|
ÜLKEMİZ PARSEL PARSEL SATILIYOR UYANIN!
M. MUSTAFA ÇINKI
Şehitler, Kuvvayı Milliye şehitleri
Siz toprak altında derin uykudayken
Düşmanı çağırdılar,
Satıldık uyanın !
BİZ TOPRAK ÜSTÜNDE DERİN UYKULARDAYIZ
KALKIP UYANDIRIN BİZİ…
Nazım Hikmet
Lozan parçalanıp,
Sevr tedavüle sürülürken…
Türk’ün şanlı istiklal mücadelesiyle dün
ülkemizden kovduğumuz emperyalistlerin, eli
kanlı şirketleri bugün yine ülkemizde! Üstelik,
Osmanlı’dan sağladıkları imtiyazların çok çok
ötesinde imtiyazlar sağlayarak, Ulusal
Egemenliğimizi bertaraf ederek, ülkemizi
TBMM’den geçirilmeye çalışılan yasal
düzenlemelere dayalı olarak işgal edecekler.
Bugün ülkemizin yüzölçümünün 100.000 km2 fazla
bir toprak parçası yaklaşık 20 adet Amerikan,
Anglo-Amerikan ve Kanadalı şirketlere maden
ruhsatı olarak verilmiştir. Aşağıda sözü edilen
yasal düzenlemeler aracılığıyla bu şirketlerin
ruhsata bağladıkları 100.000 km2 üzerindeki
vatan toprağının mülkiyeti bedelsiz
verilebilecek. Bu şirketler tarafından
geliştirilen politikalar sonucu, kapattırılmış
tesislerimiz, isterlerse bu şirketlere yine
bedelsiz verilecek, Bu şirketler ülkemizden
çıkardıkları ve ülkelerine götürdükleri yeraltı
kaynaklarımız karşılığında vergi ödemeyecek,
çalışanlarından kestikleri vergileri karşılıksız
iki yıl kullanılabilecekler. Ülkemizin yeraltı
kaynaklarından sağladıkları kazancı ülkelerine
serbestçe çıkarabilecekler. Doğal servet ve
kaynaklar üzerinde Anayasa ile teminat altına
alınan “devletin hüküm ve tasarrufu” yok
edilerek, doğal servet ve kaynaklar uluslararası
tahkim kurallarının insafına teslim edilecek.
Yabancı şirketlerin çalıştırdıkları işçilerden
kaynaklanan işveren yükümlülükleri Türk Hazinesi
tarafından karşılanacak. Ülkemizden çıkarılan
madenleri limanlara taşırken kullandıkları
Devlet Demir Yollarından %50 indirimli
faydalanacaklar. Yetmeyecek, kalan %50’nin
%5’ini de vergiden düşecekler. Bu şirketlere
Bankalarımızda toplanan mevduatın %4’ü mevduat
maliyeti üzerinden kredi olarak kullandırılacak…
DOĞRUDAN YABANCI YATIRIMLAR
KANUNU
“Vergi alma borç al” - “Kapitülasyon değil de ne
?”
05.06.2003 tarihinde TBMM’de çokuluslu
şirketlere hizmet veren Doğrudan Yabancı Sermaye
Danışma Servisi adlı bir yabancı kuruluş
tarafından hazırlanan “Doğrudan Yabancı
Yatırımlar Kanunu” kabul edildi. Kanunun
tanımlar başlıklı 2. maddesi; yabancı
yatırımcıların yurt içinden sağladıkları doğal
kaynakların aranması ve çıkarılmasına ilişkin
hakları doğrudan yabancı yatırım kapsamına
almış, ayrıca takip eden maddelerinde ise;
-Yabancı yatırımcılar yerli yatırımcılarla eşit
muameleye tabi oldukları,
-Doğrudan yabancı yatırımların, yürürlükteki
mevzuat gereğince; kamu yararı gerektirmedikçe
ve karşılıkları ödenmedikçe
kamulaştırılamayacağı veya
devletleştirilemeyeceği,
-Yabancı yatırımcıların Türkiye’deki faaliyet ve
işlemlerinden doğan net kâr, temettü, satış,
tasfiye ve tazminat bedelleri, lisans, yönetim
ve benzeri anlaşmalar karşılığında ödenecek
meblağlar ile dış kredi ana para ve faiz
ödemeleri, bankalar veya özel finans kurumları
aracılığıyla yurt dışına serbestçe transfer
edebileceklerini,
-Yabancı yatırımcıların Türkiye’de kurdukları
veya iştirak ettikleri tüzel kişiliğe sahip
şirketlerin, Türk vatandaşlarının edinimine açık
olan bölgelerde taşınmaz mülkiyeti veya sınırlı
aynî hak edinmelerinin serbest olduğu,
- Özel hukuka tabi olan yatırım sözleşmelerinden
kaynaklanan çözümü ile yabancı yatırımcıların
idare ile yaptıkları kamu hizmeti imtiyaz
şartlaşma ve Sözleşmelerinden kaynaklanan
yatırım uyuşmazlıklarının çözümlenmesi için;
görevli ve yetkili mahkemelerin yanı sıra,
ilgili mevzuatta yer alan koşulların oluşması ve
tarafların anlaşması kaydıyla, milli veya
milletlerarası tahkim ya da diğer uyuşmazlık
çözüm yollarına başvurulabileceği, hüküm altına
alınmıştır.
Diğer taraftan, 3213 sayılı Maden Kanununun
“Maden Teşvik Tedbirleri” başlığı altında yer
alan 9. maddesindeki “Madencilik yatırımları,
kalkınmada birinci derecede öncelikli yörelerde
yapılacak yatırımlara sağlanan haklardan
yararlandırılabilir. Hangi madenlerin birinci
fıkrada belirtilen haklardan yararlanabileceği,
şartları ve diğer hususlar yönetmelikle tespit
edilir” şeklindeki düzenleme, önümüzdeki
günlerde yasalaşacak olan, Rio Tinto, BHP
Billiton Portman Mining, Newmount gibi asalak
çokuluslu madencilik şirketleri tarafından
hazırlanan ve YASED ile diğer yerli
işbirlikçileri tarafından da takip edilen, 3213
sayılı Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına İlişkin kanun tasarısının
4. maddesiyle; “Madencilik yatırımları,
bulunduğu bölgeye bakılmaksızın Devletin
uyguladığı tüm teşviklerden en üst seviyede
yararlandırılır.” şeklinde değiştirilmektedir.
Tasarının ilk halinde maden teşvik tedbirleri
şöyledir:
- Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren
her yıl ilgili madencilik faaliyetlerinden elde
ettikleri yıllık hasılatın % 5’i vergiye esas
matrahlardan rezerv tüketim payı olarak
indirilir,
- Madenlerin limanlara veya bunları işleyen
tesislere naklinde, taşıma tutarının % 5’i
kadarı vergiye esas kârından indirilir,
- Gelir ve Kurumlar vergisine tabi maden
işletmelerinin, bu faaliyetleri ile ilgili iş
yerlerinde elde ettikleri kazançları yatırım
dönemi dahil işletmeye geçiş tarihinden itibaren
beş vergilendirme dönemi gelir ve kurumlar
vergisinden muaf tutulur. Bu kazançlar hakkında;
5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun 25’ inci
maddesi ikinci fıkrası ile 193 sayılı Gelir
Vergisi Kanununun 94 üncü maddesinin (6)
numaralı bendinin (b) alt bendi hükümleri
uygulanmaz,
- Gelir ve Kurumlar vergisi mükelleflerinin beş
vergilendirme dönemi sonunda, bu işyerlerinden
elde ettikleri kazançları üzerinden hesaplanan
gelir ve kurumlar vergisinden yapılacak indirim;
50 den az işçi çalıştıranlarda % 30, 50-200
arasında işçi çalıştıranlarda % 40 , 201 ve daha
yukarı işçi çalıştıranlarda % 60’dır,
- Yer altı madencilik faaliyetlerini yürüten
gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri ....
Sosyal Sigortalar Kanununun 72 ve 73’üncü
maddeleri uyarınca ödemek zorunda oldukları SSK
primlerinin işveren hissesi Devlet Hakkından
mahsup edilir,
- Madencilik sektöründe kullanılan elektrik
fiyatlarına en düşük tarife uygulanır,
- Ruhsat sahalarında yapılacak Araştırma ve
Geliştirme (AR-GE) çalışmaları teşvik edilir,
şeklinde iken, alt komisyonda yapılan tartışmalı
çalışmalar sonucu; tasarıda yer alan vergi
muafiyeti ve sigorta primlerinin devlet
hakkından mahsup edileceği hükümleri tasarıdan
çıkarılmış ve sivil toplum örgütleriyle
muhalefet partisi tatmin edilmiş görülmektedir.
Buna mukabil tasarıda kaldırılmış görülen
sınırsız istisna ve muafiyet hükümleri, 3213
sayılı Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına İlişkin kanun tasarısının
4. maddesinin ilk paragrafında yer alan ;
“Madencilik yatırımları, bulunduğu bölgeye
bakılmaksızın Devletin uyguladığı tüm
teşviklerden en üst seviyede yararlandırılır.”
hükmüyle tasarının ilk halinden daha da geniş ve
sınırsız bir biçimde istisna ve muafiyetlere
TBMM Başkanlığı’na 11.04.2003 tarihinde
gönderilen 2/119 esas sayılı Geri Kalmış İllerde
İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik
Edilmesi Hakkındaki Kanun Teklifinin
yasalaşmasıyla kavuşacaktır.
Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması ve
Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkındaki Yasa
tasarısı kanunlaşırsa, ülkemizde faaliyet
gösteren yerli ve yabancı madencilik şirketleri;
- % 5 vergilendirme dönemi gelir ve kurumlar
vergisinden muaf tutulacaklar,
- % 5 vergilendirme dönemi sonunda; madenciler
işyerlerinden elde ettikleri kazançları
üzerinden hesaplanan gelir ve kurumlar
vergisinden; 10 işçi çalıştıranlarda %40, 51 ve
daha yukarda işçi çalıştıranlarda %60, 11 ile 50
işçi çalıştıranlar için uygulanacak indirim
oranı %40 oranına her bir işçi için 0,5 puan
eklemek suretiyle hesaplanacak,
- Çalışan işçilerden stopaj yoluyla kesilen
beyan edilerek tahakkuk ettirilen gelir ve damga
vergileri beyanname verme süresini izleyen
ikinci yılın aynı döneminde ödenecek, işlemlerde
vergi resim ve harç istisnası uygulanacak.
Ayrıca;
- Kanunda sayılan teşvik belgeli yatırımlarda
veraset ve intikal vergisi, damga vergisi, banka
ve sigorta muameleleri vergisi, emlak vergisi ve
harçlar ile 2464 sayılı Belediye Gelirleri
Kanununa göre alınan vergi, resim ve harçlardan
istisna olacak.
- İşyerinde çalışan işçilerin Sosyal Sigortalar
Kanununun 72 ve 73. maddeleri uyarınca prime
esas kazançları üzerinden tahakkuk ettirilecek
primlerin işveren hissesi Hazinece karşılanacak.
- Madenci gerçek ve tüzel kişilere 10 kişilik
istihdam öngörülen teşvik belgeli yatırımları
için Hazineye ait arazi ve arsaların mülkiyeti
bedelsiz olarak devredilecek.
- Yasadan faydalanan işletmelerin faaliyetleri
ile ilgili elektrik ücretleri %50 indirimli
olarak tahsil edilecek.
- Yasa kapsamında iller dışında yatırım yapacak
yatırımcı, aynı kapasite ve istihdam ölçeğinde
bir yatırımı, yapmaları durumunda yasanın
verdiği tüm indirim ve teşviklerden diğer
yatırımı içinde faydalanacak.
- Madencilerin ürettikleri mal ve hizmetlerden
KDV alınmayacak,
- Devlet Demir Yolları navlun ve yolcu ücretleri
%50 oranında indirimli uygulanacak,
- Devlete ait yarım kalmış yatırımlar ve atıl
durumdaki tesisler ihale yoluyla en fazla
istihdam sağlamayı taahhüt eden yatırımcıya 30
yıl süreyle ücretsiz tahsis edilecek,
- Bankaların ulusal ölçekte toplamış oldukları
mevduatın %4’ü ortalama finansman maliyetleri
üzerinden yatırım ve işletme kredisi olarak
kullandırılacak,…
Yukarıda ifade edilen kanunlaşan tasarılar ve
kanunlaşacak tasarılarda yer alan hükümler
dikkate alındığında ülkemizde faaliyet gösteren
yabancı madencilik şirketleri ülkemizden
çıkardıkları madenler için hiçbir bedel
ödemeyecekleri gibi katlanmaları gereken
maliyetlerin önemli bir bölümüne hazine ve
dolayısıyla Türk Ulusu katlanacak. Katlanmakla
kalmayacak ülkemizde faaliyet gösteren madenci
şirketler çıkardıkları maden için devletten para
alır hale gelecekler.
BU VE BENZER YASA TASARILARI
NEREDE HAZIRLANIYOR ?
“DAVOS” KÜRESEL ÜLKE PAZARI
Eskiden paylaşım, çokuluslu bir şirketin
önderliğinde yapılırdı. Paylaşımda ilk adım
paylaşılacak kaynaklarına el konulacak ülkenin
yöneticisinin yada yöneticilerinin ele
geçirilmesiydi. Örneğin, 1960 ların sonunda
Endonezya’nın karşı karşıya kaldığı parselasyon
ve talan böyle olmuştu. 1967 yılında The
Time-Life adlı şirketin önderliğinde Cenova’da
Endonez’yanın dünyanın en büyük çokuluslu
şirketlerince nasıl kalkındırılacağı (!)
konusunda ciddi görünümlü bir toplantı yapıldı.
Sözde kalkındırılacak olan Endonezya masaya
yatırılmış ve zengin yeraltı kaynakları,
ormanları, finans kuruluşları, Sigara üretim
şirketleri… teker teker parsellenmişti. Gelişmiş
dünyanın semirmiş şirketleri, masaya yatırılmış
Endonezya’nın üzerine üşüşmüşlerdi. Tıpkı leş
kargaları gibi, her biri bir lokma kapmıştı
Endonezya ve onun kaynaklarından. Kimler yoktu
ki. Rockefellerlar, Rotschıldlar onların petrol
şirketleri, İngiliz Kraliyet Ailesi karteline
ait şirketler, General Motors, British American
Tobacco, US Steel, Freeport Mc Moran, Alcoa,
Inco, BHP Billiton, Rio Tinto ve daha niceleri.
Masa başındaki şirketler, sözde Endonezya’yı
kalkındıracak, yatırımların kanuni alt yapısını
da tasarlamaktaydılar. Şartlar çokuluslu
şirketler tarafından belirleniyor ve belirlenen
tüm hususlar konferans tutanaklarına geçirilerek
sözde kalkınma adına ihanet ve sömürü, yağmalama
tarihe kazınıyordu. Ülkesini pazarlayan Suharto
ve onun ihanet kadroları, Endonezya’yı Sömürgeci
sermayenin eline paketleyip bırakıvermişlerdi.
Ülkesini çokuluslu şirketlere pazarlayan Suharto,
Endonezya’ya döner dönmez, yabancı yatırımı
düzenleyen bir kanun çıkartmıştı. Bu yasada
tıpkı ülkemizde geçirilmeye çalışılan Maden
Yasasında Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun
Tasarısı ve Geri Kalmış İllerde İstihdam
Yaratılması ve Yatırımların Teşvik Edilmesi
Hakkındaki Kanun Teklifinde olduğu gibi 5 yıl
vergi muafiyeti sağlıyordu.
Freeport şirketi Batı Papua’nın bakır
madenlerini ele geçirdi, Alcoa Endonezya’nın tüm
boksit rezervlerine el koydu. Inco adlı şirket
nikel madenlerine, BHP Billiton, Rio Tinto Plc,
BP Amoco Endonezya’nın kömür kaynaklarına el
koymuştu…
Beş yıl vergi muafiyetinden faydalanan çokuluslu
madencilik şirketleri, Endonezya’nın yeraltı
kaynaklarını muafiyet süresi dolmadan talan
ettiler. Hiper Marketler, enerji, bankacılık ve
finans sektörleri tamamen finans kapitalin eline
geçmişti. Ancak Endonezya’da istihdam artmadı,
yaratılan gelir, yurt dışına çıkarıldı. Servet
el değiştirdi, doğal kaynaklar tamamen çokuluslu
madencilik kartellerinin kontrolünde ve
mülkiyetindeydi. Kişi başı gelir asla 1.000
Dolar’ın üstüne çıkamadı. (2001 yılı kişi başı
gelir 688 Dolar)
1970’lerin başında çokuluslu şirketlerin taktiği
değişti. 1972 yılında bir araya gelen 1000
çokuluslu şirket Dünya Ekonomi Vakfı adıyla bir
örgüt kurdular. Anılan vakıf 1987 yılında
vakıf’dan forum’a dönüştürüldü ve daha sonra
Birleşmiş Milletlerde danışmanlık statüsü
kazandı. Artık paylaşım bu Forum tarafından
düzenlenen yıllık toplantılarda yapılmaya
başlandı. Toplantılara politik ve akademik
çevrelerin yanısıra finans tekelleri ( Citibank,
HSBC…), gıda (mcdonaldps, cargill, coca-cola,
kraft foods, nestle…), tütün tekellerinin (Philip
Morris British American Tobacco RJR Nabisco …)
yanı sıra MADENCİLİK TEKELLERİ (BHP Bıllıton,
Alcan, Rio Tınto, Alcoa Newmont, Anglo-American
Corporation, Phelps Dodge, Normandy, De Beers,
Western Mining Corporation BP – Amoco…)
katılmaktaydı. Forum toplantıları geleneksel
olarak İsviçre’nin Davos kentinde yapılmakla
birlikte bunun istisnaları da oluyordu. Forum
toplantılarına ilk defa Turgut Özal’ın
katılımıyla başlayan Davos süreci, günümüze
değin aralıksız sürdü. Ülkemizin politikacıları;
mankenler ve dansözlerle donatılmış sözde Türk
gecelerinde, ülkemize yabancı sermaye çekmek
üzere tanıtım ve pazarlama yapmaktaydılar. Ancak
çokuluslu şirketler, Türk gecelerinden ziyade,
Türkiye’nin kendilerine tanıyacağı sınırsız kar
ve sermaye transferi, vergi muafiyeti çeşitli
istisna ve muafiyetler ile ilgili yasal
düzenlemeler, hangi alanların kendilerine tahsis
edileceği ne tür imtiyazlar tanınacağı
konularıyla ilgileniyorlardı.
Genellikle Davos’da yapılan Dünya Ekonomik
Formunun, huzuruna çağırdığı sanayileşmemiş
ülkelerin; iktidar partileri Genel Başkanları,
diktatörleri ve birçok bakanları düzenlenen
çeşitli toplantılara katılırlar. Bazı
toplantılarda konuşmacı olarak bulunurlar.
Ülkelerinin ekonomisindeki canlanmaların
anlatıldığı pazarlama toplantıları düzenlenir.
Toplantının son gününde dünyanın en büyük
(genellikle aralarında çağrılan ülkeyi sektörel
olarak parsellemiş ve paylaşmış 20’yi geçmeyen)
çokuluslu şirketlerin tertip ettiği yemeğe
katılınır ve orada davetli gelişmemiş ülkenin ne
tür yatırım olanakları sunduğu ve taahhüt ettiği
konuşulur. Katılan ülkenin yetkilileri
ülkelerindeki yatırım ortamının nasıl
iyileştirdiklerini, daha da ileri hangi
iyileştirmeler yapacaklarını anlatır. Çokuluslu
şirketlerin seçtikleri bir sözcü de isteklerini
sıralar;
- Çok uluslu sermayenin serbest dolaşımı
önündeki engelleri kaldırın, (!)
- Uluslararası tekellere askeri sanayi dışında
her sektörde mülkiyet edinim hakkı verin, (!)
- Yabancı ülkelere yatırım yapmak için yerli
şirketlerle ortaklık kurma zorunluluğunu ortadan
kaldırın, (!)
- Özelleştirme uygulamalarında devletin,
doğal tekel durumunda bulunan alanlarda altın
hisse uygulamasına son verin, tüm tekelleri
çokuluslu sermayeye açın ve çalışanlara satışı
yasaklayın, (!)
- Yabancı yatırımlarda;gelirin belli bir
kısmının yeniden yatırıma yönlendirilmesi,
teknoloji, istihdam yaratma zorunluluğu vb.
koşulları ortadan kaldırın, (!)
- Doğal kaynakların tüketiminde ulusal ve
toplumsal çıkarın gözetilmesi şartını kaldırın,
uluslararası tekellere petrol, maden ve orman
gibi yenilenemeyen ya da uzun vadede
yenilenebilen(orman gibi) kaynakları sınırsız
kullanma yetkisi tanıyın, (!)
- Yabancı yatırımlarda, ülke içerisinde
elde edilen karın ülke dışına taşınmasında (kar
transferi) uygulanan şartları tamamen ortadan
kaldırın, Yabancı yatırımcıya sınırsız kâr
transfer etme hakkı verin, (!)
- Yabancı yatırımlar karşısında yerli
yatırımcının korunmasına ve teşvikine yönelik
tüm uygulamaları ortadan kaldırın, (!)
- Yabancı yatırımcılarla anlaşmazlıklarda
çözümü ulusal hukuk sistemine değil uluslararası
tahkime devredin, (!) aslında talep edilenlerin
tamamı (OECD) bünyesinde 29 üye ülkeden biri
olarak Türkiye’de katılmasıyla hazırlıkları
sürdürülen ancak, ulus devleti ortadan
kaldıracağı nedeniyle Fransa’nın tepkisiyle
yarım kalmış ve hiçbir gelişmiş ülke tarafından
uygulanmayan çok taraflı yatırım anlaşmasının (MAI)
tek taraflı düzenlemelerinin dayatmasından öte
bir şey değildir.
Sanayileşmemiş ülke yöneticisi ülkesine
döndüğünde çokuluslu şirketlerin
yöneticilerinden oluşan bir heyet gelişmeleri
bizzat yönetmek ve yasal mevzuatı düzenlemek ve
esaslarını belirlemek üzere en kısa sürede o
ülkeye gelir ve o ülkede kurulmuş bulunan
yabancı sermaye dernekleriyle koordineli bir
çalışmanın içine girilir.
2001 SWISS OTEL BASKINI-REHİNE KRİZİ VE YER ALTI
KAYNAKLARIMIZ “mozaik tamamlanıyor”
Ülkemizde faaliyet gösteren neredeyse tamamı
Dünya Ekonomik Forumu üyesi olan yabancı
madencilik şirketleri, 2001 yılı Nisan ayı
içerisinde sessiz sedasız İstanbul Swiss Otel’de
toplanmışlardı. Toplantıda ülkemizde faaliyette
bulunan ve özellikle madencilik alanında ortak
çıkarları bulunan Rio Tinto, BHP-Billiton, Anglo-American
Corp. Portman Mining gibi çokuluslu maden
tekelleri bulunmaktaydı. Toplantıların sürdüğü
günün akşamı Otel basılmış ve oteli basanlar
tesadüfen Rio Tinto, BHP-Billiton ve Portman
Mining’in yetkililerini de rehin almışlardı.
Haberi duyuran Türk televizyonları ve gazeteleri
rehineler ve orada neden bulundukları konusunda
bir tek satırlık açıklamada bulunmuyorlardı.
Ancak yukarıda ifade ettiğimiz bilgiler, otel
baskınıyla birlikte yabancı basın ajanslarına
düşmüştü. Yabancı ajanslar ve gazetelerin
internet portallarında adı geçen şirketlerin
metalik madenlerle ilgili toplantı yaptıklarını
yazmaktaydılar.
Bu tarihlerde TBMM’de bulunan “Endüstri
Bölgeleri Yasa Tasarısı” ve tasarıda yer alan
yabancı yatırımcılara; Endüstri bölgelerinde
yapılan yatırımlarda 3194 sayılı İmar Kanunu ,
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kanunu , 2872 sayılı Çevre Kanunu, 3202 sayılı
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü Teşkilat ve
Görevleri Hakkında Kanun , 3213 sayılı Maden
Kanunu ile 1580 sayılı Belediye Kanunupnun 15
nci maddesinin ikinci fıkrasının 12 numaralı
bendi hükümlerinin uygulanmayacağı, 4325 sayılı
Kanunda olağanüstü hal bölgesinde yapılan
yatırımlar için öngörülen teşvik tedbirlerinin,
endüstri bölgelerinde yapılan yatırımlar
hakkında da uygulanacağı, bu bölgeler içinde
kalan özel mülkiyet konusu arazi ve arsaların,
yatırım faaliyetlerine tahsisi amacıyla Yabancı
Sermaye Genel Müdürlüğüpnce 4.11.1983 tarihli ve
2942 sayılı Kanunun 27 nci maddesi hükümlerine
göre acele kamulaştırma yapılabileceği, Endüstri
bölgelerinin kurulması için gerekli arazi temini
ve alt yapı ile ilgili giderlerin Sanayi ve
Ticaret Bakanlığı bütçesine bu amaçla konulacak
ödenekten karşılanacağı, bu ödeneğin
harcanmasında 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye
Kanunu , 832 sayılı Sayıştay Kanunu ve 2886
sayılı Devlet İhale Kanunu hükümleri
uygulanmayacağı, hükümlerinin varlığı, Swıss
Otelde bulunan Çokuluslu madencilik tekellerinin
varlığını daha da anlamlı kılmaktaydı. Nitekim
aynı günlerde devletçe işletilecek madenleri
düzenleyen 2840 sayılı yasa kapsamından bor
madenlerinin çıkarılmasına dönük girişimlerin
varlığı da bir anlam kazanıyordu. Kaldı ki o
günlerde sözü edilen madencilik tekellerinin
yerli temsilcileri ve çalışanları TBMM’de kulis
yapmaktaydılar.
Aslında Rio Tinto, BHP-Billiton, Anglo-American
Corp. Portman Mining gibi çokuluslu madencilik
tekellerini Swiss Otel’de bir araya gelmesini
anlamlı kılan başka nedenler de vardı. Örneğin;
Rio Tinto Türkiye’deki bor madenleri ile
yakından ilgileniyordu ve 2840 sayılı yasa
kapsamından bor madenlerinin çıkarılması
girişimlerinin ardında duruyordu. Hatta bu
konuda bir kanun teklifi Ankara’da bir büro’da
Rio Tinto’nun adamları ve yerli iki şirket
elemanları tarafından hazırlanmıştı. Rio Tinto,
trona madenleri ile ilgili olarak İngiltere
Büyükelçiliğinin engin desteğini de arkasına
almıştı. Hatta Mc Dermont isimli Büyükelçilik
çalışanı bu konuda Şirketler arasında Rio Tinto
adına arabulucuğa soyunmuş, Anglo-Amerikan
çıkarları doğrultusunda kamu kurumlarına
mektuplar yazmaktaydı. Yine ülkemizin metalik
maden yataklarının neredeyse tamamı çokuluslu
madencilik tekellerinin eline geçmişti. Rio
Tinto bu paylaşımdan da çok önemli paylar
sağlamıştı. IMF’ye, uygulanan İstikrar Programı
çerçevesinde18.12.2000 tarihinde verilen Niyet
Mektubunun ardından, 20 Aralık 2000 tarihinde
2000/92 sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu
kararıyla; “... Eti Holding A.Ş.’nin
özelleştirme kapsamına alınması ve hazırlık
işlemlerinin 6 ay içinde tamamlanması ...”
kararı alınmış bu sürenin bitimine 2 ay
kalmıştı.
Türk kamuoyundan gizlenen bu toplantının
gizlenme nedenleri arasında o tarihlerde
toplumda özellikle bor madenlerinin
özelleştirilmesine karşı yükselen tepki olabilir
miydi? Hiç kuşkusuz otelde rehin kalan bu
şirketlerin basın ve yayın organlarında yer
almayışının nedenleri arasında buda vardı.
Çokuluslu madencilik tekelleri ülkemizde 1950 li
yıllardan beri sayısız gizli operasyonlar
yürütüyorlardı. Swiss Otel’de düzenlenen bu
toplantı da böylesi bir operasyonun harekat
üssüydü.
MADEN YASASI ve YABANCI MÜDAHALELERİ 1964
TARİHLİ BİR GİRİŞİM ve ABD ELÇİLİĞİ
“Ulusal egemenlik” mi dediniz ?
Werner Buehler, 1978 öncesinde Türkiye’den bor
madeni alarak Avrupa’da pazarlayan bir tüccar.
Türkiye’de özel madencilerin üzerindeki bor
ruhsatlarının iptal edilerek bor
işletmeciliğinin devlet tarafından yapılmasını
hiç içine sindirememiş, zaman zaman madencilik
dergilerinde Türkiye ve yeraltı kaynaklarının
yönetimi aleyhine makaleler yazıyor. Birde 1999
yılında “Borasit” isimli bir kitap yazmış.
Kitabın 110-114 . sayfalarında Madencilik
mevzuatımızın nasıl yabancılar tarafından
şekillendirilmeye çalışıldığını ve yerli
unsurların bu işlerde nasıl kullanıldığını bakın
nasıl anlatıyor; “Dr.(Ferit) Kromer ayrıca;
Yabancı Yatırımı Teşvik Komitesinin onayının
alınması halinde, mevcut Maden Kanunu’n oldukça
olumlu olmasına rağmen, yabancı yatırımcılar
için yine de tam olarak tatmin edici değildir.
Yeni bir Maden Kanunu için hazırlanan 3 adet
taslak A.B.D Büyükelçiliği tarafından
yetkililere teslim edilmiş, fakat her defasında
(her bir) taslak reddedilmiştir. Ancak Türk
Hükümeti, Amerikalıların Türk Cumhuriyeti’nin
ekonomik durumunu kullanmayı kendileri için
kolaylaştırmaya çalıştıkları hissiyatındadır.
Dördüncü bir taslağı yazma görevi ODTÜ’deki iki
Türk profesörüne verildi, ancak, muhalefetteki
AP bu sene iktidara gelmezse yeni kanunun makul
bir süre içerisinde kanunlaşması için çok az
umut vardır.” ABD Büyükelçiliği tarafından
önerilen Maden Kanununda güncel yasa tasarıları
ve çıkarılan yasalar arasında şaşılacak bir
biçimde benzerlikler vardır. Örneğin; madenlerin
yönetiminin yeniden organizasyonu, yabancı
yatırımcıların net karlarını, mutlak olarak
herhangi bir hükümet kısıtlamasına tabi
olmaksızın ülke dışına çıkarmalarına izin
verilmesi gibi
MADEN YASASINDA DEĞİŞİKLİK ÖNGÖREN SON TASARIYI
TASLAKLAYANLAR
Swiss Otel baskınından sonra gelişmeler,
çokuluslu madencilik tekellerinin kurduğu kumpas
ve amaçları arzu ettikleri doğrultuda
gerçekleşmedi. Ortaya çıkan kamuoyu tepkileri;
Eti Holding ve bor madenleri özelleştirmesini
hükümete gerçekleştirtmedi. Hükümet, Bor
madenlerini özelleştirme kapsamından çıkartmak
zorunda kaldı. Hatta bazı bakanlar onca kopan
gürültüye, IMF’ye verilen niyet mektubuna
rağmen; “kimse bor özelleştirilsin demedi”
diyebiliyordu. Bu arada 2840 sayılı yasa
kapsamından bor madenlerinin çıkarılmasına dönük
kanun teklifleri de işlem görmemişti. Bir
ihanetin tezahürü olan Endüstri Bölgeleri Yasa
Tasarısı da Tasarıyı TBMM’ne sunanlar tarafından
apar topar geri çekilmişti.
Ancak, Türkiye’nin yeraltı kaynakları üzerine
çöreklenenler, 100.000 km2 den fazla toprağını
üzerine geçiren çokuluslu şirketler, ülkemizi
soyma, iliklerini emme çabalarından da geri
kalmayacaktı. Bu amaçlarını gerçekleştirmek
üzere bazı dernek ve vakıflar devreye sokuldu.
Çokuluslu madencilik şirketleri ve onların
işbirlikçileri bu kez hem Bor madenleri
üzerindeki devlet tekelini kaldırılacak, hem
ülkemizde faaliyet gösteren çokuluslu yabancı
sermayeyi vergiden muaf tutacak hem de,
ülkemizin madenlerle dolu topraklarını
yabancının mülkü ve yabancı toprağı yapacak bir
tasarı hazırladılar. Özellikle sınırsız istisna
ve muafiyet hükümleri açısından kadük olma
riskini de bertaraf edecek sinsi bir
düzenlemeyle. Yasadaki muafiyet hükümleri
tepkimi çekiyor. O halde bu hükümler tasarı
metninden çıkarıldığı zaman devreye girecek
kurnaz bir düzenleme olmalıdır. O da “Madencilik
yatırımları, bulunduğu bölgeye bakılmaksızın
Devletin uyguladığı tüm teşviklerden en üst
seviyede yararlandırılır.” Şeklindeki bir
düzenlemeyle aşılabilir. Nede olsa muhalefet ve
konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin
mecliste sıra bekleyen “Geri Kalmış İllerde
İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik
Edilmesi Hakkındaki Kanun Teklifi” nden ve bu
kanun teklifinde yer alan teşvik tedbirlerinden
habersizdir. Yada ilk anda iki yasa arasında bir
bağlantı kurulamayabilir ve bu suretle çokuluslu
madencilik tekellerinin istekleri doğrultusunda
Ulusal Egemenlik aleyhine bir gol atılabilirdi.
Aslında 3213 sayılı Maden yasasının bazı
maddelerini değiştirecek tasarı daha önce
TBMM’den geçirilmeye çalışılan “Endüstri
Bölgeleri Yasa Tasarısı”, “IMF’ye verilen Niyet
Mektubu” ve “Bor Madenlerini Devletçe
işletilecek Madenler kapsamından çıkaracak yasa
teklifi” ni içeren konsantre bir yasa
hüviyetindeydi. Üstelik sınırsız muafiyetler
getirecek ulusal egemenliği bertaraf edecek
düzenlemelerle bezenmişti.
Yaklaşık iki yıldır TBMM’de çıkarılmayı bekleyen
yasa, 57. Hükümet döneminde sert tartışmalara
neden olmuştu. İddialar; Türkiye’yi seçime
götüren sürecide bu tasarının başlattığı ve bu
tasarının uluslararası bir komplo olduğu
komploya iç dinamiklerinde karıştığı yönünde.
Tasarısıyla Maden Yasası’nda yapılmak istenen
değişikliklerde bu iddiayı doğruluyor.
Geçtiğimiz dönem Maden kanununda değişiklik
öngören yasa tasarısına AKP (Adalet ve Kalkınma
Partisi) bu yasanın YASED (Yabancı Sermaye
Derneği) tarafından hazırlandığı ve Anayasaya
bir çok noktada aykırılıklar taşıdığı
gerekçesiyle muhalefet şerhi koymuş, buna
karşın, köprünün (Davos’un) altından çok sular
akmış, aradan geçen zamanda her ne olduysa olmuş
ve iktidara gelir gelmez, geçen dönem
çıkartılamayan yasayı bu kez AKP sahiplenmiştir.
IMF, DÜNYA BANKASI BASTIRIYOR
BİRİLERİ TALANA AÇIYOR
“Borç alan Emir de Alır” ya da “Söz Davos’ta
verdirilir - Hesabı New York’ta sorulur ”
Çokuluslu şirketlerin sirayet ettiği
sanayileşmemiş ülkelerin ekonomileri sürekli
kriz tehdidi altında yine onların ekonomi
içerisinde köklerini derinleştirerek ekonomik
yapılar içerisine derinlemesine nüfuz etmelerini
kolaylaştırıcı yasal düzenleme dayatmaları ile
karşı karşıya kalmaktadır. Çoğu zaman kriz
tehditlerine “aksi takdirde demokrasiniz yara
alır” tehditleri de eklenebilmektedir. Yine
ekonomik istikrar programları uygulayan bu
doğrultuda IMF ve Dünya Bankası ile borç
ilişkilerine giren ülkelerde çok uluslu
şirketlerin taleplerinin IMF’ye verilen niyet
mektuplarına sokulması ve bu talepler
doğrultusunda taahhütlerde bulunulması sıradan
işler haline gelmiştir. Yine Dünya Bankası
tarafından ekonomik istikrar programı uygulayan
ülkeler için sözde kalkınmayı sağlayacak yapısal
reform önerileri ve bu doğrultuda hazırlanan
raporlar, yayılmacı çokuluslu şirketlerin
işlerini kolaylaştıracak yasal düzenleme
önerileriyle doludur. Bunun en somut ve en iyi
örneğini geçtiğimiz dönem yaşanan iki ekonomik
krizin ardından 2001 yılı içerisinde ülkemize
dayatılan 15 günde 15 yasa uygulaması teşkil
eder.
Nitekim krizlerin öncesinde Dünya Bankası’nın
Ağustos 2000 tarihli # Türkiye Sürdürülebilir
Kalkınma İçin Yapısal Reformlar/ başlıklı
raporunda krizler sonrası dayatılan 15 yasa
sayılmaktadır. Aslında bu yasalar çokuluslu
şirketlere muhtelif zamanlarda verilmiş imtiyaz
sözleridir. Bu yasaların çıkması halinde sağlam
gelir kaynaklarından mahrum kalmış Türkiye
ekonomisine 12 milyar dolar borç
verilebilecektir.
Sözde kamu bankalarının özerkleştirilmesini
sağlayacak Bankalar Kanunu, Banka tasfiyelerini
kolaylaştıracak İcra İflas Kanunu, Türk
Telekom’un yüzde 51’inin daha sonra tamamının
özelleştirilmesini sağlayacak Telekom Yasası,
hava taşımacılığında fiyat belirlemede Ulaştırma
Bakanlığı onayının kaldırılarak serbest
tarifelerin geçerli kılınacağı Sivil Havacılık
Yasası, Merkez Bankası Kanunu, tütün ekimini
kısıtlayan tekel’in özelleştirmesini sağlayacak
Tekel Kanunu, Şeker pancarı ekimini
kısıtlayacak, şeker piyasasını düzenleyecek
Şeker Kanunu, Endüstri Bölgeleri Yasası, Maden
yasası, yine sözde kamu ihalelerini
şeffaflaştıracak, kamulaştırmaları düzenleyecek
İhale mevzuatı…
Sözde ülkemizi kalkındıracak yapısal reformların
bir taraftan tütün ekme, tütün ekimini kısıtla,
pancar ekme, pancar ekimini kısıtla diyerek
üretimden men ederken, diğer taraftan yeraltı
kaynaklarını çıkart onları çokuluslu şirketlerin
tekeline terket, hatta bunun için onları teşvik
et! gibi yaklaşımlar sergilemesi, bizim
siyasetçilerimizin de bunların verdiği emirlere
harfiyen riayet etmesi. Size garip gelmiyor mu?
Bir o kadar garip olanda; hazineden sorumlu
bakanların borç almak için başvurdukları kara
paralarla kurulmuş, mahreci bile belli olmayan
uluslararası fonları yöneten, kara para
hesaplarına hizmet sağlayan Citi Bank(citigroup),
J.P. Morgan, Chase Manhattan gibi afyon
ticaretiyle doğan HSBC gibi finans devlerinin
düzenledikleri “ROADSHOW”larda Maliye
Bakanlarının, Özelleştirme İdaresi Başkanlarının
arz-ı endam eyleyerek Türkiye’de sözde yatırımı
bulunan çokuluslu madencilik, gıda, petrol
şirketlerinin yönetim kurulu başkanı düzeyindeki
yöneticilerine; Türkiye'nin özelleştirme
programı, hangi kamu şirketlerini onlar için
hazırladıkları ve genel olarak Türk
ekonomisindeki gelişmelerin ne olduğu, çıkan ve
çıkacak yasaları, çokuluslu şirketler için nasıl
vergisiz, bol transferli dikensiz gül bahçeleri
hazırladıkları konularında da bilgi vermesi
değil mi ?
CAN ALICI SORU YER ALTI KAYNAKLARIMIZ ÜZERİNDE
SINIRSIZ İMTİYAZLAR TANINMASININ ÜLKEMİZ
EKONOMİSİNE BİR KATKISI OLACAK MI ?
Ülkemizin yeraltı kaynaklarını özellikle metalik
madenlerini işleyerek metal ya da ileri ürünlere
dönüştüren tesislerin önemli bir bölümü
kapatılmış geri kalanları ise kapatılma
noktasına getirilmiştir. Kapatılan ya da
kapatılma noktasına getirilen bu tesislerin
tamamı kamu tesisleridir. Özel sektör,
Cumhuriyet tarihimiz boyunca yeraltı
kaynaklarımız ve onları ileri metalurjik
ürünlere dönüştürecek sanayileşme sürecimize
katkıda bulunacak bir tek sanayi işletmesi
kurmamıştır. Yeraltı kaynaklarımız üzerinde
sözde madencilik yapanlar, yeraltı
kaynaklarımızı toprak altından çıkararak
yurtdışına ihraç etme kolaycılığından bir türlü
kopamadığı gibi özel sektör madencilik
faaliyetleri gelişmiş ülkeler ve sanayilerini
ülkemizin yer altı kaynaklarına bağlamak, diğer
bir deyimle ülkemizi gelişmiş ülkelerin hammadde
kaynağı olarak konuşlandırmak gibi ulusal
ekonominin gelişmesini engelleyici bir fonksiyon
üstlenmişlerdir.
Buna karşın, sanayileşmiş ülkelerde yaratılan
kapasite oldukça yüksek ve her geçen yıl bu
kapasite büyüyor. Ayrıca, sanayileşmiş ülkeler
metal üretiminde ihtiyaç duydukları ham cevher
açısından dışa bağımlılar. Özellikle Avrupa’da
kurulu metalürji tesisleri boksit, bakır, çinko,
kurşun, kromit, demir gibi metalik madenlerde
%100 dışa bağımlı hale gelmişlerdir. Bu tesisler
işleyecek ham cevher bulamazlarsa, kapanma
durumuyla karşı karşıya kalacaklardır. Diğer
taraftan yukarıda sayılan cevherlerden
bazılarının dünya rezervleri önümüzdeki 20-30
yıl içerisinde tükenme riskiyle karşı
karşıyadır.
Yine çarpıcı bir diğer gerçekte, Dünyanın
bilinen en önemli iki endüstriyel minerali olan
trona(doğal soda) ve bor tuzları Avrupa
kıtasında bulunmayıp bu iki mineral açısından da
dünyanın en zengin ülkesinin Türkiye olduğudur.
Gelişmiş ülkelerin karşı karşıya kaldıkları
yukarıda ifade edilen gerçekler, ülkemizdeki ham
cevheri metale dönüştüren tesislerin bir bir
kapatılmasını ve bilinen metalik maden
yataklarının neredeyse çokuluslu madencilik
şirketlerinin eline geçmesini ve Bor tuzları ve
Trona üzerinde oynanan oyunları da oldukça
anlamlı kılmaktadır.
İşte bu gerçekler karşısında; özellikle dünya
rezervlerinin marjinal sınırlara geldiği bakır,
kurşun,çinko gibi metalik maden cevherlerini
işleyen ülkemizde kurulu metalürji tesislerinden
sanayileşmiş ülkeler oldukça rahatsız
olmaktadır. Özelleştirme sonucu kapanan Çinkur,
yıllardır Özelleştirme İdaresi tarafından
özelleştirilmeyi bekleyen modernizasyon ve hatta
bakım yaptırılmadığı için kapanma noktasına
gelen Karadeniz Bakır İşletmeleri (Bu tesiste
Haziran -2003 ayı içinde bakır üretimini
durdurmuştur) gibi kamu şirketleri nedeniyle
ülkemiz özellikle çinko, kurşun ve bakır
rafinasyonu yapmayan, yaptırtılmayan bir ülke
konumuna düşürülmüştür. Bu durum ham madde
sıkıntısı çeken çokuluslu şirketleri fazlasıyla
memnun etmiştir.
Şimdi tüm bu gerçeklerin ışığı altında:
Çokuluslu yabancı madencilik şirketleri,
ülkemizde kurulu olan ve sadece kamuya ait
metallurji tesislerinin yaşamasını,
kapasitelerinin artmasını ister mi ? Anılan
çokuluslu madencilik şirketleri ülkemizde
metallurji tesisleri kurulması yönünde yatırım
yapar mı? sorularına verilecek cevabın hayır
olacağı,
Metalürji tesisleri kapatılmış ya da kapatılmayı
bekleyen, neredeyse tüm yeraltı kaynaklarına
yabancıların hakim olduğu ülkemizden çıkarılan
özellikle metalik madenlerin sanayimizi
geliştirmesi beklenebilir mi ? sorularının ne
kadar anlamsız ve saçma olduğu, üzerinde
tartışma yapılmayacak kadar açık değil mi?
Çokuluslu madencilik şirketlerinin, ülkemizden
çıkardığı ve merkez ülkelerine ve bu ülkelerdeki
sanayi tesislerine götürdüğü madenler için; 5
yıl vergi muafiyeti tanınması, çalışanların
sosyal sigorta mevzuatıyla işverene yüklenmiş
olan pirimlerinin hazine tarafından ödenmesi,
madeni limana taşırken kullandığı demiryolunun
nakliye ücretinin %50 indirimli uygulanması,
kullandıkları kredinin bankanın ortalama
maliyeti üzerinden olması, çalışanların
ücretinden kestiği vergileri iki yıl bedavadan
kullanması, kullandığı elektriğin %50 indirimli
olması, kullanacakları hazine arazilerinin
mülkiyetinin bedavadan verilmesi, faaliyetleri
sonucu elde ettiği karın ve hatta sermayenin
hiçbir sınırlama ve engellemeyle karşılaşmadan
ülke dışına çıkarılmasının…; ülkemiz ekonomisine
bir katkısının olmayacağını, tam tersine
sanayileşmiş ülkeleri bedava hammadde
kaynaklarına kavuşturacağını, yabancı ülkelerin
sanayilerinin ve ekonomilerinin fakir ülkemizin
kaynaklarıyla sübvansiyon edileceğini, bunun
sonucunda ülkemizin sanayisinin öleceğini
görmemek için gaflet dalalet ve hatta ihanet
içinde olunması gerekmiyor mu?
Sadece hammadde satmak üzere madenciliği
geliştirerek kalkınacağımıza toplumu
inandıranlar aslında büyük bir ihanetin içine
gark olmuş durumdalar. Topluma anlattıkları
hikayelerin ardında ceplerini nasıl
dolduracaklarının dayanılmaz bir tamahkarlığı,
içinde bulundukları topluma ve ülkelerine olan
ihanetlerinin dayanılmaz bir hafifliği var.
LOZAN’I YIKAN YASA ve YASA TASARILARI
HORTLATILAN SEVR
Sevr, kapitülasyonların, daha geniş hale
getirilmesini hüküm altına almıştı. Şanlı
İstiklâl Mücadelemiz sonucunda ülkemizi işgale
yeltenenlerle oturduğumuz Lozan barış
görüşmelerinde Lozan’a giden kuruldan Ermeni
yurdu ve Kapitülasyonlar konusunda kesinlikle
ödün verilmemesi istenmişti. Görüşmelerin can
alıcı noktasını da bu iki konu oluşturuyordu.
Nitekim Türk tarafının ödün vermez tavrı barış
konferansının dağılmasıyla sonuçlandı. (20
Kasım-4 Şubat 1923)
23 Nisan 1923’te başlayan ikinci konferans
anlaşma ile sonuçlanmış ve antlaşmayla
Kapitülasyonlar tümüyle kaldırılmıştı. İsmet
İnönü, Lozan’da Kabul Olunan Barış Antlaşması,
Mukavele ve Senetlerin Onaylanmasına Dair Kanun
Tasarısı dolayısıyla 23 Ağustos 1923 tarihinde
T.B.M.M.’de yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
“Arkadaşlar! Bazı devletlerle müttefik olarak
kan döktüğümüz zamanlarda kapitülasyonlar
konferanslarda mevzubahs olunca müttefiklerimiz
hasımlarımızla beraber bulunuyorlardı.
Kapitülasyonların Türkiye’den kalkması lazım
geldiğini Sivastopol seferinden sonra Paris
Muahedesi müzakeratında vaat etmişlerdi.
Arkadaşlar! Bütün memleketin mevcudiyetini
girdaba düşüren Harbi Umumiye girdiğimiz zaman
da zimandaran bizi kapitülasyonları ilga
ediyoruz ve ilga edeceğiz diye tatmin
etmişlerdi. Mesele o kadar mühim idi. Size der
hatır ettiririm ki: Harbi Umumiye henüz Türkiye
girmemiş iken ve müttefikler Türklerin Harbi
Umumiye girmesini esaslı bir amilimüessir
addederlerken bizim kapitülasyonları ilga
ettiğimizi Almanlar, Avusturyalılar, Ruslar,
Fransızlar ve İngilizlerle beraber protesto
etmişlerdi. Mevzu o kadar büyük ve mühim bir
hadisedir. Arkadaşlar, Harbi Umumideki
müttefiklerimize kapitülasyonların ilgası için
Harbi Umumi’nin neticesi tamamen meşkuk olduğu
zamanlarda, yani 1916’da bizimle konuşmak yoluna
girdiler. Ama biz evvela başladık kan dökmeye ve
atimizle mukadderatımız tamamiyle meçhul bir
safhaya girdi. Arkadaşlar! Daha fazlası vardır.
1916’da Almanlarca kabul edilen
kapitülasyonların ilgası keyfiyeti, nazari ve
hayali idi. Hakikatte ilga ettirilememiştir.
Kabul ettirilememiştir. Bunu bilirsiniz. Muahede
imza edildi. Ondan sonra ellerine mektup
verildi. Eğer diğer herhangi bir millete
kapitülasyonların ilgası kabul ettirilirse,
kendiliğinden o müttefiklere de
kapitülasyonların ilgası şamil olacaktır. Bu ne
demektir? İlgayı dünyadaki devletlerin her
birine ayrı ayrı kabul ve imza ettireceksiniz.
Herhangi bir millet için bütün dünyaya ayrı ayrı
dikte edecek kuvvet maddiye kabili tasavvur
mudur? Demek ki, Harbi Umumi’nin gayesi olarak
yapılan ilk ilan müttefiklere de kabul
ettirilmedi. Harbin neticesi meşkuk olduğu
zamanlarda ancak nazari ve hayali kuru bir
teselli elde edildi. Sonra bugünkü vaziyeti
düşününüz. Türkiye bütün cihan muvacehesinde
davasını takib ediyor. Sarih ve şüpheden azade
olarak kati bir ifade ile kapitülasyonları ilga
ettiriyor. Bu Türkiye’nin kendi evi içinde diğer
herhangi bir millet gibi tamamen müstakil ve
efendi olduğunu kabul ve tasdik etmek demektir.”
Aradan tam 80 yıl geçti. Dün, kapütülasyonların
kaldırılmasının ardından BEDELLERİNİ ÖDEYEREK
DEVLETLEŞTİRDİĞİMİZ MADENLERİMİZ, BUGÜN;
1- Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu,
2- Maden Kanunu ve,
3- Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması ve
Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkında,
Kanun Teklifi İLE BEDELSİZ OLARAK GERİ
VERİLİYOR. ÜSTELİK GERİ ALMALARI İÇİN
YALVARIYORUZ. ARADAN GEÇEN 80 YILDA
KAPÜTÜLASYONLARIN KALDIRILMASI VE DEVLETLEŞTİRME
NEDENİYLE EMPERYAL ŞİRKETLERİN UĞRADIKLARI GELİR
KAYIPLARINI DA VERGİ ALMAYARAK, BEDAVA
TAŞIYARAK, BEDAVA İŞÇİLİK SUNARAK,BEDAVA ARAZİ
VEREREK, KAR VE SERMAYELERİNİ TRANSFER
ETMELERİNİ SAĞLAYARAK, ÜSTÜNE PARA VEREREK
KARŞILAYACAĞIZ, YENİ KAPİTÜLASYONLAR SADECE
MADENLERİMİZ ÜZERİNDE SINIRSIZ AYRICALIKLAR
SAĞLAMIYOR. ORMANLAR, LİMANLAR, ELEKTRİK, SU,
TELEFON, TEKEL, ŞEKER, BANKACILIK, PARAKENDE
TİCARET GİBİ ÜRETİM VE HİZMET ALANLARINI DA
KAPSIYOR.
Yeraltı kaynakları ve bunların kullanım işletim
ve mülkiyet hakkı açısından bakıldığında Lozan’ı
yıkan yasalara ikiz yasalar olarak bilinen;
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin
Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun
Bulunduğuna Dair Kanun ve Medeni ve Siyasi
Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin
Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun da
yer alan;
- “Bütün halklar, uluslararası hukuka ve
karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası
ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar
vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve
zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe
tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu
maddi kaynaklardan hiç bir koşulda yoksun
bırakılamaz.” ( Ekonomik, Sosyal ve Kültürel
Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi
Haklar Uluslararası Sözleşmesi madde 1/2)
-“Bu Sözleşmedeki herhangi bir hüküm, halkların
kendi doğal zenginliklerini ve kaynaklarını tam
olarak ve serbestçe kullanma ve yararlanma
haklarını zayıflatacak bir biçimde yorumlanamaz.
(Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar
Uluslararası Sözleşmesi madde 25, Medeni ve
Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi madde 47)
düzenlemelerini de ilave etmek gerekecektir. Her
iki sözleşmede yer alan ortak hükümler, esasen
Anayasamızın 168. maddesine de aykırıdır.
Anayasamızın 168. maddesi; Tabii servetler ve
kaynakların Devletin hüküm ve tasarrufu altında
olduğunu, bunların aranması ve işletilmesi
hakkınında Devlete ait olduğunu ifade
etmektedir. ANAYASAMIZ, DOĞAL KAYNAKLARI
DEVLETİN HÜKÜM VE TASARRUFUNA BIRAKIRKEN
SÖZLEŞMELER HALKLARIN HÜKÜM VE TASARRUFUNA
BIRAKMAKTADIR.
Burada ortaya konulması gereken çok önemli bir
aykırılıkta Anayasamızın 4. maddesinde
değiştirilemeyecek, değiştirilmesi dahi teklif
edilemeyecek 3.maddesinin “Türkiye Devleti,
ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür,”
hükümlerinin de sözleşmelerde yer alan “halklar”
ifadesiyle ortadan kaldırılmasıdır.
SONUÇ VE SORULAR
“Lord Curzon’un cebinden çıkarttığı kağıdı
gördünüz mü, onda neler yazılıydı ?”
19. yüzyılın başında sanayileşmiş ülkeler, çok
ucuz hammadde sağlanabilecek ülkeler üzerinde
önemle duruyor, yeraltı zenginliklerine kolayca
el koyabilmek için, kendi yeraltı
zenginliklerini kullanacak sanayiden ve
teknolojik olanaklardan yoksun ülkeleri elde
etmeye çalışıyorlardı. Elde ettikleri sanayiden
ve teknolojik olanaklardan yoksun ülkelerden
ucuza temin ettikleri hammaddeleri işleyip
tekrar eski sahiplerine satıyor, aksi bir ticari
ilişkinin gelişmesine fırsat tanımadıkları gibi
bir pazar ve hammadde kaynağı olarak elde edilen
ülkede sanayileşmiş ülkelerin ihracat
maddelerini üreten sanayiyi de kısa süre
içerisinde çökertiyorlar ve bir daha gelişmesini
önleyecek tedbirler alıyorlardı.
Sanayi Devrimi’nin doğup geliştiği ilk ülke olan
İngiltere, Osmanlı Devleti üzerinde yukarıda
ifade edilen politikaları en etkin bir biçimde
uygulayan ve Osmanlı’yı çökerten anlaşmaları
kusursuzca hazırlayıp uygulayan ve uygulatan bir
ülke oldu. Osmanlı’da çöküşü hızlandıran ve onu
yarı sömürge bir ülke konumuna sürükleyen ilk
anlaşma olan, 1838 Serbest Ticaret Anlaşması
(Balta Limanı Anlaşması) İngiliz diplomasisi
tarafından kusursuzca düzenlenerek Osmanlı
Devletine imzalattırılmıştı. Bu anlaşmayla;
yabancı tüccarlar Türkler ile eşit duruma
gelmişler, dışardan her türlü mal ithal edilmeye
başlanmış, eski kapitülasyonlar yeni
ayrıcalıklarla desteklenerek yenilenmiş ve
devletin bütün tekelleri kaldırılmıştı.
1856 yılında Osmanlı’nın yaptığı en büyük
hatalardan biri de Islahat Fermanı ile
yabancılara taşınmaz mal edinme hakkını vermiş
olmasıydı.
Dün başta İngiltere olmak üzere sanayileşmiş
ülkeler, Osmanlı yöneticilerinin gaflet, dalalet
ve ihanetinden faydalanarak umduklarının ve
haklarının çok üstünde çok mükemmel sonuçlar
aldılar. Aslında bu sonuçlar, yaşadığı zamanı ve
dünyayı kavrayamamış ziraatla kalkınacağına
inanmış basiretsiz Osmanlı yöneticileri
tarafından sanayileşmiş ülkelere altından bir
tepsi üzerinde sunulmaktaydı. Bu yöneticilerin
büyük bir çoğunluğu, tanınan bu imtiyazlardan
aynı zamanda çıkarda sağlamaktaydılar.
Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı,
önce Mondoros Ateşkes Antlaşması ardından Sevr
ile tarihin tozlu sayfalarına gömülmek
üzereyken, 16 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal
Paşa’nın Tophane rıhtımından Bandırma vapuru ile
başladığı yolculuk, Türk ulusunun kaderini
değiştirmiş, çökmüş bir İmparatorluğun
yıkıntıları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Çıkılan çetin
yolculuğun temel hedeflerinden biri tam
bağımsızlıktır.
Lozan görüşmelerinde en önemli tartışmalar, tam
bağımsızlığın önündeki en büyük engellerden biri
olan kapitülasyonlar üzerine yapılmaktadır.
Ancak taviz verilmez. Görüşmeci İsmet Paşanın
taviz vermez tavrı Lord Curzon’u çileden
çıkarmıştır. Curzon İsmet paşaya; “İleride dara
düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada
reddettiğiniz herşeyi, cebimden çıkartıp önünüze
koyacağım” der.
Aradan tam 80 yıl geçer dün lozan’da
reddettiğimiz kapitülasyonlar ve uğruna kan
dökerek kazandığımız zaferler. Bu gün sessiz
sedasız hezimete dönüştürülmekte. Küreselleşme,
serbest ticaret ve sair maskelerle yaşam
kaynaklarımız, doğal zenginliklerimiz, gelişmiş
ülkelerin her biri bir ülke büyüklüğündeki
şirketlerine açıkça hediye edilmektedir.
Üstelik, sanayileşmiş ülkelerin ihracat
maddelerini üreten sanayimiz kendi ellerimizle
yok edilerek.
Yanlış düşünüp doğru olmayan sonuçlara mı
ulaştık ? Ya da , “AB’ye üye adayı (!) bir
ülkenin vatandaşı olarak eski köhne düşüncelere
mi kapıldık ? Yoksa, Damat Ferit’in 1919 yılında
başta İngiltere olmak üzere Osmanlı’yı yenen
devletlere sunduğu “Biz Avrupalıyız, Avrupa
elimizden tutmalı” şeklindeki muhtıraya 84 yıl
sonra cevap veriliyor da haberimiz mi yok. İyi
de Türkiye Cumhuriyeti 1939 yılına kadar başta
madenler olmak üzere ulaştırma, enerji alanında
onlarca millileştirmeyi niçin yaptı? Dün
bedelini ödeyerek millileştirdiğimiz madenler ve
diğer sektörlerde yer alan işletmeler neden yok
pahasına ulusal ekonomi dışına itiliyor.
Tüm bu sorulara verilecek cevap, vicdanlarımızda
yer alan ve her zaman doğru tartan terazide
saklı.
Şimdi bize düşen görev; o terazinin bir kefesine
1838 ticaret anlaşmasını, Tanzimat fermanını,
ıslahat fermanını koymak. Diğer kefesine de;
Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu, Maden
Kanunu, Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması
ve Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkında Kanun
Teklifini, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara
İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının
Uygun Bulunduğuna Dair Kanunu, Medeni ve Siyasi
Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin
Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanunu
koyup, terazi dengede mi değil mi bir bakmak.
Terazinin ibresi Sykes Picot’tan Mondros’tan,
Sevr’den yana mı ? Yoksa, Bağımsız Üniter
Devlet, Türkiye Cumhuriyeti’nden yana mı ?
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |