Mayıs 2003  Sayı: 57 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MAYIS 2003  

TARİHİMİZDE BATI’NIN ENTEGRASYON VE GLOBALİZASYON POLİTİKALARI

Prof. Dr. ÜNSAL YAVUZ

Burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz entegrasyon ve globalizasyon sözcükleridir.

Siyasi literatürde ikincisinin birinciye karşı çok yeni olmasına karşı uygulama açısından her ikisinin de 200 yıllık tarih kesitinde başvurulan bilinen bir yöntemi oluşturmuş olmalarıdır. Siyasi ve ekonomik açıdan entegrasyon birleşme, bütünleşme, eritme anlamlarını içerirken, son yılların moda terimi globalizasyon değişen ve bütünleşen günümüz dünyasında yine siyasi ve ekonomik açıdan daha kapsamlı ancak, ulusal devlet yapısı açısından oldukça riskli ve tehlikeleri beraberinde getiren oluşumları ifade etmektedir. Her iki siyasi uygulamanın da yöntem ve hedefleri açısından aynı amaçlara dönük olduğu kolayca görülmektedir. Her iki uygulamanın da 150 yıllık süreç içinde gelişmiş ülkelerce projelendirilmesi hiç kuşkusuz bir rastlantı olarak görülmemelidir.

Sanayileşmiş ülkelerce projelendirilen ve ortak amaçlara yönelik olan bu siyasi uygulamaların dışında zaten başka bir seçenek hemen hemen yok gibiydi. Tarihsel örnekleri de bunu kanıtlamaktadır. Tarih bize ekonomik ve siyasi yayılmacılığın gelişmiş güçlü devletlerden gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelere yönelik olduğunu göstermektedir. Bu yayılmacılık, zaman içinde yönetim açısından değişkenlik göstermiştir. Bir dönemde güçlü ordular ve işgallerle gerçekleşirken daha sonraki dönemlerde ülkelerin maliyelerini ve ekonomilerini denetim ve kontrol altına alacak uygulamalara yönelmiştir. Bu çalışma ile ele alacağımız 700. Yıl Kuruluş Kutlamaları çerçevesinde konunun içeriğine uygun olarak Osmanlı Devleti'nin son yüzyılını oluşturan XIX. yüzyıl kesiti olacaktır. Kanımızca bu dönem günümüz dünyası bölgesel, ve küresel gelişmelerine ışık tutacak olgular zenginliğine sahiptir.

XIX. yüzyıl iki oluşumun kesişme noktasına geldiği zaman dilimini oluşturmaktadır.

1. Getirdiği sonuçlar açısından sanayi devrimi,

2. Osmanlı Devleti'nin içine düştüğü sosyo-ekonomik kültürel koşullar.

Bunlardan ikincisi içinde bulunduğu koşullar nedeniyle birincisine, ülkesinde sonuçlarının en olumsuz biçimde yansıması için elverişli ortamı hazırlamıştır.

SANAYİ DEVRİMİNİN SONUÇLARI

Sanayi devriminin hızlı ve maliyeti ucuz üretimi hem pazar arama hem de sanayileri için gerekli hammadde kaynakları açısından zengin ülkelere yönelme gereksiniminin yayılmacılığını beraberinde getirmiştir. Biriken sermayeyi işletmek, bunun için de gelişmemiş, yoksul ülkelere yönelmek ve onları borçlandırarak ekonomilerini ve maliyelerini kontrol ve denetim altına almak bir diğer sonucu oluşturmaktadır ki, her ikisinde de hedef ülkeler aynı olmuştur.

XIX. YÜZYILA GEÇİNDİĞİNDE OSMANLI DEVLETİ'NİN GÖRÜNÜMÜ

Kuruluşundan itibaren 300 yüzyıl boyunca genişleyen, merkezi, taşra ve ordu yönetimlerinde çağının doruğunda örneklere sahip olan ilimde, sanatta ve kültürel alanlarda günümüze dek gelen kalıcı eserler bırakan dönem XVII. Yüzyıl başlarından itibaren değişime uğramıştır. Bu kez imparatorluk yaklaşık 300 yüzyıl sürecek olan önce duraklama sonra gerileme ve nihayet dağılma sürecine girmiştir. Artık bilinen klasikleşmiş iç ve dış nedenler sonunda Osmanlı Devleti kaçınılmaz sona yaklaşmaya başlamıştır.

İşte bu ortam büyük güçlerin aralarındaki rekabet nedeniyle, bölgeye olan müdahalelerini artırmıştır. Avrupa merkezli (Fransa, İngiltere, Rusya ve Avusturya) olan bu müdahaleler üç aşamada Osmanlı topraklarında etkili olmuştur:

1. Ekonomik,

2. İç siyasette yönlendiricilik,

3. Siyasi yayılmacılık.

Ekonomik açıdan İngiliz-Osmanlı Ticaret Sözleşmesi ve Kırım Harbi ön yıllarında, İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti'ni borçlandırarak, sermayelerini harekete geçirmeleri, ekonomik içerikli müdahaleci iki önemli gelişmedir. Bunların hemen arkasından 1839 ve 1856 fermanları gibi Osmanlı Devleti'nin iç işlerine müdahale anlamına gelen girişimlerin gerçekleşmiş olması herhalde bir rastlantı olmasa gerektir. 1856 Paris Antlaşması'nın 9 ve 7. maddelerinde yer alan "Fermanların Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışma hakkı vermeyeceği" ve "Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi" yolundaki kayıtlar havada kalmıştır. Çünkü, aynı yüzyıl içinde ülkeyi parçalayıp bölüşecek olanlar yine aynı devletler olacaktır. Ve böylece verilen bütün garantilerin sadece Osmanlı Devleti'nin "Avrupa kamu hukuku ve konseyi” faydalarına katılmaya kabul edildiği anlamında olduğu tarihsel gerçek olarak karşımızda durmaktadır(1).

Burada, kolayca görüleceği üzere ekonomik kazanımlarla başlayan, iç işlerine müdahale ile gelişen ve borçlandırma politikalarıyla doruğuna ulaşan gelişmeler 1877-1878 savaşının sonrasında yapılan Ayastefanos Antlaşması'nın, Berlin Kongresi düzeltimi ile getirdiği sonuçlar açısından Osmanlı Devleti için tam bir felaketi oluşturmuştur. Hele 1881 tarihli Muharrem Kararnamesi ile kurulan Düyun-u Umumi İdaresi sanayileşmiş ülkelerin şirketleri aracılığıyla Osmanlı Devleti topraklarında hızlı bir şekilde yayılırken devletin maliyesine ve ekonomisine müdahalede gecikmemiştir. Hele hele bu idare içinde yer alan ve alacaklı devletlerden oluşan 5 kişilik Konsey tam bir Tahkim Komisyonu konumundadır. Böylece yatırımlarını güvence altında gören batılı sermaye grupları ulaşım, endüstri, madencilik ve bankacılık kurumları aracılığıyla tekeller kurarak ülke kaynaklarım adeta hortumlamaya başlamışlardır. Bu oluşumlar sonucunda devlet 1875-78 yılları arasında 210.000 km2 toprak ve 5.5 milyon nüfus kaybetmiştir(2). Yani küçülmüştür.

Batı 'nın bu askeri, mali ve ekonomik yayılmacılığına dur!... diyen Mustafa Kemal Atatürk'tür.

O, önce savaş meydanlarında sonra uluslararası platformlarda Batı'nın yayılmacılığına son vererek ülkenin öz sermaye, öz emek ve öz kaynakları ile çağdaş ve uygar boyutlarda toplumsal ekonomik kültürel kalkınmasını gerçekleştirmiş ve “Tam Bağımsız Laik- Demokratik Cumhuriyetimizi” kurmuştur. Kurduğu devletin üzerinde yükseldiği ideoloji sadece varoluşumuzun değil geleceğimizin ve sürekliliğimizin tek ve vazgeçilemez açıklamasıdır.

İşte Batı kendisine karşın gerçekleştirilen bu çağdaşlaşma atılımını hazmedememekte 50 yıldır türlü tezgah ve suikastlarla Atatürk Devrimiyle kurulan çağdaş ve uygar Türkiye Cumhuriyeti'nden adeta intikamını almaktadır.

Batılılar, ülkemizi dışlarında tutarak amaçlarına ulaşamayınca, bu kez içlerine alarak eski politikaları olan "böl-parçala-yönet"i iç işlerimize yaptıkları çeşitli müdahalelerle gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

Yakın batı, AB 'ye üye yapılmamız yolunda ulusal birlik ve bütünlüğümüzü kısaca Ulusal Devlet geleneğimizi kırmak için kimi zaman küçük görme ve hakaret boyutuna varan önerilerde bulunma cüretini gösterebilmekte; uzak batı ise, bir yandan tuzaklarla dolu sözde planlarla ulusal Kıbrıs Davamızı çözmek yolunda baskı altına almaya çalışırken öte yandan oldu bittiler, şantaj, tehdit v.b. gibi yöntemlerle hiçbir meşruiyeti olmayan tamamen kendi çıkarları üzerine kurulu ve gerçek nedenleri artık gün gibi açığa çıkmış olan sonu bilinmezlerle dolu bir savaş batağına ülkemizi çekmeye çalışmaktadırlar. Hatta, adeta çocuk kandırırcasına ülkemizi işgal anlamına gelecek Trakya' dan Doğu Anadolu'ya ve Karadeniz'den Akdeniz'e uzanan bölgelerimizde Üs ve Limanlar isteme cüretini gösterebilmektedir . Hem de kim ?.. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ulusunun bütün katılımcı devletlerce onaylanmış olan varoluş belgesi niteliğindeki Lozan Antlaşmasının daha Kongresine götürmemiş ve götürmeyecek olan büyük dost ve bağlaşık ABD !...

Bu adamlar yüz yıl öncede üzerimize son derece kararlı geldiler, hatta topraklarımızı işgal ettiler. Sonuç ,ortada, yokluklar sıkıntılar içinde verilen ulusal boyuttaki bağımsızlık savaşı karşısında ağızlarının payını alıp gittiler. Cumhuriyetimizin 80. yılında her bakımdan güçlü Türkiye mi bunlarla baş edemeyecek ? Böyle bir düşünce bize bu ülkeyi nice sıkıntılar içinde ulusal boyutta özverili bir bağımsızlık savaşını veren başta Atatürk olmak üzere şehitlerimizin kemiklerini sızlatacak, gazilerimizi derin bir kedere düşüreceğinin bilincinde olmalı, toplum olarak siyasi otoriteyi yapması olası yanlışlıklar karşısında uyarı görevimizi yasalar çerçevesinde kullanmak, ağırlığımızı hissettirmek zorundayız. Artık Türkiye'nin giderek artan sömürgeci devletlerin baskıları karşısında kaybedecek zaman kalmamıştır.

Bu gidiş karşısında, Osmanlı İmparatorluğu örneğinden ders almalı ve önümüze gelecek olası faturaları vakit geçirmeksizin ulus olarak düşünmeli ve önlemlerimizi almak zorundayız. ..

 

SONUÇLAR

1. Entegrasyondan globalizasyona uzayan çizgide merkez, bugün yakın batıdan uzak batıya kaymıştır.

2. Dün, batının Osmanlı Devleti'ne karşı uyguladığı entegrasyon politikasının bugün uygulanan globalizasyon politikalarından olan farkı sadece yöntemdedir, amaç aynıdır.

3. Öncekinde çok güçlü modern donanımlı ordular araç iken, şimdi bunun yerini çok uluslu şirketler ve sermaye grupları almıştır.

4. Amaca ulaşmada uzak topraklar sömürgecilik alanı seçilirken, bugün ülkeler içinde yaşayan etnik gruplar amaca ulaşmak için araç olarak kullanılmaya başlanmıştır.

5. İster Entegrasyon isterse Globalizasyon politikaları olsun ülkelerin iç işlerine müdahale bugün için de geçerlidir. Birincisinde istenen siyasi liberalizasyon, bugün, ikincisine ekonomik liberalizasyonun katılımıyla da güçlenmiştir.

6. Böylece Entegrasyon siyaseti ile Globalizasyon siyaseti arasındaki fark eski sömürgecilikle, yeni sömürgecilik arasındaki farka ulaşmaktadır. Tahkim Yasaları ve Özelleştirme politikaları amaca ulaşmak için en etkin araç olarak kullanılmakta ve böylece Ulusal Devlet engeli parçalanarak aşılmaya çalışılmaktadır.

Karanlıklar ve açmazlar içinde kıvrandığımız anlarda, O, yine sınırsız ileri görüş ve       önerileriyle geleceğimizi aydınlatmakta ve bize yol göstermektedir.

Büyük Atatürk'ün, Maurice Permot'a söylediği sözler son derece ders vericidir.

"...evvelce Türkiye'de ecnebi teşebbüsatının, ecnebi maksatlarının bize telkin ettiği "-endişeler kâmilen zail olmuş değildir. Eğer bazen ihtiyatkar hareket ediyorsak, ifrat derecede şüpheli davranıyorsak, bize çok pahalıya mal olan hürriyetimizi kaybetmek hususundaki korkumuzdandır. Bu hürriyetin bir küçük kısmını sakat etmektense, hepsini birden feda etmeği tercih ederiz."(3)

 

 

DİPNOTLAR

1        Prof.Dr. Cemil Bilsel, Tanzimatın Harici Siyaseti. Tanzimaın 100. Yılı Yay. İstanbul 1940, s.662 v.d.; Yusuf Hikmet Bayur, 20. Yüzyıl Türklüğün Tarih ve Acun Siyasası Üzerindeki Etkileri. Ankara 1974, s.56 v.d.; E.Z.Karal, Osmanlı Tarihi. Cilt V, 4. Baskı, Ankara 1983, s.242 v.d.

2        Francois Georgeon, Hist. de L'Empire Ottoman. Fayard 1989, s.523.

3        (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, 4. B., Ankara, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay., 1989, s.92.)


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |