|
80 YILLIK BİR HİKAYE:
(TÜRK – AMERİKAN İLİŞKİLERİ)
SALİH ALTINOK
Vali Yrd. - VAN
Amerikan Kongresi Araştırma Birimi’nin ABD
Dışişleri Bakanlık Komitesine hazırladığı
Rapordan :
“....... ABD’nin denizaşırı güvenlik politikası
ve Ortadoğu ile beklentileri olduğu sürece,
Türkiye ile işbirliği gereklidir.Özellikle
Türkiye, ABD’nin Doğu Akdeniz’de ve Libya’dan
Doğu Akdeniz’e kadar olan kıyı şeridinde etkili
bir harekatta bulunma yeteneğini doğrudan
etkilemektedir.Bölgede bir Sovyet askeri
serüvenini başarısızlığa uğratmada Türkiye kadar
ucuz ve avantajlı bir başka seçenek
yoktur...(Türkiye olmasa da ) ABD’nin bu boşluğu
İsrail ile doldurması söz konusu olabilir, ancak
bunun bedeli ve sakıncaları çok büyük olur....
Ortadoğu‘daki amaçlarımızı tekrar tekrar
hatırlatmaya gerek yoktur:
1-Muhtemel bir Sovyet silahlı saldırısına karşı
kalkan oluşturmak,
2-Caydırıcılık sağlanamadığı takdirde, etkili
bir savunma için sürekli güç bulundurmak
(üsler),
3-Nato’nun güney kanadını korumak, 4-İsrail’i
desteklemek, 5- Hür dünyanın Akdeniz’ deki
ulaşım yollarını korumak, 6-Ortadoğu petrolünün
sürekli akışını sağlamak ......İşte Türkiye bize
bunlar için gereklidir.....”
Mondoros Mütarekeleriyle bazılarının (1918)
Wilson Prensiplerine sarılmasıyla başlayan ve
80 – 90 yıllık bir gel-git hareketine dönüşen
Türk-Amerikan ilişkilerine mantıklı bir açıklama
getirmek, ancak Amerika’nın (Türkiye’nin de
içinde yer aldığı )coğrafyadaki ulusal
çıkarlarına açıklık getirmekle mümkün olabilir.
20.Yüzyılın ilk yarısında ABD, hemen her alanda
Sovyetler Birliğine karşı tam bir üstünlüğe
sahipti. İkinci yarısında ise (bilhassa 1965’ten
sonra), Sovyetler Birliği en azından askeri
dengeyi sağlamış ve hatta Avrupa’da üstünlüğü
ele geçirmeyi başarmıştı.Stratejik denge bir
yana bırakılırsa , ABD yine de ekonomik,
teknolojik, siyasal kararlılık ve siyasal nüfuz
alanlarında hâlâ göreceli bir üstünlüğe
sahipti.Ancak, yine de denge riske
edilmemeliydi. İki büyük sosyalist devlet
(Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti), en
az iki yönden baskı altında bulundurulursa,
ABD’ye karşı açıkça bir cephe almayı göze
alamazdı. Böylece, ABD sorun ve baskılardan
sıyrılmış olarak genel dengeyi sağlayabilecek ve
olayları denetleyebilirdi. İşte 20. yüzyılın
ikinci yarısında, Amerikan dış politikasının
yeni misyonu, bu çerçevede belirginleşiyordu.
Bunu sağlayabilecek olan politika da, Nato’nun
askeri gücünün arttırılması ve insan haklarının
siyasal bir silah olarak Sovyetlere karşı
kullanılması olmuştur. Asıl amaç ise, daha da
geniş kapsamlı bir politika içinde Sovyet’lerin
Avrupa’da savunma durumuna geçirilmesiydi.
Abonelik
için tıklayınız.
-
Geri - |