|
“YENİ DÜNYA DÜZENİ” BÖYLE Mİ KURULACAK?...
MAHMUT YILBAŞ
Amerika Irak’a saldırdı. Bunu yaparken ne
uluslar arası hukuka ve ne de Birleşmiş
Milletler kararına uydu. Yapılan düpedüz haksız
bir saldırıydı.
Saddam yönetiminin elinde tüm dünya için tehlike
olabilecek kitle imha silahları bulunduğu
iddiası, ABD yönetiminin Irak’a başlattığı
saldırının görünen gerekçesi idi; ancak, kitle
imha silahlarının izine, şu ana kadar
rastlanamadı; en azından, Bağdat’a kadar
girilmiş olmasına rağmen, kullanılmasından çok
korkulan bu kitle imha silahlarını, Saddam
rejimi savaşta kullanmadı.
ABD ve İngiltere’nin “koalisyon” adını
verdikleri askeri güçleri, Saddam’dan kurtarmak
için Irak’ı kanlı biçimde işgal ettiler. Irak’ın
askeri hedefleri ile sivil yerleşim yerleri,
bütün dünyanın gözü önünde, günlerce füzeler ve
uçaklarla dövüldü. Kadın ve çocuklar bu
bombardımanın baş kurbanı oldular. Saddam rejimi
sona erdirildikten sonra, Bağdat, Musul, Kerkük
başta olmak üzere, Irak şehirleri hem Irak halkı
hem de işgalciler tarafından yağmalanmaktadır.
Halk resmi daireleri, iş yerlerini ve hatta
hastaneleri yağmalarken, işgalci güçler ve yerli
işbirlikçileri bankaları (Irak Merkez Bankası),
tapu daireleri ve nüfus idarelerini tahrip
etmekten; arkeoloji müzeleri ve kütüphanelerinin
içini boşaltmaktan geri durmadılar.
ABD, Irak’ı petrolü ve daha sonraki yayılma
projelerine uygun üs sağlayacak jeostratejik
konumundan dolayı işgal ettiğini, daha ilk
günden itibaren göstermekten hiç çekinmedi.
Irak’ın güneyinden itibaren işgal ettiği
bölgelerde, ilk defa, el koyduğu yerler petrol
kuyularıydı. Bu Basra’da, Musul’da ve Kerkük’te
hep böyle oldu. Bağdat’ın yağmalanmasına göz
yumarken, koruma altına aldığı tek resmi bina
ise“Petrol Bakanlığı” idi.
ABD yönetimi, “Dünyaya meydan okuyarak” Irak’a
saldırıp işgal ederken, dünyaya tek başına
egemen olmak istediğini göstermek istemiştir.
ABD Yönetimi, dünya egemenliğini kurarken ne
hukuk, ne uluslar arası ilişkiler, ne Birleşmiş
Milletler, ne bazı devletlerin siyasal
muhalefeti ve ne de dünya halklarının ortaya
koyduğu demokratik kitlesel tepkiler, yani
hiçbir şeyin kendisini durduramayacağını ortaya
koymuştur. ABD, kendini dünyada tek hegemonik
güç olarak görmektedir. Bu askeri, iktisadi ve
siyasi sömürgeci güç artık kontrolden çıkmış
bulunmaktadır. Artık, kendini kontrol edemez
duruma gelmiştir. Birleşmiş Milletleri Güvenlik
Konseyi’ni , Avrupa ve Asya’nın büyüklerini yani
bütün dünyayı, küresel egemenliğinin önünde bir
engel olarak görmektedir.
ABD küresel egemenliğini, dünyaya özgürlük ve
demokratikleşme vaat ederek gerçekleştirmek
istediğini söylemektedir. Özgürlük dedikleri de,
kendilerinin yönetim özgürlüğüdür; yani
şirketlerinin mallarını , sermayelerini ve
ordularının ellerini, kollarını sallayarak her
tarafa serbestçe girip çıkmalarıdır. Yani
dünyayı özgürce, hiçbir engel olmaksızın,
kolayca sömürmektir.
Irak’a saldırarak topraklarına ve dolayısıyla
yer altı kaynaklarına (başta petrol) el
konulması, 1980’li yıllardan başlayarak “piyasa
demokrasisi” olarak sunulan “yeni dünya
düzeni”nin aslında ABD’nin dünyayı ele geçirip
bir imparatorluk kurmaktan başka bir şey
olmadığının çok açık kanıtıdır. Bu gerçek, dünya
halkları tarafından çok iyi anlaşılmaktadır.
ABD’ne karşı bir cephe, dünyanın her tarafında
büyüyerek sürmektedir.
Dünya, Amerikan İmparatorluğuna yani “yeni dünya
düzeni” ne karşı direnmek zorunda olduğunun
bilincine varmıştır. Çünkü insanlık, haklar
kadar sorumluluğunun bulunduğunu fark etmediği
sürece gelişme ve uygarlığın söz konusu
olamayacağını, artık görmektedir.
Haklar ve sorumluluklar, bütün bir madalyon
gibidir. Bir yüzünde haklar ve bütünün öbür
yüzünde ise sorumluluklar vardır.
Bu ise küresel bir gerçektir. Bu kabul görmeden
insanoğlunun değişimi yakalamasını düşünmek
hayalciliktir.
Ancak bu gerçek, bizleri her türlü savaştan,
çatışmadan uzak tutabilir. Haklarımızın yanında
sorumluluklarımızın bulunduğunu görmekle, insan
ilişkilerindeki kirlenme, ekonomik sorunlar ve
sefahatle daha güçlü mücadele şansını buluruz.
Bunu kavramadan, insan haklarına inançtan,
insanca düşünmeden ve insan mutluluğundan söz
edilmesi inandırıcı olamaz.
Dünya ekonomisi, küresel problem ve açmazlarla
karşı karşıya... Küresel sorunlar, küresel
çözümler ister. Bu çözümler dünyadaki bütün
kültürlere, toplumların değerlerine, normlarına
ve temel düşüncelerine uygun olmalıdır.
Küresel çözümler özgürlük, hukuk ve barışı
insanlara, hiçbir art niyet olmaksızın,
taşımalıdır.
Daha iyi bir sosyal düzen, ister ulusal ve
isterse uluslararası ölçülerde olsun, sadece
kanunları hükümler ve anlaşmalar ile sağlanamaz.
Küresel bir anlayışa ve ahlaka ihtiyaç vardır.
Gelişme ve değişim, insan istekleri üzerinde
uzlaşmaya varılmış değerler ve standartlar ile
gerçekleşebilir.
Eğer “Tek Bir İnsan” veya “Tek Bir Devlet”
bağımsızlığı ve zenginliği diğerleri aleyhine
geliştirmek yoluyla elde etmek için çaba
harcarsa bu dünyanın, insanlığın aldatılması
demektir.
İnsanlık, özgürlüğünü doğal kaynaklara zarar
vermek ile elde ederse, gelecek kuşaklar acı
çekerler...
Bu da, yeterli değildir; küreselleşme
ideolojileri, inançları ve farklı politik
görüşleri bağdaştırmayı da, insanlığın geleceği
için, başarmalıdır. Özellikle inançların,
karşıtlarına karşı mücadele ve dayatması ile
dünya barışına kavuşulamaz.
Küreselleşme böyle bir anlayışa dayandırılamaz
ise, dünya insanlarının acıları azalmaz, aksine
artar.
Dünya insanı zaten acılar içerisinde...
Dünya eko-sistemi çöküyor...
Yoksulluk insanlığın yaşama potansiyelini yok
ediyor...
Açlık insan vücudunu kemiriyor...
Aile yaşamı ortadan kalkıyor...
Ülkeler sosyal çöküntü içerisinde...
Adaletsizlik, ülke vatandaşlarını itaatsizliğe
itiyor...
Anarşi, bütün toplumlarda başlıca sorun
halinde...
Aile içi şiddet, birçok ülkede çocuk ölümlerine
ciddi şekilde yol açmakta.
Din adına şiddet ve toplu kıyımlar sürüyor...
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük
“küreselleşme” adı verilen ve malum odaklardan
pompalanan bir anlayışla insanlar, toplumlar ve
devletler birbirine düşman edilmeye
çalışılmaktadır.
Yaşayan canlılar topluluğuna, insanlara,
bitkilere, hayvanlara, havaya, suya ve toprağa
saygı, tabii ki içten, duyulmadan,
beslenilmeden, aldatmacalarla bir yere
varılamaz.
Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz anlayışını
içimize sindiremeden, bu gidişle “dünyayı
üzerinde yaşayanlara dar edeceğiz...”
Başkalarının bize nasıl davranmasını istiyorsak,
onlara o şekilde davranmayı düşünmeden, onlardan
önce kendimize saygısızlık ve kötülük etmiş
oluruz.
Kalplerimizi başkalarına açmadan, başkalarının
açmasını beklemek “küresel aldatmacadır.”
Açıkçası teknolojik gelişme, bilgi iletişimi ve
ekonomik gerekçeler tek başlarına veya birlikte
“küresel etik’i” oluşturamazlar.
Hele bunu savaş ve işgalle gerçekleştireceğim
iddiası ise, çılgınlıktan başka bir anlam
taşımaz. Savaşla, işgalle ancak çocukları,
kadınları ve masum insanları, öldürür ve
katleder yani cinayet işlersiniz.
İnsanlığı, kendi ailemiz olarak görmedikçe,
başkaları içinde yaşamamız gerektiğine
inanmadıkça, çocukları, yaşlıları, yoksulları,
acı çekenleri, engellileri, yalnızları ve
göçmenleri düşünmedikçe; yeni bir ‘küresel etik’
yaratılmadan, yeni bir ‘Dünya Düzeninden’ söz
edilmesi hayalcilikten öteye gidemez.
Olsa olsa; askeri, mali, teknolojik, ticari ve
kültürel tekelinizi dünya üzerinde, ancak bir
süre, yaygınlaştırabilirsiniz. Sonrasında ise,
tarihin geçmişinde kalmış diğer imparatorluklar
gibi, çökmekten, yok olmaktan kurtulamazsınız.
Hatta, dünya halkları, bu imparatorluğun
kurulmasını önlemek için şimdiden harekete geçti
bile!...
Abonelik
için tıklayınız.
-
Geri - |