Mayıs 2003  Sayı: 57 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MAYIS 2003  

TÜRKİYE’DE BURJUVAZİ-BÜROKRASİ ETKİLEŞİMİ

Dr. VAKUR KAYADOR

Yakın dönem Türkiye tarihini çeşitli üst başlıklara yerleştirerek değerlendirebiliriz. İç-dış dinamikler çatışması bunun en önemlilerinden birisidir kuşkusuz. Hürriyet ve İtilaf’la başlayan “Demokratlar”, İttihat ve Terakki’ye kadar uzatılabilecek “Cumhuriyetçiler” ayrımı bir başka başlık olabilir. Gerçi Cumhuriyetin ilanı sonrası Cumhuriyetçiler İttihat ve Terakki’yi çok kesin biçimde reddetmişlerdir ama bu durum tarihsel bir bağın varlığını değiştirmez. Bürokrasi-burjuvazi etkileşimi ise burada tartışılması amaçlanan son derece önemli bir başka çatışma odağıdır.

Cumhuriyet dönemi bürokrasisi, saray bürokrasisi ile hiçbir ilintisi olmayan bir toplumsal katmandı. Cumhuriyet bürokrasisinin ne olduğunu iyi anlayabilmek için ne olmadığını doğru belirlemek gerekiyor. O nedenle bu noktayı açıklamakta yarar var. Saray bürokrasisi 1839 Tazminat Fermanı ile Sultana karşı pek çok hak ve özgürlükler elde etmiş, bu arada servetini de güvence altına almıştı. Dolayısıyla kendisine böyle bir olanak sağlayan Batılı efendilerine her şeyini teslim etmiş, her şeyiyle teslim olmuş bir topluluktu. Aslında Tanzimat Fermanı bir yıl önce Baltalimanı Anlaşması’yla ülkede gümrük duvarlarının indirilmesi sonucu sanayileşmenin kesin olarak engellenmesi ile başlayan zincirin ikinci halkasıydı. Sanayileşmesi engellenen, bürokrasisi satın alınan Osmanlı İmparatorluğu, bu zincirin üçüncü ve son halkasıyla 1856’da, Islahat Fermanı’yla tanışacak; azınlıklara verilen özel haklarla Batı’nın ticari mümessilliğini üstlenen işbirlikçi bir sınıf yaratılmaya başlanacaktı.

İşte Cumhuriyet dönemi Türk bürokrasisinin bu lekeli zincirin ikinci halkasındaki saray bürokrasisi ile hiçbir ilgisi yoktu. O bürokrasi, Türkiye’nin Batı’ya açılan kapısından -Batı istemese de- ülkeye giren ilerici değerlerin ve kurumların ürünüydü. Mekteb-i Harbiye, Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Tıbbiye mezunları XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde, tükenen-iflas eden bir imparatorluğun yıkıntılarından Türkiye Cumhuriyeti’ni çıkaracak asker-sivil aydın bürokratlardı.

Türkiye burjuvazisi ise, Avrupa’da Ortaçağ’dan Yeniçağa geçiş sürecinde kendini hissettiren, ardından yüzlerce yıllık bir uzun iktidar yürüyüşü sürdüren, her türlü değişimin ve gelişimin öncüsü durumundaki Batı burjuvazisine hiç benzemiyordu. XVIII. Yüzyılın sonundan itibaren siyasal iktidarı almaya başlamasının ardından ilerici rolünü tarihe gömen bu sınıf, yine de Büyük Atatürk’e esin kaynağı olmuştu. Batı burjuvazisinin benzeri bir sınıf yaratmak ve onun atılımcı karakterinden yararlanmak önderimizin temel beklentilerinden biriydi. Bu burjuvazi, çıkarları halkının çıkarlarıyla örtüşen ulusal bir burjuvazi olmalıydı. Osmanlı saray bürokrasisi gibi işbirlikçi –komprador özellikler taşımamalıydı… Ama olmamıştı… 1923-1930 yıllarını, iki iktisat kongresi arasını aydınlanma devrimlerini gerçekleştirmekle geçiren genç Türkiye Cumhuriyeti, kalkınma konusunda, henüz oluşmayan cılız Türkiye ticaret burjuvazisine dayanarak bir yere ulaşamayacağını görmüş, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nın da etkisiyle kamu öncelikli ulusal kalkınma modeli uygulamaya koyulmuştu; sonuçta on yıla yakın bir süre mucizevi biçimde %8-%9’luk büyümeyi gerçekleştirmişti.

Burada İmmanuel Wallerstein gibi uzmanlar açıkça hile yapıyorlar. Gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelerin temel sanayilerini kurmalarına izin verdiklerini, ileri teknoloji üretimi aşamasına gelindiğinde duruma müdahale ettiklerini öne sürüyorlar… Hayır, bu böyle değil, bunlar XX. Yüzyılın ikinci yarısında geliştirilen politikalardır. XIX. Yüzyılın ikinci yarısı ile XX. Yüzyılın ilk yarısının politikaları, geri kalmış ülkelerinin fabrika kurmalarının kesinlikle engellendiği yıllardır. Türkiye Cumhuriyeti’ni bir imparatorluğun küllerinden çıkaran olağanüstü yetenekli özverili kadrolar Batı’nın I. Dünya Savaşı’nın rövanşına hazırladıkları ve Türkiye’yle uğraşamadıkları çok özel bir konjonktürde bu mucizeyi yaratabilmişlerdi.

II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Potsdan ve Yalta’da dünya yeniden paylaşılırken Türkiye Batı dünyasının payına düşmüş ve büyük konjonktür şansını -artık- yitirmişti. Bunun sonucu Türkiye’de iyice güçlenen burjuvazi dış dinamiklerin desteği ile iktidara gelirken kompradorlaşmış; ileri teknoloji arayışları rafa kaldırılmıştı. Bu politikalar lümpen-kompador Türkiye burjuvazisiyle dış dinamikler arasındaki çok özel bir anlaşmaydı ve hemen her dönem geçerli olmuştu. Ancak 1965-1971 Demirel  Hükümetleri dönemlerini ayrıca ele alıp tartışmak gerekebilir.

1950’den sonra Türkiye burjuvazisi sağ iktidarları aracılığıyla Türkiye bürokrasisini teslim alabilmek için amansız bir mücadeleye girmişti. 1975’ten sonra Milliyetçi Cephe Hükümetleri eliyle Türk-İslam sentezcilerinin kamu kurumlarına yerleştirilmesiyle hızlanan süreç, kendiliğinden yaşanan bir gelişmeydi ve kurumları hızla çürütmeye başlamıştı. Bu kadrolar ideolojik kimlikleri kadar -hatta ondan da önce- aşamadıkları taşralılıkları ve karmaşık, gelişmiş kent uygarlığıyla bağdaşmayan geleneksel kültürleri ile kurumlara çok büyük zararlar vermişlerdi. Bu arada Milliyetçi Cephe koalisyonları öncesinde 1974’te kurulan CHP-MSP Koalisyonu sırasında “Benden olsun da nasıl olursa olsun” mantığıyla devlete yerleştirilen memur ve bürokratların da çürümeye ciddi bir biçimde katıldıklarını belirtmek zorunlu oluyor. Hele 1978’de, hepsine bakanlık verilen sağcı politikacılar desteğinde kurulan CHP azınlık hükümeti döneminde “bürokratik CHP’den demokratik CHP’ye dönülmesi” adına yapılanlar bağışlanır gibi değildi. Zaten sol bir partiye hiç yakışmayan yöntemlerle kurulan bu hükümet; İsmet İnönü’nün deneyimli, birikimli bürokratlarına sırt çevirip, çoğunluğu yetersiz kadrolarıyla her şeyi eline yüzüne bulaştırmış, adeta sapır sapır dökülüp gitmişti.

1980’li Özal dönemi ise kendiliğinden bir tükenişin değil, kamu kurumlarının sistemli, bilinçli olarak bitirildiği yıllardı. Üretim kanalları tıkanmış bir ekonomi ile serbest dünya pazarına girmeyi hedefleyen, amaçlı bir ideolojinin devlet politikası başka ne olabilirdi ki?.. Şimdi Türkiye burjuvazisi, bürokrasinin hantallığından, yetersizliğinden, kendisine hizmet edememesinden yakınıyor. Bunlar timsah gözyaşlarından başka bir şey değil, önemsemeye değmez. Burada üzerinde asıl durulması gereken nokta, Batı’nın dayattığı devleti küçültme politikasının iç yüzünü görebilmekti. İster sağ ister sol, hangi kalkınma modeli olursa olsun, büyük nüfuslu geniş ülkelerde endüstriyel kalkınma ve yüksek teknolojik üretim esastır ve bu da ancak iyi işleyen kamu kuruluşlarının öncülüğünde gerçekleştirilebilir. Çürütülen bürokrasinin ve tüketilen kamu kurumlarının arkasında, bu ülkenin kalkınmasının engellenmesi gerçeği yatmaktaydı.

Bu fazlasıyla iç burkan fotoğrafa karşın Türkiye’nin umutlu olmak için sahici nedenleri var. Ülkemiz tıpkı Cumhuriyeti ilk yıllarındaki gibi Mekteb-i Harbiyeli ve Mekteb-i Mülkiyeli asker-sivil bürokratlarıyla bu fotoğrafın olumsuzluklarını giderme şansına sahip. Öyle olmasaydı Amerikalısının, Avrupalısının, on beş yılı aşkın bir süre her türlü desteği verdiği PKK sorununu bu ülke çözebilir miydi?.. Biz her şeye karşın pek çok dünya ülkesinin gıpta ettiği insan kaynaklarına sahibiz. Bunu ülke kaynaklarımızla birleştirdiğimizde çok şeyleri başarabiliriz. Bu kadrolar saçmasapan  IMF, Dünya Bankası reçetelerini, binbir cambazlık yaparak uygulamak yerine, toplumdan yana politikaları hayata aktarma olanağı bulduklarında ülkemiz esenliğe çıkmaya başlayacaktır. Yineleyelim, hiç unutmayalım, beyinlerimize silinmemecesine kazıyalım… Türkiye’nin umutlu olmak için sahici nedenleri vardır.

Peki bugün uygulanan, bize dayatılan politikalar insan kaynaklarımızı ve kamu kurumlarımızı harekete geçirmeye amaçlayan politikalar mı?.. Bu soruya “evet” yanıtını verememek bizim hayati sorunumuzdur…


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |