlığına saygılı olmalarını ve hiçbir
şekilde tehdide veya kuvvet kullanılmasına
başvurmamalarını emretmektedir. Bunların dışında
Birleşmiş Milletler’in uluslararası barışın
korunmasında takınacağı tavır, tarafsızlık
ilkesi doğrultusunda olmaktır.
Peki nedir bu tarafsızlık ilkesi? Kısaca
tarafsızlık, uyuşmazlığa taraf olanlardan her
hangi bir şekilde birinin lehine, diğerinin
aleyhine sonuç doğurabilecek veya birinin
çıkarlarını diğerine üstün tutacak
uygulamalardan kaçınmak şeklinde tanımlanabilir.
Bunlar göz önüne alındığında, 1960’ta kurulan
Kıbrıs Devleti’nin üzerine inşa edildiği esaslar
ortadadır. Ada’da taraflar ne azınlık ve ne de
çoğunlukla tarif ediliyordu. Taraflar, iki ayrı
toplum olmanın ötesinde, Birleşmiş Milletler’in
self-determination kriterlerine uygun iki ayrı
antite idi ve bağımsızlıklarını, ayrı ayrı
kullanmak yerine, egemen eşitler olarak,
birlikte kullandılar. Zürich ve Londra
Anlaşmaları da buna göre düzenlendi. Ancak bu
anlaşmalardan sonra çok geçmeden Rum tarafı
kuvvet kullanarak bu düzeni, Anayasa’yı ve
Kıbrıs Devleti’ni yıktı ve daha sonra da etnik
temizliğe başladı. 1974 Barış Harekâtı’na kadar
bütün dünya ve Birleşmiş Milletler bu zorbalığa
seyirci kaldılar.
Şimdi her şeyi bir tarafa bırakalım, 74 öncesini
de unutalım. Kıbrıs Adası’nın, suların
çekilmesiyle 2004’te ortaya çıktığını
varsayalım. Uzaydan iki ayrı toplum getirelim ve
74’teki mevcut harita doğrultusunda iki ayrı
toplumlu bir ada görüntüsü verelim. Ortada
garantör veya taraf herhangi bir devlette
olmasın, Sayın Genel Sekreterin işini biraz daha
kolaylaştıralım. Bu arada Avrupa Birliği devreye
girsin ve “Bu toplumlardan biri bizim hoşumuza
gitti, onu birliğimize almak istiyoruz. Eğer
diğer toplum da onlarla birleşirse onları da
kabul ederiz” desin.
Her şeyi unuttuk, mevcut durum itibariyle böyle
bir durumla karşı karşıyayız. Dünya barışının
sağlanmasında önemli bir rolü ve etkinliği olan
Birleşmiş Milletler’in Sayın Genel Sekreteri
acaba yine iki tarafın uzlaşması için aynı plânı
mı öne sürerdi, yoksa az önce belirttiğimiz
tarafsızlık ilkesi doğrultusunda bir plân mı
ortaya atardı?
Bunu kestirmek gerçekten çok güç, ancak geçmişe
baktığımızda bunun cevabını da bulmamız mümkün
olacaktır. 60’ta Kıbrıs Devleti kurulurken
egemen eşit iki halktan bahseden esaslar ortaya
konulduğunda, Avrupa Birliği’nin belirleyiciliği
o zamanlar söz konusu değildi. Üstelik bu
esaslar doğrultusunda kurulan bir devleti yıkan
ve Ada’da huzursuzluğu çıkaranların kimler
olduğu ayan beyan ortada olmasına rağmen, adetâ
anarşi ve teröre prim verircesine huzursuzluğu
çıkaranları el üstünde tutan bir plânın bugün
ortaya atılması hadisenin vahametini göstermesi
açısından ilginçtir.
Sayın Annan, bu görüşmelerin hazırlıklarını
yapmış veya halen yapmaktadır. Eğer anlaşma
ümidi görürse, iki tarafı da kendince tatmin
edecek yeni değişiklikleri sunacaktır.
Kanaatim şudur ki, bu görüşmeler bir sonuç
vermeyecek bir görüntüdedir. Çünkü, bazı Rum
gazetelerinde bugün tartışılan konu, New York
görüşmeleri değildir. Bu müzakereler sonrası
oluşturulması düşünülen “Camp David” benzeri bir
görüşme senaryoları üzerinde durulmaktadır.
Kıbrıs meselesinin çözümü için uğraştığını iddia
eden uluslararası arabulucuların düşündüğü böyle
bir oluşum içinde Türkiye, Yunanistan, ABD,
İngiltere ve Avrupa Birliği’nin görüşmelerde yer
alacağı iddia edilmektedir. ABD, enerji
havzalarına yakınlığı ve taşıdığı stratejik önem
nedeni ile Kıbrıs’ta mutlaka bir askeri üs
meydana getirmek istemekte ve böylelikle
Kıbrıs’ta garantör ülkeler arasına girmeyi
amaçlamaktadır. Bu nedenle bir an evvel
birleşmiş bir Kıbrıs’ın oluşması, bölge
üzerindeki politikalarını gerçekleştirme
açısından çok önemlidir. New York görüşmeleri,
bu nedenle çok taraflı menfaatlerin
uzlaştırılmasını sağlamaya hizmet etmesi
açısından da çok çetin tartışmalara neden
olacaktır. Böyle bir ortamda herkese, özellikle
Sayın Denktaş’a sabır dilerim.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |