|
TAM BAĞIMSIZLIK
Okt. OKTAY ÇANAKLI*
Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi’nden
sonra gelmiş olduğu İstanbul’dan ayrılmadan
önce, “ülkeyi kurtarmak” ve “yeni bir Türk
Devleti” kurmayı planlamıştı. Nitekim 1927
yılında okumuş olduğu Nutuk’ta “Neyin ve kimin
dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım
istemek düşünülüyordu?” ve “Öyleyse sağlam ve
gerçek karar ne olabilirdi?” sorularına şu veciz
cevabı vermiştir; “Efendiler, bu vaziyet
karşısında bir tek karar vardı. O da hakimiyet-i
milliyeye müstenit, bilakaydü şart müstakil yeni
bir Türk Devleti tesis etmek!”
Temel hedef belirlenmiştir; “Milli Egemenliğe”
dayalı “Tam Bağımsız” yeni bir Türk Devleti
kurmak. Burada karşımıza çok önemli iki ilke
çıkıyor. “Milli Egemenlik” ve “Tam Bağımsızlık”.
Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde hayati bir öneme
sahip olan bu temel ilkenin özünü, içeriğini,
önemini kavramadan Atatürk’ün düşüncelerini
koruma, yaşatma ve geliştirme imkanına sahip
olamayız. O’nun göstermiş olduğu “milli
kültürümüzü muasır medeniyetler seviyesi üzerine
çıkarmak” hedefine tam anlamıyla ulaşamayız.
Peki nedir “Milli Egemenlik” ve “Tam
Bağımsızlık” ilkelerinin içeriği. Bunun için
öncelikli olarak kelime veya kavramların
anlamlarına bakmak gerekiyor. Fakat maalesef
ülkemizde her çeşit sözlük kullanımı yeterli
olmadığı için kelime ve kavramların özüne
inilemiyor ve böylece bir kavram kargaşası ve
ezberci bir düşünce tarzı bireylerin önemli bir
kesimine egemen oluyor. Halbuki Büyük Önder
Atatürk 1932 yılında Türk Dili Tetkik
Cemiyeti’ni (Türk Dil Kurumu) ve 1936’da
Ankara’da Dil-Tarih, Coğrafya Fakültesi’ni
kurmuştur. Ölümünden bir süre önce de mal
varlığını Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil
Kurumu’na bırakmıştır. Bu bilgiler bilinir ama
bunların neden ve niçin kuruldukları pek
bilinmez. Atatürk’ün bu alanlardaki yoğun
çalışmasının nedeni; cemaat yapısından çıkmış,
aydınlanmış, yurttaş ve ulus bilincinin etkili
olduğu yeni bir ulus yaratmak olmuştur. Tam
Bağımsızlığı ancak bu yeni ulus devam
ettirebilirdi.
Sözlük anlamı ile egemen; “Yönetimini hiçbir
kısıtlama veya denetime bağlı olmaksızın
sürdüren bağımlı olmayan, hükümdar olan hakim”
demektir. Egemenlik ise “Egemen olma durumu”dur.
Siyaset kuramında ise devletin karar alma
sürecinde ve düzeni sağlamada tek yönetici
olması durumudur. Bir başka ifade ile mutlak ve
sınırsız iktidar ilkesidir. Egemenlik kavramının
devlet, bağımsızlık ve demokrasi ile yakın
bağlantıları vardır.
Bağımsızlık ise, “Bir devletin başka bir
devletin veya devletlerin buyurma gücüne uymadan
kendi iç ve dış politikasını özgürce
saptayabilmesi ve uygulaması” demektir.
Atatürk’ün tanımlamasına göre ise; “Tam
bağımsızlık demek, elbette siyaset, maliye,
iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her
alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir.
Bu sayılanlardan herhangi birinde bağımsızlıktan
yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla
bağımsızlığından yoksunluğu demektir.”
Atatürk, 17 Şubat- 4 Mart 1923 yılında Lozan
Barış görüşmelerinin kesildiği bir sırada, o
günün şartları içerisinde, kışın toplanmış olan
İzmir (Türkiye) İktisat Kongresi’nde yapmış
olduğu açış konuşmasında siyasal bağımsızlık ile
iktisadi bağımsızlık arasında bağ kurmuş, Tam
Bağımsızlığın ancak “Hakimiyet-i Milliye” ve
“Hakimiyet-i İktisadiye” ile mümkün olacağını
ifade etmiştir.
Yine bu açılış konuşmasında; “Siyasi ve askeri
muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun,
iktisadi zaferlerle tetviç edilmezse
(taçlandırılmazsa) semire-i netice payidar
olmaz...”diyerek çağdaşlaşma sürecinde Tam
Bağımsızlığın ve onunla iç içe geçmiş olan Milli
Egemenliğin önemini vurgulamıştır. 1934
yılındaki bir konuşmasında da “Asıl yükseliş
iktisat sahasında olacaktır. Bu istikametteki
muvaffakiyetini Türk milleti anladığı zamandır
ki, en büyük zafer tecelli edecektir” demiştir.
İzmir İktisat Kongresi sırasında, İktisat Vekili
olan Mahmut Esat (Bozkurt) da burada yapmış
olduğu konuşmasında “Milli Egemenliği, iktisadi
milli egemenlik olarak anlıyorum. Eğer böyle
olmazsa o zaman milli egemenlik bir hayal olur”
diyerek Milli Egemenlik ve Tam Bağımsızlık için
güçlü bir ekonominin önemini ifade etmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk ve kadrosu toplumsal ve
ekonomik alandaki devrimlerin
gerçekleştirilmemesi durumunda siyasal devrimin
sonuç vermeyeceğini biliyorlardı. Hedefe
ulaşabilmek için, toplumsal yenilenmeyi
gerçekleştirebilmek için ekonomik kalkınma ve
eğitime çok büyük önem ve destek verilmiştir.
Bilimsel, laik bir düşünce yapısına sahip,
çağdaş bireyler yetiştirmek için eğitim
alanında, güçlü bir ekonomi için de sanayileşme
alanında köklü adımlar atılmıştır. Çağdaşlaşmayı
önleyen, engel çıkartan düşünceleri ve kurumları
değiştirebilmek amacıyla köklü bir zihniyet
değişikliğinin gerçekleştirilmesi için de yoğun
çaba harcanmıştır.
Unutulmamalıdır ki, Osmanlı Devleti özellikle
Mısır’daki Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı
sonrasında imzalamış olduğu “1838 Baltalimanı
Ticaret Antlaşması” ve hemen sonrasında yapılan
diğer ticaret antlaşmaları sonucunda yarı
sömürgeleşme sürecine girmiştir. Bu süreç Kırım
Harbi (1853-1856) sırasında, ilk defa alınan dış
borçlar ile yaygınlaşmış ve 1881 yılında kurulan
Düyun-u Umumiye’den sonra Osmanlı Devleti
tamamen Batının kontrolüne geçmiştir. Bu zaman
dilimi içerisinde, zaten zayıf bir konumda olan
imalat sanayisi çökmüş, yabancı sermaye bir çok
alanda söz sahibi olmaya başlamıştır.
Kapitülasyonlar ile Osmanlı Devleti üzerindeki
uluslararası baskılar artmıştır.
Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere,
Osmanlı Devleti kendi sonunu hızlandıran bu
ticaret antlaşmalarını imzalamayı ve
kapitülasyonları genişletme zorunluluğunu,
Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı ve savaşlar
sonucunda gerekli görmüş ve gerçekleştirmiştir.
Ayrıca, Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanı Osmanlı
Devleti’nin bir iç meselesi olarak ortaya
çıkmış, fakat devlet bu isyanı bastıramadığı
gibi, isyanın uluslararası bir sorun olmasını da
engelleyememiş ve böylece bağımsızlık ve
egemenliği ciddi anlamda darbe almıştır.
Osmanlı’nın, Batı’ nın ekonomik bir sömürgesi
olmaktan çıkması için İttihat ve Terakki
Fırkası, özellikle 1913’den sonra ekonomik
alanda ciddi adımlar atmış ve “Milli İktisat”
görüşünü savunmuştur. Sanayileşmeye ve Milli bir
burjuva yaratılmaya çalışılmıştır. Çeşitli iç ve
dış nedenlerden dolayı bu alanda kısmen başarılı
olunabilmiş, ama hedeflere ulaşılamamıştır.
Fakat bu çabaların sonucunda, 1918’den sonra
Türk milletine dayatılmak istenen “yarı sömürge
tipi köylü devleti” modelini kabul etmeyecek
olan sosyal ve sınıfsal yeni güçler
yaratılmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk de Milli Mücadele
sonucunda kazanmış olduğu askeri zaferi,
Lozan’da siyasi zaferle, İzmir’de ise ekonomik
bir zaferle taçlandırmak istemiştir. Sanayileşme
için gerekli olan maddi ve manevi altyapı
hazırlıkları ile ilgilenildi. Çağdaş Batı
dünyasının oluşumunda paha biçilmez öneme sahip
olan demiryollarının Türkiye’de yaygınlaşması
için çaba harcandı, çeşitli sahalarda iş yapacak
olan Bankalar kuruldu. Yerli ve yabancı
uzmanlara danışılarak bilimsel raporlar
hazırlandı. Dokuma, maden, selüloz, seramik ve
kimya fabrikaları planlanandan önce hizmete
açıldı.
Atatürk’ün ifade ettiği gibi, “Tam bağımsızlık,
ancak ekonomik bağımsızlık ile mümkündür”. Peki
bu ekonomik bağımsızlığı elde etmek, korumak ve
geliştirmek için kime ve kimlere başvurulacak,
kimlerden destek alınacaktır. İnsan kaynağını
kimler oluşturacaktır. Bu soruların cevabını
Mustafa Kemal Paşa daha Milli Mücadele’nin ilk
günlerinde vermiştir.Sorunun cevabı, 21-22
Haziran 1919’da yayımlanan ve bağımsızlık
bildirgesi niteliğinde olan Amasya Tamimi’nde şu
önemli maddesinde yer almıştır; “Milletin
istiklalini yine milletin azim ve kararı
kurtaracaktır.” 23 Temmuz – 7 Ağustos’da
toplanan Erzurum Kongresi’nde de “Kuvay-ı
milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak
esastır” ile “Manda ve himaye kabul olunamaz”
maddeleri yer almıştır. Bu maddelerden de
anlaşılacağı üzere çözümün kaynağı dışarıda
değil içerdedir, Türk milletinin kendisidir.
Atatürk kendine ve Türk milletine olan güveni
sayesinde ve Türk milletiyle birlikte Çağdaş,
Laik, Tam Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni
kurmuştur.
Günümüzde siyasi ve ekonomik sıkıntılarımızdan
daha hızlı ve kalıcı bir şekilde
kurtulabilmemize katkıda bulunması açısından bir
süre için dahi olsa yakın tarihimize tekrar
bakıp, geçmişte yaşananları yeniden ve farklı
açılardan değerlendirmeliyiz. Osmanlı
Devleti’nin nasıl parçalanıp yıkıldığını ve
Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde Milli
Mücadele’nin bir çok zorluklara ve engellere
rağmen nasıl başarıya ulaştığını ve Cumhuriyetin
nasıl kurulduğunu hatırlamalıyız.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |