|
HEP, UMUT ETMEK; ANCAK, NEREYE KADAR?..
MAHMUT YILBAŞ
Sayın
Yetkililer!..
Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları olarak
vatanımızın ve milletimizin geleceğinden endişe
duymaktayız! Kaygılarımızın gerekçelerini
aşağıda bulacaksınız. Sizlere bir türlü ulaşmak
imkanı bulunamamaktadır; ilgi duyulur ve fırsat
bahşedilirse; doğrudan yazma tercih
edilebilecektir, saygılarımızla!..
Türk Milleti,
vatanının bütünlüğü ve ulusunun bağımsızlığı
tehlikede olduğu bir süreçten geçmektedir!
Tehlike, içerdeki şer ve çıkar odaklarının
yabancı güçlerin oyunlarına yardımcı olmaları ve
hatta onlara öncülük etmeleriyle her gün biraz
daha artmakta, ulusun var oluşuna kastedecek
boyutlara uzanmaktadır…
Türk Milleti,
Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Nutuk’ta “Ey
Türk Gençliği!” Hitabında işaret ettiği Türk
İstiklal ve Cumhuriyeti’nin karşılaşabileceği
tehdit ve tehlikelerle, sanki, karşı karşıya
bırakılmış bulunmaktadır.
Ancak, Türk
Milleti, tarihinde varlığına yönelen her
saldırıya ve tuzağa karşı durmasını bilmiş, tüm
zorluk ve ihanetin üstesinden gelerek bu
coğrafyada ulus olarak yaşamını sürdürmüş,
bağımsızlık ve egemenliğinden hiçbir zaman ödün
vermemiştir. Anadolu’ya, bir daha çıkmamak karar
ve azmiyle giren Türk Ulusu, Batı Dünyası’nın
tüm oyun ve ortak saldırılarını, Haçlılar’dan
başlayarak bozmuş ve bu toprakları “Öz Vatanı”
yapmıştır. Bu, bin yıldır süren ve bizim
açımızdan son noktası konulmuş olan başarının
temelinde, Türk Milleti’nin vatan bildiği toprak
ile kutsal olarak kabul ettiği inanç ve ulusal
değerlerini canından daha aziz olarak tutması,
yönetici ve önderlerinin bilgili, uzak görüşlü,
cesur ve kahraman olması bulunmaktadır.
Millet olarak, bu
hasletlerimizle, Batı’nın yüzyıllardır bize
karşı sürdürdüğü düşmanca saldırıyı, son olarak,
Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, bir daha
karşılaşmamak karar ve azmiyle Sakarya
kıyılarında durdurmuş, Kocatepe’de sökmüş ve 9
Eylül’de Akdeniz’e dökmüştük.
Türk Milleti, bu
zaferi, Osmanlı’nın Batı’ya yenik düşmesi, vatan
topraklarının büyük bölümünün işgal görmesi,
yöneticilerin düşmanla işbirliği yapması,
orduların terhis edilmesi ve silahlarının
ellerinden alınması, Halkın yıllarca süren
savaşlarda yorgun düşerek, hastalık ve yoksulluk
içerisinde bulunmasına rağmen kazanmış, eskinin
harabeleri ve külleri arasından yepyeni bir
devlet kurmayı başarmış, Büyük bir Millet
olmanın onur ve bilinciyle başı dik yaşayarak,
bugünlere kadar gelmiştir.
Ya şimdi!..
70 milyon genç
nüfusu, dünyanın 17. büyük ekonomisi, zengin yer
altı ve üstü kaynakları, turizm potansiyeli ve
artan ihracatı, stratejik konum ve önemi ile
ayrıca hem sayı ve hem de imkan ve kabiliyetiyle
dünyanın en büyük 4. Ordusu’na sahip olmasına
rağmen, Türkiye her geçen gün biraz daha kendini
savunamaz, hak ve kazanımlarını koruyamaz duruma
getirilmektedir.
Görüyoruz ki; yine
gündemde Batı’nın topraklarımızı ve milletimizi
parçalamak siyaseti bulunmaktadır! Batı, en son
macerasında yeterli ders almış, yapmaz, yapamaz,
bizimle uğraşmaktan artık vazgeçmiştir, diye
düşünerek yersiz umutlara kapılmış olduğumuz,
yanıldığımız, bugün ortaya çıkmıştır! Batı, biz
uyur ve uyutulurken, yıllarca bugünler için
alttan alta, sessizce hazırlanmış, içerdeki
işbirlikçilerini ve çıkar odaklarını güçlendirip
rolünü yapabilecek duruma getirmiştir.
Bunlar(!), ulusal
niteliklerini kaybetmiş, ulus ve ülke
çıkarlarından önce taşeronları durumuna
düştükleri dış sermaye ve onların ülkelerine
hizmet eder hale gelmiş gayri-milli sermaye,
Mütareke Basını’nı arattıracak kadar ülke ve
milletinin çıkarlarını görmezden gelen,
dezenformasyon merkezi haline dönüşen bir kısım
basın, dışardan beslenen, onların emrine girmiş
bir takım meslek ve sivil toplum kuruluşları,
küreselleşme-yeni dünya düzeni gibi kavramların
dıştan kaynaklanan propagandaları ile sanal AB
sevdasına kendisini kaptırmış kurumlar ve
“sosyal, siyasal amaçlarını” ve “şahsi
menfaatlerini” yabancı “müstevlilerin siyasi
emelleriyle tevhid” etmiş gibi hareket eden
kimi “siyasetçi” ve mensubu oldukları “siyasal
örgütlerdir”.
“Yabancı güç
odaklarının” içerdeki “Tevhid” cileri ekonomiyi
IMF’ye, yer üstü ve yer altı serveti, yok
pahasına, uluslar arası şirketlere (çuş), AB’ye
üyelik aldatmacasıyla da mezhep, din ve azınlık
ayrışımının önünü açan, Türkiye’nin millet ve
toprak bütünlüğünü tehdit eden “uyum yasalarına”
teslim ettiler.
Evet! Türkiye’de
“AB üzerinden oynanan bir oyun” var. Oyunu
oynayanlar, ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar.
Bunlar artık kendilerini saklamak gereğini bile
duymamaktadırlar. AB ve ABD’yi arkalarına alan
bu güçler Türkiye’yi bir yol ayrımına
getirdiler; bu yol ayırımında millete:
• Ya Kıbrıs, ya
Avrupa Birliği,
• Ya Ege, ya
Avrupa Birliği,
• Ya Ermeni
soykırım iddialarının kabulü, ya Avrupa Birliği,
• Ya fener Rum
Patriği’ne Ekümenlik, ya Avrupa Birliği,
• Ya azınlıklara
vatandaşlık üstü haklar, ya Avrupa Birliği,
• Ya Lozan , ya
Avrupa Birliği,
• Ya Mustafa
Kemal’in “Bağımsızlık ve Egemenliği” ya Avrupa
Birliği,
• Ya Türkiye, ya
Avrupa Birliği, tercihi dayatılmaktadır.
Kıbrıs bu
dayatmaların başında gelmektedir. Türkiye ve
KKTC’ne, AB’ye girebilmek için, tarihsel hak ve
bedeli ödenmiş kazanımlardan vazgeçilmesi
dayatmasının son perdesi sahnelenmektedir. AB,
ABD ve içerdeki uzantıları, Kıbrıs sorununda
“Dik” durmaya çalışan “Cumhurbaşkanı Denktaş’ın”
arkasından desteklerin çekilmesini sağlamada,
nihayet bir ölçüde, amaçlarına ulaşmış
olmaktalar. Kofi Annan’ın “Boşluk” doldurmasına
fırsat vermemek için 28 Mart İsviçre buluşmasına
katılmayı “Red” eden Sayın Denktaş’ın aksine,
Annan’a bu imkanı hazırlamak için, günler
öncesinden Türkiye’de bu çalışmalar
başlatılmıştır.
Bu tutum, “haklı,
adil ve uluslar arası hukuka uygun düşmeyecek”
ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal, sosyal,
iktisadi, güvenlik ve stratejik çıkarları ile
bağdaşmayacak” gelişmeleri başlatmış olmayacak
mı? Bizim “olmazsa olmaz” dediklerimize Annan’ın
“olur, hem de çok iyi olur” demesine yol
açmayacak mı?
Türk Halkı soruyor
ve bilmek istiyor:
• “Çeşitli Sosyal”
vesilelerle kutlama mesajı yayımlayanlar!
Kıbrıs’taki Türk haklarını ve kazanımlarını
kahramanca ve tarihe örnek geçecek şekilde
savunan Sayın Rauf Denktaş’ın desteğe, tam
ihtiyaç duyduğu bu aşamada tutumunu
desteklediklerini ve beraber olduklarını, Türk
Halkı’na ve dünya kamuoyuna açıklamakta ne gibi
çekince görmektedirler de, suskun kalmak tercih
edilmektedir. Mahkemeler ve dolayısıyla hakimler
tarafsızdırlar; ancak, onlar dahi, sonunda karar
vermek ve kararlarını açıklamak zorundadırlar.
Hiçbir makamın sonsuza kadar tercihsiz ve suskun
kalma gibi bir hakkı ve yetkisi olmamalıdır!
• Saptırılan ve
amacı yıpratmak olan “fişleme” yazıları ve
haberlerine uzun uzun yanıt vermeyi gerek
görenlerin(!), Türk Milleti’nin de geleceğini
çok yakından ilgilendiren Kıbrıs meselesinde
nokta konulacak ve Sayın Rauf Denktaş’ın en çok
desteğe ihtiyaç duyduğu bu aşamada suskunlukları
acaba ne anlama gelmektedir? Biz söyleyeceğimizi
söyledik, artık karar siyasilerle Kıbrıs
Türkleri’ne kalmıştır. Onlar da, zaten Annan’la
buluşmaya gidiyor; sonuç “Ne Rum’uz, Ne Türk’üz,
biz Kıbrıs’lıyız” diye pankart taşıyanların
referandumunda belli olacak;(*) bizim görevimiz
buraya kadardı, onu da, yaptık mı
denilmektedir.(?) Yani, Kıbrıs meselesinde, KKTC
ve dolayısıyla Türkiye’nin başına geçirilmeye
çalışılan torbaya da, bu sefer, suskun mu
kalınacaktır?!.. Eğer böyle ise, daha önceleri
“Türkiye’nin güvenlik gereksinimlerini dikkate
almayan bir çözüm önerisi kabul edilemez.
Kıbrıs’ta taviz vermemiz, Doğu Akdeniz’de taviz
vermemiz anlamına gelir. Bu Doğu ve Güneydoğu’da
da taviz vermemiz anlamına gelir. Bunu bizden
kimse isteyemez. Türkiye’nin güvenliğini tehdit
eden ve güvenlik ihtiyacını sağlamayan bir
Kıbrıs çözümüyle, Türk’ün Anadolu’ya hapsedilme
süreci hemen hemen tamamlanmış olacaktır.” Ve “…
bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da Ada’da
ve Doğu Akdeniz’de barış ve huzuru bozacak
herhangi bir yaklaşıma müsaade etmeyeceğinin,
Türkiye’nin müktesep haklarının korunacağının,
Ada’da akdi ve tarihi mükellefiyetlerinin
gereklerini yerine getirmeye devam edeceğinin
bilinmesini istiyoruz” ve Sayın Denktaş’a
“Bugüne kadar Kıbrıs Türk Halkının mücadelesinde
hiçbir zaman etkinliği azalmayan liderliğiniz ve
tarihe iz bırakacak diplomatik çıkarlarınız
nedeniyle………………adına hayranlık duygularımızı
belirtmek isterim” şeklinde, kurumlar adına
yapılan açıklamaların, hiçbir anlamı yok muydu?!
Sözler tutulamayacak veya uygulanamayacak ise,
siyasetçiler gibi davranmak, süreç içinde,
kurumlara karşı millettin beslediği bağlılık ve
saygıyı olumsuz etkilemez mi? Buna kimsenin,
hakkı olmamalıdır!..
Bu defa, bütün
gözler MGK toplantısına çevrilmiş, buradan
gelebilecek bir sese umut bağlanmıştı. Nihayet,
bildiri yayınlandı. Görüldü ki, top, bir daha
taca atılmıştı. Oyunun bu sonuçla bitmesi için
sanki, zaman doldurulmak isteniyor, hakemin
bitiş düdüğü bekleniyor gibiydi.
Batı, 19.
yüzyıldan beri Türkiye’ye biçtiği elbiseyi 21.
yüzyılda giydirmek istemektedir. 1919’dan çok
farklı yöntemlerle bunu becermek için her yola
başvurmaktadır. Türkiye, Batı’yla hesaplaşacak
noktaya doğru götürülmektedir. Bu hesaplaşmada,
Batı’nın planlarının boşa çıkarılması ancak,
milli mücadele döneminden örnek almak, Mustafa
Kemal Atatürk başta olmak üzere Kurtuluş’a
kendilerini adamış olan Kadro’nun düşünce ve ruh
dünyalarını çok iyi anlamak ve buna göre
davranılmakla, ancak, mümkün olabilir… Mustafa
Kemal Paşa’nın Sakarya Savaşı’nda söylemiş
olduğu ünlü, “Arkadaşlar, Türk Askeri mücadeleyi
kabul etti..” sözünün ne anlama geldiğini,
Müdafaa-i Hukukçular ne yazık ki, bugün acı
çekerek görmektedirler.
Mustafa Kemal
Atatürk’ün “Gençliğe Hitabı”nda ki koşulların
oluştuğunu düşünenlerin, Büyük Önder’in
belirttiği gibi, kendilerine güven duymalarından
başka bir çıkış yolları, artık, kalmamıştır!..
Başkalarına
güvenmek gafletinden kurtulmalıyız!, artık!..
(*)Bu yazı,
KKTC’de referandum yapılmadan önce yazılmıştır.
Tüm dileğimiz, Kıbrıs Türkü’nün Annan Planı’na
hayır diyerek bu talihsiz gidişe dur demesidir.
Çünkü “Nöbette gaflet” var, millet kendi
kaderine sahip çıkmalıdır.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |