|
TÜRKİYE’DE BURJUVAZİ-BÜROKRASİ ETKİLEŞİMİ
Dr. VAKUR KAYADOR
Yakın dönem Türkiye tarihini çeşitli üst
başlıklara yerleştirerek değerlendirebiliriz.
İç-dış dinamikler çatışması bunun en
önemlilerinden birisidir kuşkusuz. Hürriyet ve
İtilaf’la başlayan “Demokratlar”, İttihat ve
Terakki’ye kadar uzatılabilecek
“Cumhuriyetçiler” ayrımı bir başka başlık
olabilir. Gerçi Cumhuriyetin ilanı sonrası
Cumhuriyetçiler İttihat ve Terakki’yi çok kesin
biçimde reddetmişlerdir ama bu durum tarihsel
bir bağın varlığını değiştirmez.
Bürokrasi-burjuvazi etkileşimi ise burada
tartışılması amaçlanan son derece önemli bir
başka çatışma odağıdır.
Cumhuriyet dönemi bürokrasisi, saray bürokrasisi
ile hiçbir ilintisi olmayan bir toplumsal
katmandı. Cumhuriyet bürokrasisinin ne olduğunu
iyi anlayabilmek için ne olmadığını doğru
belirlemek gerekiyor. O nedenle bu noktayı
açıklamakta yarar var. Saray bürokrasisi 1839
Tazminat Fermanı ile Sultana karşı pek çok hak
ve özgürlükler elde etmiş, bu arada servetini de
güvence altına almıştı. Dolayısıyla kendisine
böyle bir olanak sağlayan Batılı efendilerine
her şeyini teslim etmiş, her şeyiyle teslim
olmuş bir topluluktu. Aslında Tanzimat Fermanı
bir yıl önce Baltalimanı Anlaşması’yla ülkede
gümrük duvarlarının indirilmesi sonucu
sanayileşmenin kesin olarak engellenmesi ile
başlayan zincirin ikinci halkasıydı.
Sanayileşmesi engellenen, bürokrasisi satın
alınan Osmanlı İmparatorluğu, bu zincirin üçüncü
ve son halkasıyla 1856’da, Islahat Fermanı’yla
tanışacak; azınlıklara verilen özel haklarla
Batı’nın ticari mümessilliğini üstlenen
işbirlikçi bir sınıf yaratılmaya başlanacaktı.
İşte Cumhuriyet dönemi Türk bürokrasisinin bu
lekeli zincirin ikinci halkasındaki saray
bürokrasisi ile hiçbir ilgisi yoktu. O
bürokrasi, Türkiye’nin Batı’ya açılan kapısından
-Batı istemese de- ülkeye giren ilerici
değerlerin ve kurumların ürünüydü. Mekteb-i
Harbiye, Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Tıbbiye
mezunları XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde,
tükenen-iflas eden bir imparatorluğun
yıkıntılarından Türkiye Cumhuriyeti’ni çıkaracak
asker-sivil aydın bürokratlardı.
Türkiye burjuvazisi ise, Avrupa’da Ortaçağ’dan
Yeniçağa geçiş sürecinde kendini hissettiren,
ardından yüzlerce yıllık bir uzun iktidar
yürüyüşü sürdüren, her türlü değişimin ve
gelişimin öncüsü durumundaki Batı burjuvazisine
hiç benzemiyordu. XVIII. Yüzyılın sonundan
itibaren siyasal iktidarı almaya başlamasının
ardından ilerici rolünü tarihe gömen bu sınıf,
yine de Büyük Atatürk’e esin kaynağı olmuştu.
Batı burjuvazisinin benzeri bir sınıf yaratmak
ve onun atılımcı karakterinden yararlanmak
önderimizin temel beklentilerinden biriydi. Bu
burjuvazi, çıkarları halkının çıkarlarıyla
örtüşen ulusal bir burjuvazi olmalıydı. Osmanlı
saray bürokrasisi gibi işbirlikçi –komprador
özellikler taşımamalıydı… Ama olmamıştı…
1923-1930 yıllarını, iki iktisat kongresi
arasını aydınlanma devrimlerini
gerçekleştirmekle geçiren genç Türkiye
Cumhuriyeti, kalkınma konusunda, henüz oluşmayan
cılız Türkiye ticaret burjuvazisine dayanarak
bir yere ulaşamayacağını görmüş, 1929 Dünya
Ekonomik Bunalımı’nın da etkisiyle kamu
öncelikli ulusal kalkınma modeli uygulamaya
koyulmuştu; sonuçta on yıla yakın bir süre
mucizevi biçimde %8-%9’luk büyümeyi
gerçekleştirmişti.
Burada İmmanuel Wallerstein gibi uzmanlar açıkça
hile yapıyorlar. Gelişmiş ülkelerin az gelişmiş
ülkelerin temel sanayilerini kurmalarına izin
verdiklerini, ileri teknoloji üretimi aşamasına
gelindiğinde duruma müdahale ettiklerini öne
sürüyorlar… Hayır, bu böyle değil, bunlar XX.
Yüzyılın ikinci yarısında geliştirilen
politikalardır. XIX. Yüzyılın ikinci yarısı ile
XX. Yüzyılın ilk yarısının politikaları, geri
kalmış ülkelerinin fabrika kurmalarının
kesinlikle engellendiği yıllardır. Türkiye
Cumhuriyeti’ni bir imparatorluğun küllerinden
çıkaran olağanüstü yetenekli özverili kadrolar
Batı’nın I. Dünya Savaşı’nın rövanşına
hazırladıkları ve Türkiye’yle uğraşamadıkları
çok özel bir konjonktürde bu mucizeyi
yaratabilmişlerdi.
II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Potsdan
ve Yalta’da dünya yeniden paylaşılırken Türkiye
Batı dünyasının payına düşmüş ve büyük
konjonktür şansını -artık- yitirmişti. Bunun
sonucu Türkiye’de iyice güçlenen burjuvazi dış
dinamiklerin desteği ile iktidara gelirken
kompradorlaşmış; ileri teknoloji arayışları rafa
kaldırılmıştı. Bu politikalar lümpen-kompador
Türkiye burjuvazisiyle dış dinamikler arasındaki
çok özel bir anlaşmaydı ve hemen her dönem
geçerli olmuştu. Ancak 1965-1971 Demirel
Hükümetleri dönemlerini ayrıca ele alıp
tartışmak gerekebilir.
1950’den sonra Türkiye burjuvazisi sağ
iktidarları aracılığıyla Türkiye bürokrasisini
teslim alabilmek için amansız bir mücadeleye
girmişti. 1975’ten sonra Milliyetçi Cephe
Hükümetleri eliyle Türk-İslam sentezcilerinin
kamu kurumlarına yerleştirilmesiyle hızlanan
süreç, kendiliğinden yaşanan bir gelişmeydi ve
kurumları hızla çürütmeye başlamıştı. Bu
kadrolar ideolojik kimlikleri kadar -hatta ondan
da önce- aşamadıkları taşralılıkları ve
karmaşık, gelişmiş kent uygarlığıyla bağdaşmayan
geleneksel kültürleri ile kurumlara çok büyük
zararlar vermişlerdi. Bu arada Milliyetçi Cephe
koalisyonları öncesinde 1974’te kurulan CHP-MSP
Koalisyonu sırasında “Benden olsun da nasıl
olursa olsun” mantığıyla devlete yerleştirilen
memur ve bürokratların da çürümeye ciddi bir
biçimde katıldıklarını belirtmek zorunlu oluyor.
Hele 1978’de, hepsine bakanlık verilen sağcı
politikacılar desteğinde kurulan CHP azınlık
hükümeti döneminde “bürokratik CHP’den
demokratik CHP’ye dönülmesi” adına yapılanlar
bağışlanır gibi değildi. Zaten sol bir partiye
hiç yakışmayan yöntemlerle kurulan bu hükümet;
İsmet İnönü’nün deneyimli, birikimli
bürokratlarına sırt çevirip, çoğunluğu yetersiz
kadrolarıyla her şeyi eline yüzüne bulaştırmış,
adeta sapır sapır dökülüp gitmişti.
1980’li Özal dönemi ise kendiliğinden bir
tükenişin değil, kamu kurumlarının sistemli,
bilinçli olarak bitirildiği yıllardı. Üretim
kanalları tıkanmış bir ekonomi ile serbest dünya
pazarına girmeyi hedefleyen, amaçlı bir
ideolojinin devlet politikası başka ne
olabilirdi ki?.. Şimdi Türkiye burjuvazisi,
bürokrasinin hantallığından, yetersizliğinden,
kendisine hizmet edememesinden yakınıyor. Bunlar
timsah gözyaşlarından başka bir şey değil,
önemsemeye değmez. Burada üzerinde asıl
durulması gereken nokta, Batı’nın dayattığı
devleti küçültme politikasının iç yüzünü
görebilmekti. İster sağ ister sol, hangi
kalkınma modeli olursa olsun, büyük nüfuslu
geniş ülkelerde endüstriyel kalkınma ve yüksek
teknolojik üretim esastır ve bu da ancak iyi
işleyen kamu kuruluşlarının öncülüğünde
gerçekleştirilebilir. Çürütülen bürokrasinin ve
tüketilen kamu kurumlarının arkasında, bu
ülkenin kalkınmasının engellenmesi gerçeği
yatmaktaydı.
Bu fazlasıyla iç burkan fotoğrafa karşın
Türkiye’nin umutlu olmak için sahici nedenleri
var. Ülkemiz tıpkı Cumhuriyeti ilk yıllarındaki
gibi Mekteb-i Harbiyeli ve Mekteb-i Mülkiyeli
asker-sivil bürokratlarıyla bu fotoğrafın
olumsuzluklarını giderme şansına sahip. Öyle
olmasaydı Amerikalısının, Avrupalısının, on beş
yılı aşkın bir süre her türlü desteği verdiği
PKK sorununu bu ülke çözebilir miydi?.. Biz her
şeye karşın pek çok dünya ülkesinin gıpta ettiği
insan kaynaklarına sahibiz. Bunu ülke
kaynaklarımızla birleştirdiğimizde çok şeyleri
başarabiliriz. Bu kadrolar saçmasapan IMF,
Dünya Bankası reçetelerini, binbir cambazlık
yaparak uygulamak yerine, toplumdan yana
politikaları hayata aktarma olanağı
bulduklarında ülkemiz esenliğe çıkmaya
başlayacaktır. Yineleyelim, hiç unutmayalım,
beyinlerimize silinmemecesine kazıyalım…
Türkiye’nin umutlu olmak için sahici nedenleri
vardır.
Peki bugün uygulanan, bize dayatılan politikalar
insan kaynaklarımızı ve kamu kurumlarımızı
harekete geçirmeye amaçlayan politikalar mı?..
Bu soruya “evet” yanıtını verememek bizim hayati
sorunumuzdur…
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |