Mayıs 2003  Sayı: 57 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   MAYIS 2003  

AHLAKSIZ SAVAŞ!

HÜSEYİN TAVİLOĞLU

Bu bombardımanın “terörizmle savaş” falan olmadığını tartışmaya lüzum var mıdır? Hatta tam tersi bir şekilde 9/11 olayından sonra dünyada oluşmuş “terörizmle savaş” ruhunu öldürdüğüne şüphe var mıdır? Mart başından bombardıman başlayana kadar Irak 40 adet Al Samut  füzesini kendisi imha etmiştir. Birleşmiş Milletler ise, bu füzelerin imha edilmesini sağlayan yüzlerce silah denetçisini ABD’nin bombalaması kesinleşince geri çekmiştir. Irak’ın BM’den saldırıyı kınamasını istemesi son derece haklıdır, fakat BM onu bile yapamamıştır. Hiç kuşku yok ki Birleşmiş Milletler Irak konusunda kepaze durumuna düşmüştür.

İngiltere’deki ünlü “The Times” gazetesi Birleşmiş Milletler’de pişmekte olan ve savaş sonrası Irak’ın nasıl yönetileceğini içeren gizli planları 5 Mart’ta kamuoyuna ifşa etmiş bulunmaktadır.(1) 60 sayfalık planın Genel Sekreter Koffi Annan’ın emriyle hazırlandığı ve Güvenlik Konseyi’nden savaş kararı çıkmasa da Amerika’nın bu işi yapmasının ardından uygulanacağı bildirilmiştir. Bu durumda BM Irak’a karşı tam bir iki yüzlülük içinde yakalanmış olup kendi kuruluş “anayasasını” da çiğnemiş bulunmaktadır.

Oysaki Annan savaş sırasında yapılacak insani yardım konusunda bile olası planları tartışmak istediğinde bile Rusya, Annan’ın bu işi Güvenlik Konseyi’nin salonunda değil kendi odasında gayri resmi olarak yapmasını istemiştir. Doğrusuda odur.

 

TERÖRİZM İLE SAVAŞ YALANI!

ABD yönetimi çok çalıştığı halde Irak’ın terörizme destek verdiğine dair bir kanıt bulunamamıştır. Fakat aynı yönetim Suudi Arabistan’ın terörizmle ilişkisini örtmek için de çok çalışmıştır. ABD’nin terörizmle savaşta olağanüstü samimiyetsizliği ortadadır.

ABD’nin, 9/11’de uçakları binalara çarptırdığını ileri sürdüğü 19 kişiden 15’i vizelerini Suudi Arabistan’ın Cidde kentinden almış bulunmaktadırlar.(2) Suudi Arabistan’ın 20 yıllık Washington Büyük Elçisi Suudi Kraliyet ailesinden Prens Bandar’ın eşi Prenses Haifa’nın her ay hayır işi için yaşlı bir kadına yazdığı 130,000,000 dolarlık çeklerin bir kısmının kadının kocasına oradan başka bir adama ve ondan da San Diego’da yerleşik olan ve 9/11 olayını gerçekleştirdiği öne sürülen iki şahsa geçtiği saptanmıştır.(3)

Bandar bin Sultan, eski Bush ve Norman Schwarzkopf’u özel uçağıyla İspanya’ya kuş avına götüren, Waşington sakinlerinden(!) Dick Cheney, Colin Powell, George Tenet (CIA şefi) gibileriyle sıkı fıkı olup onlara evinde içkinin su gibi aktığı partiler veren bir sultandır! Sultan Bandar, Bush ailesine o kadar yakındır ki kendisine Bandar Bush denmektedir. Karısının yazdığı çeklerle ilgili olay ortaya çıktığında Sultanın yakını birçok üst düzey Amerikalının utançtan gözlerini yere diktikleri belirtilmektedir. (4)  Dolayısıyla “terörizmle savaş” palavralarını geçelim.

Irak’ın Kitle İmha Silahlarından Arındırılması Yalanı!

ABD, 20 Mart’ta Irak’ı bombalarından arındırmak üzere bombalamaya başlamış bulunmaktadır! Acaba ABD imha etmek amacında olduğu bombaların kaç mislini Iraklı sivil halkın tepesinde patlatmayı planlamaktadır? 500 misli mi? 1000 mi? 10,000 misli mi?

Tüm dünya kamuoyu bilmektedir ki, Irak’ta kitle imha silahları olduğuna dair ABD’nin elinde hiçbir elle tutulur kanıt bulunmamaktadır. Irak’ta BM silah denetçilerinin arama sonuçları boş çıkmıştır. ABD ve İngiltere sürekli olarak ellerinde delil olduğunu ileri sürmüş, fakat bunları bir türlü BM silah denetçilerine vermemiştir, uzun süre sonra verdikleri de fos çıkmış ve denetçilerin tepkisine sebep olmuştur. Dünyanın en saygın gazeteleri, CIA ve FBI gibi kuruluşlarda çalışan ve adının açıklanmasını istemeyen görevlilerle röportajlar yayınlamış ve ABD yönetiminin delil yaratsınlar diye bu kuruluşların üzerinde kurdukları görülmemiş baskıyı ortaya çıkartmışlardır. Bush’un Uluslararası Atom Enerji Ajansı raporuna dayanarak yaptığı keskin suçlamalar bizzat bu kurum tarafından yalanlanmış Bush kamuoyu karşısında küçük düşmüştür. Blair, uzun süre “elimde delil var” demiş, fakat bunları açıklamamıştır, nihayet açıkladıktan ve bir fabrikayı kimyasal silah üretim yeri olarak gösterdikten tam 2 saat10 dakika sonra Iraklı yetkililer ülkelerindeki İngiliz gazetecilere söz konusu fabrikayı gezdirmişler ve söylenenin boş olduğunu ispatlamışlardır.(5) Bu gerçekleri kaynak göstererek biraz daha açalım.

2002 Şubat sonlarına doğru Bush yönetimi Irak’a ithali yasak mallar listesine yeni kalemler ekleyerek bu ülkeye uygulanan ambargonun sıkılaştırılmasını istedi. Yeni yasak getirilen kalemler arasında cephane, mühimmat veya tank taşıyabilecek kamyonlar ve bazı gübre çeşitleri bulunmaktaydı. (USA Today 26.2.2002)  ve Mayısta bunlar BM tarafından kabul edildi. 2002’nin sonlarına doğru ABD ambargonun daha da sıkılaştırılmasını talep etti ve bu yeni taleplerde 30 Aralıkta kabul edildi. (New York Times 12.12.2002 – Associated Press 12.3.2002) Bu noktada aklımızdan çıkarmamamız gereken gerçek ABD’nin tüm bu yaptırımları uygularken savaşa kesin kararlı olduğu ve planlar yaptığıdır.

Aralarında eski silah denetçileri başkanı Scott Ritter’in de bulunduğu bazı kritikler, Beyaz Saray’dan ve Pentagon’dan hemen her gün yapılan tehditlerin amacının Irak’a Birleşmiş Milletler ile anlaşmaya çalışmasının boş olduğu hissini vermek olduğunu öne sürmüşlerdir. Irak’taki silah denetçilerinin halihazırdaki başkanı Hans Blix de Ağustos 2002 yaptığı bir açıklamada: “Eğer Iraklılar birisi tarafından işgal edilmenin kaçınılmaz olduğuna kanaat getirirlerse o zaman ülkelerinde silah denetçilerinin olmasını da pek anlamlı bulmazlar” diyerek aynı görüşe katılmıştır. (Los Angeles Times 16.06.2002 – Reuters 18. 08.2002)  Açıkça görülmektedir ki burada amaç Saddam’ı kışkırtarak denetçilere gösterdiği işbirliğini bozmak ve böylece zaten kararlı oldukları savaşa meşruiyet kazandırmaktır.

6 Eylül 2002 tarihinde Bush, Blair ile beraber yaptıkları bir basın toplantısı sırasında şöyle demiştir: “Size hatırlatmak isterim ki 1998’de silah denetçileri Irak’a gittiklerinde ve içeri alınmadıklarında –nihayet şimdi alındılar- Uluslararası Atom Enerji Ajansı (UAEA) Irak’ın nükleer silah sahibi olmasına 6 ay kaldığını belirtir bir rapor yayınlamıştı, anlamıyorum başka ne deliline ihtiyacımız var.”  26 Eylülde UAEA başkanı Mark Gwozdecky bir açıklama yaparak böyle bir rapor yayınlamadıklarını belirtmiştir. Kendileri tarafından Ekim 1998’de BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a verilen bir rapor vardır fakat Bush’un söylediğinin tam tersi olarak şöyle söylemektedir: “Irak’ta silah olarak kullanılabilecek nükleer malzeme üretebilecek herhangi bir fiziksel kapasite kaldığına dair hiçbir belirti yoktur” !!  Bu gerçekler Beyaz Saray ile yüzleştirildiğinde bu sefer Bush’un sözcüsü Başkanın bahsettiği raporun tarihinin 1998 değil 1991(!) olduğunu söylemiş fakat UAEA o tarihte de böyle bir rapor yayınlamadıklarını belirtmiştir. Daha sonra Bush’un 1991 tarihli iki gazete makalesinden bahsettiği anlaşılmıştır! (Washington Times  27.09.2002)

27 Ocak 2003’te silah denetçilerinin hazırladığı ara rapor, Bush yönetiminin doğal olarak  ve kendilerinin de beklediği gibi hiç işine gelmemiştir. Dolayısıyla raporun açıklanmasından bir gün sonra Powell bir açıklama yaparak Iraklıların delilleri denetim ziyaretleri yapılmadan hemen önce sakladıklarını veya denetim mahallinden uzaklaştırdıklarını silah denetçilerinin bizzat kendilerine bildirdiklerini duyurmuştur. Bunun üzerine silah denetçilerinin başkanı Hans Blix bir açıklama yaparak bunu yalanlamıştır. Aynı şekilde Bush’un ortaya attığı; Irak’ın bilim adamları yerine Iraklı istihbarat elemanlarını denetçilerle konuşturduğu iddiası da Blix tarafından yalanlanmıştır. (New York Times 31.01.2003)

İngilterenin ünlü gazetesi “The Guardian” 9 Ekim 2002 tarihinde şöyle bir haber yayınlamıştır: “Öğrendiğimize göre CIA, FBI ve enerji departmanında çalışan yetkililere, Bush yönetiminin öne sürdüğü iddiaları destekleyecek yönde rapor üretmeleri için büyük baskı yapılmaktadır, bu baskılara bazıları boyun eğmekte, bazıları direnmekte, bazıları da sessiz kalmayı tercih etmektedir.”

Amerikanın ünlü gazetesi “Los Angeles Times” da aynı şekilde isminin açıklanmasını istemeyen yetkililerle röportajlar yapmıştır, gazetede yer alan ifadeler şöyledir: “Analistler daha önce böylesine siyasileştirildiklerini ve baskı altına alındıklarını hatırlamamaktadırlar... Pentagon’daki o adamlar Irak ile El Kaide ilişkisi gibi şeyler söz konusu olunca heyecan çığlıkları atmaktalar. Bu konular hakkında rapor üretilmesi ve hiç gündemden düşürülmemesi için çok büyük baskı var. ... Son aylarda CIA analizcilerine uygulanan baskılar acımasız denecek bir düzeyde ve bu baskılar temelde Savunma Bakanı  Rumsfeld ile onun baş yardımcısı Wolfowiz’den geliyor. Irak konusunda bu iki kişiye brifing veren her CIA yetkilisi her zaman merkeze ellerinde uzun bir şikayetler, yeni analiz talepleri ve odaklanacak konularda değişiklikler listesiyle dönüyorlar. Yapılan analizlerle ilgili olarak genellikle büyük bir tatminsizlik var ve sebep de yeterince sert olmamaları.” (Los Angeles Times 11.10.2002)

Bush yönetiminin yüzü kendi kurumlarına dönük olarak böylesine çatık kaşlı ve tatminsizken, dış dünyaya dönük olarak bilakis kendinden emin ve rahattır. Sürekli olarak Irak’ta kitle imha silahları olduğuna dair ellerinde sağlam deliller olduğunu ileri sürmektedirler. Hatta bir keresinde Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer, Bush’un bu “kendinden eminliğini” delil (!) olarak göstermiş ve şöyle demiştir: “Eğer Irak’ın elinde kitle imha silahları olmasaydı ve bu bilgi sağlam temellere dayanmasaydı; Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı ve Savunma Bakanı bunu bu kadar açık ve kesin bir dille öne sürerler miydi?(!!!)” (Associated Press  05.12.2002) 

Bush ve Blair’in ellerinde delil olduğuna dair sergiledikleri kesin tavırlar, zamanla dünya medyasında söz konusu delilleri Irak’ta bulunan silah denetçilerine vermeleri konusunda büyük baskıların oluşmasına yol açmıştır. İkili sürekli olarak delilleri denetçilere vereceklerini açıkladıkları halde denetçiler her zaman kendilerine işe yarar hiçbir şey verilmediğini açıklamışlardır.

5 Aralık 2002’de Yunanlı denetçilerin başı Demetrius Perricos bir açıklama yapmış ve Bush yönetiminin ellerindeki delilleri denetçilerle paylaşmak istemediğini belirterek, “En hafif olarak söyleyebileceğim şu: herhalde Bush’un elde ettikleriyle, bizim elde ettiklerimiz bir birinden çok farklı” demiştir (The Times of London  06.12.2002).  15 gün sonra ise bu sefer denetçilerin başkanı Hand Blix bir açıklama yaparak: “Eğer ABD ve İngiltere bu konuda bu kadar eminseler ve ellerinde delil olduğunu ileri sürüyorlarsa, insan doğal olarak onlardan bu şeylerin nerede olduğunu bize gösterebilmelerini bekliyor” demiştir. Kendisine Batılı istihbarat örgütlerinden yeterli işbirliği gelip gelmediği sorulduğunda; “Henüz değil, Belli bir yardım geliyor fakat ihtiyacımız olan kadar değil” demiştir. (Independent 21.12.2002)

Tabi bu açıklamalar denetçilerin başında bulunan insanların hassaslıkla yapmış oldukları politik açıklamalardır. Dolayısıyla saygın medya kuruluşlarının isim açıklamadan yayınladıkları denetçi ifşaatlarına bakarsak gerçek durumu daha iyi kavrayabiliriz. Örneğin bir tanesi; “ABD’nin bize verdiği paçavra üstüne paçavra sonra yine paçavra” demiştir (CBS News 20.02.2003, Mirror  20.02.2003). Başka bir tanesi ise: “Bir kere ABD’nin ellerindeki istihbarat bilgilerini bize vermeleri çok gecikti, verdiklerinde de bilgilerin doğruluktan çok uzak olduğu ortaya çıktı. .. istihbarat bilgileri ya ikinci dereceden önemli, ya müddeti geçmiş yada tamamen yanlış. Zamanımızın  ve kaynaklarımızın boşa harcanmasına sebep oluyorlar. .. Dürüst olmak gerekirse doğru olmayan, sözde delillerin peşinde sağa sola koşmaktan daha önemli yapacağımız işler var bu ülkede” demiştir. (CBS News  20.02.2003)

Amerikanın en ciddi gazetelerinden kabul edilen New York Times 6 Şubat 2003’te şu haberi vermiştir: “CIA’nın elinde Irak’ın son on yılda ABD’ye karşı herhangi bir terörist operasyona karıştığına dair hiçbir delil yoktur. Ve CIA Irak’ın El Kaide veya benzeri başka bir terörist örgüte kimyasal veya biyolojik silah sağlamadığına kani olmuş durumdadır.”  (New York Times 06.06.2002)

26 Aralık’ta silah denetçileri 188 mahalde inceleme yaptıklarını ve yasaklı hiçbir silah programının izine rastlamadıklarını açıklamışlardır. (BBC 26.12.2002) 30 Aralıkta ise silah denetçilerinin ülkeye girdiği Kasım ayından itibaren 202 mahallin incelendiği ve Bush yönetiminin iddia ettiği gibi Saddam’ın kitle imha silahlarına sahip olduğuna dair bir delile rastlanmadığı bildirilmiştir. Birleşmiş Milletlerin Bağdat’daki sözcüsü incelenecek mahaller listesinin çoktan tüketildiğini ve boş kalmamak için incelenmiş yerlerin tekrar tekrar incelendiğini açıklamıştır. (San Francisco Chronicle 30.12.2002)

5 Ocak 2003’te ise Amerikan ve İngiliz yönetimlerinin tekrardan hayata geçirildiğini iddia ettiği nükleer silah üretim mahallerinde yapılan incelemelerde buradaki binaların molozlar içerisinde paslanmakta ve çürümekte olduğunun gözlendiği açıklanmıştır. Saddam muhaliflerinin ve ABD’li şahinlerin iddia ettikleri ne kimyasal ve nükleer tesislere ne de hareketli biyolojik laboratuarların izine rastlanmadığı belirtilmiştir.  Bu tarih itibarıyla artık silah denetçilerinin raporları ne olursa olsun ABD’nin Irak’a saldıracağının kesin olduğunun bizzat gene silah denetçileri tarafından anlaşıldığının altı çizilmiştir. (Observer 05.01.2003)  14 Şubat tarihinde de yine denetçilerin hiçbir delil bulamadığı belirtilmiştir. (Financial Times – Guardian 14.02.2003)

En son 7 Mart 2003 tarihinde denetçilerin başı Blix’in Birleşmiş Milletlere sunduğu raporda da benzer ifadelerle Irak’ın elinde kitle imha silahları olduğuna dair kanıt bulunamadığı belirtilmiş ve ayrıca bu tür silahların yer altı tesislerinde olduğuna dair iddialara da, yer altını gösteren radarlar kullanıldığı fakat yine de bir şey bulanamadığı açıklanarak cevap verilmiştir.

Unutulmaması gereken bir başka çok önemli nokta da 1998’de ABD’nin Çöl Tilkisi adı altında bir operasyon yaptığıdır. Bu bombalama operasyonunda bir çok “şüpheli” fabrika bombalanmıştır. Bu konuda Birleşmiş Milletler silah denetçileri eski başkanı Scot Ritter kendisiyle yapılan röportajda şu açıklamalarda bulunmuştur: “Irak’ın tekrardan silahlandığı iddiaları güvenilmez şahitlere dayanmaktadır. (Irak’tan kaçan ve bu tür açıklamaları kim bilir ne karşılığında yapan Saddam muhalifi Iraklıları kastediyor.) 1998’de bombalanan fabrikalar Birleşmiş Milletler kararlarını ihlâl etmemişlerdir. O fabrikaların hepsi sürekli tekrarlanan teftişler altındaydı ve oralarda yasaklı bir malzemenin üretildiğini uzaktan da olsa gösterir hiçbir delil hiçbir zaman bulunamamıştı. Hiçbir şey yok orada. Hiçbir şey.” (Scotland Herald  08.07.2002)

 

HALEPÇE KATLİAMI VE

GERÇEKLER

Bush yönetiminin Irak’ın bombalanması gerektiği konusunda içerisinde elle tutulur hiçbir delil olmayan demagojik konuşmalarının dayandığı yegane temel Halepçe katliamıdır. Kuzey Kore’nin nükleer silahları vardır, Irak’ın yoktur, Suudi Arabistan’ın 9/11 saldırısıyla bağlantısı vardır, Irak’ın yoktur, Irak Birleşmiş Milletler kararlarına uymaktadır, kendi füzelerini kendisi imha etmektedir vs. gibi ABD’nin Irak’ı bombalamasına muhalif olarak ortaya getirilen her türlü argümana karşı Bush yönetimi temelde “kimyasal silahlar kullanarak kendi halkını katleden şeytan” temasına dayanan demagojik belâgat ile cevap vermektedir.  Fakat ABD’nin Halepçe konusunda son derece gayri samimi hatta sahtekârca davranmakta olduğunun ispatı 1980’li yıllardaki ABD – Irak tarihsel ilişkisinde apaçık durmaktadır.

Söz konusu dönemde Irak, İran ile savaşmaktadır ve o zamanlar ABD için Irak değil, İran “şeytani”dir. Dolayısıyla Iraklıların İranlıları kimyasal silahlarla haşlamasında hiçbir sorun yoktur!! 80’lerin başında diplomatlar Birleşmiş Milletlere ve bazı ülkelerin başkentlerine kimyasal silah kullanımı sonucu ölü ve yaralı İran askerlerinin cılk yaralarla kaplı resimlerini getirmekteydiler. (New York Times, 13.02.2003) 1983 Kasımında ABD Dışişleri Bakanı George P. Shultz’a sunulan istihbarat raporunda Saddam Hüseyin’in askerlerinin hemen hemen her gün İranlı askerlere karşı kimyasal silah kullanıldığı bildirilmekteydi. (Wahington Post 30.12.2002) Herhalde Iraklılar işi tam beceremeyip İranlıları tam kızartamadıklarından(!) olacak, 1984’te CIA, gizli bir şekilde Irak istihbaratçılarına hardal gazı saldırılarını nasıl “kalibre” edeceklerini öğrettiler. (Washington Post 15.12.1986)

Bu güvenle olsa gerek Şubat 1984’te Irak askeri sözcüsü İran’ı alenen şöyle uyarmıştır: “İstilacıları bilmelidirler ki, her zararlı böcek için onu ortadan kaldıracak bir haşere ilacı vardır  .... ve Irak bu haşere ilacına sahiptir.” (Washington Post 30.12.2002)  Ve ABD 26 Kasım 1984’te her şeyi bilmesine rağmen Bağdat yönetimi ile tüm diplomatik ilişkileri yeniden başlatmıştır. (New York Times 27.11.1984) 1985’in başından 1986’nın sonlarına kadar ABD İran birliklerinin konumu ve hareketleri hakkında uzaydan topladıkları bilgileri Irak’a vermiştir. (Wahington post 15.12.1986, New York Times 18.08.2002) Suudilerin sahip oldukları AWACS uçakları da Pentegon tarafından kullanılmış ve Irak’a hayati bilgiler sağlanmıştır. Bu sayede İran’ın köprülerine, fabrikalarına, enerji santrallerine ve petrol terminallerine isabet yüzdeleri arttırılmıştır. (The Nation 26.08.2002)

2 Mayıs 1986’da iki birim bacillus anthracis –şarbon hastalığına sebep olan organizma- ve iki birim bacterium clostridium botulinum – ölümcül botulism zehirlenmesine sebep olan eleman- ABD’den Irak Yüksek Eğitim Bakanlığına gönderilmiştir. (Sunday Herald 08.09.2002) Ocak 1988’de ABD Ticaret Bakanlığı, Irak’ın SCUD programı için gerekli ekipmanın bu ülkeye ihraç edilmesine onay vermiştir.

Ve ... Mart 1988’de Halepçe olayı yaşanır. 3200 ilâ 5000 kişinin kimyasal gaz saldırısı sonucu hayatını kaybettiği rapor edilmiştir. Bugünkü Bush hükümetinin söylemlerine bakıldığında bu olayın ABD – Irak ilişkilerinde bir dönüm noktası olması gerektiği açıktır. Fakat hiç de öyle olmamıştır! O dönemde bu olay ABD’nin umurunda bile olmamıştır!. Aşağıda Halepçe katliamından sonra ABD’nin Irak’a karşı tutumuna dair birkaç basit örnek verilmektedir:

Mayıs 1988’de yani katliamdan iki ay sonra ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Peter Burleighin ABD şirketlerini Irak ile iş yapmaya davet etmiştir.(6)

Ağustos 1988’de Birleşmiş Milletler bölgeye Irak’ın kimyasal silah kullandığını belgelemek üzere uzmanlar yollamıştır. Fakat o zaman Bağdat yönetimi bu uzmanlarla işbirliği yapmayı reddettiği halde ABD Bağdat’ın Güvenlik Konseyinin karalarına uyması için hiçbir girişimde bulunmamıştır. Hatta ABD Dışişleri Bakanı Shultz, Türkiye’ye kaçan Kürtlerin ve “bazı başka kaynakların” söylediklerinin Saddam’ın kimyasal silah kullandığına işaret ettiğini fakat Kürtlerin üzerinde de kullanıldığı konusunda kesinlik vermediğine işaret ederek olayı örtecek beyanatlarda bulunmuştur. Ve ABD olaya kesinlik kazandıracak hiçbir girişimde bulunmamıştır. İngiltere de bugün olduğu gibi o gün de ABD’nin kuyruğu gibi hareket etmiştir ve sonucunda Irak bu olaydan ceza almadan kurtulmuştur. (The Nation 26.08.2002)

Daha sonra Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesinin isteği üzerine Amerikalı bir grup delege Türkiye’ye gelecektir ve 1988’in sonlarına doğru Irak’ın Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığını kesinleştirecektir.(7)  Fakat ABD’nin tutumunda değişen hiçbir şey olmayacaktır.

8 Eylül 1988’de ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard W. Murphy bir iç yazışmada görüşlerini şöyle belirtmiştir: “ABD – Irak ilişkisi uzun vadeli politik ve ekonomik hedeflerimiz açısından önemlidir. Ekonomik ambargonun hiçbir fayda getirmeyeceğine ve Iraklılara ters etki yapacağına inanıyoruz.” (Washington Post 30.12.2002)

24 Mart 1989’da ABD Dışişleri Bakanı James Baker’a iletilen bilgi notunda hem Irak’ın hırslı bir şekilde kimyasal ve biyolojik silahlar ve bunun yanında yeni füzeler geliştirdiği belirtilmiş fakat hem de Baker’dan Irak Dışişleri bakan yardımcısı Hamdoon’a Amerikan yönetimini Irak ile ilişkileri geliştirmek istediğini bildirmesi istenmiştir.(8)

1989’da Bush yönetimi Irak Askeri Endüstirileşme Bakanlığının satın almak istediği ileri teknoloji ekipmanlar için düzinelerce ihracat izin belgesi imzalamıştır.(9)

2 Kasım 1989’a gelindiğinde tüm uluslararası bankalar Irak’a kredi vermeyi durdurmuştur. Fakat o zaman Başkan olan eski Bush, tam tersi bir şekilde Irak ile ilişkileri daha da derinleştiren 26’nolu  Ulusal Güvenlik Direktifini imzalamış ve 1 milyar dolarlık bir tarım kredisine onay vermiştir. Bu para ise Irak’ın silah geliştirme programının devamını sağlamıştır. (Wall Street Journal 7.10.2002)

25 Temmuz 1990’da ABD Bağdat büyük elçisi April Glaspie Saddam Hüseyin ile buluşur ve ona “Bush’un daha iyi ve daha derin ilişki istediği”  mesajını iletir ve ekler: “Başkanımız akıllı adamdır  .. Irak’a karşı ekonomik bir savaşa girmeyecektir.” (Washington Post 30.12.2002 – The Times 31.12.2002)

Evet yanlış okumuyorsunuz! Tüm bunlar Halepçe katliamından sonra ABD’nin tutumunu göstermektedir! Açıkça görülmektedir ki, ABD için Halepçe katliamı hava cıvadır. Halepçe’den sonra ABD ile Irak arasında her şey güllük gülistanlık devam etmiş hatta iki ülke daha da yakınlaşmıştır.

Fakat Irak Kuveyt’i işgal ettiği zaman işin rengi birdenbire değişmiştir. Daha işgalden bir gün önce 1 Ağustos 1990’da Bush yönetimi Irak’a 690,000 dolarlık ileri teknoloji veri iletişim sistemleri satış onayı vermekle meşgulken (Wahington Post 11.03.1991) bir gün sonra Irak Kuveyt’i işgal edince bu sefer daha aynı gün, ABD yukarıda bahsedilen ve Irak ile ilişkileri derinleştiren 26’no’lu Ulusal Güvenlik Direktifini iptal etmiş 180 derece değişerek son derece sertleşmiş ve bilindiği gibi Irak’a saldırıya geçmiştir.

Halepçe katliamından tam 15 yıl sonra 20 Mart 2003’de ABD tekrar Bağdatı bombalamaya başlamış bulunmaktadır. Halepçe’nin yıl dönümü sebebiyle tüm dünya televizyonlarının vahşet görüntülerini tekrar yayınlamasının ardından, tazelenmiş belleklerdeki o görüntüler henüz canlılığını kaybetmeden bombardımana başlanmış olması rastlantı değildir.

Bu savaş ne kendi insanını kimyasal silahla öldüren bir “şeytan”ı devirme savaşıdır, ne Irak’ı hayali kitle imha silahlarından arındırma savaşıdır, ne de terörizmle savaştır; bu savaş içinde petrol entrikaları olan, doların hegemonyasını koruma saldırganlığı olan, dinler arası nefret olan, ve tepedeki küçük bir azınlığın üç kuruşluk adi menfaati olan bir ahlaksız savaştır!(*)

Böyle bir dünyada kimsenin garantisi yoktur ve olamaz da! Demokrasimiz var diye kendimizi Irak’tan farklı hissetmemiz büyük bir yanılgıdır! Fikirlerin önce şu meşhur CFR’nin yayın organı olan “Dış İlişkiler” dergisinde yayınlandığını sonra da Amerikanın dış politikası haline geldiğini biliyoruz. İşte bu derginin başındaki adam Moises Naim son makalesinde şöyle demektedir:

“Bir hükümetin meşruluğu sadece seçim sandığından çıkan sonuçla sağlanamaz, kendini nasıl yönettiğine de bakar. .. 1990’larda uluslararası toplum, ülkelerde yapılan seçimleri gözlemleme ve  meşruluğuna onay verme konusunda önemli tecrübe kazandı. Önümüzdeki Venezüella örneği bize göstermektedir ki seçimler için oluşturduğumuz mekanizmaların benzerlerini  aynı etkinlikte seçimle başa gelen hükümetlerin yönetim şekillerini onaylamak için de kurmalıyız.”(10) (!!!!!!!!)

Venezüella Başkanı Chavez bilindiği gibi ülkesinden IMF’yi kovmuş, petrol şirketlerinin vergilerini iki misline çıkararak parayı halkı için harcamaya kalkışmış bir liderdir. Ünlü gazeteci Greg Palast, Chavez bunları yapar yapmaz “onu üç aya kadar ya Başkanlıktan indirecekler ya da öldürecekler” demiş(11) ve gerçekten de 2 ay sonra bir darbe ile Chavez esir alınmış fakat sandıkta onu seçen Venzüella halkı bu sefer de sokaklarda dış güdümlü darbecileri engellemiştir. Arkasından ülkedeki zenginler Amerikan’ın desteği ile ülke çapında felç edici grevler başlatmış, en önemlisi petrol üretimini durdurarak ülkenin hayatiyet damarını kesmiştir. Bu yolla halka büyük sıkıntılar yaşattıkları halde Chavez’i devirmelerini sağlayamamışlardır.

Ve şimdi de bu medeni kılıklı kabadayılar kendi yarattıkları grevler yüzünden zor durma düşen Venezüella halkını göstererek: “Chavez halkına acı çektiriyor dolayısıyla bu demokrasinin işlemediğini gösterir; uluslararası toplum bu gibi ülkelerde, yönetim seçimle başa geçmiş olsa dahi yine de ‘demokrasinin’ meşru bir şekilde işleyip işlemediğine karar verecek sistemi oturtmalıdır”(!) demektedirler. 

Açıkça görülen odur ki, süper güç Amerika, adil olmaktan çok uzaktır, derenin aşağısında su içen kuzuya, kurdun “suyumu bulandırıyorsun” demesi gibi, bahaneleri sahte bir süper kabadayı haline gelmiştir. Amerikanın sergilemekte olduğu bu kişilik özelliği, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere tek dünya devletinin iskelet kurumlarını çatırdatmış gözükmektedir. Fakat hiç kuşku duyulmamalıdır ki, tek dünya devletçileri yada Prof. Oktay Sinanoğlu’nun güzel deyimiyle “küreselleşmeci kraliyetçiler” dünya arenasında nara atmakta olan bu süper kabadayıdan ulus devletleri korkutmak için faydalanacaklar ve böylece onları tek dünya devleti ağılına doğru kış kışlamaya çalışacaklarıdır.  Bundaki amaç ulus devletlerin milli egemenliklerini uluslararası bir kuruma giderek artan ölçüde ve nihayetinde de tamamen devretmeleridir. Bu sonunda bireyler için ekonomik kölelik, hesaplanan, fakat asla gerçekleşmeyecek nafile bir çabadır.

         DİPNOTLAR

 

1        Timesonline – by James Bone –UN leaders draw up secret blueprint for postwar Iraq -  05.03.2003

2        The Bush –Saudi Connection – Michelle Mairesse –  www.hermes-press.com/BushSaud.htm      

3        Greg Miller, Greg Krikorian and H. G. Reza, “FBI Looks at Saudi’s Links to 9/11”, Los Angeles Times, 23.11.2002 aktaran Mairesse

4        A Golden Couple Chasing Away a Black Cloud – Maureen Dowd – New York Times – 27.11.2002

5        Iraq takes journalists on tour to expose Blair ¬lies  – Kim Sengupta – Independent – 25.09.2002

6        Bruce W. Jentleson - With Friends Like These: Reagan, Bush, and Saddam, 1982-1990. New York: W.W. Norton. 1994. Sayfa 84-85

7        Nathaniel Hurd – Glen Rangwala – 12.12.2001 - U.S. Diplomatic and Commercial Relationships with Iraq, 1980 - 2 August 1990 — http://www.casi.org.uk/info/usdocs/usiraq80s90s.html

8        Satate Department memorandum: “Meeting with Iraqi under secratery Hamdoon” 24 Mart 1989 aktaran Jentelson sayfa.107

9        Hurd – Rangwala – 12.12.2001

*        Doların dünya egemenliği ve Irak’ın Kasım 2000’den bu yana petrolünü dolar yerine Euro ile satmaya başlaması, Dinler arası nefret ve Amerika’daki Yahudi hakimiyeti, Bush takımının kişisel menfaat ilişkileri ayrı yazıların konularıdır.

 

10      Hugo Chavez and the Limits of Democracy – Moises Naim – New York Times – 05.03.2003

11      World Bank Secret Documents Consumes Argentina – www.gregpalast.com - 04.03.2002

 


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |