|
DOĞU AKDENİZ’İN VE KIBRIS ADASI’NIN STRATEJİK
DENGELERİ BAĞLAMINDA
ANNAN BELGESİ
Prof. Dr. OSMAN METİN ÖZTÜRK
I. Doğu Akdeniz, Avrupa, Asya ve Afrika
kıtalarını birleştiren, oldukça geniş ve önemli
bir coğrafyayı; Kıbrıs Adası da, Doğu Akdeniz’i
kontrol etmektedir. Bu kontrollerin ekonomik,
politik ve güvenlik açılarından oldukça önemli
bir değeri vardır.
a. 1990 sonrasında, Hazar’ın berisinde, hammadde
kaynakları yönünden de zengin, oldukça büyük bir
pazar alanının ortaya çıkmış olduğu dikkate
alınırsa, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, bu
coğrafyaya yönelik ithalat ve ihracatta bir
geçiş ve ulaşım güzergahı durumundaki
coğrafyanın önemli bir parçası olmaktadır.
Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, Cebelitarık,
Süveyş ve Karadeniz üzerinden işleyen deniz
ticaretini kontrol edebilen önemli bir
coğrafyadır.
Yine Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, Ortadoğu ve
Hazar Bölgesi enerji merkezleri ile bu
merkezlere ilişkin boru hatlarını kontrol eder.
Önümüzdeki dönemde bölgede kaçınılmaz olarak
gündeme gelecek su sorununda, çözüme yönelik
olarak öne çıkacak su merkezleri ile taşıma
yolları da, keza, Ada’nın kontrol alanında
olacaktır.
b. Önemli ticaret yolları ile enerji
merkezlerini kontrol eden Doğu Akdeniz ve Kıbrıs
Adası, doğal olarak, kendisini kontrol eden
aktörlere önemli politik avantajlar
sağlamaktadır. Bu bağlamda, “enerji kaynaklarına
hükmeden dünyaya hükmeder” sözünü unutmamak
gerekir.
Ayrıca, Doğu Akdeniz’i ve Kıbrıs Adası’nı
kontrol etmek kadar, bu coğrafyaların
hasım/rakip aktörlerin kontrolüne girmesinin
beraberinde getirebileceği olumsuzlukları da
hatırda tutmak gerekir.
c. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, bölgesel ve
küresel barış ve istikrar açısından önemli bir
coğrafyadır. Ada’nın, Ortadoğu’da ortaya çıkmış
kriz, gerginlik ve çatışmalarda önemli roller
oynadığı bilinmektedir.
Örneğin Amerikalılar, 1980’li yılların ilk
yarısında yaşanan kanlı Lübnan olayları
sırasında, bu ülkedeki insanlarını Ada üzerinden
tahliye etmişlerdir. Daha yakın zamanlarda,
Körfez krizinde, İngilizler, Irak’a yaptıkları
hava saldırılarında Ada’yı kullanmışlardır.
Ada, Doğu Akdeniz’e komşu coğrafyalardaki küçük
asi devletler ile, terörist grupları kontrol
açısından çok önemlidir. Bunlar, son dönemde
kitle imha silahları edinme gayreti içinde
olduklarından, bunlar merkezli tehditlerin
büyümeden, daha başlangıçta önlenebilmesi büyük
önem arz etmektedir. Ada’nın bu açıdan çok özel
bir değere sahip
olduğu ifade edilebilir.
Ada’nın ekonomik, politik ve güvenlik
açılarından yerine getirdiği bu ve benzeri
işlevler, bölgesel dengeler üzerinde doğrudan,
küresel dengeler üzerinde de dolaylı olarak,
önemli bir etkiye sahiptir.
Bu etki, Ada’ya sadece 71 km. uzaklıkta olan ve
Doğu Akdeniz’i kuzeyden tamamen çevreleyen
kıyılara sahip Türkiye için, öncelikle söz
konusudur. Çok yakın bir gelecekte, Hazar’ın
berisindeki ülkeler için önemli bir ithalat ve
ihracat kapısı durumuna gelecek olan İskenderun
Körfezi, Ada’nın tamamıyla etkisine açıktır.
Ada, Türkiye’nin güvenliğini doğrudan tehdit
edebilecek bir özelliğe sahip olduğu gibi,
Türkiye’nin güvenlik ihtiyacının karşılanmasına
katkıda bulunabilecek bir değere de sahiptir.
Sözgelimi, Ada’nın Suriye’ye 98 km., İsrail’e
tahminen 190 km. uzaklıkta olması, Türkiye’nin
bu ülkeler ile ilgili riskleri dengelemesi
açısından oldukça anlamlıdır. Ada, söz konusu
ülkelerin eş zamanlı olarak farklı yönlerden
angaje edilmesine ve Türkiye’nin savunma
hattının ileriden oluşturulmasına imkan
vermektedir.
Ada’nın, Türkiye’ye, Doğu Akdeniz’i kontrol
konusunda, ayrıca avantajlar sunduğu inkar
edilemez.
Yine Ada’nın, Türkiye’nin “Dış Türkler”
politikasında, ayrı bir yerinin ve anlamının
olduğunu belirtmek de mümkündür.
II. 1960 koşullarında, gerek Ada’nın taşıdığı bu
stratejik değer, gerekse 1923’de Lozan’da
kurulan Türk-Yunan dengesi gözetilerek, Ada’da
ilgili bütün aktörleri dikkate alan yeni bir
denge kurulmuştur.
Bu yeni denge, iki temel boyutta ortaya
çıkmıştır. Boyutlardan birincisi, Ada’da yaşayan
Türkler ve Rumlar ile ilgili olmuştur. 1960
sisteminde öngörülen:
- Cumhurbaşkanı’nın Rum, Yardımcısı’nın Türk
olması ve Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın veto
yetkisinin bulunması,
- Bakanlar Kurulu’nun 10 üyesinden 7’sinin Rum,
3’nün Türk olması,
- Ceza davalarında, mahkeme heyetinin, sanığın
ait olduğu toplumun yargıçlarından oluşması,
- Temsilciler Meclisi’nin 50 üyesinden 35’nin
Rum, 15’nin Türk olması ve önemli konularda
(anayasanın değiştirilmesinde ayrı ayrı 2/3
çoğunluk; seçim, belediyeler, vergi, resim ve
harçlar ile ilgili yasalarda ayrı ayrı basit
çoğunluk, gibi.) Türk üyelerin ayrı oy
çoğunluğunun aranması, gibi hususlar, 1960
sisteminin içerdiği dengenin birinci boyutuna
işaret eden örneklerdir.
1960 sisteminin içerdiği dengenin ikinci boyutu
ise, Kıbrıs Cumhuriyeti ile Türkiye, Yunanistan
ve İngiltere arasında oluşturulmuştur. Bu ikinci
boyut, Garanti ve İttifak Anlaşmaları ile
İngiltere’nin deklarasyonu üzerine bina
edilmiştir. 1960 sisteminde yer alan,
- Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, tamamen veya kısmen
herhangi bir siyasi veya iktisadi işbirliğine
katılamaması (Garanti Anlaşması),
- Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin, Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak
bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasal düzenini
garanti etmesi (Garanti Anlaşması),
- Garantör devletlerin, garantörlük işlevlerini
birlikte, veya bu mümkün olmaz ise, müstakilen
yerine getirmeleri(Garanti Anlaşması),
- Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin, Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve toprak
bütünlüğüne karşı, doğrudan veya dolaylı olarak
yöneltilen, herhangi bir hücum ve saldırganlığa
ortaklaşa karşı koymaları (İttifak Anlaşması),
- İngiltere’nin Agrotur ve Dikelya ile, belgede
geçen diğer yerlerde tam egemen olması
(İngiltere’nin Deklarasyon),
- İngiliz askeri uçaklarının, Lefkoşa havaalanı
ile bu havaalanındaki kolaylıklardan serbestçe
yararlanması, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ülkesi
üzerinde sınırsız bir şekilde ve herhangi bir
kısıtlama olmaksızın uçabilmesi (İngiltere’nin
Deklarasyon/İngilizler, Ada’nın 31 yerinde bölge
ve tesislere, 11 yerinde de eğitim ve atış
sahalarına sahip oluyor.) gibi hususlar da,
1960’da oluşturulan dengenin bu ikinci boyutuna
ilişkin örneklerdir.
Ancak, kurulan denge ve bu dengenin ürünü olan
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, fazla uzun ömürlü
olmamış, 1963’de bozulmuştur. Türkler, zorla
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetiminden
uzaklaştırılmıştır.
Bütün bunlar, iki kutuplu dönemde ve Batı Bloku
içinde cereyan etmiştir. Ancak 1974 yılında,
Makarios’un Bağlantısızlar Hareketi üzerinden
dengeyi tamamen bozması ve Ada’nın Batının
kontrolünden çıkması ihtimali belirmiştir. Fakat
aynı yıl, önce Yunanistan’ın bir darbe ile
Makarios’u devirip yönetimi ele geçirmesi, sonra
da Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı bu ihtimali
gündemden düşürmüştür.
1974 yılında, Sovyetler’in Ada’da kontrolü ele
geçirebileceği bir sırada yaşananlar, o günkü
koşullarda, Ada’da yeni bir dengenin önünü açan
bir süreci başlatmıştır. Kıbrıs Türk Federe
Devleti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, yeni
dengeye ilişkin bu süreç içinde ortaya çıkmış
kilometre taşlarıdır.
Kıbrıs Türkleri’nin 1963-1974 yılları arasında
yaşadıkları dikkate alınırsa, 1974’den 1990’lı
yılların başına kadar gelen dönemde, iki
toplumlu ve iki kesimli bir yapı üzerine bina
edilmiş olan bu yeni denge, Kıbrıs Türkleri
açısından önemli bir kazanım olmuştur. Kıbrıs
Türkleri, uygulanan ekonomik ve siyasal
ambargoya rağmen, hiç değilse huzur ve güven
içinde yaşama imkanını elde etmişlerdir.
III. 1990’lı yılların başında, Sovyetler
Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılması,
Avrupa ülkelerinin siyasal entegrasyon
çabalarının öne çıkıp hızlanması, Avrupa
ülkeleri ile ABD’nin bir rekabet ortamı içine
girmesi, bu tarihten itibaren etkisini Doğu
Akdeniz ve Kıbrıs Adası üzerinde de göstermeye
başlamıştır.
AB, başta enerji merkezlerini kontrol olmak
üzere, Kıbrıs Adası’nın Doğu Akdeniz’de sunduğu
bütün avantajlarından yararlanmaya ve bu
bağlamda, Ada’yı AGSP’ye dahil etmeye
yönelmiştir. (Rum tarafının, Temmuz 1990’da
AB’ne tam üyelik müracaatında bulunması, Aralık
1997’de AB ile katılım müzakerelerine başlaması
ve geçtiğimiz Aralık -2002- ayında da üyeliğe
kabul edilmesi, bu yönelişteki kilometre
taşlarıdır.)
Bu yöneliş, 1990’lı yılların başından itibaren,
Kıbrıs konusundaki insiyatifin, yavaş yavaş
BM’den AB’ne kaymasını beraberinde getirmiştir.
AB, Kıbrıs konusunda giderek daha etkin bir rol
oynamaya başlamıştır. Ancak, AB’nin Kıbrıs
konusunda insiyatifi ele geçirmek için çok
“dikkatli” hareket ettiğini, “sessiz ve derinden
gittiğini” ifade etmek gerekir. AB, bir taraftan
ilgili bütün aktörleri, BM Genel Sekreteri’nin
gözetiminde sürdürülen çabalara destek olmaya
çağırırken, diğer taraftan bildiğini okuyan bir
yaklaşım içinde olmuştur. 1999 Helsinki
Zirvesi’nde, Kıbrıs konusunda alınan karar, bu
yaklaşımın çok somut bir örneğidir.
Bu zirvede, hem BM Genel Sekreteri’nin
gözetiminde yürütülen çalışmalar için destek
istenmiş hem de bu çalışmalar hangi aşamada
olursa olsun, bunun Kıbrıs’ın mevcut haliyle
AB’ne alınmasına engel teşkil etmeyeceği ifade
edilmiştir.
Burada iki noktanın altını çizmek gerekir.
Birincisi, AB’nin bu yaklaşımının, Rum tarafını
rahatlattığı ve masada uzlaşmaz kıldığıdır. Rum
tarafı, AB’nin verdiği destekten güç alarak,
karşılıklı ve dengeli tavizlerle sorunu çözmek
yerine, kendi görüşlerini çözüm olarak kabul
ettirmeyi öngören, bir yaklaşım içine girmiştir.
İkinci nokta, AB’nin, Rum kesimi ile, Ada’nın
bütünü için katılım müzakerelerinde bulunduğu ve
dolayısıyla tam üyelik kararının Kıbrıs’ın
tamamını kapsayabileceğidir.
AB’nin Kıbrıs’a ilişkin İlerleme Raporlarında,
Ada’nın kuzeyi için, “işgal altındaki AB
toprakları” ifadesinin kullanılmış olması
oldukça önemlidir. Bu ifade, AB’nin, Kıbrıs’ın
tamamını kapsayan bir genişleme stratejisine
sahip olduğu anlamına gelir. Bunun bir diğer
anlamı da, AB’nin Kıbrıs stratejisinin, Ada’daki
ve Doğu Akdeniz’deki mevcut dengeleri hedef
aldığıdır.
İlk etapta Türkiye’nin Ada ile olan ilgisini
kesmeyi hedef almış gözüken bu strateji,
müteakiben İngiltere’nin Ada’daki varlığını
hedef alacaktır. Bu, kaçınılmazdır.
IV. Annan Belgesi, Ada’nın bir bütün olarak
AB’ne alınmasını öngören kararın arifesinde
ortaya çıkmıştır.
BM Genel Sekreteri tarafından sunulan belge,
Kıbrıs sorununu çözmek için hazırlanmamıştır.
Belge, Ada’nın bir bütün olarak AB’ne alınmasına
engel olmak; Ada’daki ve Doğu Akdeniz’deki
mevcut dengelerin, bütünüyle AB’nin lehine
değişmesini önlemek amacıyla ortaya atılmıştır.
Belge, Kıbrıs konusundaki insiyatifin, AB’nden
BM’e; BM üzerinden ABD ve İngiltere’ye
kaydırılması amacına yöneliktir.
Eğer, belge hakikaten Kıbrıs sorununu çözmek
amacıyla hazırlanmış olsaydı, yaklaşık 40 yıldır
BM nezdinde yürütülen müzakerelerde tarafların
üzerinde mutabık kaldıkları, bir kısmı kayıtlara
geçmiş hususlar, yok sayılmak yerine, belgede
çıkış noktası alınırdı.
1975 yılında BM tarafından kabul edilmiş, nüfus
mübadelesini öngören bir düzenleme mevcuttur.
İki kesimli ve iki toplumlu mevcut yapı, bu
düzenleme üzerine bina edilmiştir. 28 yıldır
uygulanmakta olan, BM tarafından da kabul
edilmiş böyle bir düzenleme mevcut iken, Türk
Parça Devleti’nin nüfusunun % 28’i oranında bir
Rum nüfusun kuzeye geçmesinin önünü açan Annan
Belgesi kabul edilebilir mi? 28 yıldır kabul
görmüş bir uygulamayı görmezden gelip, başa
dönen bir belgenin gerçek amacı,
sorgulanmalıdır.
Belge, Ada’nın askerden ve silahtan
arındırılması üzerine bina edilmiştir. Bu açıkça
ifade edilmesine rağmen, belgede, İngiltere’nin
1960 sisteminden gelen ve Ada’nın bütünü için
geçerli olan askeri kazanımlarına hiç
dokunulmamıştır. Belgede, üç veya daha fazla
insan taşıyabilen üç askeri aracın, bir askeri
birlik sayılarak, 14 gün önceden bildirime tabi
tutulacağı öngörülmüş iken; İngiliz askeri
uçaklarının, yüklü-yüksüz hiçbir kısıtlamaya
tabi olmadan, Ada’nın tamamı üzerinde, serbestçe
uçabileceğine, ses çıkarılmayacağı beklenebilir
mi? Belgede hemen fark edilecek bu durumu da,
yine belgenin, çözümü amaçlamadığını ortaya
koymak açısından görmek mümkündür.
Belgede, hemen göze çarpan, tepkiye yol
açabilecek ve aynı zaman da bir çelişki olarak
nitelenebilecek bir başka husus da, hem
Garantörlük sisteminin muhafaza edileceğinin
belirtilmiş hem de BM Barış Gücüne verilen aşırı
yetkiler ile garantörlüğün içinin boşaltılmış
olmasıdır.
Belgede yer alan birçok husus, taraflarının
ciddi tepkilerine yol açmıştır. Bu noktada
belgenin bu tepkiyi doğuracak bir içerikte,
özellikle hazırlanmış olduğu akla gelmektedir.
a. Türk tarafı açısından belgeye bakıldığında:
(1). Öncelikle, belgenin 1960 sisteminin
gerisinde kaldığı görülmektedir.
1960 sistemi, Türkler ile Rumlar arasında
sağlanan bir denge üzerine kurulmuştur. Annan
Belgesi’nde kurulmaya çalışılan denge ise,
Türkler ile Rumlar arasında değil, Türk Parça
Devleti ile Rum Parça Devleti arasındandır.
Belgeye göre, Rumlar’ın Türk Parça Devleti’nin
iç vatandaşı olmalarının önü açık olduğu için,
belgede Türk Parça Devletine tahsis edilmiş
kontenjanların Rumlar tarafından doldurulması
mümkündür. Daha açık bir ifade ile, Senato ve
Temsilciler Meclisi ile Başkanlık Konseyi ve
Yüksek Mahkeme’de, Rumlar’ın ciddi bir çoğunluğa
ulaşıp, kontrolü kesin olarak ele geçirmeleri,
hukuken mümkündür.
Belgede, 1960 sisteminde olduğu gibi,
parlamentoda, önemli konularda Türk Parça
Devletinden gelen üyeler için, ayrı oy çoğunluğu
aranmamaktadır. Buna gerek görülmemiştir. Çünkü,
belgeye göre, parlamentoda Türk Parça Devletini
Rumların temsil etmesinin önü açıktır.
(2). Belge ile birlikte, Türkiye’nin etkin ve
fiili garantörlüğü anlamını yitirmektedir. Bunun
yerine BM Barış Gücü öne çıkarılmıştır.
(3). Belge, iki toplumlu ve iki kesimli yapıyı
sulandırmak suretiyle, 1963-1974 yılları
arasında yaşananlara yeniden kapı aralamaktadır.
(4). Belge ile birlikte sunulan iki haritada,
Rumlar’a terk edilmek üzere önerilen Karpaz ve
Güzelyurt seçeneklerinin kabul edilmeyeceğini
bilmek için, fazla akıl yürütmeye gerek yoktur.
(5). Türk tarafı, daha yoğun bir nüfusu, daha
küçük, üstelik su kaynakları yönünden yetersiz
ve verimsiz topraklarda besleme gibi, çok
olumsuz bir ortama itilmektedir.
(6). 50 binin üzerinde Kıbrıs Türk’ü, evlerinden
ve işlerinden ayrılarak, uzunca bir süre
tüketici olacakları, yeni bir hayat kurmaya
zorlanmaktadır. Türk Parça Devleti, ciddi
ekonomik sorunlarla karşı karşıya
bırakılmaktadır.
Mal-mülk düzenlemelerinin, 10 yıla yayılması ve
zincirleme bazı sorunlara yol açacak olması,
ekonomik sorunların daha da ağırlaşmasına hizmet
edecektir.
Kuzeye yerleşecek Rumlar’ın, Türk Parça
Devleti’nin ekonomisini ele geçirmesinin ve
bu durumun politik, güvenlik açılarından
zincirleme yeni olumsuzluklara yol açmasının önü
açıktır.
Bütün bunlar, Türk Parça Devleti’ne birer
ekonomi yük olarak yansıyacak ve Türk Parça
Devleti’nin rekabet gücünü ortadan
kaldıracaktır. Başka bir açıdan, Türk Parça
Devleti’ne getirilen ekonomik yükler, Rum Parça
Devleti lehine haksız bir rekabet ortamına yol
açacak; şimdi olduğu gibi, Rum Parça Devleti
cazibe merkezi olmaya
devam edecektir. Türk tarafına uygulanan
ambargolar hangi amaca hizmet etmiş ve ne gibi
sonuçlar doğurmuşsa, belgenin Türk tarafına
getirdiği ekonomik yükler de aynı amaca hizmet
edecek ve aynı sonucu doğuracaktır.
Bu ve benzeri olumsuzluklar nedeniyle, Türk
tarafının belgeyi kabul etmesi ve hatta,
önerildiği şekliyle müzakere etmesi, beklenemez.
b. Rum tarafı açısından belgeye bakıldığında:
(1). Kıbrıs’ın bütününün AB’ne katılacağı ve
Kıbrıs sorununun Rum tarafının sorunu olmaktan
çıkıp, “işgal altındaki AB topraklarının” bu
işgalden kurtarılması sorununa dönüşeceği bir
sırada belgenin ortaya çıkmış olması, Rum
tarafının tepkisine yol açmıştır.
(2). Belgenin ortaya çıkışı, Rum tarafında bir
endişeye de yol açmış; geçtiğimiz Aralık(2002)
ayında alınan kararın 2004’de hayata geçip
geçmeyeceği içten içe sorgulanmaya başlanmıştır.
Gelişmelerin, süreci sekteye uğratması ihtimali
belirmiştir.
(3). Belgenin ayrıntısına inildiğinde Rum
tarafının işine gelen birçok husustan bahsetmek
mümkündür. Bu bağlamda, Türk tarafı açısından
kabul edilemez bulunan hususların, Rum tarafının
işine gelen hususlar olduğu da ifade edilebilir.
Ancak, belgede BM Barış Gücü ‘ne Ada’nın
bütününde tanınan yetkiler, Rum tarafının işine
gelen bütün hususları anlamsız kılmaktadır.
Çünkü, belge ile, BM barış Gücü’ne, anlaşmanın
uygulanmasını izlemek ve eksiksiz uygulanmasını
sağlamak bağlamında, şikayetleri kabul etme,
soruşturma yapma, yetkilileri uyarma,
yetkililere tavsiyelerde bulunma, savunma,
güvenlik, anayasal düzeni koruma gibi hemen her
alanda buyurucu yetkiler tanınmıştır. Bu, kısa
sürede Rumlar’ın kontrolüne girmesi kaçınılmaz
gözüken, Ortak devletin egemenliğine ciddi
şekilde gölge düşürecek, hareket serbestisini
kısıtlayacak ve dolayısıyla Ada’da Rum tarafı
ile BM arasında ciddi sorunlara yol
açabilecektir.
Ada’nın bütününü temsilen AB’ne girmek ve AB’ni
arkasına alarak Kıbrıs sorununu kendine göre
çözmek imkan ve fırsatı varken, BM Barış
Gücü’nün patronajına girmeyi öngören bir
belgenin, Rumlar tarafından kabul edilmesi
beklenemez.
Bütün bunlar, Annan Belgesinin, Kıbrıs sorununu
çözmek için değil, Kıbrıs’ın bir bütün olarak
AB’ne girmesini önlemek için ortaya atıldığı
anlamına alınmaktadır.
Bu bağlamda, öncelikle, belgede geçen takvime
uyulmasını beklememek gerekir. Sorunun çözümü
üzerine bina edilmediği anlaşılan bir belge
üzerinde tarafların kısa sürede bir uzlaşı
noktasına gelmesi güçtür.
Hatta, bu noktada, 40 yılda çözülememiş hayati
önemi haiz bir sorunu, birkaç ay içinde çözülür
yaklaşımı içinde ele alıp, müzakerelerin bitiş
tarihi olarak 28 Şubat 2003’ün ve belgenin
referanduma sunulacağı tarih olarak 30 Mart
2003’ün öngörülmesi de, belgenin sorunu çözmeyi
amaçlamadığının bir işareti olarak alınabilir.
Dolayısıyla, müzakereler, 2004 yılı gözetilerek,
daha geniş bir zaman dilimine yayılacaktır.
Ada’nın bir bütün olarak AB’ne girmesini
öngören, her türlü seçeneğin, önü kapalı
gözükmektedir. Çünkü, Ada’nın, şu veya bu
şekilde, bir bütün olarak AB’ne girmesi, Ada’nın
ve dolayısıyla Doğu Akdeniz’in kontrolünün,
AB’nin eline geçmesi anlamına gelecektir. Bu,
İngiltere için sonun başlangıcı; ABD için de,
ekonomik, politik ve güvenlik açılarından ciddi
bir mevzi kaybı demektir. Irak’a müdahale edip
bu ülkede uzun süre kalacağı konuşulan ABD’nin,
Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası’ndaki mevcut
konumundan vazgeçmesi beklenemez.
Oysa, Doğu Akdeniz’in kendisi ve kontrol ettiği
coğrafyalar, ABD için oldukça önemlidir. ABD,
buraları, bugün ve görünür gelecek itibarıyla
ulusal çıkar alanları içinde görmektedir.
İngiltere’nin Kıbrıs Adası’ndaki varlığından
vazgeçebileceği ise, düşünülemez. Türk tarafı
açısından belgeye bakıldığında ise, öncelikle,
belge kapsamında, Türk Parça Devleti’nin
Türkiye’den bağımsız olarak AB’ne dahil
olmasının, Kıbrıs Türkleri’nin kısa sürede sonu
olacağı değerlendirilmektedir. Bunun, Türkiye’ye
maliyetinin olacağını söylemeye gerek yoktur.
Türkiye için AB’ne katılım müzakerelerinin en
erken 2005 yılında başlayabileceği ve yine
Türkiye’nin en erken 2013-2015 yıllarında AB’ne
tam üye olabileceği dikkate alındığında, Türk
Parça Devleti’nin Türkiye ile birlikte AB’ne
alınması seçeneği de Türk tarafı için uygun bir
seçenek olmayacaktır. Çünkü, Türkiye’nin AB ile
ilgili takvimi, telaffuz edilen tarihlere
rağmen, belirsizliğini korumaktadır. Belirsiz
bir tarihte gerçekleşecek Türkiye’nin AB
üyeliğine dayanılarak, belgenin kabul edilip
Türk Parça Devleti’nin o tarihe kadar dışarıda
tutulması, Türk tarafı açısından çok daha ciddi
sorunları beraberinde getirebilecek bir
durumdur.
Bu nedenle, Annan Belgesi bağlamında, Ada’nın
bir bütün olarak AB’ne girmesini öngören her
türlü seçenek, Türk tarafı açısından, kabul
edilebilir olmaktan, uzak gözükmektedir.
Diğer taraftan, bugün gelinen noktada, AB’nin,
Doğu Akdeniz’de görmezden gelinmesi de mümkün
değildir.
Çözüm, paylaşımdan geçmektedir.
AB, Ada’nın güneyini, kuzeyinden bağımsız olarak
üyeliğe kabul edecek; ABD de, kuzeydeki Türk
Devletini tanıyarak Doğu Akdeniz’deki ve komşu
coğrafyalardaki konumunu sürdürmeye devam
edecektir.
İngiltere, paylaşıma dayalı bu çözümden,
Ada’daki konumunu sürdürmede, güç ve destek
alacaktır.
Bu çözümün, Türkiye için de en uygun çözüm
olacağı şüphesizdir. ABD’nin ve İngiltere’nin
Irak konusunda bugün içinde bulunduğu koşullar,
Türkiye’nin, bu çözümü uygun şekilde gündeme
taşımaya oldukça elverişli gözükmektedir.
BELGENİN GENEL OLARAK İÇERİĞİ
Belge, kısa bir ana metin ile, bu metne bağlı
beş ekten oluşmaktadır. Belge, ekleri ve ilişik
ekleri ile oldukça hacimlidir.
#Kıbrıs Sorununun Kapsamlı Çözümü başlığını
taşıyan ana metinde,
• Belgenin tamamına ilişkin uzlaşmanın 28 Şubat
2003 tarihine kadar tamamlanması,
• Kuruluş Anlaşması ile AB ye katılım hususunun
her iki tarafça 30 Mart 2003 tarihinde
referanduma sunulması,
• BM Genel Sekreteri nin anlaşmanın tamamlanma
sürecinin sonuçlarını tasdik etmesi,
öngörülmektedir.
Ana metne bağlı birinci ek, Kuruluş Anlaşması
dır. Kuruluş Anlaşması, bu anlaşmanın metnine
bağlı 10 ek ile, bu eklere bağlı toplam 43 ekten
oluşan, oldukça kapsamlı bir ektir. Kuruluş
Anlaşması ile eklerinde,
• Kıbrıs ın, bir Ortak Devlet ile biri Kıbrıslı
Rum, diğeri Kıbrıslı Türk olan iki eşit Parça
Devletten oluşan, feshedilemez bir ortaklık
yapısı içinde, bağımsız bir devlet olacağı,
• Kuruluş, Garanti ve İttifak Anlaşmalarının
yürürlükte kalacağı, ancak bunlara ilişkin ek
protokoller yapılacağı,
• Kıbrıs ın, AB ye katılım Antlaşması’nı
imzalayıp onaylayacağı,
• Ortak Devletin, Kıbrıs ı uluslararası alanda
temsil edeceği,
• Parça Devletlerin eşit statüde olacağı ve
Ortak Devletten arta kalan yetkileri egemence
kullanacakları,
• Tek bir Kıbrıs vatandaşı olacağı ve bu
vatandaşlığın ortak devletçe verileceği,
• Tüm Kıbrıs vatandaşlarının, aynı zamanda Parça
Devletlerin iç vatandaşlığından yararlanacağı,
ancak iç vatandaşlığın Kıbrıs vatandaşlığının
yerine geçmeyeceği onu tamamlayacağı,
• Parça Devletlerin, kendi iç vatandaşı olmayan
şahısların ikametlerini kademeli olarak
kısıtlayabileceği, sözgelimi 15. yılın sonunda
eğer diğer Parça Devletten gelenlerin oranı, o
parça devletin nüfusunun % 28 ne ulaşmışsa,
kısıtlama getirilebileceği,
• Ortak Devletin yasama organının, her biri 48
üyeden oluşan iki kanatlı bir yapıda olacağı;
Senatonun her iki Parça Devletten gelen eşit
sayıdaki senatörden oluşacağı; Temsilciler
Meclisi nin ise, her Parça Devletin iç
vatandaşlık statüsünü haiz şahısların oranına
(Yani nüfusuna) göre olacağı; ancak, bu sayının
dörtte birden az olmayacağı,
• Yasama organının kararlarının, her iki
meclisin basit çoğunluk onayına tabi olacağı,
• Yürütme organının, tek liste içinden yasama
organınca seçilen altı üyenin oluşturacağı
Bakanlık Konseyi olduğu; Başkanlık Konseyi nde,
sandalye dağılımının her Parça Devletin iç
vatandaşlık statüsünü haiz şahısların oranına
(yani nüfusa) göre olacağı; ancak, bu sayının
üçte birden az olmayacağı; kararların Konseyde
konsensusla alınacağı; her üyenin bir bakanlığın
başında bulunacağı; ancak, Dışişleri ve AB ile
İlişkiler Bakanlarının aynı anda, aynı Parça
Devletten olmayacağı; Konsey Başkan ve Başkan
Yardımcısının, aynı anda, ayrı Parça
Devletlerden olacağı; Başkanlığın 10 ayda bir
Parça Devletler arasında el değiştireceği,
• Her Parça Devletten gelecek üçer yargıç ile,
Kıbrıslı olmayan üç yargıcın oluşturacağı,
toplam 9 üyeli bir Yüksek Mahkemenin kurulacağı,
• Ada nın askerden ve silahtan arındırılacağı,
• Rütbeli personel de dahil, 2500 ila 7500
arasında askeri personelden oluşacak Türk ve
Yunan birliklerinin ilgili Parça Devletlerde
konuşlandırılacağı,
• Anlaşmanın uygulanmasını izlemek üzere, yeni
bir BM Barış Gücünün oluşturulacağı,
• Kıbrıs ın, Yunanistan ın ve Türkiye nin veya
her iki Parça Devletin rızası olmaksızın
toprağını uluslararası askeri operasyonlara
açmayacağı,
• Parça Devletlerin sınırlarının, önerilen
haritalara göre yeniden belirleneceği,
• 1963’den bu yana cereyan eden olaylar
neticesinde mallarının tasarrufunu kaybedenlerin
taleplerinin, uluslararası hukuka uygun olarak,
şimdiki kullanıcıların kişisel hakları ve iki
bölgelilik ilkesi gözetilerek karşılanacağı,
• Toprak ayarlamasına konu bölgelerdeki taşınmaz
malların, eski sahiplerine iade edileceği,
• Toprak ayarlamasına konu olmayan bölgelerdeki
taşınmaz malların ise, geri iade, tazminat veya
uzun süreli kiralama yoluyla tasfiyesini öngören
bir düzenlemeye konu yapılacağı; bu işlere
bakmak üzere bir Mülkiyet Kurulu ile Yeniden
Yerleştirme Kurulu ve Gayri Menkul Mahkemesi
kurulacağı,
• Parça Devletlerin, Ortak Devletin ve diğer
Parça Devletin haklarına halel getirmeksizin ve
Kıbrıs ın AB üyeliği ile uyumlu olmak kaydıyla,
Türkiye ve Yunanistan ile ticari ve kültürel
konularda anlaşmalar yapabileceği,
• Yunan ve Türk uyruklu şahıslara, Kıbrıs’a
giriş ve ikamet konusunda, AB hukuku ve Kıbrıs
ın AB ye katılım şartları izin verdiği ölçüde
eşit davranılacağı,
• İlgili Parça Devletlerde sürekli ikamet
etmekte olan Türk ve Yunan vatandaşlarının
sayısının, bu Parça Devletlerin iç vatandaşları
sayısının % 10 na ulaşması halinde, yeni ikamet
izinlerinin verilmeyeceği,
• Ortak Devletin, AB ile entegrasyon konusunda
Parça Devletleri bilgilendireceği,
• Kıbrıs ın AB nde Ortak Devlet veya Parça
Devletlerden birinin temsilcisi tarafından
temsil edileceği, bu temsilcinin Başkanlık
Konseyi tarafından atanacağı, her Parça Devletin
Avrupa Parlamentosu nda Kıbrıs a ayrılan
sandalyelerin en az üçte birine sahip olacağı,
öngörülmüştür.
Ana metne bağlı ikinci ek, sonuçlandırma
sürecine eşlik ve yardım edecek tedbirleri
içerir. Bu ekte dikkati çeken düzenlemeler,
• Dış ilişkilere dair vazgeçilmez konuların iki
lider arasında istişare edileceği, bu konular
için yabancı devlet ziyaretinin yapılmayacağının
ve
• Kıbrıs’ta ki BM Barış Gücü nün serbest
dolaşımı üzerindeki kısıtlamaların derhal
kaldırılacağının öngörülmesidir.
Ana metne bağlı üçüncü ek, Kıbrıs ta yeni düzene
ilişkin olarak, Kıbrıs, Yunanistan, Türkiye ve
İngiltere arasında yapılacak anlaşmaya
ilişkindir. Bu ek, bir anlaşma olarak
düzenlenmiştir. Anlaşmanın dört eki vardır:
• Kuruluş Anlaşması,
• Garanti Anlaşması ile ilgili Ek Protokol,
• İttifak Anlaşması ile ilgili Ek Protokol,
• Geçiş Dönemi Güvenlik Düzenlemeleri.
Bu ekte de,
• Bir İzleme Komitesi nin kurulacağı,
• Oluşturulacak Yunan ve Türk Birliklerinin
oluşumunun, teçhizatlarının ve konuşlandırma
yerlerinin karşılıklı mutabakatla belirleneceği,
bu birliklerin belirli bölgelere yaklaşmayacağı
ve belirli bir büyüklüğü aşan hareketlerinin
önceden BM e ve birbirlerine bildirileceği,
• Ada da mevcut olan Türk ve Yunan birliklerinin
ne şekilde geri çekileceği, yeni oluşturulan
Türk ve Yunan birliklerinin de Ada ya ne şekilde
geleceği, öngörülmüştür.
Ana metne bağlı dördüncü ek, BM Güvenlik Konseyi
ne, karar alması amacıyla sunulacak hususlara
ilişkindir. Burada,
• Kıbrıs a silah getirilip götürmenin yasak
olacağı,
• BM Barış Gücünün Ada nın tümünde serbest
şekilde yerleşip çalışacağı, öngörülmüştür.
Ana metne bağlı beşinci ek ise, Kıbrıs ın AB ye
katılımıyla ilgili olarak AB nden isteneceklere
ilişkindir. Burada da,
• İkamete ve mal-mülk edinmeye ilişkin
kısıtlamaların geçerliliği teyit edilmekte,
• Türk Parça Devletinin ekonomisi için özel
önlemler alınabileceği belirtilmekte,
• Kıbrıs ın AGSP ye katılımının, Kuruluş
Anlaşması ile Garanti ve İttifak Anlaşmaları
hükümlerine ve ek protokollere aykırı
olmayacağı, bunları zayıflatmayacağı,
öngörülmektedir.
Belge, genelde bir bütün olarak yukarıda verilen
özellikleri içeriyor.
Belge, bu haliyle, Kıbrıs Türkleri ni, kurucu
ortağı oldukları 1960 sisteminden daha geriye
götürmekte, Kıbrıs Türkleri ne Ada da azınlık
statüsü vaat etmektedir.
Belgeden, Rumlar da rahatsızdırlar. Tam AB ye
üye olacakken,Ada yı BM Barış Gücünün etkisine
açan ve AB ile ilişkileri riske eden belgeyi
tepki ile karşılamışlardır. Ancak, belgenin
Rumlara Ada nın kuzeyini ele geçirme imkan ve
fırsatı vermesi, Rumlar için önemli bir kazanım
olacaktır. Kıbrıs Türkleri için bu tür bir
kazanımdan söz etmek mümkün değildir.
BELGENİN HUKUKSAL VE SİYASAL
AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Hukuksal ve siyasal açılardan bir değerlendirme
yaparken, önce bazı hususları hatırlamak
gerekir. Bunlar;
• Rum Yönetimi’nin, hukuksal ve siyasal
açılardan tüm Kıbrıs ve Kıbrıs Türkleri adına
konuşmaya yetkili olmadığıdır. Kıbrıs’ta, 1963
yılından bu yana, 1960 Anlaşmalarının öngördüğü
yapıda iki toplumlu meşru bir yönetim mevcut
olmamıştır. Dolayısıyla, Kıbrıslı Rumlar’ın 1963
den bu yana yaptıkları, tüm Ada’yı ve Kıbrıs
Türkleri’ni bağlamamaktadır.
• 1959-1960 Londra-Zürih ve Lefkoşa Anlaşmaları
ile Kıbrıs ta kurulan ve hayata geçirilen
sistem, yani 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti (veya 1960
sistemi), 1963 yılından itibaren ortadan
kalkmıştır. Bunun anlamı, Kıbrıslı Rumlar’ın
1963 yılından bu yana gerçekleştirdikleri bütün
tasarrufların sadece Ada nın güneyini ve
kendilerini bağlayacağıdır.
• Bir an için, Rum tarafının görüşlerini
paylaşarak 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti nin mevcut ve
hayatta olduğunu varsayılırsa, o zaman Garanti
ve İttifak Antlaşmaları ile Kıbrıs Anayasası’nın
ilgili hükümlerinin de mevcut ve yürürlükte
olduğunu kabul etmek gerekecektir. Bu durumda,
Rumlar’ın AB ye üye olabilmesi için, önce
Türkiye’nin AB ye tam üye olarak alınması,
arkasından da Türk Toplumu ile Türkiye’nin
onayının alınması gerekmektedir.
• Bütün bunlardan ayrı olarak, Rumlar’ı AB ye
almak isteyenlerin, son 15 yıldır bütün dünyayı
etkisi altına alan demokrasi, insan hakları ve
barış içinde bir arada yaşama söylemi ile,
AB’nin aday ülkelerde aradığı Kopenhag siyasi
kriterleri bağlamında gündeme gelen #hukukun
üstünlüğü ve #insan haklarına saygı ilkelerini
de hatırlamaları gerekir. Bunlar ortada iken,
Ada’nın güneyindeki Rumlar’ın, Ada’nın tamamı ve
kuzeydeki Kıbrıslı Türkler adına tasarrufta
bulunması, söz konusu söylem ve ilkeler ile ne
kadar bağdaşır?
a. Yeni Bir Ortak Devlet mi ? 1960 Kıbrıs
Cumhuriyeti ni İhya mı?
Belgeye bakıldığında belgenin hiçbir yerinde
açıkça #Kıbrıs Cumhuriyeti ifadesi yer almamakla
beraber, belgenin yeni bir devletin oluşumunu
içermediği, #Kıbrıs Cumhuriyeti üzerine bina
edilmiş olduğu izlenimi edinilmektedir. Belgenin
bazı yerlerinde(örneğin belgenin #Kıbrıs
Sorununun Kapsamlı Çözümü başlığını taşıyan
başlangıç bölümünün, 2. Maddesinin başlığında)
geçen #New State of Affairs ifadesine rağmen, bu
ifadeler belgenin yeni bir devleti öngördüğünü
ortaya koymada yeterli olmaktan çok uzaktır.
Burada, bu değerlendirmeyi besleyen en büyük
veri, belgenin öngördüğü devletin BM’ye üye
olmak için müracaatının öngörülmemesidir.
Belgede, BM’ye, üyelik için değil; üyelik hak ve
sorumlulukları ile ilgili değişikliğin
bildirilmesi için müracaat öngörülmektedir. 1960
Kıbrıs Cumhuriyeti ile birlikte hüküm ve bir
anlam ifade eden Kuruluş, Garanti ve İttifak
Antlaşmaları’nın yürürlükte kalacağının
belirtilmiş olması, bu değerlendirmeyi besleyen
bir başka faktördür. Kuruluş Anlaşması nın 1/3
ve 2/1/a maddelerinden bu anlaşılmaktadır.
Belge, bu açıdan Rum tarafının yaklaşımını
yansıtmaktadır. Çünkü, Rumlar, ortada tanınan
bir devletin ve kurulu bir uluslararası
ilişkiler sisteminin bulunduğunu, yeni bir
devletin kurulmasına gerek olmadığını ve
yapılacak işin, güneyde uygulanmakta olan
anayasal sistemin Ada’nın kuzeyini de içine
alacak şekilde genişletilmesi olduğunu ileri
sürmektedirler.
Belge, bu durumda sadece Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmakla kalmamakta,
1960 sisteminin kurucu ortağı Kıbrıs Türkleri’ni,
bu sistemdeki konumlarından daha da geriye
götürerek, adeta onları Kıbrıs Cumhuriyeti ne
#monte etmeyi öngörmektedir.
Belgenin 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ihya üzerine
kurulu bir anlayışı yansıtması, güneydeki
anayasal sisteme ilişkin olarak 1963 den bu yana
BM’de alınmış çeşitli kararlar ile, AB’nin daha
yakın zamanlarda almış olduğu kararlar dikkate
alınmak suretiyle ayrıca değerlendirilmesi
gerekmektedir. Rumları Kıbrıs Cumhuriyeti olarak
gören anlayışın ürünü olan bu kararlar, belgenin
öngördüğü devletin hayata geçtiği bir durumda
her bakımdan Kıbrıs Türkleri üzerinde baskı
unsuru olarak kullanılacaktır.
b. Egemenlik
Türk tarafı için, #egemenlik çok önemlidir.
Egemenliğin çok kısa bir süre için de olsa, açık
olarak tanınması, 1983 yılından bu yana
varlığını sürdüren Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nin varlığı ve vatandaşları
açısından çok önemlidir. Egemenliğin tanınması,
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 1983 yılından
bu gerçekleştirilmiş olan her türlü tasarrufun
tanınması konusundaki endişeleri ortadan
kaldıracak ve bunları hukuksal bir güvenceye
kavuşturacaktır. Egemenliğin tanınmış olması,
birleşik devletin herhangi bir nedenle dağılması
veya bozulması halinde, Kıbrıs Türkleri’nin bir
boşluğu ve belirsizliği yaşamasını önleyecek,
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin müstakilen
varlığını sürdürmesinin önünü uluslararası hukuk
açısından açık tutacaktır. Bu, Kıbrıs Türkleri
için çok önemli bir güvence olacak ve Rumlar
karşısında rahat olmalarına hizmet edecektir.
Fakat, Annan tarafından sunulan belgede,
egemenliğin tek ve Ortak Devlete ait olduğu
belirtilmektedir. Belge, Parça Devletlere bu
anlamda bir egemenlik tanımamaktadır.
Uluslararası ilişkiler alanında çok sınırlı bir
yetkiyi tanımaktadır. Belge, Parça Devletlere,
haklarını, hakemlik veya uluslararası yargı
oranları üzerinden arama imkanı da
vermemektedir. Fakat, bu durum, uygulamada
münhasıran Türk Parça Devleti için bir sorun
olacak gibi gözükmektedir. Çünkü, belgede Ortak
Devlet tarafından kullanılacağı ifade edilen tek
egemenlik, uygulamada çoğunlukla Rumlar
tarafından kullanılacaktır.
Belgede, Parça Devletler için, sadece #iç
egemenlikten söz edilmektedir. Ne yazık ki, bu
egemenlik de tam değildir. Parça Devletler,
kendi topraklarında çıkan su kaynakları üzerinde
tasarrufta bulunamamaktadırlar. Kıbrıs
Vatandaşlığı verme hakları yoktur. Normal
koşullarda iç egemenliğin tezahür alanları
olarak kabul edilen ikamet, pasaport, para,
bankacılık, iletişim, sivil havacılık gibi
hususlar, hep Ortak Devlete bırakılmıştır.
Ortak ve Parça Devletlere bırakılan egemenlik
alanları, belgenin BM Barış Gücüne tanıdığı
etkin statü nedeniyle, ayrıca sınırlandırılmış
gözükmektedir. Belge, BM Barış Gücüne, Ada nın
tümünde oldukça geniş bir serbesti ve müdahale
hakkı vermektedir. BM Barış Gücü, Kuruluş
Anlaşması nın uygulanmasını izlemek ve eksiksiz
uygulanmasını sağlamak için güvenli bir ortam
sağlamakla görevlendirilmektedir. Bu bağlamda,
şikayetleri kabul etmekten soruşturma yürütmeye,
resmi tavsiyelerde bulunmaya ve yetkilileri
uyarmaya kadar varan, çok ciddi sonuçları
olabilecek bir çok şeyi yapmaya yetkili
kılınmaktadır. Belgenin Ada da BM Barış Gücü
için öngördüğü bu statü, Bosna-Hersek te
uygulanmakta olan Dayton Modelini
çağrıştırmaktadır. BM Barış Gücünün orada olduğu
gibi, Ada’da da egemenliği ciddi şekilde
gölgelemesi söz konusudur.
c. Haritalar ve Mal-Mülk
Annan tarafından sunulan belgede yer alan iki
haritanın birinde Karpaz Bölgesinin, diğerinde
ise su kaynakları yönünden zengin ve verimli
toprakları içeren Güzelyurt Bölgesinin Rumlara
bırakılması öngörülmektedir.
Bu haritaları iyi niyetli bir çabanın ürünü
olarak görmek güçtür. Çünkü, ortaya sadece
Karpaz ve Güzelyurt seçenekleri bırakılmıştır.
Doğal olarak ve beklenildiği gibi, Türkiye,
güvenlik mülahazası ile Karpaz Bölgesinin Rumlar
a bırakılmasına karşı çıkacak; Kıbrıslı Türkler
de, verimli toprakları içerdiği ve su kaynakları
yönünden zengin olduğu için Güzelyurt Bölgesinin
Rumlar a bırakılmasına karşı çıkacaktır. Her iki
seçenek de, sanki Türkiye ile Kıbrıs Türkleri’ni
karşı karşıya getirmek için, özellikle seçilmiş
gibi gözükmektedir.
Belgenin beraberinde getirdiği harita ve
mal-mülk düzenlemeleri sonucunda, yaklaşık 52
bin Türk, bulundukları yerlerden ayrılarak diğer
Türk bölgelerine göç etmek zorunda kalacak ve
yaklaşık 70 bin kadar Rum da, Kuzeydeki malları
ve mülkleri için yine Türk bölgelerine
geçeceklerdir. Bu düzenlemeler sonunda, Türk
Parça Devleti Ada nın yaklaşık % 28.5 nda 280
bin nüfusa sahip olacak, Rum Parça Devleti’de
Ada’nın yaklaşık % 69 nda (Ada’nın yaklaşık %
2.7 si İngiltere ye aittir) 530 bin nüfusa sahip
olacaktır. Bu, Rumlar’ın nüfuslarına göre daha
çok toprağı ellerinde bulunduracakları anlamına
gelir ki, bu husus bugüne kadar Türk tarafına
yöneltilen bir eleştiridir ve harita
düzenlemelerinin dayandırıldığı nedenlerden
biridir. Türk Parça Devleti, su kaynaklarından
yoksun ve çok büyük bir bölümü tarıma elverişli
olmayan yeni topraklarında daha büyük bir nüfusu
barındırmak durumunda bırakılmaktadır.
Bu noktada, ikinci taslak metinde yer verilen,
henüz Ada’da daimi ikamet izni almamış, ancak 5
yıldır Ada’da yaşamakta olan Türk
vatandaşlarının Türkiye’ye geri dönmeleri
karşılığında, kendilerine 10 bin Euro yardımda
bulunulacağının öngörülmüş olması, herhalde
nüfusu azaltarak Türk Parça Devletinin yükünü
hafifletmeye yönelik iyi niyetli bir düzenleme
olarak görülmeyecektir.
Belge, 1974 yılından bu yana taraflar arasında
BM Genel Sekreteri nin gözetiminde cereyan eden
müzakereler sırasında ele alınan mal-mülk
mübadelesi, toprak sıfırlaması, tazminatlar gibi
konularda kaydedilen ilerlemeleri ve varılan
mutabakatları dikkate almamış, başa dönmüştür.
d. İki Kesimlilik
Belge, ilk bakışta 1974 yılında fiilen ortaya
çıkmış ve daha sonra 1975 yılında BM tarafından
kabul edilen #nüfus mübadelesi ile de bir
anlamda teyit edilmiş bulunan iki kesimli ve iki
toplumlu yapıyı dikkate almış ve koruyor
gözükmektedir. Ancak belgenin, Türk Parça
Devleti’nin nüfusunun % 28 oranındaki Rum
nüfusun Türk bölgesine geçişine imkan tanıması,
iki kesimli ve iki toplumlu yapıyı ortadan
kaldıracaktır. Belgeye göre, Türk Parça
Devleti’nin her yedi vatandaşından ikisinin Rum
olmasının önü açıktır.
Türk Parça Devleti’nin, belgede öngörülen oranın
üzerinde Rum’un kuzeyde ikamet etmesine
sınırlamalar getirmeye hakkının olması, fazla
anlamlı değildir. Rumlar’ın yerleşim haklarına
Türk Parça Devleti’nde getirilecek sınırlamalara
başlangıçta uyulacak, ancak bu sınırlamalar,
giderek AB organlarının kararları üzerinden
aşındırılacaktır. Bu sınırlamalar önce temel hak
ve özgürlüklere aykırı olduğu öne sürülerek
yıpratılacak, bu suretle elverişli bir ortam
yaratıldıktan sonra da AİHM’ye müracaat edilerek
söz konusu sınırlamaların kaldırılması
istenecektir.
e. Siyasal Eşitlik
Belgede biri diğerinin siyasal eşiti iki parça
devletten, ayrı ayrı yansıtılmış eşit iki
siyasal iradeden söz edilmektedir.
İlk bakışta olumlu bir izlenim veren bu
belgedeki siyasal eşitlik kavramı, iki açıdan
özellikle eleştiriye açıktır. Bunlardan
birincisi, siyasal eşitlikten söz edilmesine
rağmen, belgenin birçok yerinde siyasal eşitlik
görmezden gelinmiştir. Sözgelimi, yasama
kararlarında parça devletler için ayrı çoğunluk
esası getirilmemiştir. Yasama ve yürütmede
karşılıklı veto mekanizması yoktur. Bu haliyle
belge, 1960 sisteminin gerisindedir. Oysa, 1960
sisteminin içerdiği siyasal eşitlik, izleyen
dönemde BM in önceki Genel Sekreterleri, Perez
de Cuellar tarafından 1985 yılında sunulan çözüm
paketinde ve Butros Gali tarafından 1992 yılında
sunulan #Fikirler Dizisi’nde de yer almıştı.
Belgenin siyasal eşitlik açısından eleştiriye
açık ikinci yanı ise, siyasal eşitliğin
gözetileceği taraflar açısından ortaya
çıkmaktadır. Belgede Türkler in ve Rumlar ın
siyasal eşitliği değil, Türk Parça Devleti ile
Rum Parça Devletinin siyasal eşitliği
gözetilmiştir. Yasama, yargı ve kamu yönetimde
gözetilen siyasal eşitlik, Türkler ve Rumlar
için değil, Türk Parça Devleti ve Rum Parça
Devleti için düşünülmüştür. Siyasal eşitliğin bu
şekilde ifade edilmiş olması, Türk Parça Devleti
nin nüfusunun % 28 ne kadar Rum nüfusun kuzeye
geçebileceğinin belirtilmiş olduğu ve bu oranın
yavaş yavaş aşındırılarak ortadan
kaldırılacağının değerlendirildiği dikkate
alınarak irdelenmelidir. Türk Parça Devleti için
düşünülmüş siyasal eşitliğin içinin Rumlar
tarafından doldurulmasının önü açıktır.
Belgede siyasal eşitlerin Rumlar ve Türkler
olduğu belirtilmediği için, siyasal eşitlik
bağlamında yasamada, yargıda ve kamu yönetiminde
Türk Parça Devleti’ne tahsis edilmiş
kontenjanların Türk Parça Devleti’nin iç
vatandaşı olmuş Rumlar tarafından doldurulmaya
başlanacağı bir durum ortaya çıkacaktır. Bu
durumun, Kıbrıs Türkleri’nin geleceği açısından
iyi görülmesi ve değerlendirilmesi
gerekmektedir.
BELGENİN STRATEJİK / ASKERİ
AÇIDAN (GÜVENLİK AÇISINDAN)
DEĞERLENDİRİLMESİ
Lozan’da Türkiye ile Yunanistan arasında kurulan
denge, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu
sırasında da gözetilmiştir. Kuruluş, Garanti ve
İttifak Antlaşmaları’na bu dengeyi gözeten
hükümler konulmuştur. Bu meyanda, Ada’nın kısmen
veya tamamen bir başka devlet ile birleşmesi
veya bir başka devlete katılması yasaklanmış,
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ancak Türkiye ve
Yunanistan’ın birlikte üye olduğu örgütlere ve
ittifaklara katılabileceği öngörülmüştür.
Belge ile birlikte Kıbrıs’ın AB’ye katılımına da
onay verilecek olması, Türkiye ile Yunanistan
arasındaki dengeyi bozacaktır.
Belge, Ada’nın askerden ve silahtan
arındırılmasını öngörmektedir. Silah
teknolojisinin bugün geldiği düzey ve Ada’nın
Anadolu ya uzaklığının sadece 70 km. olması
nedeniyle, askerden ve silahtan arındırma en çok
Türkiye’nin işine gelebilecek bir durumdur.
Ancak, tarafların niyetlerine ve yaklaşımlarına
işaret eden veriler, haklı olarak Türkiye yi
endişeye sevk etmektedir. Çünkü, Türkiye, ilgili
taraflar arasında, Ada’ya #en yakın ve #çok
yakın olanıdır. Bu itibarla, Ada’nın askerden ve
silahtan arındırılması konularına Türkiye’nin
diğer ilgili devletlerden farklı bakmasını,
doğrudan öz savunması ile ilgili olduğu için,
anlayışla ve iyi niyetle karşılamak gerekir.
Kıbrıs Sorunu, bugün Türkiye için, münhasıran
Ada’da yaşayan soydaşları ile ilgili bir sorun
olmaktan çıkmış, bunu aşan ve doğrudan
Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren ciddi bir
soruna dönüşmüştür. Ada’nın istenmeyen
aktörlerin eline geçmesi, politik, ekonomik ve
güvenlik açılarından Türkiye’yi en üst seviyede
rahatsız edecektir.
Bu noktada, Türkiye’nin ve Yunanistan’ın 1974
yılından bu yana Ada’da ciddi bir askeri varlığa
sahip olmalarına rağmen bugüne kadar önemli bir
sorunun yaşanmamış olmasını da hatırlamak
gerekir. Askerden ve silahtan arındırma,
caydırıcılığı ortadan kaldırarak ciddi sorunları
beraberinde getirebilecektir.
Belge ile birlikte Ada’nın ciddi savunma ve
güvenlik sorunlara açık olacağı değerlendirmesi,
sadece askerden ve silahtan arındırma ile ilgili
değildir. Bu endişenin ortaya çıkmasında, harita
düzenlemelerinin Ada’da Türk tarafının savunma
derinliğini ortadan kaldıracak olmasının da payı
vardır.
Diğer taraftan belgede Ada’nın bir bütün olarak
askerden ve silahtan arındırılması temel
yaklaşım biçimi olarak benimsenmiş iken,
Ada’daki iki İngiliz üssünün bu kapsamın dışında
tutulması doğru değildir. Kıbrıslı Rumlar’ın ve
Kıbrıslı Türkler’in kuvvetleri dağıtılır ve
silahları Ada dışına çıkarılırken, Türk ve Yunan
Kuvvetleri’nin sayısı azami 7500 ile
sınırlandırılırken, Ada’nın uluslararası askeri
operasyonlara tahsis edilmesi Türkiye’nin ve
Yunanistan’ın rızasına tabi kılınırken, Ada’daki
İngiliz askeri varlığı hiçbir şekilde konu
yapılmamıştır. Uluslararası ilişkilerde bunun
anlamı, İngiltere’nin belirtilen alanlarda
tamamıyla serbest olduğudur. Daha açık bir ifade
ile, Ada’da İngilizler için asker sayısı, silah
ve teçhizat, üçüncü ülkeler ile askeri ilişkiler
konularında herhangi bir sınırlama yoktur.
İngiltere, Ada’daki üslerini bölgesel
operasyonlarda üçüncü ülkelere açmakta
serbesttir. Bunun için, ne Ortak ve Parça
Devletlerin, ne de Türkiye ile Yunanistan’ın
rızasını almak durumundadır.
Bu durumun, Türkiye ile İngiltere’nin bölgesel
çıkarlarının çatışabileceği dikkate alınarak
irdelenmesi gerekmektedir. Ayrıca İngiltere nin
de, bundan kendisine dersler çıkarması gerektiği
düşünülmektedir.
Belgede Garanti ve İttifak Anlaşmaları’nın
gözden geçirilerek ve yeni koşullara uydurularak
muhafaza edileceği öngörülmektedir. Bu, ilk
bakışta Türkiye nin 1960 sisteminden gelen
garantörlük statüsünün süreceği izlenimi
vermektedir. Ancak, bu yanıltıcıdır. Türkiye’nin
etkin ve fiili garantörlüğü, ortadan kalkmıştır.
Sulandırılmış, fiilen müdahaleyi içermeyen, içi
boş ve ikincil bir garantörlük söz konusudur.
Belge, BM Güvenlik Konseyi’ne dayalı bir
garantörlük sistemi getirmektedir. Ayrıca, BM
Güvenlik Konseyi’nden çıkacak bir karar
sonrasında, Türkiye nin, garantör ülke olarak bu
karardan bağımsız farklı bir tavır almakta ciddi
olarak zorlanacağını da şimdiden görmek gerekir.
Hemen ifade etmek gerekir ki, belge uyarınca
Ada’da konuşlandırılacak azami 7.500 kişilik
Türk birliğinin garantör ülke statüsü ile bir
ilgisi bulunmamaktadır. Söz konusu birlik,
İttifak Antlaşması kapsamında öngörülmüş olup bu
anlaşma kapsamında Ada’da görev yapacaktır.
Yani, sadece Kıbrıs ın bağımsızlığına ve toprak
bütünlüğüne karşı yapılacak herhangi bir
saldırıya veya saldırganlığa karşı koymakla
görevlidir. Kıbrıs’ın ve parça devletlerin
güvenliklerinin sağlanmasında ve belge ile
oluşturulacak anayasal düzenlerinin korunmasında
herhangi bir görevi bulunmamaktadır. Bu görev,
Belge ile, BM Barış Gücü ne verilmiştir.
Belgenin, BM Barış Gücü ne Ada’nın tamamında,
geniş yetkilerle ve serbestçe görev yapma imkanı
tanımasının herhangi bir güvenlik sorununa yol
açmaması ve bu gücün istismar edilmemesi için,
BM Barış Gücü nün görev ve sorumluluklarını,
bunları yerine getirişi sırasında Ortak ve Parça
Devletler ile ilişkilerini, görev yerlerini, bu
gücün teşkilat-teçhizat yapılarının karşılıklı
mutabakatla belirlenmesini, yine bu gücün Ada
içinde belirlenecek büyüklüğü aşacak
intikallerinin belli bir süre önceden taraflara
bildirilmesini ve benzeri hususları içeren;
açık, net ve karşılıklı mutabık kalınmış
düzenlemeler yapılmalıdır. Bu düzenlemeler, BM
Barış Gücü yeni şekliyle Ada’ya intikal etmeden
tamamlanıp hayata geçirilmelidir.
BELGENİN EKONOMİK AÇIDAN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Belge, Kıbrıs Türkleri’nin zaten oldukça ağır
olan ekonomik koşulları daha da olumsuz hale
getirecek gibi gözükmektedir.
Belgede yer alan mal-mülk konusu ile ilgili
düzenlemeler, bu endişenin gerisindeki en önemli
nedenlerdendir. Mal-mülk sorununun halli için
belgede öngörülen 10 yıllık sürenin bu sorunu
çözmeye yetmeyecek gözükmesi, zincirleme olarak
ekonomik sorunlara yol açacaktır. Bu sorunu
çözmek için oluşturulan Mülkiyet Kurulu’na
yaklaşık 40 bin başvurunun yapılması
beklenmektedir. Bu kadar başvurunun, beraberinde
getireceği itiraz ve yargı süreçleri de dikkate
alındığında, mal-mülk sorununun 10 yıl içinde
sonuçlandırılması uzak bir ihtimal olarak
görülmektedir.
Mal-mülk konusundaki anlaşmazlığın bu kadar uzun
bir süreye yayılacak olması, etkisini
bankacılık, kredilendirme ve yatırımlar
açısından gösterecektir. Mülkiyet durumlarındaki
belirsizliğin uzun süre devam edecek olması, bir
taraftan yerli ve yabancı bankaların bu süre
içinde ipotek işlemleri üzerinden kredi vermesi
imkanını ortadan kaldıracak, diğer taraftan da
yine bu süre içinde yerli ve yabancı
yatırımcılar fiziki yatırıma gidemeyecektir.
Bunun anlamı, yeni iş alanlarının ve istihdam
imkanlarının uzunca bir süre
yaratılamayacağıdır.
Belgenin ekonomik açıdan beraberinde getirdiği
endişenin arkasında şu hususlar da vardır:
• Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, bugünkü
topraklarının yaklaşık % 21 ni terk edecektir.
• Terk edilecek bu topraklarda yaşayan yaklaşık
52 bin kadar Türk, diğer Türk bölgelerine göç
etmek zorunda kalacak, 1.000 in üzerinde iş yeri
kapanacak, 10.000 den fazla Türk işyerinden ve
işinden olacak, üretici olan bu insanlar uzunca
bir süre tüketici durumunda kalacaklardır.
• Terk edilecek topraklar, Kıbrıs Türkleri’nin
tarım ürünleri ihtiyacının ortalama % 65 ni
karşılayan topraklardır.
• Ada da her iki harita da Türkler’e bırakılan
topraklar, verimsiz, tarıma elverişli olmayan,
su kaynakları yönünden oldukça fakir, yatırım
açısından fazla değeri olmayan topraklardır.
Bu verilerin anlamı, Kıbrıs Türkleri nin zaten
olumsuz olan ekonomik koşullarının daha da
ağırlaşacağıdır.
Kıbrıs Türkleri’nin sermaye imkanlarının kıt,
buna karşılık kuzeye geçecek Rumlar’ın sermaye
bakımından güçlü olması, sadece ekonomik açıdan
değil, politik ve güvenlik açılarından da
üzerinde durulması gereken bir husustur.
Rumlar’ın, sermaye güçlerine dayanarak, hem
mal-mülk düzenlemeleri üzerinden doğrudan ve
dolaylı yollarla önemli miktarda taşınmaz mal
edinmelerinin, hem de kuzeyin ekonomisini ele
geçirmelerinin önü açık gözükmektedir. Ada’nın
kuzeyindeki ekonomik yaşamın kontrolünün
Rumlar’ın eline geçmesini, kuzeyin, yakın
gelecekte uluslararası deniz ticaretinde çok
önemli coğrafya durumuna gelecek olan İskenderun
Körfezi ni kontrol açısından da görmek gerekir.
Belgenin, Ada’nın askerden arındırılmasını
öngörmesi, ekonomisi kuzeydeki Türk askerinin
harcamaları ile beslenen Kıbrıs Türkleri için
bir başka ekonomik kayıp anlamına gelmektedir.
Bu bağlamda, askeri personelin harcamalarının
kuzeyin ekonomisine yaptığı katkı dikkate
alınarak, sayıları artırılacak BM Barış Gücünün
konuşlanma yerlerinin seçimine dikkat etmek
gerekecektir.
Buna bir de Ada’da ortak yapıya geçilmesinden
sonra, güneyin güçlü ekonomisinin, bir hortum
gibi kuzeyin zayıf ve güçsüz ekonomisini
yutacağını da eklemek gerekir
Bu noktada belki bazıları, ortak yapıya
geçilmesinden sonra, kuzeyin ekonomisini
kalkındırmaya yönelik bazı özel fonların hayata
geçirileceğini ileri sürebilir. Ancak, bu tür
fonlara bel bağlanması da doğru olmayacaktır.
Çünkü, çok yakından şahit olduğumuz bazı
örnekler, bu tür fonların, genellikle veriliş
amaçları dışında kullanıldığına işaret etmiştir.
Türkiye’de bir dönem terörü önlemek adına Doğu
ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yapılacak
yatırımlar için getirilen kolaylıklar ve
avantajlar, nasıl bu bölgelere gitmemiş, güney
sahillerine gitmişse; veya iki Almanya’nın
birleşmesinden sonra birleşik Almanya’nın
doğusunu kalkındırmak için sağlanan kolaylıklar
amacına ulaşmamış ve bu bölge için tahsis edilen
kaynaklar başka bölgelerde kullanılmış ise,
Ada’nın kuzeyindeki ekonomiyi kalkındırmaya
yönelik çabalar da kaçınılmaz olarak aynı kaderi
paylaşacaktır.
Ekonomik açıdan değinilmesi gereken bir diğer
husus, belgenin içerdiği taslak anayasanın 46.
maddesi ile ilgilidir. Bu maddede, Kıbrıslı
Rumların ve Kıbrıs Türkleri’nin Kurucu
Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden önce aldıkları
borçların sorumluluğunu, bundan böyle Ortak
Devletin üstleneceği öngörülmektedir. Ancak,
Kıbrıs Türkleri’nin, uygulanan ambargo ve
yaşadığı tanınmama sorunu nedeniyle Türkiye
dışında başka bir devlet ile borç ilişkisi içine
girmemiş olduğu dikkate alınırsa, Ortak Devletin
üstleneceği borçların tamamına yakını Kıbrıslı
Rumlar’ın diğer ülkelerden almış olduğu borçlar
olacaktır. Bu, Kıbrıs Türkleri’ne ekonomik
açıdan yapılmış bir haksızlıktır. Çünkü,
Kıbrıslı Rumlar’ın borçlarına, Ortak Devlet
üzerinden Kıbrıs Türkler’i de ortak
edilmektedir.
Bu koşullar, Ada’daki birleşmenin ve AB’ye dahil
olmanın, Kıbrıs Türk Halkı’a refah ve mutluluk
getirmeyeceğine işaret etmektedir. Yine bu
koşullarda, Kuzeyin ekonomik durumunun
kaçınılmaz olarak Ortak Devlette ifadesini
bulacak olması nedeniyle, AB çevrelerinde, Ortak
Devletin Kopenhag ekonomik kriterlerini
karşılayıp karşılamayacağının yeniden
sorgulanmasını da beklemek gerekir.
Diğer taraftan, belgenin ekonomik açıdan
değerlendirilmesi sonucu ortaya çıkan bu
veriler, Türkiye ile Kıbrıs Türkleri arasındaki
ilişiklerin gerilemesini de beraberinde
getirecek gibi gözükmektedir. Kıbrıs
Türkleri’nin ekonomik durumlarına ilişkin
tablonun görünür gelecekte daha da olumsuz
olacağı izlenimi vermesi, ortaya çıkacak
birleşik yapıya rağmen, Türkiye’den ekonomik
beklentileri artıracak, ancak kendisi sıkıntılar
yaşayan Türkiye yardımda zorlanacaktır. Bu,
önümüzdeki dönemde Türkiye ile Türk Parça
Devleti arasındaki ilişkilerin daha hassas ve
bir o kadar da istismara açık bir döneme
girebileceğine işaret etmektedir.
Belge ile birlikte ortaya çıkan tartışma
ortamında, Türkiye’nin Kıbrıs Türkleri’ne
yaptığı ekonomik yardımların maksatlı
eleştirilere konu yapılması, bu noktada üzerinde
durulması gereken önemli bir konudur.
Öncelikle 1963 yılından bu yana Ada’da Türkler’e
uygulanan siyasal ve ekonomik ambargoyu
hatırlamak gerekir. Geçen süre içinde Rum tarafı
Batı’dan ciddi ekonomik yardımlar ve destek
alırken, Türk tarafı yardım alması bir yana,
ambargoya muhatap olmuştur. Kıbrıs Türkleri’nin
bugün içinde bulunduğu ağır ekonomik sorunların
temelinde tarafsız, adil ve insan haklarına
saygılı olmaktan uzak bu ambargolar vardır.
Kıbrıs Türkleri’ne yaklaşık 40 yıldır
uygulanmakta olan siyasal ve ekonomik ambargolar
nedeniyle, yerli ve yabancı iş adamları Ada’nın
kuzeyine yatırım yapamamış; ihracat imkanının
kısıtlanmış olması nedeniyle, narenciye ve bazı
tarım ürünleri alanındaki ciddi potansiyel
kaybolmuş; tarımın olmayışı hayvancılığı da
olumsuz etkilemiş; kuzeyin turizm potansiyeli,
bugüne kadar değerlendirilememiştir.
Bütün bu olumsuzluklar, bugüne kadar, büyük
ölçüde Türkiye’nin yapmış olduğu yardımlarla
aşılmaya çalışılmıştır.
Bugün gelinen noktada Kıbrıs Türkleri’nin
olumsuz ekonomik koşulları, AB nin cazibesini
artırmada ve tekrar Rumlar ile birlikte yaşamayı
savunmada bir araç olarak kullanılırken,
Türkiye’nin bugüne kadar Kıbrıs Türkleri’ne
yaptığı ekonomik yardımların maksatlı
eleştirilere konu yapılması doğru olmamıştır.
Yaklaşık 40 yıldır Kıbrıs Türkleri ne ambargo
uygulayarak olumsuz ekonomik koşulları
yaratanların birden bire kurtarıcı gibi görülüp
gösterilmesinin arkasına iyi bakmak gerekir.
Kıbrıs Türkleri, #pes etsinler diye maksatlı
olarak kendilerine ekonomik ve siyasal ambargo
uygulayanların, şimdi #ekonomik yardım vaadi ile
ortaya çıkmalarını sorgulamak zorundadırlar.
Kendilerini yaklaşık 40 yıldır ambargo altında
inletip bellerini bükenlerin, birden bire
#iyilik meleği olarak ortaya çıkıp niçin para
saçmaya başladıklarını araştırmalıdırlar. Kıbrıs
Türkleri, Türkiye nin Kasım 2000 ve Şubat 2001
de yaşadığı ekonomik sıkıntıların gerisinde,
Türkiye’yi Kıbrıs sorununu önünde bir engel
olarak gören zihniyetin yer aldığını da
görmelidirler. Kıbrıs Türkleri, 1974 Kıbrıs
Barış Harekatı’nın bir #rüşvet mi, yoksa #vatan
toprağını savunmamı olduğunu kendi kendilerine
sorup, ondan sonra Türkiye hakkındaki
görüşlerini açıklamayı düşünmelidirler.
BELGEYE İLİŞKİN DİĞER BAZI
HUSUSLAR
Belgede yer alan taslak anayasanın 10/1
maddesinde BM Medeni ve Siyasal Haklar
Sözleşmesi’ne yollama yapılarak bu sözleşmenin
anayasanın ayrılmaz parçası olduğu
öngörülmektedir. Yine taslak anayasanın 10/4
maddesinde ise, tüm dini ve diğer azınlıkların
haklarının korunacağı, Ortak ve Parça
Devletler’in, Ulusal Azınlıkların Korunmasına
İlişkin Avrupa Çerçeve Sözleşmesi’nde öngörülen
statü ve hakları tanıyacağı öngörülmektedir.
Türkiye, yaşadığı sorunlar yüzünden anılan
uluslararası belgelere bugüne kadar taraf
olmamış, onay vermemiştir. Dolayısıyla, bu
belgeleri kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak
gören Annan Belgesi’nin kabul edilmesinin
Türkiye yi nasıl etkileyeceği üzerinde durmak
gerekir. #Türkiye’de bu belgelerin geçerli
olmasına hayır, Ada’da evet demek üzerine
kurulu bir yaklaşım, içeride ve dışarıda
Türkiye’nin aleyhine olarak kullanılmaya açık
bir yaklaşımdır.
Belgeye göre, Parça Devletler’in dış egemenlik
konusundaki yetkileri, ticari ve kültürel
konularda anlaşmalar yapabilme ile sınırlı
tutulmuştur. Ancak belgede yer alan taslak
anayasanın 17/4 maddesine bakıldığında bu
sınırlı yetkinin de ayrıca sınırlandırılmış
olduğu anlaşılmaktadır. Ticari ve kültürel
konularda yapılacak anlaşmaların, Ortak Devletin
ve diğer Parça Devletin haklarına halel
getirmemesi ve Kıbrıs ın AB üyeliği ile uyumlu
olması koşullarına bağlanmış olması, Türkiye
açısından önemlidir. Bu koşulların, AB üyesi
olmayan Türkiye ile Türk Parça Devleti
arasındaki ticari ve kültürel ilişkileri
zayıflatmasını beklemek gerekir. Ekonomik ve
kültürel açıdan söz konusu olacak zayıflama,
garantörlük ve güvenlik konularındaki zayıflama
ile birlikte Türkiye’nin güneyden ciddi risklere
açık olmasına, Kıbrıs Türkleri’nin de azınlık
statüsüne ve asim ile sürecine girmesine yol
açabilecektir.
Belgede, Taslak Ek VII. Bölüm olarak yer alan,
mal-mülk düzenlemeleri konusundaki metnin 1/1
maddesinin son satırında yer alan #Yüksek
Mahkeme ifadesinin, #Gayri Menkul Mahkemesi
olarak düzeltilmesi gerektiği düşünülmektedir.
Çünkü, aynı metnin 22/1 maddesinde Mülkiyet
Kurulu’nun kararlarına karşı, nihai yargısal
denetim için Gayri Menkul Mahkemesi’ne
başvurulacağı öngörülmektedir. Yine mal-mülk
düzenlemeleri ile ilgili taslak metinde, 1974
yılından sonra bugüne kadar dini amaçlarla
kullanılan yerlerin gelecekleri konusunda açık
bir hüküm bulunmamaktadır. Aynı şekilde,
etkilenen mallara verilmiş zarar ve ziyandan
sorumlu tutulacak kişilerin tespiti, ciddi
sorunları beraberinde getirmeye açık
gözükmektedir. Yine taslak metinde geçen #kamu
yararı için kullanılmış olmanın bir çıkış
noktası olarak alınabilmesi için, bunun
ölçüsünün ne olacağının belirtilmesine de
ihtiyaç duyulacaktır. Ayrıca, mal-mülk
düzenlemeleri konusundaki metnin 19/1 maddesinde
yer alan uzun dönemli kiralama ile, 20/e
maddesinde yer alan kira süresince emlak
vergisinden muafiyetin, mal-mülk konusunda yeni
sorunları beraberinde getirebileceği ve mal-mülk
sorununun sürüp gitmesine neden olacağı
düşünülmektedir.
Belgede yer alan Mülkiyet Kurulu, Gayri Menkul
Mahkemesi, Vatandaşlık Kurulu, Yabancılar
Kurulu, Yeniden Yerleştirme Kurulu gibi özel
amaçlı kurumların konuşlanış yerleri üzerinde
durulmamış olması bir eksikliktir. Bu kurumlar,
Türk ve Rum Parça Devletleri arasında denge
sağlayacak şekilde Ada’nın bütününe
serpiştirilmelidir. Bu kurumların konuşlanış
yerlerinin, kurum üyeleri üzerinde psikolojik
bir etkiye yol açacağı dikkate alınmalı ve
bundan yararlanılması düşünülmelidir.
Kıbrıs Mülkiyet Kurulu’nun, bir idari organ
olduğu belirtilmiş olmasına (md.1/1) rağmen,
Ortak ve Parça Devletlerin yasallaştırmaktan
kaçınacakları kararları alıp, yasa çıkana kadar
geçen süre içerisinde kendi tüzükleri ile
uygulamayı yönlendirebileceğinin belirtilmiş
(md. 4/4) olması; Kurulun bu şekilde, yasama
benzeri ve olağanüstü bir görevle donatılmış
olması, üzerinde durmak gerekir. Kurul, bu
işlevi üzerinden, Parça Devletleri dışlamakta
bir araç olarak kullanıma açık gözükmektedir.
Yine bu Kurulun yargı yerlerine veya diğer
yetkili mercilere intikal ettireceği hususların
#...talebin süre hitamından sonra yapıldığı veya
zaman aşımına uğradığı... gerekçeleri ile ret
edilemeyeceğinin öngörülmesi (md. 5/4), aynı
şekilde istismara açık bir düzenlemedir.
Düzenleme ile, bir anlamda, öngörülen süreleri
geçirdikleri için hakları düşen kişilere,
Mülkiyet Kurulu üzerinden bu hakları iade
edilmektedir. Bu düzenleme, Kurulun istismar
edilmesini ve iş yükünün artmasını önleme
açılarından irdelenmelidir.
Belgede geçtiği şekliyle Ada nın tamamında
(İngiliz Üsleri hariç) oldukça işlevsel ve etkin
bir konumda bulunması beklenen BM Barış Gücü,
uygulamada bir çok soruna neden olacak gibi
gözükmektedir. Bu sorunları önlemek için,
belgenin EK-D si olarak sunulan BM Güvenlik
Konseyi’nin kararına bırakılacak hususlar
arasına, Ada da görev yapacak BM Barış Gücü ile
ilgili olabilecek bütün durumları dikkate alan
bir protokolün taraflar (Ortak Devlet, Parça
Devletler, Türkiye ve Yunanistan) arasında
karşılıklı mutabakatla yapılacağı hususu da
dahil edilmelidir. Ve bu karşılıklı mutabakat
sağlanmadan BM Barış Gücü’nün yeni şekliyle Ada
da fiilen konuşlanmasına müsaade edilmemelidir.
#BM Barış Gücü yeni şekli ile Ada’ya gelsin, bu
arada müzakereler de sürdürülür ve tamamlanır
zihniyeti ile hareket edilmesinin çok ciddi
olumsuz sonuçlara yol açabileceği dikkate
alınmalıdır.
Belge, ibadet yeri olarak kullanılan yerlerin
ilgili sahiplerine iadesini öngörüyor. Ancak,
#ibadet yerlerinin içerisine neyin girdiği somut
olarak belirtilmemiştir. Bu, uygulamada soruna
yol açabilecektir. Yine belgede sivil toplum
kuruluşlarına ait taşınmazların kendilerine iade
edilmesinin öngörülmesinin de ciddi sorunlara
açık olduğu düşünülmektedir. Bunların kayıtları
ile bunları temsile yetkili kişilerin tespiti
ciddi sorunları beraberinde getirecek gibi
gözükmektedir.
BELGEYE İLİŞKİN
DEĞERLENDİRMEDEN ÇIKAN
SONUÇLAR
1. Belge, önerilen son şekliyle, Türkiye ve
Kıbrıs Türkleri için 1960 düzenlemelerinin
gerisindedir. Kıbrıs Türkleri ni, 1960
sisteminden daha geriye taşımaktadır. Bunun en
somut ve can alıcı örneği, taraflara tanınan hak
ve yetkilerin, onların Türk veya Rum olmaları
esasına göre değil de, Türk Parça Devleti’nin
veya Rum Parça Devleti nin iç vatandaşı olma
koşuluna bağlanmış olmasıdır. Yasama
organlarında, karar için, Türkler ve Rumlar için
ayrı ayrı çoğunluğun aranacağının belirtilmemiş
olması, bir başka örnektir. Bu nedenle, belge,
mevcut haliyle kısmen Makarios un 1963 yılında
Anayasa da yapmak istediği, ancak Kıbrıs
Türkleri nin ve Türkiye nin şiddetli tepkisi
yüzünden yapamadığı değişiklikleri
hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, Kıbrıs sorununun,
bu belge üzerinden çözülmesi mümkün değildir.
2. Belgenin, son sunulduğu şekliyle, değil kabul
edilmesi, müzakere bile edilmesi doğru değildir.
3. Belgenin ve Belge üzerinden AB üyeliğinin
kabul edilmesi,
• Rum yönetiminin meşru Kıbrıs hükümeti olarak
tanınması,
• AB ile geliştirdiği ilişkiler da dahil Rum
tarafının bugüne kadar yapmış olduğu bütün
tasarruflarının onaylanması,
• 1974 öncesine dönüş kapılarının açılması ve
Ada da Türkler in azınlık statüsüne konulmasının
önünün açılması,
• Bugüne kadar görüşme masasında elde edilen
eşitlik, iki kesimlilik, iki toplumluluk,
güvenlik konularındaki avantajların tümüyle
ortadan kalkması, asıl önemlisi Kıbrıs
Türkleri’nin mücadele azim ve kararlılığının
sembolü olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden
vazgeçilmesi, anlamlarına gelecektir. Bu ise,
bugüne kadar yürütülen ve verilen mücadeleyi
anlamsızlaştıracaktır.
4. Belgenin kabulü gibi, müzakeresi de tehlikeli
olacak ve bazı hususların kabul edildiği
anlamına alınabilecektir. Sözgelimi, su
kaynakları üzerindeki tasarruf yetkisi belgedeki
taslak anayasa ile Ortak Devlete bırakılmış
olduğundan (md. 24/2/b), anlaşmanın
sağlanamadığı ve Kıbrıs Türkleri’nin dışarıda
kaldığı bir durumda, Rum tarafının eline yeni
bir koz vermiş olacak ve bu bağlamda, #işte
anayasa ile ortak devlete bırakılan suyu
kestiler yaygarası ile lehlerine kamuoyu
oluşturmada ciddi bir avantaj elde etmiş
olacaktır. Bu, belgenin doğrudan bir müzakere
zemini olarak görülmesinin doğuracağı çok önemli
mahzurlardan bir tanesidir. Belge, ancak
Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkleri nin hak ve
menfaatlerini boşlukta bırakan tuzaklardan
arındırıldıktan sonra, müzakereler için zemin
olarak görülmeli ve kabul edilmelidir.
5. Bugüne kadar cereyan eden müzakereler
sırasında, tarafların sorunun çözümüne ilişkin
olarak kabul ettiği, üzerinde ilerleme
kaydedilen bir çok husus bulunmaktadır. Bu
hususların önemli bir kısmı BM nezrinde kayda da
geçmiştir. Belgede, bu hususların görmezlikten
gelinmesi, belgenin Kıbrıs sorununu çözmek için
hazırlanmamış olduğu değerlendirmesine neden
olmaktadır. Belgenin,
• Kıbrıs’ın sadece güneyinin veya tamamının AB
ye dahil olmasının söz konusu olduğu,
• Ada nın güneyinin veya tamamının AB’ye dahil
olmasının ise, halihazırda İngiltere ve ABD
lehine olan Doğu Akdeniz’deki mevcut dengeleri
bu iki ülkenin aleyhine olarak değiştireceği,
• Yine Ada nın güneyinin veya tamamının AB ye
dahil olmasının Ada daki İngiliz üsleri için
sonun başlangıcı sayıldığı ve
• Irak operasyonu konusunda sonuç üzerinde
etkili olabilecek bir duruşa sahip Türkiye’nin
ABD ye direndiği, bir sırada ortaya çıkması,
düşündürücü olmuştur. Belgenin arkasındaki asıl
amacın, Kıbrıs sorununu çözmek değil, bu sorunun
çözümünü daha uzun bir zaman dilimine yayarak,
Irak operasyonunda olduğu gibi, Türkiye ye karşı
her zaman kullanılabilecek bir argümanın elden
çıkmasını önlemek olduğu düşünülmektedir. BM
Genel Sekreteri tarafından hazırlanan belgenin
arkasında ABD ve İngiltere nin olduğu iddiaları
ile; belgenin, Türkiye nin iktidar değişikliğini
ve Sayın Denktaş ın da ciddi sağlık
problemlerini yaşadığı bir dönemde ortaya
çıkması, bu düşünceyi ve değerlendirmeyi teyit
eden veriler olarak görülebilir.
6. Türkiye, son Kopenhag Zirvesi’nde Kıbrıs
konusunda yaşanan gelişmeler ve alınan kararlar
karşısında, TBMM ve geçmiş Cumhuriyet
Hükümetleri tarafından daha önce alınmış ve
kamuoyuna açıklanmış kararlar çerçevesinde Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile aynı oranda
yakınlaşmayı içeren adımları atması gerekirken,
bunu yapmamıştır. Bu, Türkiye ye olan güveni
sarstığı gibi, Türkiye’nin ciddiyetinin
sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.
Bu kapsamda, Kıbrıs Türkleri arasındaki
bölünmenin derecesi üzerinde, Türkiye’nin
kamuoyu ile paylaştığı bu taahhütlerinin
gereklerini yerine getirmede ağır hareket
etmesinin payı olduğunu da kabul etmek gerekir.
Bu taahhütlerin yerine getirilmesinin,
müzakereler sırasında Türk tarafına geri
çekilmede avantaj sağlamak suretiyle, Türk
diplomasisinin elini kuvvetlendirecek bir adım
olduğunun görülememiş olması, ayrıca eleştiriye
açıktır.
7. Bu koşullarda, ABD’nin İngiltere ile birlikte
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıması,
ilgili bütün tarafların çıkarlarına hizmet
edebilecek bir çözüm gibi gözükmektedir.
Abonelik
için tıklayınız.
-
Geri - |