|
ÖLÜM ÜSTÜNE
Dr. OSMAN GÜNEY
Ölümden korkmuyorum; çünkü ölüm varken ben
yokum, ben varsam ölüm yok... demiş bir bilge
kişi. Kim demiş, nerede demiş, ne zaman
demiş... Gerçekten önemi var mı tüm bunların.
Kim demişse demiş, ne farkeder ki; düşündürücü
ve de rahatlatıcı, özel ve de güzel bir söz mü,
siz ona bakın... Doğru, bir de kadir kıymet
bilmek diye bir şey vardır. Ama belli bir kişi
hakkında konuşuyor veya yazıyorsanız, onun
marifetlerini ve ürünlerini sayıp dökerken,
tabi ki adını da ille anmak gerekir. Ama başka
bir şeylerden söz ederken; düşüncenizi
kuvvetlendirmek için, tırnak içinde
alıntıladığınız bir sözün; ille de falancaya ait
olduğunu belirtmek çok mu gereklidir; filancanın
olsa ne olur ki... Hem bakın bir başka özlü söz
de ne diyor: Sözlerin en yenisini söyledim
diyen, en eskisini söylemiş olur; çünkü
yeryüzünde söylenmedik söz kalmamıştır... O
halde kimse hikmetli yeni bir söz söyledim diye
çalım satmaya kalkmasın; çünkü olsa olsa, belki
de en eski sözü söylemiş olur...
Laf lafı açıyor, meğer ölüm üstüne söylenecek
ne çok şey varmış... Hemen başka bir hikmetli
sözde de bakın ne diyor: Yaşamda tek gerçek
vardır, o da ölümdür; hayret, ölüm ne kıymetli
şeymiş de haberimiz yokmuş... Sıkıştırmayın; kim
demiş bunu da çıkaramıyacağım; hem bir değil,
bel ki de çok kişi söylemiş olabilir... Ama
Mevlânâ’nın ölümden şeb-i arus (gerdek gecesi)
diye söz ettiğini biliyorum. Hayret, sözü lastik
gibi sündürüyor muyum ne; zaten oldum olası
diyeceğimi kısa yoldan diyemem birtürlü... Her
gün birkaç parağrafta fikrini açıklayan köşe
yazarlarına nasıl imrenirim, bilemezsiniz...
Nerede ise çekirdek çiter gibi yazar
mübarekler... Hatta derler ki, Refi Cevat
Ulunay merhum, akşama kadar durur durur, tam
gazeteden çıkacakken, ertesi günkü makalesini
hatırlatırlar; vestiyerde uzatılan bir kağıda
ayaküstü yazar çıkarmış...
Üstad Y.K.Beyatlı’nın o ünlü dizesinden söz
etmeden söz nasıl kısaltılır?.. “Ölmek değildir
ömrümüzün en feci işi / Müşkül odur ki ölmeden
evvel ölür kişi...” Aslında bilinen bir şeyi
demiş ama, ne güzel demiş... Hepimiz bazen
ölmeden evvel ölmüyor muyuz?.. Bu sözün mecazi
anlamı bir yana, insanoğlunun gerçek ölümünden
önce üç kez daha ölüp dirildiği dîni öğretilerde
vardır; doğru mu eğri mi, vebâli İmamı
Gâzali’nin boynuna... Ya Kânuni Sultan Süleyman,
nam-ı diğer şair Muhibbî’nin şu beyti: “Halk
içinde muteber nesne yok, devlet gibi / Olmaya
devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi...” Bunu
hele bir de cihan padişahı söylemişse; elbette
asırlardır duvarlarda levha olur...
Öldük, ölümden bir şeyler umarak / Bir büyük
boşlukta bozuldu büyü... diyen hazret, ne
bekliyordu ki acaba... Doğrusu ben öyle
düşünmüyorum; aslında ölüm, insanoğlu için
vadedilmiş ne büyük bir macera... Öyle ki,
Otuziki kısım tekmili birden: Baytekin...
Şimdikiler bunu nereden bilecekler. Baytekin,
yaklaşık elli yıl evvelinin kurgu film
kahramanı...Seyret seyret bitmezdi mübarek...
Hani şu dizi filmler gibi birşeydi ama, öyle
her hafta bir bölüm değil; bir girdik mi
sinemaya saatlerce sürerdi...Bu ölüm işi de bana
işte öyle geliyor... Düşünsenize bir kere,
serüven daha mezara gömüldüğünüz anda başlıyor.
Ölmüşsün, mis gibi yıkanıp yunmuş, lavanta
kokulu kefenlere sarılmış, soğuk topraklarda
yatıyorsun. Dışarda sevdiklerin ve sevenlerin
hüzünler içinde yavaş yavaş mezardan
ayrılıyor... İmam Kur’an okuyup telkin
veriyor... derken yer yarılıyor büyük bir
gürültü ile mezarına münkir ve nekir melekleri
ziyarete geliyor. Kalk ya Ali oğlu Veli !!. diye
öyle bir ünlüyorlar ki, kalkmamak olası
değil...Olur mu hiç, bismillah!.. ne de olsa bu
ilk Tanrı misafirleriniz...Ama aksilik bu ya,
ölüm sersemi kalkarken başınızı taak diye mezar
kapağına vuruyorsunuz ve ancak o zaman
anlıyorsunuz durumu; vaah ölmüşüm yahu...
diyorsunuz... İnanın, üç aşağı beş yukarı tüm
dinlerde ölüm serüveni böyle başlıyor...Ondan
sonrası gerçekten otuziki kısım tekmili
birden... Sırat köprüsünden geçiş mi dersiniz,
Âraf taki kaynaşmayı mı, altından ırmaklar akan
cennetleri mi, hurileri mi, gılmanları mı,
cehennemleri mi, hangi birini sayayım...Fakaat,
en önemlisi Tanrı nın kendisini (Zatını)
görebilmek umudu...Öyle ya, düşünen bir beyin
için Tanrı sırrından önemli ne olabilir
ki...Gördüğümüz ve de göremediğimiz bu Âlem
nedir, ne değildir!!.. Bu sırra artık öyle
yakınsınız ki...Onun için beyni yanmış
kavrulmuş da ne demiş Yunus Emre: ”Cennet
cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri /
İsteyene ver anları / Bana seni gerek seni...”
Görüyor musunuz, Yaratan’ın kendisini görmekten
ve bu kâinatın sırrını ermekten başka hiçbir
şeyde gözü yok derviş Yunus’un...Gerçekten de
öyle değil mi, bir yaratanın varlığını şeksiz
şüphesiz kabul etsek bile, bu kez de Yaratan ın
yaratanı kim? diye sormaz mıyız... Çünkü böyle
yaratılmışız (apriori), sebebin sebebini aramak
ve bilmek üzere programlanmışız... Ne müthiş bir
muamma... Hazreti Peygamber bu konuları
huzurunda fazlaca kurcalatmaz, konuşturmaz,
sustururmuş; bunlar sırdır, sır olarak da
kalacaktır, fazlaca kurcalarsanız maazallah
dinden çıkarsınız dermiş... Ne olursa olsun,
bize anlatıldığı kadarı ile ölüm , hem de ölür
ölmez hemen mezarda başlayan, sonsuz bir
serüvenler dizisidir. Yaşarken hayatları tek
düze ve can sıkıntıları içinde geçenler için ne
hoş, ne renkli bir umut; üstelik sevdiklerine
kavuşmak da cabası...
Bir de ölüm ve san’at ilişkisi var ki, bir
girdiniz mi çıkmak olası değil...Firavunların
mezarı piramitlerden tutun da, oymalı işlemeli
mermer lahitlere kadar... Ya Tac Mahal...Bir
aşkın mabedi mi dersiniz, yaşamın ya da ölümün
sanatsal simgesi mi; artık ne derseniz...
Ölüm üstüne yazılmış öyküler, romanlar, şiirler,
resimler, heykeller...Sırf Hazreti İsa’nın
çarmıha geriliş sahnesi bile, resimde, heykelde
ve edebiyatta asırlar boyu esin kaynağı olmamış
mıdır... Ya Kerbela da Peygamber torunlarının
şehit edilmesi... İslâm âleminde başlı başına
bir mezhebin doğmasına neden olmuştur...Hâla
yıldönümlerinde zincirlerle kendi kendilerini
döver dururlar... Ölüm gerçekten bir
trajedidir...Üstüne üstlük bir de gaz odalarında
çoluk çocuk katledilenler, Hiroşima-Nagazaki de
kavrulanlar,; baldıran zehiri ile öldürülen
Sokrates, diri diri yakılanlar, taşlanarak
öldürülenler, neler neler...
Ya insanın insana ettikleri; düşünsenize
yıldırımlar, taunlar, canavarlar, hastalıklar
yetmezmiş gibi, bir de insanoğlu asırlarca
kendini kurban etmiş Tanrılara...Neyse ki yüce
Tanrı bir gün acımış da, hayır demiş , bundan
böyle al bu koyunu kurban et bana... Ama bu
ölüm ve zulüm merakının sonu hiç
kesilmemiş...Hırsızlar, arsızlar, katiller,
harpler, darplar, neler neler... Derler ki Aztek
medeniyetinde özellikle genç kızları kurban
ederlermiş; güya bir düşünceye göre, amaçları
doğum kontrolu yapmakmış...Kim bilir, belki de
çocuğun oluşumunda erkeğin rolünü bilmiyordu
zavallılar...Her neyse, medeniyetlerinin sona
erdiği açık bir gerçek... Allah bile,
yarattığı âdemoğlunun hallerine bakmış bakmışta,
celâllenip seslenmiş: “Doğrusu ne zâlim, ne
düşüncesiz şeylersiniz...” Bu söz mealen Kur
andandır; artık varın anlayın halimizi...
Bir de hastalığını bilip ölümü bekleyenler var.
Bir Muzaffer Talip Uslu var ki hiç sormayın
garibimi, daha 24 ünde gencecik bir üniversite
öğrencisi iken, ölümü beklemiş bile bile
veremden... Kan başlıklı şiirinde bakın ne
diyor: “Önce öksürüverdim / Öksürüverdim
hafiften / Derken ağzımdan kan geldi / Bir
ikindi üstü durup dururken / / Meseleyi o saat
anladım / Anladım ama iş işten geçmiş ola /
Şöyle bir etrafıma baktım / Baktım ki yaşamak
güzeldi hâlâ...” “Rüştü den Gelen Mektup”
şiirinde ise konuyu daha bir açıyor: Önce bütün
şairlere selam / Sonra şunu söylemek isterim /
Ölüm hiç de güzel değil / Ne sabah var ne
akşam... /...... / Nasıl unuturum güzeldi
yaşamak / Fakat hakkı varmış Oktay’ın /
Hatıralar da dal istiyor / Kuşlar gibi
konacak... Veremin çaresiz olduğu yıllarda
göçüp gitmiş...Ama bana sorarsanız bu birkaç
dizeyle bile o hala yaşıyor; şu anda seksen
yaşında olmalı...
Bakmayın öyle kadalarını alırım -kurbanların
olurum-, uğruna ölürüm muhabbetlerine...
Bilirsiniz ölüm kişiseldir; yâni herkes maddeten
ancak kendi adına ölebilir. Hatta harplerde,
yanındaki arkadaşı vurulan askerin ilk tepkisi
bir sevinç kıvılcımı olurmuş; oh be iyi
ki ben vurulmadım diye... Gerçekten öyle
olmasaydı, annesi ve babası, Deli Dumrul’un
yerine Azrail’e canlarını vermezler miydi
dersiniz...
İsterseniz gelin güzel ve duygulu birkaç dizeyle
bu tatsız konuyu şimdilik erteleyelim, çünkü
kapatmak olası değil... İşte size Behçet Kemal
Çağlar dan bir sevda şarkısı: “Gel son nefesten
evvel hastana derman getir / Gel görün de
istersen katlime ferman getir...” Ölüm şairi
olarak ünlenmiş (-ki o da 49 unda
göçenlerden) Cahit Sıtkı dan: ”Ne doğan güne
hükmüm geçer / Ne halden anlayan bulunur / Ah
aklımdan ölümüm geçer / Sonra bu kuş, bu bahçe,
bu nur/....” “Sözünde durmadı mavi gökler / Gün
kararıyor gitgide ölüm / Akşam yeli nedâmeti
söyler / Nedâmet yer etti bende ölüm....”
Vazgeçtim sözü uzatmaktan; nasılsa diyeceğimi
dedim gibi...Edebiyat aşkına bile olsa,
çekilmiyor bu ölüm muhabbeti... Madem bu dünyada
biraz sonra ne olacağını bilmiyoruz; bir de
yaşamı ıskalamak büyük enayilik olur... Ölüm
Allahın emri, bari ayrılık olmasaydı da bu işin
cabası... Hasılı ne diyor bir Arap atasözü:
dünyada rahat yok (lâ rahat-it fit dünya); işte
o kadar...Ne gelmek elimizde bu âleme, ne de
gitmek; öyleyse çaresiz çekilecek bu çile...
Abonelik
için tıklayınız.
-
Geri - |