Mart 2004  Sayı: 67 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MART 2004  

ANNAN PLÂNI NEW YORK MÜZAKERELERİ ÇERÇEVESİNDE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER'İN TARAFSIZLIK İLKESİNE UYGUN MU?

SALİM GÖKÇEN

Kamuoyu tarafından “Annan Plânı” olarak bilinen Kıbrıs’ta iki farklı toplumu bir çatı altında birleştirerek - özellikle Türk tarafının büyük tavizler vermesi ve toprak kaybını içine sindirmesi esasına dayalı - eşyanın tabiatına aykırı olan bir çeşit birleşme senaryosunun mimarı olarak lanse edilmeye çalışılan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, kendi adını taşıyan ve bazı değişikliklere de maruz kalan bu plânı kabul ettirmek veya uzlaştırma yolu ile yeni bir takım değişiklikler yapmak amacıyla tarafları New York’a davet etti. Buna göre, 25 Mart’a kadar müzakerelerin tamamlanması, 21 Nisan’da da eşzamanlı referanduma gidilmesi öngörülüyor.

Birleşmiş Milletler, Genel Sekreter’in şahsında çok önemli bir misyonu üstlenmiş durumdadır. Uluslararası Hukuk, Barış, Adalet, İnsan Hakları ve Uluslararası Konjonktür’ü göz önünde bulundurması gereken bir kurum olarak Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın en önemli görevi uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasıdır. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda, teşkilâtın bu amacını gerçekleştirmesi için prensip olarak iki tedbir öngürülmüştür. Antlaşma, bir yandan üyelere uyuşmazlıklarını barışçı yollardan çözmeyi görev olarak yüklerken, diğer yandan da üye devletlerin uluslar arası ilişkilerinde öteki devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına saygılı olmalarını ve hiçbir şekilde tehdide veya kuvvet kullanılmasına başvurmamalarını emretmektedir. Bunların dışında Birleşmiş Milletler’in uluslararası barışın korunmasında takınacağı tavır, tarafsızlık ilkesi doğrultusunda olmaktır.

Peki nedir bu tarafsızlık ilkesi? Kısaca tarafsızlık, uyuşmazlığa taraf olanlardan her hangi bir şekilde birinin lehine, diğerinin aleyhine sonuç doğurabilecek veya birinin çıkarlarını diğerine üstün tutacak uygulamalardan kaçınmak şeklinde tanımlanabilir.

Bunlar göz önüne alındığında, 1960’ta kurulan Kıbrıs Devleti’nin üzerine inşa edildiği esaslar ortadadır. Ada’da taraflar ne azınlık ve ne de çoğunlukla tarif ediliyordu. Taraflar, iki ayrı toplum olmanın ötesinde, Birleşmiş Milletler’in self-determination kriterlerine uygun iki ayrı antite idi ve bağımsızlıklarını, ayrı ayrı kullanmak yerine, egemen eşitler olarak, birlikte kullandılar. Zürich ve Londra Anlaşmaları da buna göre düzenlendi. Ancak bu anlaşmalardan sonra çok geçmeden Rum tarafı kuvvet kullanarak bu düzeni, Anayasa’yı ve Kıbrıs Devleti’ni yıktı ve daha sonra da etnik temizliğe başladı. 1974 Barış Harekâtı’na kadar bütün dünya ve Birleşmiş Milletler bu zorbalığa seyirci kaldılar.

Şimdi her şeyi bir tarafa bırakalım, 74 öncesini de unutalım. Kıbrıs Adası’nın, suların çekilmesiyle 2004’te ortaya çıktığını varsayalım. Uzaydan iki ayrı toplum getirelim ve 74’teki mevcut harita doğrultusunda iki ayrı toplumlu bir ada görüntüsü verelim. Ortada garantör veya taraf herhangi bir devlette olmasın, Sayın Genel Sekreterin işini biraz daha kolaylaştıralım. Bu arada Avrupa Birliği devreye girsin ve  “Bu toplumlardan biri bizim hoşumuza gitti, onu birliğimize almak istiyoruz. Eğer diğer toplum da onlarla birleşirse onları da kabul ederiz” desin.

Her şeyi unuttuk, mevcut durum itibariyle böyle bir durumla karşı karşıyayız. Dünya barışının sağlanmasında önemli bir rolü ve etkinliği olan Birleşmiş Milletler’in Sayın Genel Sekreteri acaba yine iki tarafın uzlaşması için aynı plânı mı öne sürerdi, yoksa az önce belirttiğimiz tarafsızlık ilkesi doğrultusunda bir plân mı ortaya atardı?

Bunu kestirmek gerçekten çok güç, ancak geçmişe baktığımızda bunun cevabını da bulmamız mümkün olacaktır. 60’ta Kıbrıs Devleti kurulurken egemen eşit iki halktan bahseden esaslar ortaya konulduğunda, Avrupa Birliği’nin belirleyiciliği o zamanlar söz konusu değildi. Üstelik bu esaslar doğrultusunda kurulan bir devleti yıkan ve Ada’da huzursuzluğu çıkaranların kimler olduğu ayan beyan ortada olmasına rağmen, adetâ anarşi ve teröre prim verircesine huzursuzluğu çıkaranları el üstünde tutan bir plânın bugün ortaya atılması hadisenin vahametini göstermesi açısından ilginçtir.

Sayın Annan, bu görüşmelerin hazırlıklarını yapmış veya halen yapmaktadır. Eğer anlaşma ümidi görürse, iki tarafı da kendince tatmin edecek yeni değişiklikleri sunacaktır.

Kanaatim şudur ki, bu görüşmeler bir sonuç vermeyecek bir görüntüdedir. Çünkü, bazı Rum gazetelerinde bugün tartışılan konu, New York görüşmeleri değildir. Bu müzakereler sonrası oluşturulması düşünülen “Camp David” benzeri bir görüşme senaryoları üzerinde durulmaktadır. Kıbrıs meselesinin çözümü için uğraştığını iddia eden uluslararası arabulucuların düşündüğü böyle bir oluşum içinde Türkiye, Yunanistan, ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği’nin görüşmelerde yer alacağı iddia edilmektedir. ABD, enerji havzalarına yakınlığı ve taşıdığı stratejik önem nedeni ile Kıbrıs’ta mutlaka bir askeri üs meydana getirmek istemekte ve böylelikle Kıbrıs’ta garantör ülkeler arasına girmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle bir an evvel birleşmiş bir Kıbrıs’ın oluşması, bölge üzerindeki politikalarını gerçekleştirme açısından çok önemlidir. New York görüşmeleri, bu nedenle çok taraflı menfaatlerin uzlaştırılmasını sağlamaya hizmet etmesi açısından da çok çetin tartışmalara neden olacaktır. Böyle bir ortamda herkese, özellikle Sayın Denktaş’a sabır dilerim.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |