Nisan 2004  Sayı: 68 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   NİSAN 2004  

HEP, UMUT ETMEK; ANCAK, NEREYE KADAR?..

MAHMUT YILBAŞ

Sayın Yetkililer!..

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları olarak vatanımızın ve milletimizin geleceğinden endişe duymaktayız! Kaygılarımızın gerekçelerini aşağıda bulacaksınız. Sizlere bir türlü ulaşmak imkanı bulunamamaktadır; ilgi duyulur ve fırsat bahşedilirse; doğrudan yazma tercih edilebilecektir, saygılarımızla!..

Türk Milleti, vatanının bütünlüğü ve ulusunun bağımsızlığı tehlikede olduğu bir süreçten geçmektedir! Tehlike, içerdeki şer ve çıkar odaklarının yabancı güçlerin oyunlarına yardımcı olmaları ve hatta onlara öncülük etmeleriyle her gün biraz daha artmakta, ulusun var oluşuna kastedecek boyutlara uzanmaktadır…

Türk Milleti, Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Nutuk’ta  “Ey Türk Gençliği!” Hitabında  işaret ettiği Türk İstiklal ve Cumhuriyeti’nin karşılaşabileceği tehdit ve tehlikelerle, sanki, karşı karşıya bırakılmış bulunmaktadır.

Ancak, Türk Milleti, tarihinde varlığına yönelen her saldırıya ve tuzağa karşı durmasını bilmiş, tüm zorluk ve ihanetin üstesinden gelerek bu coğrafyada ulus olarak yaşamını sürdürmüş, bağımsızlık ve egemenliğinden hiçbir zaman ödün vermemiştir. Anadolu’ya, bir daha çıkmamak karar ve azmiyle giren Türk Ulusu, Batı Dünyası’nın tüm oyun ve ortak saldırılarını, Haçlılar’dan başlayarak bozmuş ve bu toprakları “Öz Vatanı” yapmıştır. Bu, bin yıldır süren ve bizim açımızdan son noktası konulmuş olan başarının temelinde, Türk Milleti’nin vatan bildiği toprak ile kutsal olarak  kabul ettiği inanç ve ulusal değerlerini canından daha aziz olarak tutması, yönetici ve önderlerinin bilgili, uzak görüşlü, cesur ve kahraman olması bulunmaktadır.

Millet olarak, bu hasletlerimizle, Batı’nın yüzyıllardır bize karşı sürdürdüğü düşmanca saldırıyı, son olarak, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, bir daha karşılaşmamak karar ve azmiyle Sakarya kıyılarında durdurmuş, Kocatepe’de sökmüş  ve 9 Eylül’de Akdeniz’e dökmüştük.

Türk Milleti, bu zaferi, Osmanlı’nın Batı’ya yenik düşmesi, vatan topraklarının büyük bölümünün işgal görmesi, yöneticilerin düşmanla işbirliği yapması, orduların terhis edilmesi ve silahlarının ellerinden alınması, Halkın yıllarca süren savaşlarda yorgun düşerek, hastalık ve yoksulluk içerisinde bulunmasına rağmen kazanmış, eskinin harabeleri ve külleri arasından yepyeni bir devlet kurmayı başarmış, Büyük bir Millet olmanın onur ve bilinciyle başı dik yaşayarak, bugünlere kadar gelmiştir.

Ya şimdi!..

70 milyon genç nüfusu, dünyanın 17. büyük ekonomisi, zengin yer altı ve üstü kaynakları, turizm potansiyeli ve artan ihracatı, stratejik konum ve önemi ile ayrıca hem sayı ve hem de imkan ve kabiliyetiyle dünyanın en büyük 4. Ordusu’na sahip olmasına rağmen, Türkiye her geçen gün biraz daha kendini savunamaz, hak ve kazanımlarını koruyamaz duruma getirilmektedir.

Görüyoruz ki; yine gündemde Batı’nın topraklarımızı ve milletimizi parçalamak siyaseti bulunmaktadır! Batı, en son macerasında yeterli ders almış, yapmaz, yapamaz, bizimle uğraşmaktan artık vazgeçmiştir, diye düşünerek yersiz umutlara kapılmış olduğumuz, yanıldığımız, bugün ortaya çıkmıştır! Batı, biz uyur ve uyutulurken, yıllarca bugünler için alttan alta, sessizce hazırlanmış, içerdeki işbirlikçilerini ve çıkar odaklarını güçlendirip rolünü yapabilecek duruma getirmiştir.

Bunlar(!), ulusal niteliklerini kaybetmiş, ulus ve ülke çıkarlarından önce taşeronları durumuna düştükleri dış sermaye ve onların ülkelerine hizmet eder hale gelmiş gayri-milli sermaye, Mütareke Basını’nı arattıracak kadar ülke ve milletinin çıkarlarını görmezden gelen, dezenformasyon merkezi haline dönüşen bir kısım basın, dışardan beslenen, onların emrine girmiş bir takım meslek ve sivil toplum kuruluşları, küreselleşme-yeni dünya düzeni gibi kavramların dıştan kaynaklanan propagandaları ile sanal AB sevdasına kendisini kaptırmış kurumlar ve “sosyal, siyasal amaçlarını” ve “şahsi menfaatlerini” yabancı “müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid”  etmiş gibi hareket eden kimi “siyasetçi” ve mensubu oldukları “siyasal örgütlerdir”.

“Yabancı güç odaklarının” içerdeki “Tevhid” cileri ekonomiyi IMF’ye, yer üstü ve yer altı serveti, yok pahasına, uluslar arası şirketlere (çuş), AB’ye üyelik aldatmacasıyla da mezhep, din ve azınlık ayrışımının önünü açan, Türkiye’nin millet ve toprak bütünlüğünü tehdit eden “uyum yasalarına” teslim ettiler.

Evet! Türkiye’de “AB üzerinden oynanan bir oyun” var. Oyunu oynayanlar, ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar. Bunlar artık kendilerini saklamak gereğini bile duymamaktadırlar. AB ve ABD’yi arkalarına alan bu güçler Türkiye’yi bir yol ayrımına getirdiler; bu yol ayırımında millete:

• Ya Kıbrıs, ya Avrupa Birliği,

• Ya Ege, ya Avrupa Birliği,

• Ya Ermeni soykırım iddialarının kabulü, ya Avrupa Birliği,

• Ya fener Rum Patriği’ne Ekümenlik, ya Avrupa Birliği,

• Ya azınlıklara vatandaşlık üstü haklar, ya Avrupa Birliği,

• Ya Lozan , ya  Avrupa Birliği,

• Ya Mustafa Kemal’in “Bağımsızlık ve Egemenliği” ya Avrupa Birliği,

• Ya Türkiye, ya Avrupa Birliği, tercihi dayatılmaktadır.

Kıbrıs bu dayatmaların başında gelmektedir. Türkiye ve KKTC’ne, AB’ye girebilmek için, tarihsel hak ve bedeli ödenmiş kazanımlardan vazgeçilmesi dayatmasının son perdesi sahnelenmektedir. AB, ABD ve içerdeki uzantıları, Kıbrıs sorununda “Dik” durmaya çalışan “Cumhurbaşkanı Denktaş’ın” arkasından desteklerin çekilmesini sağlamada, nihayet bir ölçüde, amaçlarına ulaşmış olmaktalar. Kofi Annan’ın “Boşluk” doldurmasına fırsat vermemek için 28 Mart İsviçre buluşmasına katılmayı “Red” eden Sayın Denktaş’ın aksine, Annan’a bu imkanı hazırlamak için, günler öncesinden Türkiye’de bu çalışmalar başlatılmıştır.

Bu tutum, “haklı, adil ve uluslar arası hukuka uygun düşmeyecek” ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal, sosyal, iktisadi, güvenlik ve stratejik çıkarları ile bağdaşmayacak” gelişmeleri başlatmış olmayacak mı? Bizim “olmazsa olmaz” dediklerimize Annan’ın  “olur, hem de çok iyi olur” demesine yol açmayacak mı?

Türk Halkı soruyor ve bilmek istiyor:

• “Çeşitli Sosyal” vesilelerle kutlama mesajı yayımlayanlar! Kıbrıs’taki Türk haklarını ve kazanımlarını kahramanca ve tarihe örnek geçecek şekilde savunan Sayın Rauf Denktaş’ın desteğe, tam ihtiyaç duyduğu bu aşamada  tutumunu desteklediklerini ve beraber olduklarını, Türk Halkı’na ve dünya kamuoyuna açıklamakta ne gibi çekince görmektedirler de,  suskun kalmak tercih edilmektedir. Mahkemeler ve dolayısıyla hakimler tarafsızdırlar; ancak, onlar dahi, sonunda karar vermek ve kararlarını açıklamak zorundadırlar. Hiçbir makamın sonsuza kadar tercihsiz ve suskun kalma gibi bir hakkı ve yetkisi olmamalıdır!

• Saptırılan ve amacı yıpratmak olan “fişleme”  yazıları ve haberlerine uzun uzun yanıt vermeyi gerek görenlerin(!), Türk Milleti’nin de geleceğini çok yakından ilgilendiren Kıbrıs meselesinde nokta konulacak ve Sayın Rauf Denktaş’ın en çok desteğe ihtiyaç duyduğu bu aşamada suskunlukları acaba ne anlama gelmektedir? Biz söyleyeceğimizi söyledik, artık karar siyasilerle Kıbrıs Türkleri’ne kalmıştır. Onlar da, zaten Annan’la buluşmaya gidiyor; sonuç “Ne Rum’uz, Ne Türk’üz, biz Kıbrıs’lıyız” diye pankart taşıyanların referandumunda belli olacak;(*) bizim görevimiz buraya kadardı, onu da, yaptık mı denilmektedir.(?) Yani, Kıbrıs meselesinde, KKTC ve dolayısıyla Türkiye’nin başına geçirilmeye çalışılan torbaya da, bu sefer, suskun mu kalınacaktır?!.. Eğer böyle ise, daha önceleri “Türkiye’nin güvenlik gereksinimlerini dikkate almayan bir çözüm önerisi kabul edilemez. Kıbrıs’ta  taviz vermemiz, Doğu Akdeniz’de taviz vermemiz anlamına gelir. Bu Doğu ve Güneydoğu’da da taviz vermemiz anlamına gelir. Bunu bizden kimse isteyemez. Türkiye’nin  güvenliğini tehdit eden ve güvenlik ihtiyacını sağlamayan bir Kıbrıs çözümüyle, Türk’ün Anadolu’ya hapsedilme süreci hemen hemen tamamlanmış olacaktır.” Ve “… bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da Ada’da ve Doğu Akdeniz’de barış ve huzuru bozacak herhangi bir yaklaşıma müsaade etmeyeceğinin, Türkiye’nin müktesep haklarının korunacağının, Ada’da akdi ve tarihi mükellefiyetlerinin gereklerini yerine getirmeye devam edeceğinin bilinmesini istiyoruz” ve Sayın Denktaş’a “Bugüne kadar Kıbrıs Türk Halkının mücadelesinde hiçbir zaman etkinliği azalmayan liderliğiniz ve tarihe iz bırakacak diplomatik çıkarlarınız nedeniyle………………adına hayranlık duygularımızı belirtmek isterim” şeklinde, kurumlar adına yapılan açıklamaların, hiçbir anlamı yok muydu?! Sözler tutulamayacak veya uygulanamayacak ise, siyasetçiler gibi davranmak, süreç içinde, kurumlara karşı millettin beslediği bağlılık ve saygıyı olumsuz etkilemez mi? Buna kimsenin, hakkı olmamalıdır!..

Bu defa, bütün gözler MGK toplantısına çevrilmiş, buradan gelebilecek bir sese umut bağlanmıştı. Nihayet, bildiri yayınlandı. Görüldü ki, top, bir daha taca atılmıştı. Oyunun bu sonuçla bitmesi için sanki, zaman doldurulmak isteniyor, hakemin bitiş düdüğü bekleniyor gibiydi. 

Batı, 19. yüzyıldan beri Türkiye’ye biçtiği elbiseyi 21. yüzyılda giydirmek istemektedir. 1919’dan çok farklı yöntemlerle bunu becermek için her yola başvurmaktadır. Türkiye, Batı’yla hesaplaşacak noktaya doğru götürülmektedir. Bu hesaplaşmada, Batı’nın planlarının boşa çıkarılması ancak, milli mücadele döneminden örnek almak, Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Kurtuluş’a kendilerini adamış olan Kadro’nun düşünce ve ruh dünyalarını çok iyi anlamak ve buna göre davranılmakla, ancak,  mümkün olabilir… Mustafa Kemal Paşa’nın  Sakarya Savaşı’nda söylemiş olduğu ünlü, “Arkadaşlar, Türk Askeri mücadeleyi kabul etti..” sözünün ne anlama geldiğini, Müdafaa-i Hukukçular ne yazık ki, bugün acı çekerek görmektedirler. 

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Gençliğe Hitabı”nda ki   koşulların oluştuğunu düşünenlerin, Büyük Önder’in belirttiği gibi, kendilerine güven duymalarından başka bir çıkış yolları, artık, kalmamıştır!..

Başkalarına güvenmek gafletinden kurtulmalıyız!, artık!..

 

(*)Bu yazı, KKTC’de referandum yapılmadan önce yazılmıştır. Tüm dileğimiz, Kıbrıs Türkü’nün Annan Planı’na hayır diyerek bu talihsiz gidişe dur demesidir. Çünkü “Nöbette gaflet” var, millet kendi kaderine sahip çıkmalıdır.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |