|
TARİHİMİZDE BATI’NIN ENTEGRASYON VE
GLOBALİZASYON POLİTİKALARI
Prof. Dr. ÜNSAL YAVUZ
Burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz
entegrasyon ve globalizasyon sözcükleridir.
Siyasi literatürde ikincisinin birinciye karşı
çok yeni olmasına karşı uygulama açısından her
ikisinin de 200 yıllık tarih kesitinde
başvurulan bilinen bir yöntemi oluşturmuş
olmalarıdır. Siyasi ve ekonomik açıdan
entegrasyon birleşme, bütünleşme, eritme
anlamlarını içerirken, son yılların moda terimi
globalizasyon değişen ve bütünleşen günümüz
dünyasında yine siyasi ve ekonomik açıdan daha
kapsamlı ancak, ulusal devlet yapısı açısından
oldukça riskli ve tehlikeleri beraberinde
getiren oluşumları ifade etmektedir. Her iki
siyasi uygulamanın da yöntem ve hedefleri
açısından aynı amaçlara dönük olduğu kolayca
görülmektedir. Her iki uygulamanın da 150 yıllık
süreç içinde gelişmiş ülkelerce
projelendirilmesi hiç kuşkusuz bir rastlantı
olarak görülmemelidir.
Sanayileşmiş ülkelerce projelendirilen ve ortak
amaçlara yönelik olan bu siyasi uygulamaların
dışında zaten başka bir seçenek hemen hemen yok
gibiydi. Tarihsel örnekleri de bunu
kanıtlamaktadır. Tarih bize ekonomik ve siyasi
yayılmacılığın gelişmiş güçlü devletlerden
gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelere yönelik
olduğunu göstermektedir. Bu yayılmacılık, zaman
içinde yönetim açısından değişkenlik
göstermiştir. Bir dönemde güçlü ordular ve
işgallerle gerçekleşirken daha sonraki
dönemlerde ülkelerin maliyelerini ve
ekonomilerini denetim ve kontrol altına alacak
uygulamalara yönelmiştir. Bu çalışma ile ele
alacağımız 700. Yıl Kuruluş Kutlamaları
çerçevesinde konunun içeriğine uygun olarak
Osmanlı Devleti'nin son yüzyılını oluşturan XIX.
yüzyıl kesiti olacaktır. Kanımızca bu dönem
günümüz dünyası bölgesel, ve küresel
gelişmelerine ışık tutacak olgular zenginliğine
sahiptir.
XIX. yüzyıl iki oluşumun kesişme noktasına
geldiği zaman dilimini oluşturmaktadır.
1. Getirdiği sonuçlar açısından sanayi devrimi,
2. Osmanlı Devleti'nin içine düştüğü sosyo-ekonomik
kültürel koşullar.
Bunlardan ikincisi içinde bulunduğu koşullar
nedeniyle birincisine, ülkesinde sonuçlarının en
olumsuz biçimde yansıması için elverişli ortamı
hazırlamıştır.
SANAYİ DEVRİMİNİN SONUÇLARI
Sanayi devriminin hızlı ve maliyeti ucuz üretimi
hem pazar arama hem de sanayileri için gerekli
hammadde kaynakları açısından zengin ülkelere
yönelme gereksiniminin yayılmacılığını
beraberinde getirmiştir. Biriken sermayeyi
işletmek, bunun için de gelişmemiş, yoksul
ülkelere yönelmek ve onları borçlandırarak
ekonomilerini ve maliyelerini kontrol ve denetim
altına almak bir diğer sonucu oluşturmaktadır
ki, her ikisinde de hedef ülkeler aynı olmuştur.
XIX. YÜZYILA GEÇİNDİĞİNDE OSMANLI DEVLETİ'NİN
GÖRÜNÜMÜ
Kuruluşundan itibaren 300 yüzyıl boyunca
genişleyen, merkezi, taşra ve ordu
yönetimlerinde çağının doruğunda örneklere sahip
olan ilimde, sanatta ve kültürel alanlarda
günümüze dek gelen kalıcı eserler bırakan dönem
XVII. Yüzyıl başlarından itibaren değişime
uğramıştır. Bu kez imparatorluk yaklaşık 300
yüzyıl sürecek olan önce duraklama sonra
gerileme ve nihayet dağılma sürecine girmiştir.
Artık bilinen klasikleşmiş iç ve dış nedenler
sonunda Osmanlı Devleti kaçınılmaz sona
yaklaşmaya başlamıştır.
İşte bu ortam büyük güçlerin aralarındaki
rekabet nedeniyle, bölgeye olan müdahalelerini
artırmıştır. Avrupa merkezli (Fransa, İngiltere,
Rusya ve Avusturya) olan bu müdahaleler üç
aşamada Osmanlı topraklarında etkili olmuştur:
1. Ekonomik,
2. İç siyasette yönlendiricilik,
3. Siyasi yayılmacılık.
Ekonomik açıdan İngiliz-Osmanlı Ticaret
Sözleşmesi ve Kırım Harbi ön yıllarında,
İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti'ni
borçlandırarak, sermayelerini harekete
geçirmeleri, ekonomik içerikli müdahaleci iki
önemli gelişmedir. Bunların hemen arkasından
1839 ve 1856 fermanları gibi Osmanlı Devleti'nin
iç işlerine müdahale anlamına gelen girişimlerin
gerçekleşmiş olması herhalde bir rastlantı
olmasa gerektir. 1856 Paris Antlaşması'nın 9 ve
7. maddelerinde yer alan "Fermanların Osmanlı
Devleti'nin iç işlerine karışma hakkı
vermeyeceği" ve "Osmanlı Devleti'nin toprak
bütünlüğüne saygı gösterilmesi" yolundaki
kayıtlar havada kalmıştır. Çünkü, aynı yüzyıl
içinde ülkeyi parçalayıp bölüşecek olanlar yine
aynı devletler olacaktır. Ve böylece verilen
bütün garantilerin sadece Osmanlı Devleti'nin
"Avrupa kamu hukuku ve konseyi” faydalarına
katılmaya kabul edildiği anlamında olduğu
tarihsel gerçek olarak karşımızda
durmaktadır(1).
Burada, kolayca görüleceği üzere ekonomik
kazanımlarla başlayan, iç işlerine müdahale ile
gelişen ve borçlandırma politikalarıyla doruğuna
ulaşan gelişmeler 1877-1878 savaşının sonrasında
yapılan Ayastefanos Antlaşması'nın, Berlin
Kongresi düzeltimi ile getirdiği sonuçlar
açısından Osmanlı Devleti için tam bir felaketi
oluşturmuştur. Hele 1881 tarihli Muharrem
Kararnamesi ile kurulan Düyun-u Umumi İdaresi
sanayileşmiş ülkelerin şirketleri aracılığıyla
Osmanlı Devleti topraklarında hızlı bir şekilde
yayılırken devletin maliyesine ve ekonomisine
müdahalede gecikmemiştir. Hele hele bu idare
içinde yer alan ve alacaklı devletlerden oluşan
5 kişilik Konsey tam bir Tahkim Komisyonu
konumundadır. Böylece yatırımlarını güvence
altında gören batılı sermaye grupları ulaşım,
endüstri, madencilik ve bankacılık kurumları
aracılığıyla tekeller kurarak ülke kaynaklarım
adeta hortumlamaya başlamışlardır. Bu oluşumlar
sonucunda devlet 1875-78 yılları arasında
210.000 km2 toprak ve 5.5 milyon nüfus
kaybetmiştir(2). Yani küçülmüştür.
Batı 'nın bu askeri, mali ve ekonomik
yayılmacılığına dur!... diyen Mustafa Kemal
Atatürk'tür.
O, önce savaş meydanlarında sonra uluslararası
platformlarda Batı'nın yayılmacılığına son
vererek ülkenin öz sermaye, öz emek ve öz
kaynakları ile çağdaş ve uygar boyutlarda
toplumsal ekonomik kültürel kalkınmasını
gerçekleştirmiş ve “Tam Bağımsız Laik-
Demokratik Cumhuriyetimizi” kurmuştur. Kurduğu
devletin üzerinde yükseldiği ideoloji sadece
varoluşumuzun değil geleceğimizin ve
sürekliliğimizin tek ve vazgeçilemez
açıklamasıdır.
İşte Batı kendisine karşın gerçekleştirilen bu
çağdaşlaşma atılımını hazmedememekte 50 yıldır
türlü tezgah ve suikastlarla Atatürk Devrimiyle
kurulan çağdaş ve uygar Türkiye Cumhuriyeti'nden
adeta intikamını almaktadır.
Batılılar, ülkemizi dışlarında tutarak
amaçlarına ulaşamayınca, bu kez içlerine alarak
eski politikaları olan "böl-parçala-yönet"i iç
işlerimize yaptıkları çeşitli müdahalelerle
gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.
Yakın batı, AB 'ye üye yapılmamız yolunda ulusal
birlik ve bütünlüğümüzü kısaca Ulusal Devlet
geleneğimizi kırmak için kimi zaman küçük görme
ve hakaret boyutuna varan önerilerde bulunma
cüretini gösterebilmekte; uzak batı ise, bir
yandan tuzaklarla dolu sözde planlarla ulusal
Kıbrıs Davamızı çözmek yolunda baskı altına
almaya çalışırken öte yandan oldu bittiler,
şantaj, tehdit v.b. gibi yöntemlerle hiçbir
meşruiyeti olmayan tamamen kendi çıkarları
üzerine kurulu ve gerçek nedenleri artık gün
gibi açığa çıkmış olan sonu bilinmezlerle dolu
bir savaş batağına ülkemizi çekmeye
çalışmaktadırlar. Hatta, adeta çocuk
kandırırcasına ülkemizi işgal anlamına gelecek
Trakya' dan Doğu Anadolu'ya ve Karadeniz'den
Akdeniz'e uzanan bölgelerimizde Üs ve Limanlar
isteme cüretini gösterebilmektedir . Hem de kim
?.. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ulusunun
bütün katılımcı devletlerce onaylanmış olan
varoluş belgesi niteliğindeki Lozan
Antlaşmasının daha Kongresine götürmemiş ve
götürmeyecek olan büyük dost ve bağlaşık ABD
!...
Bu adamlar yüz yıl öncede üzerimize son derece
kararlı geldiler, hatta topraklarımızı işgal
ettiler. Sonuç ,ortada, yokluklar sıkıntılar
içinde verilen ulusal boyuttaki bağımsızlık
savaşı karşısında ağızlarının payını alıp
gittiler. Cumhuriyetimizin 80. yılında her
bakımdan güçlü Türkiye mi bunlarla baş
edemeyecek ? Böyle bir düşünce bize bu ülkeyi
nice sıkıntılar içinde ulusal boyutta özverili
bir bağımsızlık savaşını veren başta Atatürk
olmak üzere şehitlerimizin kemiklerini
sızlatacak, gazilerimizi derin bir kedere
düşüreceğinin bilincinde olmalı, toplum olarak
siyasi otoriteyi yapması olası yanlışlıklar
karşısında uyarı görevimizi yasalar çerçevesinde
kullanmak, ağırlığımızı hissettirmek zorundayız.
Artık Türkiye'nin giderek artan sömürgeci
devletlerin baskıları karşısında kaybedecek
zaman kalmamıştır.
Bu gidiş karşısında, Osmanlı İmparatorluğu
örneğinden ders almalı ve önümüze gelecek olası
faturaları vakit geçirmeksizin ulus olarak
düşünmeli ve önlemlerimizi almak zorundayız. ..
SONUÇLAR
1. Entegrasyondan globalizasyona uzayan çizgide
merkez, bugün yakın batıdan uzak batıya
kaymıştır.
2. Dün, batının Osmanlı Devleti'ne karşı
uyguladığı entegrasyon politikasının bugün
uygulanan globalizasyon politikalarından olan
farkı sadece yöntemdedir, amaç aynıdır.
3. Öncekinde çok güçlü modern donanımlı ordular
araç iken, şimdi bunun yerini çok uluslu
şirketler ve sermaye grupları almıştır.
4. Amaca ulaşmada uzak topraklar sömürgecilik
alanı seçilirken, bugün ülkeler içinde yaşayan
etnik gruplar amaca ulaşmak için araç olarak
kullanılmaya başlanmıştır.
5. İster Entegrasyon isterse Globalizasyon
politikaları olsun ülkelerin iç işlerine
müdahale bugün için de geçerlidir. Birincisinde
istenen siyasi liberalizasyon, bugün, ikincisine
ekonomik liberalizasyonun katılımıyla da
güçlenmiştir.
6. Böylece Entegrasyon siyaseti ile
Globalizasyon siyaseti arasındaki fark eski
sömürgecilikle, yeni sömürgecilik arasındaki
farka ulaşmaktadır. Tahkim Yasaları ve
Özelleştirme politikaları amaca ulaşmak için en
etkin araç olarak kullanılmakta ve böylece
Ulusal Devlet engeli parçalanarak aşılmaya
çalışılmaktadır.
Karanlıklar ve açmazlar içinde kıvrandığımız
anlarda, O, yine sınırsız ileri görüş ve
önerileriyle geleceğimizi aydınlatmakta ve bize
yol göstermektedir.
Büyük Atatürk'ün, Maurice Permot'a söylediği
sözler son derece ders vericidir.
"...evvelce Türkiye'de ecnebi teşebbüsatının,
ecnebi maksatlarının bize telkin ettiği
"-endişeler kâmilen zail olmuş değildir. Eğer
bazen ihtiyatkar hareket ediyorsak, ifrat
derecede şüpheli davranıyorsak, bize çok
pahalıya mal olan hürriyetimizi kaybetmek
hususundaki korkumuzdandır. Bu hürriyetin bir
küçük kısmını sakat etmektense, hepsini birden
feda etmeği tercih ederiz."(3)
DİPNOTLAR
1 Prof.Dr. Cemil Bilsel, Tanzimatın
Harici Siyaseti. Tanzimaın 100. Yılı Yay.
İstanbul 1940, s.662 v.d.; Yusuf Hikmet Bayur,
20. Yüzyıl Türklüğün Tarih ve Acun Siyasası
Üzerindeki Etkileri. Ankara 1974, s.56 v.d.;
E.Z.Karal, Osmanlı Tarihi. Cilt V, 4. Baskı,
Ankara 1983, s.242 v.d.
2 Francois Georgeon, Hist. de L'Empire
Ottoman. Fayard 1989, s.523.
3 (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, 4. B.,
Ankara, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay.,
1989, s.92.)
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |