Nisan 2003  Sayı: 56 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
       Haber
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   NİSAN 2003  
ÖLÜM ÜSTÜNE
Dr. OSMAN GÜNEY

Ölümden korkmuyorum; çünkü ölüm varken ben yokum, ben varsam ölüm yok... demiş bir bilge kişi.  Kim demiş,  nerede demiş, ne zaman demiş... Gerçekten önemi var mı tüm bunların. Kim demişse demiş, ne farkeder ki; düşündürücü ve de rahatlatıcı, özel ve de güzel bir söz mü, siz ona bakın... Doğru,  bir de kadir kıymet bilmek diye bir şey vardır. Ama belli bir kişi hakkında konuşuyor veya  yazıyorsanız, onun marifetlerini ve  ürünlerini  sayıp dökerken, tabi ki adını da ille  anmak gerekir.  Ama başka bir şeylerden söz ederken; düşüncenizi kuvvetlendirmek için,  tırnak içinde alıntıladığınız bir sözün; ille de falancaya ait olduğunu belirtmek çok mu gereklidir; filancanın olsa ne olur ki... Hem bakın bir başka özlü  söz de ne diyor: Sözlerin en yenisini söyledim diyen, en eskisini söylemiş olur; çünkü yeryüzünde söylenmedik söz kalmamıştır... O halde kimse hikmetli yeni bir söz söyledim diye çalım satmaya kalkmasın; çünkü olsa olsa, belki de en eski sözü söylemiş olur...

Laf lafı açıyor,  meğer ölüm üstüne söylenecek ne çok şey varmış... Hemen başka bir hikmetli sözde de bakın ne diyor:  Yaşamda tek gerçek vardır, o da ölümdür; hayret, ölüm ne kıymetli şeymiş de haberimiz yokmuş... Sıkıştırmayın; kim demiş bunu da çıkaramıyacağım; hem bir değil,  bel ki de çok kişi söylemiş olabilir... Ama Mevlânâ’nın ölümden şeb-i arus (gerdek gecesi) diye söz ettiğini biliyorum. Hayret, sözü lastik gibi sündürüyor muyum ne;  zaten oldum olası diyeceğimi kısa yoldan diyemem birtürlü...  Her gün birkaç parağrafta fikrini açıklayan köşe yazarlarına nasıl imrenirim, bilemezsiniz... Nerede ise çekirdek çiter gibi yazar mübarekler...  Hatta derler ki,  Refi Cevat Ulunay merhum, akşama kadar durur durur, tam gazeteden çıkacakken, ertesi günkü makalesini hatırlatırlar; vestiyerde uzatılan bir kağıda ayaküstü  yazar  çıkarmış...

Üstad Y.K.Beyatlı’nın o ünlü dizesinden söz etmeden söz nasıl kısaltılır?..  “Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkül odur ki ölmeden evvel ölür kişi...”  Aslında bilinen bir şeyi demiş ama, ne güzel demiş... Hepimiz bazen ölmeden evvel ölmüyor muyuz?.. Bu sözün mecazi anlamı bir yana,  insanoğlunun gerçek ölümünden önce üç kez daha ölüp dirildiği dîni öğretilerde vardır;  doğru mu eğri mi, vebâli İmamı Gâzali’nin boynuna... Ya Kânuni Sultan Süleyman, nam-ı diğer şair Muhibbî’nin şu beyti: “Halk içinde muteber nesne yok, devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi...” Bunu hele bir de cihan padişahı söylemişse; elbette asırlardır duvarlarda levha olur...

Öldük, ölümden bir şeyler umarak / Bir büyük boşlukta bozuldu büyü... diyen  hazret, ne bekliyordu ki acaba... Doğrusu  ben öyle düşünmüyorum; aslında ölüm, insanoğlu için vadedilmiş ne büyük bir macera... Öyle ki, Otuziki kısım tekmili birden: Baytekin... Şimdikiler bunu nereden bilecekler. Baytekin, yaklaşık elli yıl  evvelinin  kurgu film kahramanı...Seyret seyret bitmezdi mübarek... Hani şu dizi filmler gibi birşeydi ama,  öyle her hafta bir bölüm değil; bir girdik mi sinemaya saatlerce sürerdi...Bu ölüm işi de bana işte öyle geliyor... Düşünsenize bir kere, serüven daha mezara gömüldüğünüz anda başlıyor. Ölmüşsün, mis gibi yıkanıp yunmuş, lavanta kokulu kefenlere sarılmış, soğuk topraklarda yatıyorsun. Dışarda sevdiklerin ve sevenlerin hüzünler içinde yavaş yavaş mezardan ayrılıyor... İmam Kur’an okuyup telkin veriyor... derken yer yarılıyor büyük bir gürültü ile mezarına münkir ve nekir melekleri ziyarete geliyor. Kalk ya Ali oğlu Veli !!. diye öyle bir ünlüyorlar ki, kalkmamak olası değil...Olur mu hiç, bismillah!.. ne de olsa bu ilk Tanrı misafirleriniz...Ama aksilik bu ya,  ölüm sersemi kalkarken başınızı taak diye mezar kapağına vuruyorsunuz ve ancak o zaman anlıyorsunuz durumu; vaah ölmüşüm yahu... diyorsunuz... İnanın, üç aşağı beş yukarı tüm dinlerde  ölüm serüveni böyle başlıyor...Ondan sonrası gerçekten otuziki kısım tekmili birden... Sırat köprüsünden geçiş mi dersiniz, Âraf taki kaynaşmayı mı, altından ırmaklar akan cennetleri mi, hurileri  mi, gılmanları mı, cehennemleri mi, hangi birini sayayım...Fakaat, en önemlisi Tanrı nın kendisini (Zatını) görebilmek umudu...Öyle ya, düşünen bir beyin için Tanrı sırrından önemli ne olabilir ki...Gördüğümüz ve de göremediğimiz bu Âlem nedir, ne değildir!!.. Bu sırra artık öyle yakınsınız ki...Onun için  beyni yanmış kavrulmuş da ne demiş  Yunus Emre:  ”Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver anları / Bana seni gerek seni...” Görüyor musunuz, Yaratan’ın kendisini görmekten ve bu kâinatın sırrını ermekten başka hiçbir şeyde gözü yok  derviş Yunus’un...Gerçekten de öyle değil mi, bir yaratanın varlığını şeksiz şüphesiz kabul etsek bile, bu kez de Yaratan ın yaratanı kim? diye sormaz mıyız... Çünkü böyle yaratılmışız (apriori), sebebin sebebini  aramak ve bilmek üzere programlanmışız... Ne müthiş bir muamma... Hazreti Peygamber bu konuları huzurunda fazlaca kurcalatmaz, konuşturmaz, sustururmuş; bunlar sırdır, sır olarak da kalacaktır, fazlaca kurcalarsanız maazallah dinden çıkarsınız dermiş... Ne olursa olsun, bize anlatıldığı kadarı ile ölüm , hem de ölür ölmez hemen mezarda başlayan, sonsuz  bir serüvenler dizisidir. Yaşarken hayatları tek düze ve can sıkıntıları içinde geçenler için ne hoş, ne renkli bir umut; üstelik sevdiklerine kavuşmak da cabası...

Bir de ölüm ve san’at ilişkisi var ki, bir girdiniz mi çıkmak olası değil...Firavunların mezarı piramitlerden tutun da,  oymalı işlemeli mermer lahitlere kadar... Ya Tac Mahal...Bir aşkın mabedi mi dersiniz, yaşamın ya da ölümün sanatsal simgesi mi; artık ne derseniz...

Ölüm üstüne yazılmış öyküler, romanlar, şiirler, resimler, heykeller...Sırf Hazreti İsa’nın çarmıha geriliş sahnesi  bile, resimde, heykelde ve edebiyatta  asırlar boyu esin kaynağı olmamış mıdır... Ya Kerbela da Peygamber torunlarının şehit edilmesi... İslâm âleminde  başlı başına bir mezhebin doğmasına neden olmuştur...Hâla yıldönümlerinde zincirlerle kendi kendilerini döver dururlar... Ölüm  gerçekten bir trajedidir...Üstüne üstlük bir de gaz odalarında çoluk çocuk katledilenler, Hiroşima-Nagazaki de kavrulanlar,;  baldıran zehiri ile öldürülen Sokrates, diri diri yakılanlar, taşlanarak öldürülenler, neler neler...

Ya insanın insana ettikleri; düşünsenize yıldırımlar, taunlar, canavarlar, hastalıklar yetmezmiş gibi, bir de insanoğlu  asırlarca kendini kurban etmiş Tanrılara...Neyse ki   yüce Tanrı bir gün acımış da, hayır demiş , bundan böyle al  bu koyunu kurban et bana... Ama bu ölüm ve zulüm merakının sonu hiç kesilmemiş...Hırsızlar, arsızlar, katiller, harpler, darplar, neler neler... Derler ki Aztek medeniyetinde özellikle genç kızları kurban ederlermiş; güya bir düşünceye göre, amaçları doğum kontrolu yapmakmış...Kim bilir, belki de çocuğun oluşumunda erkeğin rolünü bilmiyordu zavallılar...Her neyse, medeniyetlerinin sona erdiği açık  bir gerçek...  Allah bile, yarattığı âdemoğlunun hallerine bakmış bakmışta, celâllenip seslenmiş: “Doğrusu ne zâlim, ne düşüncesiz şeylersiniz...” Bu söz mealen Kur andandır;  artık varın anlayın  halimizi...

Bir de hastalığını bilip ölümü bekleyenler var. Bir Muzaffer Talip Uslu var ki hiç sormayın garibimi, daha 24 ünde gencecik bir  üniversite öğrencisi iken, ölümü beklemiş bile bile veremden... Kan  başlıklı şiirinde bakın ne diyor: “Önce öksürüverdim / Öksürüverdim hafiften / Derken ağzımdan kan geldi / Bir ikindi üstü durup dururken /  / Meseleyi o saat anladım / Anladım ama iş işten geçmiş ola / Şöyle bir etrafıma baktım / Baktım ki yaşamak güzeldi hâlâ...” “Rüştü den Gelen Mektup”  şiirinde ise konuyu daha bir açıyor: Önce bütün şairlere selam / Sonra şunu söylemek isterim / Ölüm hiç de güzel değil / Ne sabah var ne akşam... /...... / Nasıl unuturum güzeldi yaşamak / Fakat hakkı varmış Oktay’ın / Hatıralar da dal istiyor / Kuşlar gibi konacak...  Veremin çaresiz olduğu yıllarda göçüp gitmiş...Ama bana sorarsanız bu birkaç  dizeyle bile o hala yaşıyor;  şu anda seksen yaşında olmalı... 

Bakmayın öyle kadalarını alırım -kurbanların olurum-, uğruna ölürüm muhabbetlerine... Bilirsiniz ölüm kişiseldir; yâni herkes maddeten ancak kendi adına ölebilir.  Hatta harplerde, yanındaki arkadaşı vurulan askerin  ilk tepkisi bir sevinç kıvılcımı olurmuş;  oh be iyi  ki ben vurulmadım diye... Gerçekten öyle olmasaydı, annesi ve babası, Deli Dumrul’un yerine Azrail’e canlarını vermezler miydi dersiniz...      

İsterseniz gelin güzel ve duygulu birkaç dizeyle bu tatsız konuyu şimdilik erteleyelim, çünkü kapatmak olası değil... İşte size Behçet Kemal Çağlar dan bir sevda şarkısı:  “Gel son nefesten evvel hastana derman getir / Gel görün de istersen katlime ferman getir...” Ölüm şairi olarak ünlenmiş    (-ki o da 49 unda göçenlerden) Cahit Sıtkı dan: ”Ne doğan güne hükmüm geçer / Ne halden anlayan bulunur / Ah aklımdan ölümüm geçer / Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur/....” “Sözünde durmadı mavi gökler / Gün kararıyor gitgide ölüm / Akşam yeli nedâmeti söyler / Nedâmet yer etti bende ölüm....”

Vazgeçtim sözü uzatmaktan; nasılsa diyeceğimi dedim gibi...Edebiyat aşkına bile olsa, çekilmiyor bu ölüm muhabbeti... Madem bu dünyada biraz sonra ne olacağını bilmiyoruz;  bir de yaşamı ıskalamak büyük enayilik olur... Ölüm Allahın emri, bari ayrılık olmasaydı da bu işin cabası... Hasılı ne diyor bir Arap atasözü: dünyada rahat yok (lâ rahat-it fit dünya); işte o kadar...Ne gelmek elimizde bu âleme, ne de gitmek; öyleyse çaresiz çekilecek bu çile...

Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |