Nisan 2004  Sayı: 68 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   NİSAN 2004  

‘BAZILARININ’, KULAĞINA KÜPE!..’

ATTİLÂ İLHAN

Alın size, doğru cevabı birçok kişiyi şaşkına, uğratacak, bir soru: şimdi okuyacağınız satırları, sizce kim söylemiş olabilir?

“...bütün müddet-i saltanatım boyunca hep bunları düşündüm. Bazı imkanlar da aradım. Fakat bu noktada en korktuğum şey, Yabancı Sermaye’nin mevcut kapitülasyonları, daha tahammül edilmez bir hale sokması ihtimali idi. Esâsen düşmanlarımızın mali tazyiki altındayız. Borçlarımız pek fazladır. Yabancı Sermâye, bu suretle, daha müşkül bir vaziyete sokacaktır. Bir müstemleke haline gelmekten korktum…” (Cumhuriyet, Mayıs 1956)

Besbelli, devlet sorumluluğu yüklenmiş bir zat, ama kim? Sözler, Teşkilât-ı Mahsusa’nın ve Mim Mim Teşkilâtı’nın en ünlü ismi, Miralay Hüsamettin Bey’in (Ertürk) ağzından; Sâmih Nâfiz Bey’in (Tansu) ‘İki Devrin Perde Arkası’ adlı eserinden aktarıyor ama, (Hilmi Kitabevi, 1957) konuşan kişinin, ‘ecnebi’den, ‘ecnebi sermâye’den, ‘yüreği yanık’ birisi olduğu kesin! Aslında sürpriz, o kişinin böyle konuşacağına, ihtimal verilemeyeceğinden doğuyor; zira, Sultan Abdülhamid-i Sâni, Jöntürkler Dönemi’nin namlı ‘Kızıl Sultanı’, böyle mi konuşur?

Metni yeniden gün ışığına getiren, Cihan Akerson, o konuda bazı bilgiler vermiş, diyor ki:

“... Abdülhamid, Selanik”de (sürgün iken) yalnızlığını, kendisini korumakla görevlendirilen Sv. Bnb. ‘Debreli’ Zünnûn Bey’le paylaşmış; ona içini dökmüş yaptıklarını, yapamadıklarını anlatmıştı. (…) Özellikle devletin, içinde bulunduğu borçlar nedeniyle, düşmanlarının mâli baskısı altında olduklarından yakınıyor (...) Bu borçlar yüzünden, Midilli Adası’nın ve İstanbul Limanı’nın işgâl edilmekten güçbela kurtarıldığını anlatıyor…”

Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’yi, ‘Kızıl Sultan’ın istibdadından kurtaran İttihatçılar’ın, on yıl içinde ülkeyi nasıl batırdığını; ve hangi istasyonda bıraktığını, hatırlar mısınız? O da bir ibret: ‘Sevres Muahedesi’!

 

Yusuf Akçura ne diyordu?

‘Ecnebi Sermâye’nin o dönemdeki ‘küreselleşmesi’ Osmanlı Devleti’nin başını yiyecekti; Abdülhamid-i Sâni bunu pekâlâ görmüştü de, gören yalnız o mu idi? Önce ‘sıcak savaş’ın (II. Dünya Savaşı) sonra ‘Soğuk Savaş’ın; ideolojik, haritadaki mevkiini bozduğu Türkçüler de, gerçekte aynı teşhisi koymuşlardı. Müdafaa-i Hukuk Hareketi’nde, canla başla çalışmış, Mustafa Kemal’in ‘neferi’ Yusuf Akçura, Darülfünun kürsüsünden halka konuşurken, bakar mısınız ne diyordu:

“… Avrupa Devletleri Osmanlı Saltanatını, bazen tek tek, bazen ortak ‘himâyeleri’ altına almaya kalkışmışlar; ve Osmanlı Devleti’ni, siyasi bakımdan bir yarı-sömürge, iktisadi bakımdan tam bir ‘sömürge’ olarak görmüşlerdi. Bu anlayış yalnız arzu ve emellerin dile getirilmesi değil, olayların ve gerçeğin ifadesidir..”

“…gerçekten Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti, fiilen, birçok Avrupa devletinin, ortak bir iktisadi sömürgesi halinde idi. Dünya Savaşı’nın galipleri, bu ortak iktisadi sömürgeyi, bölünmüş birer iktisadi sömürge haline getireceklerdi ve bu şekilde Osmanlı Saltanatı parçalanacak, yok olacaktı…”

“…Türkiye’nin sömürge olmasını, çıkarlarına uygun bularak, kabul eden; gayrimüslim ve Türk olmayan, Osmanlılar az değildi; hatta Türkler bile yok değildi. Avrupa Devletleri’nin arzuları, yerlilerden bazılarının bu arzuya uygun hareket etmeleri; önemli bir etkenin, Türk emel ve çıkarlarının ve gerçek değerinin iyi değerlendirilip, hesaba katılmaması yüzünden, tarihin aldığı yöne uygun düşmedi. Osmanlı Saltanatı’nın dağılması ve çöküşü sıralarında, bir siyasi güç, bir siyasi varlık Türk Cumhuriyeti doğdu…” (Teori Dergisi; bkz, ‘Çağdaş Türk Devleti ve Aydınlara Düşen Görev!’, s. 3/15, Ekim 2003).

 

Tanımı gereği, ‘Tam Bağımsız’ Devlet...

Yusuf Akçura ‘Türkçü’dür, Rusya’daki hayatında edindiği ‘Marksist formasyonu’, onu, ‘anti/emperyalist’ bir konuma sevketmiş; Milli Mücadele’de hem fikir düzeyinde savaşmıştır, hem de cephede. Teşhisi doğru, tesbiti de doğru; fakat asıl, tüyleri diken diken ayağa kaldıracak olan, onların arkasına ekleyeceği şu sözlerdir:

“...fakat Avrupa Devletleri’nden bazıları, hâlâ eski anlayışlarını değiştirmek istemiyorlar; İmparatorluk zamanında, tadı damaklarında kalan sömürge rejiminin sürdürülmesi için, fırsat kolluyorlar; daha doğrusu, fırsatlara hazırlama işiyle uğraşıyorlar. Çağdaş Devlet, tanımı gereğince, dışarda ve içerde, tam bağımsız olması gerektiğinden, Türkiye Cumhuriyeti, bu beklentileri boşa çıkarmak ve bu yoldaki hazırlıkların önüne geçmekle yükümlüdür...” (a.g. dergi, s. 12)

Daha o yıllarda, ‘o devletler’den birisi olan ABD’nin, ‘hazırlamaya çalıştığı fırsatı’; ve aynı anti/Emperyalist ruha sahip Mustafa Kemal Paşa’nın, o ‘çaba’yı nasıl boşa çıkardığını öğrenmek istemez miydiniz?

Belki bazılarının, kulağına küpe olurdu!


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |