Nisan 2003  Sayı: 56 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
       Haber
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   NİSAN 2003  
DOĞU AKDENİZ’İN VE KIBRIS ADASI’NIN STRATEJİK DENGELERİ BAĞLAMINDA
ANNAN BELGESİ

Prof. Dr. OSMAN METİN ÖZTÜRK

I. Doğu Akdeniz, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarını birleştiren, oldukça geniş ve önemli bir coğrafyayı; Kıbrıs Adası da, Doğu Akdeniz’i kontrol etmektedir. Bu kontrollerin ekonomik, politik ve güvenlik açılarından oldukça önemli bir değeri vardır.

a. 1990 sonrasında, Hazar’ın berisinde, hammadde kaynakları yönünden de zengin, oldukça büyük bir pazar alanının ortaya çıkmış olduğu dikkate alınırsa, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, bu coğrafyaya yönelik ithalat ve ihracatta bir geçiş ve ulaşım güzergahı durumundaki coğrafyanın önemli bir parçası olmaktadır.

Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, Cebelitarık, Süveyş ve Karadeniz üzerinden işleyen deniz ticaretini kontrol edebilen önemli bir coğrafyadır.

Yine Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, Ortadoğu ve Hazar Bölgesi enerji merkezleri ile bu merkezlere ilişkin boru hatlarını kontrol eder.

Önümüzdeki dönemde bölgede kaçınılmaz olarak gündeme gelecek su sorununda, çözüme yönelik olarak öne çıkacak su merkezleri ile taşıma yolları da, keza, Ada’nın kontrol alanında olacaktır.

b. Önemli ticaret yolları ile enerji merkezlerini kontrol eden Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, doğal olarak, kendisini kontrol eden aktörlere önemli politik avantajlar sağlamaktadır. Bu bağlamda, “enerji kaynaklarına hükmeden dünyaya hükmeder” sözünü unutmamak gerekir.

Ayrıca, Doğu Akdeniz’i ve Kıbrıs Adası’nı kontrol etmek kadar, bu coğrafyaların hasım/rakip aktörlerin kontrolüne girmesinin beraberinde getirebileceği olumsuzlukları da hatırda tutmak gerekir.

c. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, bölgesel ve küresel barış ve istikrar açısından önemli bir coğrafyadır. Ada’nın, Ortadoğu’da ortaya çıkmış kriz, gerginlik ve çatışmalarda önemli roller oynadığı bilinmektedir.

Örneğin Amerikalılar, 1980’li yılların ilk yarısında yaşanan kanlı Lübnan olayları sırasında, bu ülkedeki insanlarını Ada üzerinden tahliye etmişlerdir. Daha yakın zamanlarda, Körfez krizinde, İngilizler, Irak’a yaptıkları hava saldırılarında Ada’yı kullanmışlardır.

Ada, Doğu Akdeniz’e komşu coğrafyalardaki küçük asi devletler ile, terörist grupları kontrol açısından çok önemlidir. Bunlar, son dönemde kitle imha silahları edinme gayreti içinde olduklarından, bunlar merkezli tehditlerin büyümeden, daha başlangıçta önlenebilmesi büyük önem arz etmektedir. Ada’nın bu açıdan çok özel bir değere sahip

olduğu ifade edilebilir.

Ada’nın ekonomik, politik ve güvenlik açılarından yerine getirdiği bu ve benzeri işlevler, bölgesel dengeler üzerinde doğrudan, küresel dengeler üzerinde de dolaylı olarak, önemli bir etkiye sahiptir.

Bu etki, Ada’ya sadece 71 km. uzaklıkta olan ve Doğu Akdeniz’i kuzeyden tamamen çevreleyen kıyılara sahip Türkiye için, öncelikle söz konusudur. Çok yakın bir gelecekte, Hazar’ın berisindeki ülkeler için önemli bir ithalat ve ihracat kapısı durumuna gelecek olan İskenderun Körfezi, Ada’nın tamamıyla etkisine açıktır.

Ada, Türkiye’nin güvenliğini doğrudan tehdit edebilecek bir özelliğe sahip olduğu gibi, Türkiye’nin güvenlik ihtiyacının karşılanmasına katkıda bulunabilecek bir değere de sahiptir.

Sözgelimi, Ada’nın Suriye’ye 98 km., İsrail’e tahminen 190 km. uzaklıkta olması, Türkiye’nin bu ülkeler ile ilgili riskleri dengelemesi açısından oldukça anlamlıdır. Ada, söz konusu ülkelerin eş zamanlı olarak farklı yönlerden angaje edilmesine ve Türkiye’nin savunma hattının ileriden oluşturulmasına imkan vermektedir.

Ada’nın, Türkiye’ye, Doğu Akdeniz’i kontrol konusunda, ayrıca avantajlar sunduğu inkar edilemez.

Yine Ada’nın, Türkiye’nin “Dış Türkler” politikasında, ayrı bir yerinin ve anlamının olduğunu belirtmek de mümkündür.

II. 1960 koşullarında, gerek Ada’nın taşıdığı bu stratejik değer, gerekse 1923’de Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesi gözetilerek, Ada’da ilgili bütün aktörleri dikkate alan yeni bir denge kurulmuştur.

Bu yeni denge, iki temel boyutta ortaya çıkmıştır. Boyutlardan birincisi, Ada’da yaşayan Türkler ve Rumlar ile ilgili olmuştur. 1960 sisteminde öngörülen:

- Cumhurbaşkanı’nın Rum, Yardımcısı’nın Türk olması ve Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın veto yetkisinin bulunması,

- Bakanlar Kurulu’nun 10 üyesinden 7’sinin Rum, 3’nün Türk olması,

- Ceza davalarında, mahkeme heyetinin, sanığın ait olduğu toplumun yargıçlarından oluşması,

- Temsilciler Meclisi’nin 50 üyesinden 35’nin Rum, 15’nin Türk olması ve önemli konularda (anayasanın değiştirilmesinde ayrı ayrı 2/3 çoğunluk; seçim, belediyeler, vergi, resim ve harçlar ile ilgili yasalarda ayrı ayrı basit çoğunluk, gibi.) Türk üyelerin ayrı oy çoğunluğunun aranması, gibi hususlar, 1960 sisteminin içerdiği dengenin birinci boyutuna işaret eden örneklerdir.

1960 sisteminin içerdiği dengenin ikinci boyutu ise, Kıbrıs Cumhuriyeti ile Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında oluşturulmuştur. Bu ikinci boyut, Garanti ve İttifak Anlaşmaları ile İngiltere’nin deklarasyonu üzerine bina edilmiştir. 1960 sisteminde yer alan,

- Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, tamamen veya kısmen herhangi bir siyasi veya iktisadi işbirliğine katılamaması (Garanti Anlaşması),

- Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasal düzenini garanti etmesi (Garanti Anlaşması),

- Garantör devletlerin, garantörlük işlevlerini birlikte, veya bu mümkün olmaz ise, müstakilen yerine getirmeleri(Garanti Anlaşması),

- Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne karşı, doğrudan veya dolaylı olarak yöneltilen, herhangi bir hücum ve saldırganlığa ortaklaşa karşı koymaları (İttifak Anlaşması),

- İngiltere’nin Agrotur ve Dikelya ile, belgede geçen diğer yerlerde tam egemen olması (İngiltere’nin Deklarasyon),

- İngiliz askeri uçaklarının, Lefkoşa havaalanı ile bu havaalanındaki kolaylıklardan serbestçe yararlanması, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ülkesi üzerinde sınırsız bir şekilde ve herhangi bir kısıtlama olmaksızın uçabilmesi (İngiltere’nin Deklarasyon/İngilizler, Ada’nın 31 yerinde bölge ve tesislere, 11 yerinde de eğitim ve atış sahalarına sahip oluyor.) gibi hususlar da, 1960’da oluşturulan dengenin bu ikinci boyutuna ilişkin örneklerdir.

Ancak, kurulan denge ve bu dengenin ürünü olan 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, fazla uzun ömürlü olmamış, 1963’de bozulmuştur. Türkler, zorla Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetiminden uzaklaştırılmıştır.

Bütün bunlar, iki kutuplu dönemde ve Batı Bloku içinde cereyan etmiştir. Ancak 1974 yılında, Makarios’un Bağlantısızlar Hareketi üzerinden dengeyi tamamen bozması ve Ada’nın Batının kontrolünden çıkması ihtimali belirmiştir. Fakat aynı yıl, önce Yunanistan’ın bir darbe ile Makarios’u devirip yönetimi ele geçirmesi, sonra da Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı bu ihtimali gündemden düşürmüştür.

1974 yılında, Sovyetler’in Ada’da kontrolü ele geçirebileceği bir sırada yaşananlar, o günkü koşullarda, Ada’da yeni bir dengenin önünü açan bir süreci başlatmıştır. Kıbrıs Türk Federe Devleti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, yeni dengeye ilişkin bu süreç içinde ortaya çıkmış kilometre taşlarıdır.

Kıbrıs Türkleri’nin 1963-1974 yılları arasında yaşadıkları dikkate alınırsa, 1974’den 1990’lı yılların başına kadar gelen dönemde, iki toplumlu ve iki kesimli bir yapı üzerine bina edilmiş olan bu yeni denge, Kıbrıs Türkleri açısından önemli bir kazanım olmuştur. Kıbrıs Türkleri, uygulanan ekonomik ve siyasal ambargoya rağmen, hiç değilse huzur ve güven içinde yaşama imkanını elde etmişlerdir.

III. 1990’lı yılların başında, Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılması, Avrupa ülkelerinin siyasal entegrasyon çabalarının öne çıkıp hızlanması, Avrupa ülkeleri ile ABD’nin bir rekabet ortamı içine girmesi, bu tarihten itibaren etkisini Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası üzerinde de göstermeye başlamıştır.

AB, başta enerji merkezlerini kontrol olmak üzere, Kıbrıs Adası’nın Doğu Akdeniz’de sunduğu bütün avantajlarından yararlanmaya ve bu bağlamda, Ada’yı AGSP’ye dahil etmeye yönelmiştir. (Rum tarafının, Temmuz 1990’da AB’ne tam üyelik müracaatında bulunması, Aralık 1997’de AB ile katılım müzakerelerine başlaması ve geçtiğimiz Aralık -2002- ayında da üyeliğe kabul edilmesi, bu yönelişteki kilometre taşlarıdır.)

Bu yöneliş, 1990’lı yılların başından itibaren, Kıbrıs konusundaki insiyatifin, yavaş yavaş BM’den AB’ne kaymasını beraberinde getirmiştir. AB, Kıbrıs konusunda giderek daha etkin bir rol oynamaya başlamıştır. Ancak, AB’nin Kıbrıs konusunda insiyatifi ele geçirmek için çok “dikkatli” hareket ettiğini, “sessiz ve derinden gittiğini” ifade etmek gerekir. AB, bir taraftan ilgili bütün aktörleri, BM Genel Sekreteri’nin gözetiminde sürdürülen çabalara destek olmaya çağırırken, diğer taraftan bildiğini okuyan bir yaklaşım içinde olmuştur. 1999 Helsinki Zirvesi’nde, Kıbrıs konusunda alınan karar, bu yaklaşımın çok somut bir örneğidir.

Bu zirvede, hem BM Genel Sekreteri’nin gözetiminde yürütülen çalışmalar için destek istenmiş hem de bu çalışmalar hangi aşamada olursa olsun, bunun Kıbrıs’ın mevcut haliyle AB’ne alınmasına engel teşkil etmeyeceği ifade edilmiştir.

Burada iki noktanın altını çizmek gerekir. Birincisi, AB’nin bu yaklaşımının, Rum tarafını rahatlattığı ve masada uzlaşmaz kıldığıdır. Rum tarafı, AB’nin verdiği destekten güç alarak, karşılıklı ve dengeli tavizlerle sorunu çözmek yerine, kendi görüşlerini çözüm olarak kabul ettirmeyi öngören, bir yaklaşım içine girmiştir.

İkinci nokta, AB’nin, Rum kesimi ile, Ada’nın bütünü için katılım müzakerelerinde bulunduğu ve dolayısıyla tam üyelik kararının Kıbrıs’ın tamamını kapsayabileceğidir.

AB’nin Kıbrıs’a ilişkin İlerleme Raporlarında, Ada’nın kuzeyi için, “işgal altındaki AB toprakları” ifadesinin kullanılmış olması oldukça önemlidir. Bu ifade, AB’nin, Kıbrıs’ın tamamını kapsayan bir genişleme stratejisine sahip olduğu anlamına gelir. Bunun bir diğer anlamı da, AB’nin Kıbrıs stratejisinin, Ada’daki ve Doğu Akdeniz’deki mevcut dengeleri hedef aldığıdır.

İlk etapta Türkiye’nin Ada ile olan ilgisini kesmeyi hedef almış gözüken bu strateji, müteakiben İngiltere’nin Ada’daki varlığını hedef alacaktır. Bu, kaçınılmazdır.

IV. Annan Belgesi, Ada’nın bir bütün olarak AB’ne alınmasını öngören kararın arifesinde ortaya çıkmıştır.

BM Genel Sekreteri tarafından sunulan belge, Kıbrıs sorununu çözmek için hazırlanmamıştır. Belge, Ada’nın bir bütün olarak AB’ne alınmasına engel olmak; Ada’daki ve Doğu Akdeniz’deki mevcut dengelerin, bütünüyle AB’nin lehine değişmesini önlemek amacıyla ortaya atılmıştır.

Belge, Kıbrıs konusundaki insiyatifin, AB’nden BM’e; BM üzerinden ABD ve İngiltere’ye kaydırılması amacına yöneliktir.

Eğer, belge hakikaten Kıbrıs sorununu çözmek amacıyla hazırlanmış olsaydı, yaklaşık 40 yıldır BM nezdinde yürütülen müzakerelerde tarafların üzerinde mutabık kaldıkları, bir kısmı kayıtlara geçmiş hususlar, yok sayılmak yerine, belgede çıkış noktası alınırdı.

1975 yılında BM tarafından kabul edilmiş, nüfus mübadelesini öngören bir düzenleme mevcuttur. İki kesimli ve iki toplumlu mevcut yapı, bu düzenleme üzerine bina edilmiştir. 28 yıldır uygulanmakta olan, BM tarafından da kabul edilmiş böyle bir düzenleme mevcut iken, Türk Parça Devleti’nin nüfusunun % 28’i oranında bir Rum nüfusun kuzeye geçmesinin önünü açan Annan Belgesi kabul edilebilir mi? 28 yıldır kabul görmüş bir uygulamayı görmezden gelip, başa dönen bir belgenin gerçek amacı, sorgulanmalıdır.

Belge, Ada’nın askerden ve silahtan arındırılması üzerine bina edilmiştir. Bu açıkça ifade edilmesine rağmen, belgede, İngiltere’nin 1960 sisteminden gelen ve Ada’nın bütünü için geçerli olan askeri kazanımlarına hiç dokunulmamıştır. Belgede, üç veya daha fazla insan taşıyabilen üç askeri aracın, bir askeri birlik sayılarak, 14 gün önceden bildirime tabi tutulacağı öngörülmüş iken; İngiliz askeri uçaklarının, yüklü-yüksüz hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan, Ada’nın tamamı üzerinde, serbestçe uçabileceğine, ses çıkarılmayacağı beklenebilir mi? Belgede hemen fark edilecek bu durumu da, yine belgenin, çözümü amaçlamadığını ortaya koymak açısından görmek mümkündür.

Belgede, hemen göze çarpan, tepkiye yol açabilecek ve aynı zaman da bir çelişki olarak nitelenebilecek bir başka husus da, hem Garantörlük sisteminin muhafaza edileceğinin belirtilmiş hem de BM Barış Gücüne verilen aşırı yetkiler ile garantörlüğün içinin boşaltılmış olmasıdır.

Belgede yer alan birçok husus, taraflarının ciddi tepkilerine yol açmıştır. Bu noktada belgenin bu tepkiyi doğuracak bir içerikte, özellikle hazırlanmış olduğu akla gelmektedir.

a. Türk tarafı açısından belgeye bakıldığında:

(1). Öncelikle, belgenin 1960 sisteminin gerisinde kaldığı görülmektedir.

1960 sistemi, Türkler ile Rumlar arasında sağlanan bir denge üzerine kurulmuştur. Annan Belgesi’nde kurulmaya çalışılan denge ise, Türkler ile Rumlar arasında değil, Türk Parça Devleti ile Rum Parça Devleti arasındandır.

Belgeye göre, Rumlar’ın Türk Parça Devleti’nin iç vatandaşı olmalarının önü açık olduğu için, belgede Türk Parça Devletine tahsis edilmiş kontenjanların Rumlar tarafından doldurulması mümkündür. Daha açık bir ifade ile, Senato ve Temsilciler Meclisi ile Başkanlık Konseyi ve Yüksek Mahkeme’de, Rumlar’ın ciddi bir çoğunluğa ulaşıp, kontrolü kesin olarak ele geçirmeleri, hukuken mümkündür.

Belgede, 1960 sisteminde olduğu gibi, parlamentoda, önemli konularda Türk Parça Devletinden gelen üyeler için, ayrı oy çoğunluğu aranmamaktadır. Buna gerek görülmemiştir. Çünkü, belgeye göre, parlamentoda Türk Parça Devletini Rumların temsil etmesinin önü açıktır.

(2). Belge ile birlikte, Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü anlamını yitirmektedir. Bunun yerine BM Barış Gücü öne çıkarılmıştır.

(3). Belge, iki toplumlu ve iki kesimli yapıyı sulandırmak suretiyle, 1963-1974 yılları arasında yaşananlara yeniden kapı aralamaktadır.

(4). Belge ile birlikte sunulan iki haritada, Rumlar’a terk edilmek üzere önerilen Karpaz ve Güzelyurt seçeneklerinin kabul edilmeyeceğini bilmek için, fazla akıl yürütmeye gerek yoktur.

(5). Türk tarafı, daha yoğun bir nüfusu, daha küçük, üstelik su kaynakları yönünden yetersiz ve verimsiz topraklarda besleme gibi, çok olumsuz bir ortama itilmektedir.

(6). 50 binin üzerinde Kıbrıs Türk’ü, evlerinden ve işlerinden ayrılarak, uzunca bir süre

tüketici olacakları, yeni bir hayat kurmaya zorlanmaktadır. Türk Parça Devleti, ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya bırakılmaktadır.

Mal-mülk düzenlemelerinin, 10 yıla yayılması ve zincirleme bazı sorunlara yol açacak olması, ekonomik sorunların daha da ağırlaşmasına hizmet edecektir.

Kuzeye yerleşecek Rumlar’ın, Türk Parça Devleti’nin ekonomisini ele geçirmesinin ve

bu durumun politik, güvenlik açılarından zincirleme yeni olumsuzluklara yol açmasının önü açıktır.

Bütün bunlar, Türk Parça Devleti’ne birer ekonomi yük olarak yansıyacak ve Türk Parça Devleti’nin rekabet gücünü ortadan kaldıracaktır. Başka bir açıdan, Türk Parça Devleti’ne getirilen ekonomik yükler, Rum Parça Devleti lehine haksız bir rekabet ortamına yol açacak; şimdi olduğu gibi, Rum Parça Devleti cazibe merkezi olmaya

devam edecektir. Türk tarafına uygulanan ambargolar hangi amaca hizmet etmiş ve ne gibi sonuçlar doğurmuşsa, belgenin Türk tarafına getirdiği ekonomik yükler de aynı amaca hizmet edecek ve aynı sonucu doğuracaktır.

Bu ve benzeri olumsuzluklar nedeniyle, Türk tarafının belgeyi kabul etmesi ve hatta, önerildiği şekliyle müzakere etmesi, beklenemez.

b. Rum tarafı açısından belgeye bakıldığında:

(1). Kıbrıs’ın bütününün AB’ne katılacağı ve Kıbrıs sorununun Rum tarafının sorunu olmaktan çıkıp, “işgal altındaki AB topraklarının” bu işgalden kurtarılması sorununa dönüşeceği bir sırada belgenin ortaya çıkmış olması, Rum tarafının tepkisine yol açmıştır.

(2). Belgenin ortaya çıkışı, Rum tarafında bir endişeye de yol açmış; geçtiğimiz Aralık(2002) ayında alınan kararın 2004’de hayata geçip geçmeyeceği içten içe sorgulanmaya başlanmıştır. Gelişmelerin, süreci sekteye uğratması ihtimali belirmiştir.

(3). Belgenin ayrıntısına inildiğinde Rum tarafının işine gelen birçok husustan bahsetmek mümkündür. Bu bağlamda, Türk tarafı açısından kabul edilemez bulunan hususların, Rum tarafının işine gelen hususlar olduğu da ifade edilebilir.

Ancak, belgede BM Barış Gücü ‘ne Ada’nın bütününde tanınan yetkiler, Rum tarafının işine gelen bütün hususları anlamsız kılmaktadır. Çünkü, belge ile, BM barış Gücü’ne, anlaşmanın uygulanmasını izlemek ve eksiksiz uygulanmasını sağlamak bağlamında, şikayetleri kabul etme, soruşturma yapma, yetkilileri uyarma, yetkililere tavsiyelerde bulunma, savunma, güvenlik, anayasal düzeni koruma gibi hemen her alanda buyurucu yetkiler tanınmıştır. Bu, kısa sürede Rumlar’ın kontrolüne girmesi kaçınılmaz gözüken, Ortak devletin egemenliğine ciddi şekilde gölge düşürecek, hareket serbestisini kısıtlayacak ve dolayısıyla Ada’da Rum tarafı ile BM arasında ciddi sorunlara yol açabilecektir.

Ada’nın bütününü temsilen AB’ne girmek ve AB’ni arkasına alarak Kıbrıs sorununu kendine göre çözmek imkan ve fırsatı varken, BM Barış Gücü’nün patronajına girmeyi öngören bir belgenin, Rumlar tarafından kabul edilmesi beklenemez.

Bütün bunlar, Annan Belgesinin, Kıbrıs sorununu çözmek için değil, Kıbrıs’ın bir bütün olarak AB’ne girmesini önlemek için ortaya atıldığı anlamına alınmaktadır.

Bu bağlamda, öncelikle, belgede geçen takvime uyulmasını beklememek gerekir. Sorunun çözümü üzerine bina edilmediği anlaşılan bir belge üzerinde tarafların kısa sürede bir uzlaşı noktasına gelmesi güçtür.

Hatta, bu noktada, 40 yılda çözülememiş hayati önemi haiz bir sorunu, birkaç ay içinde çözülür yaklaşımı içinde ele alıp, müzakerelerin bitiş tarihi olarak 28 Şubat 2003’ün ve belgenin referanduma sunulacağı tarih olarak 30 Mart 2003’ün öngörülmesi de, belgenin sorunu çözmeyi amaçlamadığının bir işareti olarak alınabilir.

Dolayısıyla, müzakereler, 2004 yılı gözetilerek, daha geniş bir zaman dilimine yayılacaktır.

Ada’nın bir bütün olarak AB’ne girmesini öngören, her türlü seçeneğin, önü kapalı gözükmektedir. Çünkü, Ada’nın, şu veya bu şekilde, bir bütün olarak AB’ne girmesi, Ada’nın ve dolayısıyla Doğu Akdeniz’in kontrolünün, AB’nin eline geçmesi anlamına gelecektir. Bu, İngiltere için sonun başlangıcı; ABD için de, ekonomik, politik ve güvenlik açılarından ciddi bir mevzi kaybı demektir. Irak’a müdahale edip bu ülkede uzun süre kalacağı konuşulan ABD’nin, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası’ndaki mevcut konumundan vazgeçmesi beklenemez.

Oysa, Doğu Akdeniz’in kendisi ve kontrol ettiği coğrafyalar, ABD için oldukça önemlidir. ABD, buraları, bugün ve görünür gelecek itibarıyla ulusal çıkar alanları içinde görmektedir.

İngiltere’nin Kıbrıs Adası’ndaki varlığından vazgeçebileceği ise, düşünülemez. Türk tarafı açısından belgeye bakıldığında ise, öncelikle, belge kapsamında, Türk Parça Devleti’nin Türkiye’den bağımsız olarak AB’ne dahil olmasının, Kıbrıs Türkleri’nin kısa sürede sonu olacağı değerlendirilmektedir. Bunun, Türkiye’ye maliyetinin olacağını söylemeye gerek yoktur.

Türkiye için AB’ne katılım müzakerelerinin en erken 2005 yılında başlayabileceği ve yine Türkiye’nin en erken 2013-2015 yıllarında AB’ne tam üye olabileceği dikkate alındığında, Türk Parça Devleti’nin Türkiye ile birlikte AB’ne alınması seçeneği de Türk tarafı için uygun bir seçenek olmayacaktır. Çünkü, Türkiye’nin AB ile ilgili takvimi, telaffuz edilen tarihlere rağmen, belirsizliğini korumaktadır. Belirsiz bir tarihte gerçekleşecek Türkiye’nin AB üyeliğine dayanılarak, belgenin kabul edilip Türk Parça Devleti’nin o tarihe kadar dışarıda tutulması, Türk tarafı açısından çok daha ciddi sorunları beraberinde getirebilecek bir durumdur.

Bu nedenle, Annan Belgesi bağlamında, Ada’nın bir bütün olarak AB’ne girmesini öngören her türlü seçenek, Türk tarafı açısından, kabul edilebilir olmaktan, uzak gözükmektedir.

Diğer taraftan, bugün gelinen noktada, AB’nin, Doğu Akdeniz’de görmezden gelinmesi de mümkün değildir.

Çözüm, paylaşımdan geçmektedir.

AB, Ada’nın güneyini, kuzeyinden bağımsız olarak üyeliğe kabul edecek; ABD de, kuzeydeki Türk Devletini tanıyarak Doğu Akdeniz’deki ve komşu coğrafyalardaki konumunu sürdürmeye devam edecektir.

İngiltere, paylaşıma dayalı bu çözümden, Ada’daki konumunu sürdürmede, güç ve destek alacaktır.

Bu çözümün, Türkiye için de en uygun çözüm olacağı şüphesizdir. ABD’nin ve İngiltere’nin Irak konusunda bugün içinde bulunduğu koşullar, Türkiye’nin, bu çözümü uygun şekilde gündeme taşımaya oldukça elverişli gözükmektedir.

BELGENİN GENEL OLARAK İÇERİĞİ

Belge, kısa bir ana metin ile, bu metne bağlı beş ekten oluşmaktadır. Belge, ekleri ve ilişik ekleri ile oldukça hacimlidir.

#Kıbrıs Sorununun Kapsamlı Çözümü başlığını taşıyan ana metinde,

• Belgenin tamamına ilişkin uzlaşmanın 28 Şubat 2003 tarihine kadar tamamlanması,

• Kuruluş Anlaşması ile AB ye katılım hususunun her iki tarafça 30 Mart 2003 tarihinde referanduma sunulması,

• BM Genel Sekreteri nin anlaşmanın tamamlanma sürecinin sonuçlarını tasdik etmesi, öngörülmektedir.

Ana metne bağlı birinci ek, Kuruluş Anlaşması dır. Kuruluş Anlaşması, bu anlaşmanın metnine bağlı 10 ek ile, bu eklere bağlı toplam 43 ekten oluşan, oldukça kapsamlı bir ektir. Kuruluş Anlaşması ile eklerinde,

• Kıbrıs ın, bir Ortak Devlet ile biri Kıbrıslı Rum, diğeri Kıbrıslı Türk olan iki eşit Parça Devletten oluşan, feshedilemez bir ortaklık yapısı içinde, bağımsız bir devlet olacağı,

• Kuruluş, Garanti ve İttifak Anlaşmalarının yürürlükte kalacağı, ancak bunlara ilişkin ek protokoller yapılacağı,

• Kıbrıs ın, AB ye katılım Antlaşması’nı imzalayıp onaylayacağı,

• Ortak Devletin, Kıbrıs ı uluslararası alanda temsil edeceği,

• Parça Devletlerin eşit statüde olacağı ve Ortak Devletten arta kalan yetkileri egemence kullanacakları,

• Tek bir Kıbrıs vatandaşı olacağı ve bu vatandaşlığın ortak devletçe verileceği,

• Tüm Kıbrıs vatandaşlarının, aynı zamanda Parça Devletlerin iç vatandaşlığından yararlanacağı, ancak iç vatandaşlığın Kıbrıs vatandaşlığının yerine geçmeyeceği onu tamamlayacağı,

• Parça Devletlerin, kendi iç vatandaşı olmayan şahısların ikametlerini kademeli olarak kısıtlayabileceği, sözgelimi 15. yılın sonunda eğer diğer Parça Devletten gelenlerin oranı, o parça devletin nüfusunun % 28 ne ulaşmışsa, kısıtlama getirilebileceği,

• Ortak Devletin yasama organının, her biri 48 üyeden oluşan iki kanatlı bir yapıda olacağı; Senatonun her iki Parça Devletten gelen eşit sayıdaki senatörden oluşacağı; Temsilciler Meclisi nin ise, her Parça Devletin iç vatandaşlık statüsünü haiz şahısların oranına (Yani nüfusuna) göre olacağı; ancak, bu sayının dörtte birden az olmayacağı,

• Yasama organının kararlarının, her iki meclisin basit çoğunluk onayına tabi olacağı,

• Yürütme organının, tek liste içinden yasama organınca seçilen altı üyenin oluşturacağı Bakanlık Konseyi olduğu; Başkanlık Konseyi nde, sandalye dağılımının her Parça Devletin iç vatandaşlık statüsünü haiz şahısların oranına (yani nüfusa) göre olacağı; ancak, bu sayının üçte birden az olmayacağı; kararların Konseyde konsensusla alınacağı; her üyenin bir bakanlığın başında bulunacağı; ancak, Dışişleri ve AB ile İlişkiler Bakanlarının aynı anda, aynı Parça Devletten olmayacağı; Konsey Başkan ve Başkan Yardımcısının, aynı anda, ayrı Parça Devletlerden olacağı; Başkanlığın 10 ayda bir Parça Devletler arasında el değiştireceği,

• Her Parça Devletten gelecek üçer yargıç ile, Kıbrıslı olmayan üç yargıcın oluşturacağı, toplam 9 üyeli bir Yüksek Mahkemenin kurulacağı,

• Ada nın askerden ve silahtan arındırılacağı,

• Rütbeli personel de dahil, 2500 ila 7500 arasında askeri personelden oluşacak Türk ve Yunan birliklerinin ilgili Parça Devletlerde konuşlandırılacağı,

• Anlaşmanın uygulanmasını izlemek üzere, yeni bir BM Barış Gücünün oluşturulacağı,

• Kıbrıs ın, Yunanistan ın ve Türkiye nin veya her iki Parça Devletin rızası olmaksızın toprağını uluslararası askeri operasyonlara açmayacağı,

• Parça Devletlerin sınırlarının, önerilen haritalara göre yeniden belirleneceği,

• 1963’den bu yana cereyan eden olaylar neticesinde mallarının tasarrufunu kaybedenlerin taleplerinin, uluslararası hukuka uygun olarak, şimdiki kullanıcıların kişisel hakları ve iki bölgelilik ilkesi gözetilerek karşılanacağı,

• Toprak ayarlamasına konu bölgelerdeki taşınmaz malların, eski sahiplerine iade edileceği,

• Toprak ayarlamasına konu olmayan bölgelerdeki taşınmaz malların ise, geri iade, tazminat veya uzun süreli kiralama yoluyla tasfiyesini öngören bir düzenlemeye konu yapılacağı; bu işlere bakmak üzere bir Mülkiyet Kurulu ile Yeniden Yerleştirme Kurulu ve Gayri Menkul Mahkemesi kurulacağı,

• Parça Devletlerin, Ortak Devletin ve diğer Parça Devletin haklarına halel getirmeksizin ve Kıbrıs ın AB üyeliği ile uyumlu olmak kaydıyla, Türkiye ve Yunanistan ile ticari ve kültürel konularda anlaşmalar yapabileceği,

• Yunan ve Türk uyruklu şahıslara, Kıbrıs’a giriş ve ikamet konusunda, AB hukuku ve Kıbrıs ın AB ye katılım şartları izin verdiği ölçüde eşit davranılacağı,

• İlgili Parça Devletlerde sürekli ikamet etmekte olan Türk ve Yunan vatandaşlarının sayısının, bu Parça Devletlerin iç vatandaşları sayısının % 10 na ulaşması halinde, yeni ikamet izinlerinin verilmeyeceği,

• Ortak Devletin, AB ile entegrasyon konusunda Parça Devletleri bilgilendireceği,

• Kıbrıs ın AB nde Ortak Devlet veya Parça Devletlerden birinin temsilcisi tarafından temsil edileceği, bu temsilcinin Başkanlık Konseyi tarafından atanacağı, her Parça Devletin

Avrupa Parlamentosu nda Kıbrıs a ayrılan sandalyelerin en az üçte birine sahip olacağı, öngörülmüştür.

Ana metne bağlı ikinci ek, sonuçlandırma sürecine eşlik ve yardım edecek tedbirleri içerir. Bu ekte dikkati çeken düzenlemeler,

• Dış ilişkilere dair vazgeçilmez konuların iki lider arasında istişare edileceği, bu konular için yabancı devlet ziyaretinin yapılmayacağının ve

• Kıbrıs’ta ki BM Barış Gücü nün serbest dolaşımı üzerindeki kısıtlamaların derhal kaldırılacağının öngörülmesidir.

Ana metne bağlı üçüncü ek, Kıbrıs ta yeni düzene ilişkin olarak, Kıbrıs, Yunanistan, Türkiye ve İngiltere arasında yapılacak anlaşmaya ilişkindir. Bu ek, bir anlaşma olarak düzenlenmiştir. Anlaşmanın dört eki vardır:

• Kuruluş Anlaşması,

• Garanti Anlaşması ile ilgili Ek Protokol,

• İttifak Anlaşması ile ilgili Ek Protokol,

• Geçiş Dönemi Güvenlik Düzenlemeleri.

Bu ekte de,

• Bir İzleme Komitesi nin kurulacağı,

• Oluşturulacak Yunan ve Türk Birliklerinin oluşumunun, teçhizatlarının ve konuşlandırma yerlerinin karşılıklı mutabakatla belirleneceği, bu birliklerin belirli bölgelere yaklaşmayacağı ve belirli bir büyüklüğü aşan hareketlerinin önceden BM e ve birbirlerine bildirileceği,

• Ada da mevcut olan Türk ve Yunan birliklerinin ne şekilde geri çekileceği, yeni oluşturulan Türk ve Yunan birliklerinin de Ada ya ne şekilde geleceği, öngörülmüştür.

Ana metne bağlı dördüncü ek, BM Güvenlik Konseyi ne, karar alması amacıyla sunulacak hususlara ilişkindir. Burada,

• Kıbrıs a silah getirilip götürmenin yasak olacağı,

• BM Barış Gücünün Ada nın tümünde serbest şekilde yerleşip çalışacağı, öngörülmüştür.

Ana metne bağlı beşinci ek ise, Kıbrıs ın AB ye katılımıyla ilgili olarak AB nden isteneceklere ilişkindir. Burada da,

• İkamete ve mal-mülk edinmeye ilişkin kısıtlamaların geçerliliği teyit edilmekte,

• Türk Parça Devletinin ekonomisi için özel önlemler alınabileceği belirtilmekte,

• Kıbrıs ın AGSP ye katılımının, Kuruluş Anlaşması ile Garanti ve İttifak Anlaşmaları hükümlerine ve ek protokollere aykırı olmayacağı, bunları zayıflatmayacağı, öngörülmektedir.

Belge, genelde bir bütün olarak yukarıda verilen özellikleri içeriyor.

Belge, bu haliyle, Kıbrıs Türkleri ni, kurucu ortağı oldukları 1960 sisteminden daha geriye götürmekte, Kıbrıs Türkleri ne Ada da azınlık statüsü vaat etmektedir.

Belgeden, Rumlar da rahatsızdırlar. Tam AB ye üye olacakken,Ada yı BM Barış Gücünün etkisine açan ve AB ile ilişkileri riske eden belgeyi tepki ile karşılamışlardır. Ancak, belgenin Rumlara Ada nın kuzeyini ele geçirme imkan ve fırsatı vermesi, Rumlar için önemli bir kazanım olacaktır. Kıbrıs Türkleri için bu tür bir kazanımdan söz etmek mümkün değildir.

BELGENİN HUKUKSAL VE SİYASAL

AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Hukuksal ve siyasal açılardan bir değerlendirme yaparken, önce bazı hususları hatırlamak gerekir. Bunlar;

• Rum Yönetimi’nin, hukuksal ve siyasal açılardan tüm Kıbrıs ve Kıbrıs Türkleri adına konuşmaya yetkili olmadığıdır. Kıbrıs’ta, 1963 yılından bu yana, 1960 Anlaşmalarının öngördüğü yapıda iki toplumlu meşru bir yönetim mevcut olmamıştır. Dolayısıyla, Kıbrıslı Rumlar’ın 1963 den bu yana yaptıkları, tüm Ada’yı ve Kıbrıs Türkleri’ni bağlamamaktadır.

• 1959-1960 Londra-Zürih ve Lefkoşa Anlaşmaları ile Kıbrıs ta kurulan ve hayata geçirilen sistem, yani 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti (veya 1960 sistemi), 1963 yılından itibaren ortadan kalkmıştır. Bunun anlamı, Kıbrıslı Rumlar’ın 1963 yılından bu yana gerçekleştirdikleri bütün tasarrufların sadece Ada nın güneyini ve kendilerini bağlayacağıdır.

• Bir an için, Rum tarafının görüşlerini paylaşarak 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti nin mevcut ve hayatta olduğunu varsayılırsa, o zaman Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile Kıbrıs Anayasası’nın ilgili hükümlerinin de mevcut ve yürürlükte olduğunu kabul etmek gerekecektir. Bu durumda, Rumlar’ın AB ye üye olabilmesi için, önce Türkiye’nin AB ye tam üye olarak alınması, arkasından da Türk Toplumu ile Türkiye’nin onayının alınması gerekmektedir.

• Bütün bunlardan ayrı olarak, Rumlar’ı AB ye almak isteyenlerin, son 15 yıldır bütün dünyayı etkisi altına alan demokrasi, insan hakları ve barış içinde bir arada yaşama söylemi ile, AB’nin aday ülkelerde aradığı Kopenhag siyasi kriterleri bağlamında gündeme gelen #hukukun üstünlüğü ve #insan haklarına saygı ilkelerini de hatırlamaları gerekir. Bunlar ortada iken, Ada’nın güneyindeki Rumlar’ın, Ada’nın tamamı ve kuzeydeki Kıbrıslı Türkler adına tasarrufta bulunması, söz konusu söylem ve ilkeler ile ne kadar bağdaşır?

a. Yeni Bir Ortak Devlet mi ? 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ni İhya mı?

Belgeye bakıldığında belgenin hiçbir yerinde açıkça #Kıbrıs Cumhuriyeti ifadesi yer almamakla beraber, belgenin yeni bir devletin oluşumunu içermediği, #Kıbrıs Cumhuriyeti üzerine bina edilmiş olduğu izlenimi edinilmektedir. Belgenin bazı yerlerinde(örneğin belgenin #Kıbrıs Sorununun Kapsamlı Çözümü başlığını taşıyan başlangıç bölümünün, 2. Maddesinin başlığında) geçen #New State of Affairs ifadesine rağmen, bu ifadeler belgenin yeni bir devleti öngördüğünü ortaya koymada yeterli olmaktan çok uzaktır. Burada, bu değerlendirmeyi besleyen en büyük veri, belgenin öngördüğü devletin BM’ye üye olmak için müracaatının öngörülmemesidir. Belgede, BM’ye, üyelik için değil; üyelik hak ve sorumlulukları ile ilgili değişikliğin bildirilmesi için müracaat öngörülmektedir. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ile birlikte hüküm ve bir anlam ifade eden Kuruluş, Garanti ve İttifak Antlaşmaları’nın yürürlükte kalacağının belirtilmiş olması, bu değerlendirmeyi besleyen bir başka faktördür. Kuruluş Anlaşması nın 1/3 ve 2/1/a maddelerinden bu anlaşılmaktadır.

Belge, bu açıdan Rum tarafının yaklaşımını yansıtmaktadır. Çünkü, Rumlar, ortada tanınan bir devletin ve kurulu bir uluslararası ilişkiler sisteminin bulunduğunu, yeni bir devletin kurulmasına gerek olmadığını ve yapılacak işin, güneyde uygulanmakta olan anayasal sistemin Ada’nın kuzeyini de içine alacak şekilde genişletilmesi olduğunu ileri sürmektedirler.

Belge, bu durumda sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmakla kalmamakta, 1960 sisteminin kurucu ortağı Kıbrıs Türkleri’ni, bu sistemdeki konumlarından daha da geriye götürerek, adeta onları Kıbrıs Cumhuriyeti ne #monte etmeyi öngörmektedir.

Belgenin 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ihya üzerine kurulu bir anlayışı yansıtması, güneydeki anayasal sisteme ilişkin olarak 1963 den bu yana BM’de alınmış çeşitli kararlar ile, AB’nin daha yakın zamanlarda almış olduğu kararlar dikkate alınmak suretiyle ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Rumları Kıbrıs Cumhuriyeti olarak gören anlayışın ürünü olan bu kararlar, belgenin öngördüğü devletin hayata geçtiği bir durumda her bakımdan Kıbrıs Türkleri üzerinde baskı unsuru olarak kullanılacaktır.

b. Egemenlik

Türk tarafı için, #egemenlik çok önemlidir. Egemenliğin çok kısa bir süre için de olsa, açık olarak tanınması, 1983 yılından bu yana varlığını sürdüren Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığı ve vatandaşları açısından çok önemlidir. Egemenliğin tanınması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 1983 yılından bu gerçekleştirilmiş olan her türlü tasarrufun tanınması konusundaki endişeleri ortadan kaldıracak ve bunları hukuksal bir güvenceye kavuşturacaktır. Egemenliğin tanınmış olması, birleşik devletin herhangi bir nedenle dağılması veya bozulması halinde, Kıbrıs Türkleri’nin bir boşluğu ve belirsizliği yaşamasını önleyecek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin müstakilen varlığını sürdürmesinin önünü uluslararası hukuk açısından açık tutacaktır. Bu, Kıbrıs Türkleri için çok önemli bir güvence olacak ve Rumlar karşısında rahat olmalarına hizmet edecektir.

Fakat, Annan tarafından sunulan belgede, egemenliğin tek ve Ortak Devlete ait olduğu belirtilmektedir. Belge, Parça Devletlere bu anlamda bir egemenlik tanımamaktadır. Uluslararası ilişkiler alanında çok sınırlı bir yetkiyi tanımaktadır. Belge, Parça Devletlere, haklarını, hakemlik veya uluslararası yargı oranları üzerinden arama imkanı da vermemektedir. Fakat, bu durum, uygulamada münhasıran Türk Parça Devleti için bir sorun olacak gibi gözükmektedir. Çünkü, belgede Ortak Devlet tarafından kullanılacağı ifade edilen tek egemenlik, uygulamada çoğunlukla Rumlar tarafından kullanılacaktır.

Belgede, Parça Devletler için, sadece #iç egemenlikten söz edilmektedir. Ne yazık ki, bu egemenlik de tam değildir. Parça Devletler, kendi topraklarında çıkan su kaynakları üzerinde tasarrufta bulunamamaktadırlar. Kıbrıs Vatandaşlığı verme hakları yoktur. Normal koşullarda iç egemenliğin tezahür alanları olarak kabul edilen ikamet, pasaport, para, bankacılık, iletişim, sivil havacılık gibi hususlar, hep Ortak Devlete bırakılmıştır.

Ortak ve Parça Devletlere bırakılan egemenlik alanları, belgenin BM Barış Gücüne tanıdığı etkin statü nedeniyle, ayrıca sınırlandırılmış gözükmektedir. Belge, BM Barış Gücüne, Ada nın tümünde oldukça geniş bir serbesti ve müdahale hakkı vermektedir. BM Barış Gücü, Kuruluş Anlaşması nın uygulanmasını izlemek ve eksiksiz uygulanmasını sağlamak için güvenli bir ortam sağlamakla görevlendirilmektedir. Bu bağlamda, şikayetleri kabul etmekten soruşturma yürütmeye, resmi tavsiyelerde bulunmaya ve yetkilileri uyarmaya kadar varan, çok ciddi sonuçları olabilecek bir çok şeyi yapmaya yetkili kılınmaktadır. Belgenin Ada da BM Barış Gücü için öngördüğü bu statü, Bosna-Hersek te uygulanmakta olan Dayton Modelini çağrıştırmaktadır. BM Barış Gücünün orada olduğu gibi, Ada’da da egemenliği ciddi şekilde gölgelemesi söz konusudur.

c. Haritalar ve Mal-Mülk

Annan tarafından sunulan belgede yer alan iki haritanın birinde Karpaz Bölgesinin, diğerinde ise su kaynakları yönünden zengin ve verimli toprakları içeren Güzelyurt Bölgesinin Rumlara bırakılması öngörülmektedir.

Bu haritaları iyi niyetli bir çabanın ürünü olarak görmek güçtür. Çünkü, ortaya sadece Karpaz ve Güzelyurt seçenekleri bırakılmıştır. Doğal olarak ve beklenildiği gibi, Türkiye, güvenlik mülahazası ile Karpaz Bölgesinin Rumlar a bırakılmasına karşı çıkacak; Kıbrıslı Türkler de, verimli toprakları içerdiği ve su kaynakları yönünden zengin olduğu için Güzelyurt Bölgesinin Rumlar a bırakılmasına karşı çıkacaktır. Her iki seçenek de, sanki Türkiye ile Kıbrıs Türkleri’ni karşı karşıya getirmek için, özellikle seçilmiş gibi gözükmektedir.

Belgenin beraberinde getirdiği harita ve mal-mülk düzenlemeleri sonucunda, yaklaşık 52 bin Türk, bulundukları yerlerden ayrılarak diğer Türk bölgelerine göç etmek zorunda kalacak ve yaklaşık 70 bin kadar Rum da, Kuzeydeki malları ve mülkleri için yine Türk bölgelerine geçeceklerdir. Bu düzenlemeler sonunda, Türk Parça Devleti Ada nın yaklaşık % 28.5 nda 280 bin nüfusa sahip olacak, Rum Parça Devleti’de Ada’nın yaklaşık % 69 nda (Ada’nın yaklaşık % 2.7 si İngiltere ye aittir) 530 bin nüfusa sahip olacaktır. Bu, Rumlar’ın nüfuslarına göre daha çok toprağı ellerinde bulunduracakları anlamına gelir ki, bu husus bugüne kadar Türk tarafına yöneltilen bir eleştiridir ve harita düzenlemelerinin dayandırıldığı nedenlerden biridir. Türk Parça Devleti, su kaynaklarından yoksun ve çok büyük bir bölümü tarıma elverişli olmayan yeni topraklarında daha büyük bir nüfusu barındırmak durumunda bırakılmaktadır.

Bu noktada, ikinci taslak metinde yer verilen, henüz Ada’da daimi ikamet izni almamış, ancak 5 yıldır Ada’da yaşamakta olan Türk vatandaşlarının Türkiye’ye geri dönmeleri karşılığında, kendilerine 10 bin Euro yardımda bulunulacağının öngörülmüş olması, herhalde nüfusu azaltarak Türk Parça Devletinin yükünü hafifletmeye yönelik iyi niyetli bir düzenleme olarak görülmeyecektir.

Belge, 1974 yılından bu yana taraflar arasında BM Genel Sekreteri nin gözetiminde cereyan eden müzakereler sırasında ele alınan mal-mülk mübadelesi, toprak sıfırlaması, tazminatlar gibi konularda kaydedilen ilerlemeleri ve varılan mutabakatları dikkate almamış, başa dönmüştür.

d. İki Kesimlilik

Belge, ilk bakışta 1974 yılında fiilen ortaya çıkmış ve daha sonra 1975 yılında BM tarafından kabul edilen #nüfus mübadelesi ile de bir anlamda teyit edilmiş bulunan iki kesimli ve iki toplumlu yapıyı dikkate almış ve koruyor gözükmektedir. Ancak belgenin, Türk Parça Devleti’nin nüfusunun % 28 oranındaki Rum nüfusun Türk bölgesine geçişine imkan tanıması, iki kesimli ve iki toplumlu yapıyı ortadan kaldıracaktır. Belgeye göre, Türk Parça Devleti’nin her yedi vatandaşından ikisinin Rum olmasının önü açıktır.

Türk Parça Devleti’nin, belgede öngörülen oranın üzerinde Rum’un kuzeyde ikamet etmesine sınırlamalar getirmeye hakkının olması, fazla anlamlı değildir. Rumlar’ın yerleşim haklarına Türk Parça Devleti’nde getirilecek sınırlamalara başlangıçta uyulacak, ancak bu sınırlamalar, giderek AB organlarının kararları üzerinden aşındırılacaktır. Bu sınırlamalar önce temel hak ve özgürlüklere aykırı olduğu öne sürülerek yıpratılacak, bu suretle elverişli bir ortam yaratıldıktan sonra da AİHM’ye müracaat edilerek söz konusu sınırlamaların kaldırılması istenecektir.

e. Siyasal Eşitlik

Belgede biri diğerinin siyasal eşiti iki parça devletten, ayrı ayrı yansıtılmış eşit iki siyasal iradeden söz edilmektedir.

İlk bakışta olumlu bir izlenim veren bu belgedeki siyasal eşitlik kavramı, iki açıdan özellikle eleştiriye açıktır. Bunlardan birincisi, siyasal eşitlikten söz edilmesine rağmen, belgenin birçok yerinde siyasal eşitlik görmezden gelinmiştir. Sözgelimi, yasama kararlarında parça devletler için ayrı çoğunluk esası getirilmemiştir. Yasama ve yürütmede karşılıklı veto mekanizması yoktur. Bu haliyle belge, 1960 sisteminin gerisindedir. Oysa, 1960 sisteminin içerdiği siyasal eşitlik, izleyen dönemde BM  in önceki Genel Sekreterleri, Perez de Cuellar tarafından 1985 yılında sunulan çözüm paketinde ve Butros Gali tarafından 1992 yılında sunulan #Fikirler Dizisi’nde de yer almıştı.

Belgenin siyasal eşitlik açısından eleştiriye açık ikinci yanı ise, siyasal eşitliğin gözetileceği taraflar açısından ortaya çıkmaktadır. Belgede Türkler in ve Rumlar ın siyasal eşitliği değil, Türk Parça Devleti ile Rum Parça Devletinin siyasal eşitliği gözetilmiştir. Yasama, yargı ve kamu yönetimde gözetilen siyasal eşitlik, Türkler ve Rumlar için değil, Türk Parça Devleti ve Rum Parça Devleti için düşünülmüştür. Siyasal eşitliğin bu şekilde ifade edilmiş olması, Türk Parça Devleti nin nüfusunun % 28 ne kadar Rum nüfusun kuzeye geçebileceğinin belirtilmiş olduğu ve bu oranın yavaş yavaş aşındırılarak ortadan kaldırılacağının değerlendirildiği dikkate alınarak irdelenmelidir. Türk Parça Devleti için düşünülmüş siyasal eşitliğin içinin Rumlar tarafından doldurulmasının önü açıktır.

Belgede siyasal eşitlerin Rumlar ve Türkler olduğu belirtilmediği için, siyasal eşitlik bağlamında yasamada, yargıda ve kamu yönetiminde Türk Parça Devleti’ne tahsis edilmiş kontenjanların Türk Parça Devleti’nin iç vatandaşı olmuş Rumlar tarafından doldurulmaya başlanacağı bir durum ortaya çıkacaktır. Bu durumun, Kıbrıs Türkleri’nin geleceği açısından iyi görülmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.

BELGENİN STRATEJİK / ASKERİ

AÇIDAN (GÜVENLİK AÇISINDAN)

DEĞERLENDİRİLMESİ

Lozan’da Türkiye ile Yunanistan arasında kurulan denge, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında da gözetilmiştir. Kuruluş, Garanti ve İttifak Antlaşmaları’na bu dengeyi gözeten hükümler konulmuştur. Bu meyanda, Ada’nın kısmen veya tamamen bir başka devlet ile birleşmesi veya bir başka devlete katılması yasaklanmış, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ancak Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte üye olduğu örgütlere ve ittifaklara katılabileceği öngörülmüştür.

Belge ile birlikte Kıbrıs’ın AB’ye katılımına da onay verilecek olması, Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengeyi bozacaktır.

Belge, Ada’nın askerden ve silahtan arındırılmasını öngörmektedir. Silah teknolojisinin bugün geldiği düzey ve Ada’nın Anadolu ya uzaklığının sadece 70 km. olması nedeniyle, askerden ve silahtan arındırma en çok Türkiye’nin işine gelebilecek bir durumdur. Ancak, tarafların niyetlerine ve yaklaşımlarına işaret eden veriler, haklı olarak Türkiye yi endişeye sevk etmektedir. Çünkü, Türkiye, ilgili taraflar arasında, Ada’ya #en yakın ve #çok yakın olanıdır. Bu itibarla, Ada’nın askerden ve silahtan arındırılması konularına Türkiye’nin diğer ilgili devletlerden farklı bakmasını, doğrudan öz savunması ile ilgili olduğu için, anlayışla ve iyi niyetle karşılamak gerekir. Kıbrıs Sorunu, bugün Türkiye için, münhasıran Ada’da yaşayan soydaşları ile ilgili bir sorun olmaktan çıkmış, bunu aşan ve doğrudan Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren ciddi bir soruna dönüşmüştür. Ada’nın istenmeyen aktörlerin eline geçmesi, politik, ekonomik ve güvenlik açılarından Türkiye’yi en üst seviyede rahatsız edecektir.

Bu noktada, Türkiye’nin ve Yunanistan’ın 1974 yılından bu yana Ada’da ciddi bir askeri varlığa sahip olmalarına rağmen bugüne kadar önemli bir sorunun yaşanmamış olmasını da hatırlamak gerekir. Askerden ve silahtan arındırma, caydırıcılığı ortadan kaldırarak ciddi sorunları beraberinde getirebilecektir.

Belge ile birlikte Ada’nın ciddi savunma ve güvenlik sorunlara açık olacağı değerlendirmesi, sadece askerden ve silahtan arındırma ile ilgili değildir. Bu endişenin ortaya çıkmasında, harita düzenlemelerinin Ada’da Türk tarafının savunma derinliğini ortadan kaldıracak olmasının da payı vardır.

Diğer taraftan belgede Ada’nın bir bütün olarak askerden ve silahtan arındırılması temel yaklaşım biçimi olarak benimsenmiş iken,  Ada’daki iki İngiliz üssünün bu kapsamın dışında tutulması doğru değildir. Kıbrıslı Rumlar’ın ve Kıbrıslı Türkler’in kuvvetleri dağıtılır ve silahları Ada dışına çıkarılırken, Türk ve Yunan Kuvvetleri’nin sayısı azami 7500 ile sınırlandırılırken, Ada’nın uluslararası askeri operasyonlara tahsis edilmesi Türkiye’nin ve Yunanistan’ın rızasına tabi kılınırken, Ada’daki İngiliz askeri varlığı hiçbir şekilde konu yapılmamıştır. Uluslararası ilişkilerde bunun anlamı, İngiltere’nin belirtilen alanlarda tamamıyla serbest olduğudur. Daha açık bir ifade ile, Ada’da İngilizler için asker sayısı, silah ve teçhizat, üçüncü ülkeler ile askeri ilişkiler konularında herhangi bir sınırlama yoktur. İngiltere, Ada’daki üslerini bölgesel operasyonlarda üçüncü ülkelere açmakta serbesttir. Bunun için, ne Ortak ve Parça Devletlerin, ne de Türkiye ile Yunanistan’ın rızasını almak durumundadır.

Bu durumun, Türkiye ile İngiltere’nin bölgesel çıkarlarının çatışabileceği dikkate alınarak irdelenmesi gerekmektedir. Ayrıca İngiltere nin de, bundan kendisine dersler çıkarması gerektiği düşünülmektedir.

Belgede Garanti ve İttifak Anlaşmaları’nın gözden geçirilerek ve yeni koşullara uydurularak muhafaza edileceği öngörülmektedir. Bu, ilk bakışta Türkiye nin 1960 sisteminden gelen garantörlük statüsünün süreceği izlenimi vermektedir. Ancak, bu yanıltıcıdır. Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü, ortadan kalkmıştır. Sulandırılmış, fiilen müdahaleyi içermeyen, içi boş ve ikincil bir garantörlük söz konusudur. Belge, BM Güvenlik Konseyi’ne dayalı bir garantörlük sistemi getirmektedir. Ayrıca, BM Güvenlik Konseyi’nden çıkacak bir karar sonrasında, Türkiye nin, garantör ülke olarak bu karardan bağımsız farklı bir tavır almakta ciddi olarak zorlanacağını da şimdiden görmek gerekir.

Hemen ifade etmek gerekir ki, belge uyarınca Ada’da konuşlandırılacak azami 7.500 kişilik Türk birliğinin garantör ülke statüsü ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Söz konusu birlik, İttifak Antlaşması kapsamında öngörülmüş olup bu anlaşma kapsamında Ada’da görev yapacaktır. Yani, sadece Kıbrıs ın bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne karşı yapılacak herhangi bir saldırıya veya saldırganlığa karşı koymakla görevlidir. Kıbrıs’ın ve parça devletlerin güvenliklerinin sağlanmasında ve belge ile oluşturulacak anayasal düzenlerinin korunmasında herhangi bir görevi bulunmamaktadır. Bu görev, Belge ile, BM Barış Gücü ne verilmiştir.

Belgenin, BM Barış Gücü ne Ada’nın tamamında, geniş yetkilerle ve serbestçe görev yapma imkanı tanımasının herhangi bir güvenlik sorununa yol açmaması ve bu gücün istismar edilmemesi için, BM Barış Gücü nün görev ve sorumluluklarını, bunları yerine getirişi sırasında Ortak ve Parça Devletler ile ilişkilerini, görev yerlerini, bu gücün teşkilat-teçhizat yapılarının karşılıklı mutabakatla belirlenmesini, yine bu gücün Ada içinde belirlenecek büyüklüğü aşacak intikallerinin belli bir süre önceden taraflara bildirilmesini ve benzeri hususları içeren; açık, net ve karşılıklı mutabık kalınmış düzenlemeler yapılmalıdır. Bu düzenlemeler, BM Barış Gücü yeni şekliyle Ada’ya intikal etmeden tamamlanıp hayata geçirilmelidir.

BELGENİN EKONOMİK AÇIDAN

DEĞERLENDİRİLMESİ

Belge, Kıbrıs Türkleri’nin zaten oldukça ağır olan ekonomik koşulları daha da olumsuz hale getirecek gibi gözükmektedir.

Belgede yer alan mal-mülk konusu ile ilgili düzenlemeler, bu endişenin gerisindeki en önemli nedenlerdendir. Mal-mülk sorununun halli için belgede öngörülen 10 yıllık sürenin bu sorunu çözmeye yetmeyecek gözükmesi, zincirleme olarak ekonomik sorunlara yol açacaktır. Bu sorunu çözmek için oluşturulan Mülkiyet Kurulu’na yaklaşık 40 bin başvurunun yapılması beklenmektedir. Bu kadar başvurunun, beraberinde getireceği itiraz ve yargı süreçleri de dikkate alındığında, mal-mülk sorununun 10 yıl içinde sonuçlandırılması uzak bir ihtimal olarak görülmektedir.

Mal-mülk konusundaki anlaşmazlığın bu kadar uzun bir süreye yayılacak olması, etkisini bankacılık, kredilendirme ve yatırımlar açısından gösterecektir. Mülkiyet durumlarındaki belirsizliğin uzun süre devam edecek olması, bir taraftan yerli ve yabancı bankaların bu süre içinde ipotek işlemleri üzerinden kredi vermesi imkanını ortadan kaldıracak, diğer taraftan da yine bu süre içinde yerli ve yabancı yatırımcılar fiziki yatırıma gidemeyecektir. Bunun anlamı, yeni iş alanlarının ve istihdam imkanlarının uzunca bir süre yaratılamayacağıdır.

Belgenin ekonomik açıdan beraberinde getirdiği endişenin arkasında şu hususlar da vardır:

• Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, bugünkü topraklarının yaklaşık % 21 ni terk edecektir.

• Terk edilecek bu topraklarda yaşayan yaklaşık 52 bin kadar Türk, diğer Türk bölgelerine göç etmek zorunda kalacak, 1.000 in üzerinde iş yeri kapanacak, 10.000 den fazla Türk işyerinden ve işinden olacak, üretici olan bu insanlar uzunca bir süre tüketici durumunda kalacaklardır.

• Terk edilecek topraklar, Kıbrıs Türkleri’nin tarım ürünleri ihtiyacının ortalama % 65 ni karşılayan topraklardır.

• Ada da her iki harita da Türkler’e bırakılan topraklar, verimsiz, tarıma elverişli olmayan, su kaynakları yönünden oldukça fakir, yatırım açısından fazla değeri olmayan topraklardır.

Bu verilerin anlamı, Kıbrıs Türkleri nin zaten olumsuz olan ekonomik koşullarının daha da ağırlaşacağıdır.

Kıbrıs Türkleri’nin sermaye imkanlarının kıt, buna karşılık kuzeye geçecek Rumlar’ın sermaye bakımından güçlü olması, sadece ekonomik açıdan değil, politik ve güvenlik açılarından da üzerinde durulması gereken bir husustur. Rumlar’ın, sermaye güçlerine dayanarak, hem mal-mülk düzenlemeleri üzerinden doğrudan ve dolaylı yollarla önemli miktarda taşınmaz mal edinmelerinin, hem de kuzeyin ekonomisini ele geçirmelerinin önü açık gözükmektedir. Ada’nın kuzeyindeki ekonomik yaşamın kontrolünün Rumlar’ın eline geçmesini, kuzeyin, yakın gelecekte uluslararası deniz ticaretinde çok önemli coğrafya durumuna gelecek olan İskenderun Körfezi ni kontrol açısından da görmek gerekir.

Belgenin, Ada’nın askerden arındırılmasını öngörmesi, ekonomisi kuzeydeki Türk askerinin harcamaları ile beslenen Kıbrıs Türkleri için bir başka ekonomik kayıp anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, askeri personelin harcamalarının kuzeyin ekonomisine yaptığı katkı dikkate alınarak, sayıları artırılacak BM Barış Gücünün konuşlanma yerlerinin seçimine dikkat etmek gerekecektir.

Buna bir de Ada’da ortak yapıya geçilmesinden sonra, güneyin güçlü ekonomisinin, bir hortum gibi kuzeyin zayıf ve güçsüz ekonomisini yutacağını da eklemek gerekir

Bu noktada belki bazıları, ortak yapıya geçilmesinden sonra, kuzeyin ekonomisini kalkındırmaya yönelik bazı özel fonların hayata geçirileceğini ileri sürebilir. Ancak, bu tür fonlara bel bağlanması da doğru olmayacaktır. Çünkü, çok yakından şahit olduğumuz bazı örnekler, bu tür fonların, genellikle veriliş amaçları dışında kullanıldığına işaret etmiştir. Türkiye’de bir dönem terörü önlemek adına Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yapılacak yatırımlar için getirilen kolaylıklar ve avantajlar, nasıl bu bölgelere gitmemiş, güney sahillerine gitmişse; veya iki Almanya’nın birleşmesinden sonra birleşik Almanya’nın doğusunu kalkındırmak için sağlanan kolaylıklar amacına ulaşmamış ve bu bölge için tahsis edilen kaynaklar başka bölgelerde kullanılmış ise, Ada’nın kuzeyindeki ekonomiyi kalkındırmaya yönelik çabalar da kaçınılmaz olarak aynı kaderi paylaşacaktır.

Ekonomik açıdan değinilmesi gereken bir diğer husus, belgenin içerdiği taslak anayasanın 46. maddesi ile ilgilidir. Bu maddede, Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıs Türkleri’nin Kurucu Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden önce aldıkları borçların sorumluluğunu, bundan böyle Ortak Devletin üstleneceği öngörülmektedir. Ancak, Kıbrıs Türkleri’nin, uygulanan ambargo ve yaşadığı tanınmama sorunu nedeniyle Türkiye dışında başka bir devlet ile borç ilişkisi içine girmemiş olduğu dikkate alınırsa, Ortak Devletin üstleneceği borçların tamamına yakını Kıbrıslı Rumlar’ın diğer ülkelerden almış olduğu borçlar olacaktır. Bu, Kıbrıs Türkleri’ne ekonomik açıdan yapılmış bir haksızlıktır. Çünkü, Kıbrıslı Rumlar’ın borçlarına, Ortak Devlet üzerinden Kıbrıs Türkler’i de ortak edilmektedir.

Bu koşullar, Ada’daki birleşmenin ve AB’ye dahil olmanın, Kıbrıs Türk Halkı’a refah ve mutluluk getirmeyeceğine işaret etmektedir. Yine bu koşullarda, Kuzeyin ekonomik durumunun kaçınılmaz olarak Ortak Devlette ifadesini bulacak olması nedeniyle, AB çevrelerinde, Ortak Devletin Kopenhag ekonomik kriterlerini karşılayıp karşılamayacağının yeniden sorgulanmasını da beklemek gerekir.

Diğer taraftan, belgenin ekonomik açıdan değerlendirilmesi sonucu ortaya çıkan bu veriler, Türkiye ile Kıbrıs Türkleri arasındaki ilişiklerin gerilemesini de beraberinde getirecek gibi gözükmektedir. Kıbrıs Türkleri’nin ekonomik durumlarına ilişkin tablonun görünür gelecekte daha da olumsuz olacağı izlenimi vermesi, ortaya çıkacak birleşik yapıya rağmen, Türkiye’den ekonomik beklentileri artıracak, ancak kendisi sıkıntılar yaşayan Türkiye yardımda zorlanacaktır. Bu, önümüzdeki dönemde Türkiye ile Türk Parça Devleti arasındaki ilişkilerin daha hassas ve bir o kadar da istismara açık bir döneme girebileceğine işaret etmektedir.

Belge ile birlikte ortaya çıkan tartışma ortamında, Türkiye’nin Kıbrıs Türkleri’ne yaptığı ekonomik yardımların maksatlı eleştirilere konu yapılması, bu noktada üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Öncelikle 1963 yılından bu yana Ada’da Türkler’e uygulanan siyasal ve ekonomik ambargoyu hatırlamak gerekir. Geçen süre içinde Rum tarafı Batı’dan ciddi ekonomik yardımlar ve destek alırken, Türk tarafı yardım alması bir yana, ambargoya muhatap olmuştur. Kıbrıs Türkleri’nin bugün içinde bulunduğu ağır ekonomik sorunların temelinde tarafsız, adil ve insan haklarına saygılı olmaktan uzak bu ambargolar vardır.

Kıbrıs Türkleri’ne yaklaşık 40 yıldır uygulanmakta olan siyasal ve ekonomik ambargolar nedeniyle, yerli ve yabancı iş adamları Ada’nın kuzeyine yatırım yapamamış; ihracat imkanının kısıtlanmış olması nedeniyle, narenciye ve bazı tarım ürünleri alanındaki ciddi potansiyel kaybolmuş; tarımın olmayışı hayvancılığı da olumsuz etkilemiş; kuzeyin turizm potansiyeli, bugüne kadar değerlendirilememiştir.

Bütün bu olumsuzluklar, bugüne kadar, büyük ölçüde Türkiye’nin yapmış olduğu yardımlarla aşılmaya çalışılmıştır.

Bugün gelinen noktada Kıbrıs Türkleri’nin olumsuz ekonomik koşulları, AB nin cazibesini artırmada ve tekrar Rumlar ile birlikte yaşamayı savunmada bir araç olarak kullanılırken, Türkiye’nin bugüne kadar Kıbrıs Türkleri’ne yaptığı ekonomik yardımların maksatlı eleştirilere konu yapılması doğru olmamıştır. Yaklaşık 40 yıldır Kıbrıs Türkleri ne ambargo uygulayarak olumsuz ekonomik koşulları yaratanların birden bire kurtarıcı gibi görülüp gösterilmesinin arkasına iyi bakmak gerekir. Kıbrıs Türkleri, #pes etsinler diye maksatlı olarak kendilerine ekonomik ve siyasal ambargo uygulayanların, şimdi #ekonomik yardım vaadi ile ortaya çıkmalarını sorgulamak zorundadırlar. Kendilerini yaklaşık 40 yıldır ambargo altında inletip bellerini bükenlerin, birden bire #iyilik meleği olarak ortaya çıkıp niçin para saçmaya başladıklarını araştırmalıdırlar. Kıbrıs Türkleri, Türkiye nin Kasım 2000 ve Şubat 2001 de yaşadığı ekonomik sıkıntıların gerisinde, Türkiye’yi Kıbrıs sorununu önünde bir engel olarak gören zihniyetin yer aldığını da görmelidirler. Kıbrıs Türkleri, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın bir #rüşvet mi, yoksa #vatan toprağını savunmamı olduğunu kendi kendilerine sorup, ondan sonra Türkiye hakkındaki görüşlerini açıklamayı düşünmelidirler.

BELGEYE İLİŞKİN DİĞER BAZI

HUSUSLAR

Belgede yer alan taslak anayasanın 10/1 maddesinde BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ne yollama yapılarak bu sözleşmenin anayasanın ayrılmaz parçası olduğu öngörülmektedir. Yine taslak anayasanın 10/4 maddesinde ise, tüm dini ve diğer azınlıkların haklarının korunacağı, Ortak ve Parça Devletler’in, Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Avrupa Çerçeve Sözleşmesi’nde öngörülen statü ve hakları tanıyacağı öngörülmektedir. Türkiye, yaşadığı sorunlar yüzünden anılan uluslararası belgelere bugüne kadar taraf olmamış, onay vermemiştir. Dolayısıyla, bu belgeleri kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak gören Annan Belgesi’nin kabul edilmesinin Türkiye yi nasıl etkileyeceği üzerinde durmak gerekir. #Türkiye’de bu belgelerin geçerli olmasına hayır, Ada’da evet  demek üzerine kurulu bir yaklaşım, içeride ve dışarıda Türkiye’nin aleyhine olarak kullanılmaya açık bir yaklaşımdır.

Belgeye göre, Parça Devletler’in dış egemenlik konusundaki yetkileri, ticari ve kültürel konularda anlaşmalar yapabilme ile sınırlı tutulmuştur. Ancak belgede yer alan taslak anayasanın 17/4 maddesine bakıldığında bu sınırlı yetkinin de ayrıca sınırlandırılmış olduğu anlaşılmaktadır. Ticari ve kültürel konularda yapılacak anlaşmaların, Ortak Devletin ve diğer Parça Devletin haklarına halel getirmemesi ve Kıbrıs ın AB üyeliği ile uyumlu olması koşullarına bağlanmış olması, Türkiye açısından önemlidir. Bu koşulların, AB üyesi olmayan Türkiye ile Türk Parça Devleti arasındaki ticari ve kültürel ilişkileri zayıflatmasını beklemek gerekir. Ekonomik ve kültürel açıdan söz konusu olacak zayıflama, garantörlük ve güvenlik konularındaki zayıflama ile birlikte Türkiye’nin güneyden ciddi risklere açık olmasına, Kıbrıs Türkleri’nin de azınlık statüsüne ve asim ile sürecine girmesine yol açabilecektir.

Belgede, Taslak Ek VII. Bölüm olarak yer alan, mal-mülk düzenlemeleri konusundaki metnin 1/1 maddesinin son satırında yer alan #Yüksek Mahkeme ifadesinin, #Gayri Menkul Mahkemesi olarak düzeltilmesi gerektiği düşünülmektedir. Çünkü, aynı metnin 22/1 maddesinde Mülkiyet Kurulu’nun kararlarına karşı, nihai yargısal denetim için Gayri Menkul Mahkemesi’ne başvurulacağı öngörülmektedir. Yine mal-mülk düzenlemeleri ile ilgili taslak metinde, 1974 yılından sonra bugüne kadar dini amaçlarla kullanılan yerlerin gelecekleri konusunda açık bir hüküm bulunmamaktadır. Aynı şekilde, etkilenen mallara verilmiş zarar ve ziyandan sorumlu tutulacak kişilerin tespiti, ciddi sorunları beraberinde getirmeye açık gözükmektedir. Yine taslak metinde geçen #kamu yararı için kullanılmış olmanın bir çıkış noktası olarak alınabilmesi için, bunun ölçüsünün ne olacağının belirtilmesine de ihtiyaç duyulacaktır. Ayrıca, mal-mülk düzenlemeleri konusundaki metnin 19/1 maddesinde yer alan uzun dönemli kiralama ile, 20/e maddesinde yer alan kira süresince emlak vergisinden muafiyetin, mal-mülk konusunda yeni sorunları beraberinde getirebileceği ve mal-mülk sorununun sürüp gitmesine neden olacağı düşünülmektedir.

Belgede yer alan Mülkiyet Kurulu, Gayri Menkul Mahkemesi, Vatandaşlık Kurulu, Yabancılar Kurulu, Yeniden Yerleştirme Kurulu gibi özel amaçlı kurumların konuşlanış yerleri üzerinde durulmamış olması bir eksikliktir. Bu kurumlar, Türk ve Rum Parça Devletleri arasında denge sağlayacak şekilde Ada’nın bütününe serpiştirilmelidir. Bu kurumların konuşlanış yerlerinin, kurum üyeleri üzerinde psikolojik bir etkiye yol açacağı dikkate alınmalı ve bundan yararlanılması düşünülmelidir.

Kıbrıs Mülkiyet Kurulu’nun, bir idari organ olduğu belirtilmiş olmasına (md.1/1) rağmen, Ortak ve Parça Devletlerin yasallaştırmaktan kaçınacakları kararları alıp, yasa çıkana kadar geçen süre içerisinde kendi tüzükleri ile uygulamayı yönlendirebileceğinin belirtilmiş (md. 4/4) olması; Kurulun bu şekilde, yasama benzeri ve olağanüstü bir görevle donatılmış olması, üzerinde durmak gerekir. Kurul, bu işlevi üzerinden, Parça Devletleri dışlamakta bir araç olarak kullanıma açık gözükmektedir. Yine bu Kurulun yargı yerlerine veya diğer yetkili mercilere intikal ettireceği hususların #...talebin süre hitamından sonra yapıldığı veya zaman aşımına uğradığı... gerekçeleri ile ret edilemeyeceğinin öngörülmesi (md. 5/4), aynı şekilde istismara açık bir düzenlemedir. Düzenleme ile, bir anlamda, öngörülen süreleri geçirdikleri için hakları düşen kişilere, Mülkiyet Kurulu üzerinden bu hakları iade edilmektedir. Bu düzenleme, Kurulun istismar edilmesini ve iş yükünün artmasını önleme açılarından irdelenmelidir.

Belgede geçtiği şekliyle Ada nın tamamında (İngiliz Üsleri hariç) oldukça işlevsel ve etkin bir konumda bulunması beklenen BM Barış Gücü, uygulamada bir çok soruna neden olacak gibi gözükmektedir. Bu sorunları önlemek için, belgenin EK-D si olarak sunulan BM Güvenlik Konseyi’nin kararına bırakılacak hususlar arasına, Ada da görev yapacak BM Barış Gücü ile ilgili olabilecek bütün durumları dikkate alan bir protokolün taraflar (Ortak Devlet, Parça Devletler, Türkiye ve Yunanistan) arasında karşılıklı mutabakatla yapılacağı hususu da dahil edilmelidir. Ve bu karşılıklı mutabakat sağlanmadan BM Barış Gücü’nün yeni şekliyle Ada da fiilen konuşlanmasına müsaade edilmemelidir. #BM Barış Gücü yeni şekli ile Ada’ya gelsin, bu arada müzakereler de sürdürülür ve tamamlanır zihniyeti ile hareket edilmesinin çok ciddi olumsuz sonuçlara yol açabileceği dikkate alınmalıdır.

Belge, ibadet yeri olarak kullanılan yerlerin ilgili sahiplerine iadesini öngörüyor. Ancak, #ibadet yerlerinin içerisine neyin girdiği somut olarak belirtilmemiştir. Bu, uygulamada soruna yol açabilecektir. Yine belgede sivil toplum kuruluşlarına ait taşınmazların kendilerine iade edilmesinin öngörülmesinin de ciddi sorunlara açık olduğu düşünülmektedir. Bunların kayıtları ile bunları temsile yetkili kişilerin tespiti ciddi sorunları beraberinde getirecek gibi gözükmektedir.

BELGEYE İLİŞKİN

DEĞERLENDİRMEDEN ÇIKAN

SONUÇLAR

1. Belge, önerilen son şekliyle, Türkiye ve Kıbrıs Türkleri için 1960 düzenlemelerinin gerisindedir. Kıbrıs Türkleri ni, 1960 sisteminden daha geriye taşımaktadır. Bunun en somut ve can alıcı örneği, taraflara tanınan hak ve yetkilerin, onların Türk veya Rum olmaları esasına göre değil de, Türk Parça Devleti’nin veya Rum Parça Devleti nin iç vatandaşı olma koşuluna bağlanmış olmasıdır. Yasama organlarında, karar için, Türkler ve Rumlar için ayrı ayrı çoğunluğun aranacağının belirtilmemiş olması, bir başka örnektir. Bu nedenle, belge, mevcut haliyle kısmen Makarios un 1963 yılında Anayasa da yapmak istediği, ancak Kıbrıs Türkleri nin ve Türkiye nin şiddetli tepkisi yüzünden yapamadığı değişiklikleri hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, Kıbrıs sorununun, bu belge üzerinden çözülmesi mümkün değildir.

2. Belgenin, son sunulduğu şekliyle, değil kabul edilmesi, müzakere bile edilmesi doğru değildir.

3. Belgenin ve Belge üzerinden AB üyeliğinin kabul edilmesi,

• Rum yönetiminin meşru Kıbrıs hükümeti olarak tanınması,

 • AB ile geliştirdiği ilişkiler da dahil Rum tarafının bugüne kadar yapmış olduğu bütün tasarruflarının onaylanması,

• 1974 öncesine dönüş kapılarının açılması ve Ada da Türkler in azınlık statüsüne konulmasının önünün açılması,

• Bugüne kadar görüşme masasında elde edilen eşitlik, iki kesimlilik, iki toplumluluk, güvenlik konularındaki avantajların tümüyle ortadan kalkması, asıl önemlisi Kıbrıs Türkleri’nin mücadele azim ve kararlılığının sembolü olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden vazgeçilmesi, anlamlarına gelecektir. Bu ise, bugüne kadar yürütülen ve verilen mücadeleyi anlamsızlaştıracaktır.

4. Belgenin kabulü gibi, müzakeresi de tehlikeli olacak ve bazı hususların kabul edildiği anlamına alınabilecektir. Sözgelimi, su kaynakları üzerindeki tasarruf yetkisi belgedeki taslak anayasa ile Ortak Devlete bırakılmış olduğundan (md. 24/2/b), anlaşmanın sağlanamadığı ve Kıbrıs Türkleri’nin dışarıda kaldığı bir durumda, Rum tarafının eline yeni bir koz vermiş olacak ve bu bağlamda, #işte anayasa ile ortak devlete bırakılan suyu kestiler yaygarası ile lehlerine kamuoyu oluşturmada ciddi bir avantaj elde etmiş olacaktır. Bu, belgenin doğrudan bir müzakere zemini olarak görülmesinin doğuracağı çok önemli mahzurlardan bir tanesidir. Belge, ancak Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkleri nin hak ve menfaatlerini boşlukta bırakan tuzaklardan arındırıldıktan sonra, müzakereler için zemin olarak görülmeli ve kabul edilmelidir.

5. Bugüne kadar cereyan eden müzakereler sırasında, tarafların sorunun çözümüne ilişkin olarak kabul ettiği, üzerinde ilerleme kaydedilen bir çok husus bulunmaktadır. Bu hususların önemli bir kısmı BM nezrinde kayda da geçmiştir. Belgede, bu hususların görmezlikten gelinmesi, belgenin Kıbrıs sorununu çözmek için hazırlanmamış olduğu değerlendirmesine neden olmaktadır. Belgenin,

• Kıbrıs’ın sadece güneyinin veya tamamının AB ye dahil olmasının söz konusu olduğu,

• Ada nın güneyinin veya tamamının AB’ye dahil olmasının ise, halihazırda İngiltere ve ABD lehine olan Doğu Akdeniz’deki mevcut dengeleri bu iki ülkenin aleyhine olarak değiştireceği,

• Yine Ada nın güneyinin veya tamamının  AB ye dahil olmasının Ada daki İngiliz üsleri için sonun başlangıcı sayıldığı ve

• Irak operasyonu konusunda sonuç üzerinde etkili olabilecek bir duruşa sahip Türkiye’nin ABD ye direndiği,  bir sırada ortaya çıkması, düşündürücü olmuştur. Belgenin arkasındaki asıl amacın, Kıbrıs sorununu çözmek değil, bu sorunun çözümünü daha uzun bir zaman dilimine yayarak, Irak operasyonunda olduğu gibi, Türkiye ye karşı her zaman kullanılabilecek bir argümanın elden çıkmasını önlemek olduğu düşünülmektedir. BM Genel Sekreteri tarafından hazırlanan belgenin arkasında ABD ve İngiltere nin olduğu iddiaları ile; belgenin, Türkiye nin iktidar değişikliğini ve Sayın Denktaş ın da ciddi sağlık problemlerini yaşadığı bir dönemde ortaya çıkması, bu düşünceyi ve değerlendirmeyi teyit eden veriler olarak görülebilir.

6. Türkiye, son Kopenhag Zirvesi’nde Kıbrıs konusunda yaşanan gelişmeler ve alınan kararlar karşısında, TBMM ve geçmiş Cumhuriyet Hükümetleri tarafından daha önce alınmış ve kamuoyuna açıklanmış kararlar çerçevesinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile aynı oranda yakınlaşmayı içeren adımları atması gerekirken, bunu yapmamıştır. Bu, Türkiye ye olan güveni sarstığı gibi, Türkiye’nin ciddiyetinin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.

Bu kapsamda, Kıbrıs Türkleri arasındaki bölünmenin derecesi üzerinde, Türkiye’nin kamuoyu ile paylaştığı bu taahhütlerinin gereklerini yerine getirmede ağır hareket etmesinin payı olduğunu da kabul etmek gerekir.

Bu taahhütlerin yerine getirilmesinin, müzakereler sırasında Türk tarafına geri çekilmede avantaj sağlamak suretiyle, Türk diplomasisinin elini kuvvetlendirecek bir adım olduğunun görülememiş olması, ayrıca eleştiriye açıktır.

7. Bu koşullarda, ABD’nin İngiltere ile birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıması, ilgili bütün tarafların çıkarlarına hizmet edebilecek bir çözüm gibi gözükmektedir.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |