|
23 NİSAN 1920; ULUSAL EGEMENLİĞİN
ANLAM VE ÖNEMİ
A. SAMİ SEZER*
Büyük Devrimci Mustafa Kemal önderliğinde;
Osmanlı Devlet Düzeni’nin siyasal, sosyal ve
ekonomi yapısına karşı, 19 Mayıs 1919 tarihinde
bir ULUSAL DEMOKRATİK DEVRİM süreci olarak tarih
sahnesine çıkan ve temelinde; bir “Ulusal
Ayaklanma - Başkaldırı” niteliği taşıyan
KEMALİST DEVRİM’in; “Tam Bağımsızlık” ile
“Ulusal Güçleri Etken ve Ulusal İradeyi Egemen
Kılmak” sözünde ifadesini bulan “Kayıtsız ve
Şartsız Ulusal Egemenliği gerçekleştirmek ve bu
eksenlere dayanan, ÇAĞDAŞ VE ULUSAL YENİ BİR
DEVLET KURMAK amacıyla başlayan Aksiyon Dönemi;
bir İhtilal Aşaması olarak nitelendirilmekte,
Bu süreç içinde en önemli dönüm noktalarından
biri kabul edilen 23 Nisan 1920 tarihi ise:
Büyük Millet Meclisinin açılması ile birlikte,
Osmanlı Devletinin karşısında, eylemli olarak,
bu devletin kuruluş tarihi olup, bu dönem;
işbirlikçi bir Osmanlı Padişahı ve Osmanlı
Hükümetlerinin yanı sıra, Emperyalist İşgalci
Güçlere karşı Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın
(Kurtuluş Savaşı-İstiklal Harbi) da
gerçekleştirildiği, hem İhtilal, hem savaş
dönemi olarak kabul edilmektedir..
Bu tarihte kurulan yeni devlet; ilk Ulusal Türk
Devleti (Ulus-devlet) dir ve o gün, adı resmen
konulmamış olsa da, bugünlere kadar yaşayan ve
ebediyen de yaşayacak olan TÜRKİYE CUMHURİYETİ
olmuştur.
Mustafa Kemal’in düşüncesinde, “Tam
Bağımsızlığın tamamlayıcısı, milletin
egemenliğidir.” Egemenlik; Ulusun elinde
olmadıkça, Tam Bağımsızlığın
gerçekleşemeyeceğine inanır. Milli Hakimiyete
dayanmayan bir icra, bir hükümet türü
(Babıali’deki gibi) hiçbir zaman kabul
etmemiştir. Bunun, aksine, ülkeyi düşmana
satmağa kadar varabileceğine pek çok kanıt
vardır.”(1)
Tüm kurum ve kuruluşlarıyla Cumhuriyetin
tesisine ve ilan edilmesine doğru giden bu
gelişme süreci içinde,Türk Devrim Tarihi’nin en
önemli sayfalarından birini oluşturan bu
tarihsel olayın anlam ve öneminin
anlaşılabilmesi; hiç kuşkusuz, bu noktaya kadar
olan tarihsel akışın değerlendirilmesi ile
mümkün olabilecektir.
30 Ekim 1918 tarihinde yapılan Mondros
Mütarekesinin getirdiği Emperyalist İşgalin
etkileri; siyasal istikrarsızlık ve otorite
boşluğunun yanı sıra, eski ve çağın gerisinde
kalmış bir Osmanlı Devlet Düzeninin sosyo-ekonomik
yapısı içinde, varolan ekonomik ve sosyal
dengeleri de iyice bozmuş, ancak, tüm bunlara
karşın; işbirlikçi bir Padişah ve
Hükümetlerinin, özellikle İstanbul’un işgali ile
birlikte, tam bir teslimiyetçi anlayış ve
kayıtsızlık içinde, bu eski düzeni korumaya
çalışmaları, Tarihsel Gerilimi iyice artırarak,
zaten girilmiş bulunulan bir devrim sürecini
hızlandırmış ve artık, kökten bir değişikliği,
kaçınılmaz hale getirmiştir.
Mustafa Kemal, ULUSAL DEMOKRATİK DEVRİM’i
başlattığında, karşısında:
-Emperyalizm işbirlikçisi bir Padişah-Halife
Vahidettin ve Osmanlı Hükümetlerini,
-Emperyalist işgalci İtilaf Devletleri
(İngiltere, Fransa ve İtalya) ve onların maşası
olan Yunanistanı,
Bunlara ek olarak da; ulusal varlığa düşman
kişi, kurum ve kuruluşları; çeşitli çıkar
gruplarını; daha önce birlikte çalıştıklarından,
muhalif olanları; Padişaha, din ve gelenek
bağlarıyla içten bağlı ve uysal bir kısım Halk
Kitlesi bulmuştu.
Emperyalist Batı Devletleri tarafından ezilen ve
varlığı sona ermiş sayılan Ulusumuzun, Yarı bir
Sömürge haline getirilmiş ve geri bıraktırılmış
olan ülkemizin; Tam Bağımsızlığına kavuşabilmesi
ve Ulus Egemenliğine dayanan, Çağdaş ve Ulusal
Yeni Bir Türk Devletinin kurulabilmesi için,
öncelikle, Emperyalizmin İşgaline karşı koymak
üzere, bir Ulusal Bağımsızlık (Kurtuluş)
Savaşının, mutlak olarak kaçınılmazlığı söz
konusu idi.
Ama, ondan önce de, Milli İrade (Ulusal İstem)
nin tecelli edeceği bir teşkilatın, yani, bir
Meclis’in kurulması şarttı. Ancak, varlığı zaten
tükenmiş olan Osmanlı Devleti; başında
bulunanlar istese bile (!), artık, bu savaşı
yapamayacak kadar güçsüzdü. Bu savaşı, sadece ve
yalnızca, yeni bir devlet yapabilirdi.Girilmiş
bulunulan bir Devrim Sürecinde, Tarihsel Akış;
artık, yeni bir devletin kurulması gerektiğini,
dayatmaya başlamıştı.
Bu durumda; Emperyalizm’in İşbirlikçisi olan
eski devletin yöneticilerinin de, Tam Bağımsız
ve Ulus Egemenliğine dayanan yeni bir devletin
kuruluşuna, hiçbir zaman izin vermeyecekleri,
muhakkak olduğuna göre; Ulus Adına, eski devlete
karşı ayaklanarak, başkaldırarak, onunla da
mücadele etmek, zorunlu olmuştu.
“Osmanlı Devletinin toplumsal yapısındaki
bozukluklar ve dengesizlikler ile büyük
devletlerin, ülke üzerinde tam bir ekonomik
egemenlik kurmaları, aydınların, bu durumu
düzeltmek için çeşitli fikir akımlarının içine
girmeleri, Türk Devrimini hazırlayan önemli
olaylardır.
Birinci Dünya Savaşından yenik çıkmamız,
devletin siyasal egemenliğini de ortadan
kaldırdı. Bu son etken, Atatürk’ün başında
bulunduğu siyasal ve askeri kadroyu, ilk önce,
bir Bağımsızlık Savaşı yapmaya yöneltmiştir.
Savaşın bir bölümü, Osmanlı Hükümetine karşı
yapıldığından, tam bir Ulusal İhtilal
niteliğinde idi. (…) Diğer ihtilaller gibi,
düzensizlik içinde geçmedi. Bu bakımdan da Türk
Devrimi, büyük bir özellik taşımaktadır.
ihtilalcilere karşı olanlar yok edildi, savaşı
yürütecek güçte, yeni bir devlet kuruldu ve
sonunda, zafer sağlandı. Kurulan yeni devlet;
savaş sonunda, Osmanlı Düzenini, gene ihtilal
niteliği taşıyan kesin hareketlerle ortadan
kaldırdı. Dışa karşı yürütülen savaş, başarı
kazandığı için, bu ihtilal, örneğin Fransa’daki
gibi kanlı olmamıştır. Fakat, özü bakımından,
tam bir ihtilaldir. Kaldırılan Osmanlı Düzeni
yerine, yeni, akılcı ve ilerici bir sistem
geçirildi, işte, Türk Devriminin, en basit
çizgileriyle amacı; bu anlatılanları
gerçekleştirme olmuştur.”(2)
Tarihsel Akış; artık, bir devrim süreci içinde,
Ulusal Demokratik Devrimi ve onun, ihtilal ve
inkılap aşamalarını, sırasıyla ve kaçınılmaz bir
şekilde, Ulusumuzun önüne getirip koymuştu.
Mustafa Kemal; bunun bilincinde ve tarihin ender
yetiştirdiği en büyük Asker, Devrimci ve Devlet
Adamlarından birisi olarak, daha sonra, 1927
yılında vereceği Büyük Söylevinde, şunları
söyleyecekti: “Beliren Ulusal Savaşın tek amacı,
yurdu dış saldırıdan kurtarmak olduğu halde; bu
savaşın, başarıya ulaştıkça, Ulusal Egemenliğe
Dayanan Yönetimin bütün ilkelerini ve
kurumlarını, evre evre, bugünkü döneme kadar
gerçekleştirmesi, olağan ve kaçınılmaz bir Tarih
Akışı idi. Bu kaçınılmaz Tarih Akışını,
gelenekten gelen alışkanlığı ile hemen
sezinleyen Padişah Soyu; ilk andan başlayarak,
Ulusal Savaşımın, amansız bir düşmanı oldu.
Bu kaçınılmaz Tarih Akışını, ilk anda, ben de
gördüm ve sezinledim. Ama, baştan sonuna, bütün
evreleri kapsayan sezgilerimizi, ilk anda,
bütünüyle açığa vurmadık ve söylemedik. İleride
olabilecekler üzerine çok konuşmak, giriştiğimiz
gerçek ve maddi savaşa, boş kuruntular niteliği
verebilirdi; dış tehlikenin yakın etkileri
karşısında, üzüntü duyanlar arasında
göreneklerine, düşünme yeteneklerine, ruhsal
durumlarına uymayan olasılık içindeki
değişikliklerden ürkeceklerin, ilk anda
direnmelerine yol açabilirdi. Başarı için
kestirme ve güvenli yol, her evreyi, zamanı
geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve
yükselmesi için, esenlik yolu bu idi.
“Ben de öyle yaptım.” (3)
Ulusal Demokratik Devrim Sürecine girilmesinin
hemen ardından, bu devrim süreci’nin, İhtilal
Aşamasında, özellikle Büyük Millet Meclisinin
toplanma ve açılma çalışmalarının yapılacağı
günlerde, Padişah Soyu’nun girişimiyle,
Emperyalizm-Padişah-Osmanlı Hükümetleri
İşbirliği kurulacak ve bu işbirliğinin teşvik ve
tertipleri ile gerçekleştirilecek Karşı-devrim
Hareketleri olarak “Gerici Ayaklanma Dalgaları”,
Mustafa Kemal’in; onlara karşı da büyük bir
mücadele vermesini gerektirecektir.
Erzurum ve Sivas Kongrelerinin ardından;
imzalanan Amasya Protokolü ile üzerinde
anlaşmaya varılan, Osmanlı Meclis-i Mebusanı
seçimleri; 7 Kasım 1919 tarihinde Adana, Antep,
Aydın ve Maraş haricinde bütün vilayetlerde
yapılacak ve Mustafa Kemal, çoğunluğu sağlayan
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adayı
olarak, Erzurum Mebusu seçilecek, ancak bu
sıfatıyla, İstanbul’a hiç gitmeyecektir.
İstanbul’un, 16 Mart 1920 tarihinde Resmen
işgali ile artık, “(...) Ulus isteminin
temsilcisi olarak, bir örgüt yaratmak zamanı
gelmiş bulunuyordu, İtilaf Devletleri;
İstanbul’a ve Milletvekilleri Meclisine el
koymakla, Milletvekillerini tutuklamakla ve
bunları Malta Adasına göndermekle; Türk Ulusunu,
istemlerini dile getirecek bir kuruldan yoksun
bırakmışlardı. İstanbul Hükümetini, tutsak bir
duruma getirmişlerdi.
Atatürk’e göre, bu yeni meclis, Devlet Sistemini
değiştirmeye yetkili bir meclis olmalıydı. Bu
nedenle, “Kurucu Meclis” özelliği taşıması
gerekiyordu.Fakat, “Kurucu Meclis” deyiminin,
bazı kişilerce benimsenmediğini gördü.
Halkımızın alışmadığı, yadırgamak olasılığı
bulunan bu deyim yerine, “Olağanüstü Yetkili Bir
Meclis” deyimini kullanmayı, daha uygun buldu,
Bu kararını, 9 Mart 1920 günü İllere, Bağımsız
Sancaklara, Kolordu Komutanlıklarına bir genelge
ile bildirdi.”(4)
Mustafa Kemal’in, 22.4.1921 tarihinde yayımlanan
Hakimiyet-i Milliye gazetesine söyleyeceği
cümleleriyle ifade edersek; “16 Mart’taki feci
olay üzerine artık, İstanbul’a büsbütün kement
vurulmuş, millet ve memleket, başsız kalmıştı.
Onun istiklalini düşünmek ve kurtarmak için,
Ankara’da Milli bir Meclis toplamak lazım geldi.
Bu kanaat üzerine, lazım gelen çarelere
başvurduk. Böylece, geçen Nisan ortalarında,
Milletvekilleri, Ankara’da toplanmaya başladı…”
Bu arada; 5 Nisan 1920 tarihinde, yeniden
hükümeti kuracak olan Sadrazam Damat Ferit Paşa,
İngilizlerle işbirliği yaparak, Büyük Millet
Meclisinin faaliyetlerini engellemeye çalışacak,
bu amaçla, ayaklanmalar tertipleyecek, tüm
bunların yanı sıra; 11 Nisan 1920 tarihinde,
“Padişaha Karşı Ayaklanma Fetvası” bile
çıkarttırarak, bu fetva ile, Ulusal Mücadeleye
katılanların öldürülmelerinin caiz olacağını
bildirecektir.
O günlerde, “(..........) Ankara’da, Büyük
Millet Meclisi Toplantılarının başlamasının
gecikmesinden tedirgin olan Mustafa Kemal’e,
“her kerametin, meclisten beklenemeyeceğini”
söyleyen Yunus Nadi’ye, Mustafa Kemal’in verdiği
yanıt, son derece anlamlı ve Mustafa Kemal’in
kafasındaki yönetim biçimini açıklamak
bakımından, son derece önemlidir. “...Ben,
bilakis, her kerameti, meclisten
bekleyenlerdenim Nadi Bey!.. Bir devreye
yetiştik ki, onda, her iş, meşru olmalıdır.
Millet işlerinde meşruiyet, ancak, Milli
Kararlara istinad etmekle (dayanmakla), milletin
temayülatı umumiyesine (genel eğilimlerine)
tercüman olmakla elde edilir. Bence, meclis;
nazariye değil, hakikattir ve hakikatlerin en
büyüğüdür. Evvela meclis, sonra ordu Nadi Bey.!
Orduyu yapacak olan millet ve ona niyabeten
(onun adına) meclistir.
Bütün bu gelişmelerin ardından, Büyük “Millet
Meclisi, nihayet, 23 Nisan 1920 tarihinde
açılarak, çalışmalarına başlayacaktır.
Emperyalist İtilaf Devletleri tarafından, 14
Kasım 1918 de gerçekleştirilen İstanbul’un Fiili
İşgalinin; 16 Mart 1920 de, Resmi bir işgal
haline getirilmesi üzerine, “Mustafa Kemal, 16
Mart 1920 den sonra, İstanbul Hükümeti diye bir
şey tanımamaktadır ve son derece haklıdır. Zira,
“Resmen” işgal altında bulunan bir kentteki
hükümetin, yasal ve meşru bir iktidar
olamayacağı açıktır. Ulusun iradesine dayanan
yasal ve meşru iktidar, Ankara da, Türkiye Büyük
Millet Meclisinin çatısı altındadır ve Mustafa
Kemal de, bunun başındadır.(…)
Kafasındaki Meşru İktidarın; sadece Ulus
Egemenliğine dayanan bir iktidar olduğunu
söylediğimiz Mustafa Kemal’in, Ulusa ve Ulusun
Temsilcileri olan Türkiye Büyük Millet Meclisi
ve bu meclisin üyelerine olan büyük saygısını,
örneklemek istiyoruz.
Her şeyden önce, Erzurum ve Sivas
Kongrelerindeki havaya ve bu kongreler
sonrasında yayımlanan bildirilere baktığımız
zaman, Mustafa Kemal’in temel amacının;
kapatılmış bulunan Meclisi Mebusan Seçimlerinin
derhal yapılması ve hükümetin, Ulus
Temsilcilerinin Denetimi altına sokulması
olduğunu görürüz. Zaten, Sivas Kongresi
sonrasında, Damat Ferit Hükümeti, istifa etmek
zorunda kalacak ve seçimlere gidilecektir. Ve
İstanbul’un işgali üzerine, Mustafa Kemal’in
yaptığı çağrı ile Büyük Millet Meclisi,
Olağanüstü Bir Meclis olarak, Ankara’da
toplanacaktır.”(5)
“Millet Meclisi; sürekli oturumlar yaparak,
Yasama Görevine devam ediyordu.
İstanbul Hükümeti tarafından, Yabancı
Devletlerle yapılmış bütün antlaşmalar,
uzlaşmalar, ekonomik projeler, geçersiz ilan
edildi. Ülkenin bütün gelirleri, bu arada,
Padişaha ait Taşınmaz Mallar ve Dinsel Amaçlı
Vakıflar da, Ankara’nın yönetimi altına girdi.
Başkent; böylece, mali açıdan felce uğratılmış
oluyordu. İstiklal Mahkemesi adıyla bir Devrim
Mahkemesi kuruldu. Ankara Hükümetine karşı
girişilecek her eylem, sadece muhalefet
düzeyinde olsa dahi, vatana ihanet olarak ilan
edildi.”(6)
24 Nisan 1920 de ,T.BM.M.; Ankara’da, ikinci
toplantı gününde, Mustafa Kemal’i, başkanlığa
seçmiştir. Mustafa Kemal, yaptığı teşekkür
konuşmasında, şunları söylemektedir” …gerek
hayat-ı askeriye ve gerek hayat-ı siyasimin
bütün edvar (devirler) ve safahatını işgal eden
mücadelatımda (savaşımlarımda), daima, düstur-u
hareketim (eylem ilkem), irade-i Milliye’ye
istinad ederek (Ulusal İradeye dayanarak),
milletin ve vatanın muhtaç olduğu gayelere
yürümek olmuştur...”(7)
29 Ekim 1923 tarihinde resmen kurulacak olan
“Cumhuriyet; Türklerin, millet olarak
gerçekleştirmeye çalıştıkları Devrimci bir
kurumdur. Milli Kurtuluş Hareketinin de başarısı
ve ürünüdür. 23 Nisan 1920 de kurulan devlet;
yeni bir devlettir, modern bir devlettir. Bu
devletin şeklinin, Cumhuriyet olarak
adlandırılması, 29 Ekim 1923 de olmuştur. 23
Nisan 1920 de, yeni devlet kurulmakla beraber, o
gün, ismi telaffuz edilememiştir. Cumhuriyet;
yönetim olarak, fiilen başlamış ve uygulama
alanında etkin olmuştur.”(8)
2 Mayıs 1920 tarihi; gerçekte bir İhtilal
Meclisi olan Büyük Millet Meclisinde,
Mustafa Kemal’in, asıl amacını saklı tuttuğu bir
önergesi ile İlk Ulusal Hükümet’in kuruluş
tarihi olacaktır.Bu asıl amaç; bilindiği üzere,
tüm kurum ve kuruluşlarıyla, bir CUMHURİYET
REJİMİ’dir..
Cumhuriyet Rejimini kurma ve Emperyalizme karşı
savunma ve mücadele kasdı ile kurulan bu Ankara
Milli Hükümeti de, bir İhtilal Hükümeti’dir.
Ve İlk Ulusal Türk Devletinin, hemen ardından
kurulmuştur.
Bu hükümet, aynı zamanda, Büyük Devrimci Önder
Mustafa Kemal’in deyişiyle, “Ulusal Egemenlik
temeline dayanan bir Halk Hükümeti”dir.
Bir “Savaş Kabinesi” olarak da adlandırılan bu
hükümet ile birlikte, artık, İstanbul’daki
Osmanlı Hükümetinin karşısında, Ankara’da yeni
bir hükümet kurulmuş ve Anadolu, İstanbul’dan
ayrılmış olacaktır.
Ancak, Ankara’da bütün bunlar olurken, Osmanlı
Hükümetinin karşısında bu ilk Ulusal Hükümetin
kurulmasının üzerinden, henüz birkaç gün
geçtikten sonra, “İstanbul Birinci Örfi İdare
Harp Divanı; Mustafa Kemal, Kara Vasıf Bey, Ali
Fuat Paşa, Dr. Adnan (Adıvar), Halide Edip ve
Rüstem Bey için 11 Mayıs 1920 de Gıyabi İdam
Kararlarını vermiş, Padişah, 24 Mayıs’ta bu
kararları onaylamıştı.”(9)
Büyük Millet Meclisi Başkanlığının yanı sıra,
Hükümetin Başkanlığına da seçilen Mustafa
Kemal’in Yasama ,Yürütme ve Yargı Güçlerini
kendisinde toplaması ile ilgili olarak,
kendisine, “Diktatör” diyenler görülecektir.
Ancak bu; Tarihsel Gerçeklere uygun olmayan, çok
yanlış ve haksız bir nitelendirme idi. Bu tür
nitelendirmelere karşın, “hiçbir zaman, Halk
Temsilcilerine aldırış etmemek ya da onların
önemini azaltmaya kalkışmak gibi girişimlerde
bulunmamıştır. Hep, Parlamentoya dayandı, aynı
zamanda, ona egemen oldu; Parlamentoyu yüceltti;
çoğunluk kararlarına boyun eğdi, fakat her zaman
da, kararların, ödün vermeksizin, kendi istediği
doğrultuda alınmasını sağlamayı bildi. Çok ender
görülen bu politika ustalığı ile o, tepeden
tırnağa, Modem Tipte Bir Devlet Adamıdır.”(10)
“Kimileri de, Atatürk; yaradılıştan mağrur ve
mütehakkim adamdı, gerçek Demokrasinin
gerekleri, onun mizacına uygun düşmezdi.”
diyorlar. Gerçekten öyle miydi.? Atatürk’ün ani
öfkelerini, birdenbire verilmiş sert kararlarını
hatırlayanlar, bu görüşe hak vermekte acele
etmemelidirler. Son gününe kadar, hayatını ve
hareketlerini, yakından incelersek, varacağımız
kanaat şu olacaktır: Atatürk; Fransız
İhtilalinin hayranıydı. Bu ihtilalin felsefesi,
bütün fikirlerine, her zaman hakim olmuştur.
Samsun’a ayak basarken, kafasında yaşattığı
hayal, buydu. Yurdunda, Batı Demokrasilerine eş
bir Demokrasi Hayatı kurulup, gelişmedikçe,
kurtuluş olmayacağına inanıyordu. “Hakimiyet,
Kayıtsız Şartsız Milletindir.” formülü üzerinde,
bu kadar ısrar etmesi, açtığı devrin, bu
idealini gerçekleştirememiş olmasına rağmen,
sonuna kadar formülüne sadık kalması, bunu
açıkça gösterir.
“Atatürk; Milli Mücadeleyi, tam bir Demokrasi
İmanıyla hazırlamış, ilk Büyük Millet Meclisini,
bu imanla toplamıştır.”(II)
Büyük Millet Meclisinin açılması ile birlikte,
Osmanlı Düzeninin yıkılış süreci de, yeni bir
noktaya gelmiştir. Artık, Çağdışı kalmış bu
düzenin yerine, yeni ve çağdaş bir düzen, bütün
müesseseleri ve değerleri ile yerleşmeye
başlayacaktır.
Bu bağlamda; bazı birkaç hükmü yürürlükte kalmak
üzere, 1876 Tarihli Kanun-u Esasisinin temsil
ettiği, Eski Devlet Düzeni yerine; çok geçmeden,
yeni bir Devlet Düzeninin kuruluşunun ve bir
intikal döneminin ifadesi olan 20 Ocak 1921
Tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)
geçecektir.
Mustafa Kemal, 17 Mart 1920 tarihinde
hazırladığı, ancak, yayımlamaktan, bilinen
nedenlerle vazgeçtiği genelgesinde kullandığı,
“Kurucu Meclis” ifadesini, bu defa, 19 Mart 1920
tarihinde yayımladığı genelgesinde
kullanmayacaktır.Gerçekte ise; 23 Nisan 1920
tarihinde açılan Büyük Millet Meclisi, fiilen,
Kurucu Meclis olarak çalışacak ve Mustafa Kemal,
o gün ifade edemediği, meclisin bu niteliği
konusunda, kurulan yeni devletin 20 Ocak 1921
tarihli Anayasası ile ilgili olarak yapacağı bir
konuşmada,
“Meclisi aliniz (Yüce Meclisiniz), aynı zamanda,
bir Meclis-i Müessesan (Kurucu Meclis)
salahiyetini haizdir.(Yetkisine sahiptir.)
Mevcut Kanun-u Esasi’yi (Anayasayı) kaldırır,
yerine, yenisini koyabilir.”(12) diyecektir.
Büyük Millet Meclisi; işte bu Kurucu Meclis
niteliğinin gereği olarak bir İhtilal Anayasası
niteliğinde olan 1921 tarihli ilk Ulusal
Anayasa’yı kabul edecektir.
Böylece, Büyük Millet Meclisinin üstünlüğüne
dayanan bir ihtilal Yönetimi kurulacak ve yeni
devletin yönetim biçimi de, bu Anayasaya göre
düzenlenecektir.
Mustafa Kemal; Türkiye Büyük Millet Meclisinin
gayesi ile ilgili olarak, Ocak 1921 de, Daily
Expres Gazetesine, şunları söyleyecektir.”... Bu
meclisin gayesi; Milli Hudutlar dahilinde, Milli
istiklali temindir.Türk Kavmi, bir müstakil
mevcudiyet dairesinde, hukukun tasdikinden başka
bir şey istememektedir.”
Yeni kurulan bu ilk Ulusal Türk Devleti; son
Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kabul ettiği
Misak-ı Milli Sınırlarını esas alarak, ülke
bütünlüğü ve ulusal birliğe dayanılarak
kurulmuştur.
Ancak; Misak-ı Milli ile belirlenen ülke
toprakları, henüz, Emperyalizmin işgali
altındadır ve bu topraklar için, büyük bir
savaşın yapılması gerekmektedir.
Mustafa Kemal; Misak- Milli ile ilgili olarak,
10.1. 1922 tarihinde, Vakit Başyazarı Ahmet Emin
ile mülakatında “Misak-ı Milli; barış imzalamak
için en makul ve en asgari şartlarımızı kapsayan
bir programdır. Barışa ulaşmak için
öngöreceğimiz esasları kapsar...”,
Bir süre sonra, 17.2.1923 tarihinde, İzmir
İktisat Kongresini açış konuşmasını yaparken de,
“Misak-ı Milli; milletin tam istiklalini temin
eden ve bunu temin edebilmek için, ekonomik
alanda gelişmesine mani olan bütün sebepleri,
bir daha ve kesinlikle dönmemek üzere ortadan
kaldıran bir rehberdir” diyecektir.Türkiye Büyük
Millet Meclisinin yönettiği, Emperyalizme karşı”
İstiklal Savaşı; çetin, grift, muğlak, muazzam
bir savaştı. Yalnız bir ihtilal değil, yalnız
müteaddit cepheli bir harp değil; hem harp, hem
ihtilal, tarihte hemen hemen benzeri olmayan bir
İhtilal Harbi idi.
İhtilalin idaresi, siyasetin idaresi, harbin
idaresi, her biri ayrı ayrı, çetin bir işti.
Mustafa Kemal de; İhtilalci, Devlet Adamı,
Serdar; yani, Sivil Şef, Siyasi Şef, Askeri Şef
birleşmişler, Cromwell, Washington, Moltke onda
toplanmışlardı.
Mustafa Kemal; hem ihtilalin Siyasi Şefi, hem
İhtilal Harbi’nin Başkumandanı oldu; bu birleşme
sayesinde, Dış ve İç Politikayı, Stratejiyle
ahenkli kıldı ve her üçünü de, bükülmeyen
iradesiyle, zafer ve istiklal gayelerinin
hizmetinde kullandı.”(13)
“Kısaca ifade edersek; birbiri peşinden harp
felaketine uğramış, yanmış, yıkılmış bir vatan
en verimli parçaları düşman eline geçmiş,
bugünkü topraklarımız, kendimizi savunacak
ordudan mahrum, siyasi kararsızlık içerisinde
Kukla Bir Padişah Hükümeti….. yoksul ve
yarınından emin olmayan Türk Halkı!.
Atatürk; böyle bir durumda, Anadolu’da Milli Bir
Hükümetin kurulabileceğini ilk düşünen insandır.
Bu inancını tahakkuk ettirmek için, bir avuç
arkadaşı ile İstanbul’dan Anadolu’ya geçmiştir.
Bin bir güçlüğü yendikten sonra, yeni ve zinde
bir devletin (Türkiye Cumhuriyetinin) temelini
atmıştır. Bu husus, Atatürk’ün Siyasi Dehasına
kesin bir delildir ve çok büyük bir Devlet Adamı
oluşunun ifadesidir.
O, Ankara’da, Milli Hükümet kurma tarihi olan 23
Nisan 1920 yılından sonra, yoksul ve elinden
bütün imkanları alınmış bir milleti, Hürriyet
Bayrağı altında silaha sarılmaya davet etmiş, az
zamanda, maneviyatı yerinde, muntazam bir ordu
kurmaya ve bununla, iç isyanları bastırmaya,
Halife Ordusunu tepelemeye, dış düşmanları
denize dökmeye imkan bulmuştur.
Bu haliyle Atatürk; Tarihin yetiştirdiği
müstesna bir asker olarak, bütün dünyanın
takdirini kazanmıştır. (14)
23 Nisan 1920 tarihinde açılan Büyük Millet
Meclisi ile “(…)Türk Milletinin Tarihinde, yeni
bir devre açılmış; Demokratik Devletin Temeli, o
gün, Ankara’da atılmıştır. Millet iradesinin
eseri olan Büyük Millet Meclisinin üzerinde
hiçbir güç yoktur. Vatanın ve Milletin
kurtuluşunu, Mustafa Kemal’in başkanlığındaki bu
meclis gerçekleştirecektir.
Önce, milletin birliğini sarsan ve düşmana
yönelinmesi gereken Milli Kuvvetleri meşgul eden
ayaklanmalar bastırılmıştır. iç Cephe
kuvvetlendirildikten sonra, kurulan düzenli
Orduyla, işgal Kuvvetlerine karşı verilen bir
seri muharebe, kesin zaferle sonuçlandırılmış ve
vatan, düşmandan temizlenmiştir.(15)
Bu Ulusal Demokratik Devrim Süreci içinde;
Emperyalist amaçlar taşıyan ve “Türkiye üzerinde
hak gören yabancı ülkeler, ancak, Komutan
Mustafa Kemal Paşa’nın karşısındaydılar.
Ama, Mustafa Kemal olarak, yani, Devrimci
Niteliği içinde; onun gerçek düşmanları, son
yüzyılların birikimi içinde yozlaşmış
Osmanlılıktı.”( 16)
Anadolu’da, Ankara’da, Büyük Millet Meclisi’nin
açıldığı gün olarak 23 Nisan 1920 tarihi:
Ulus Egemenliğine zorla el koymuş olan
Osmanoğulları’nın Ferdi Saltanatına ve onun
idare biçimine; diğer bir deyişle, kahredici
istibdadına karşı; mukaddes silahın çevrildiği
ve Ulusça ayaklanılarak, bir Ulusal ihtilal ile,
Saltanatın fiilen yıkıldığı,
Ulusal Egemenliğin ve bu egemenliğe dayanan İlk
Ulusal Devletin kurulduğu, bu niteliğiyle de;
Türk Ulusu’nun, kendi yazgısının sorumluluğunu
doğrudan doğruya yüklendiği, ve Milli iradenin
Hakimiyeti ile kendi kendisini yönetmeye
başladığı bir gündür.
Böylece, bu tarihte, adeta; büyük Devrimci Halk
Ozanı Pir Sultan Abdal’ın, Sivas’ta kendisini
yakalatıp astıran Hızır Paşa için:
“Yürü bre Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin Padişahın
Ola ki bir gün devrilir.” sözleri ile,
Büyük Selçuklu Devletinin ünlü veziri Nizam-ü1
Mü1k’ün, eseri “Siyasetname”sinde işaret ettiği”
Türkmen’e dikkat edesin Hakanım!.. Devlet Kurucu
Kavim’dir.Devletinin, devleti olduğundan kuşkuya
düşerse, seni devirir, yenisini kurar.” sözleri,
Büyük Devrimci Mustafa Kemal’in önderliğinde,
artık gerçekleşmiştir.
Mustafa Kemal; 1.11.1920 tarihinde, Ankara Zabit
Namzetleri (Subay Adayları)Talimgahının ilk
mezunlarının diploma töreninde, Büyük Millet
Meclisinin açılışına giden ve parlak bir
geleceğe doğru uzanan bu Ulusal Demokratik
Devrim sürecini, şöyle ifade edecektir.
“Efendiler!
Garbın (Batı) hiç bir vakit affedemeyeceğimiz
zalimleri, memleketimiz Türkiye’yi parçalamak,
bu topraklarda yaşayan milletimizin haysiyetini,
istiklalini paymal etmek (ayak altına almak,
çiğnemek) için verdikleri asırlık kararı, en
nihayet, mevki-i tatbike (uygulamaya) koyarken;
milletimiz, bugün, cihana şamil (dünyayı
kapsayan) İnkılabat (inkılaplar) ve İhtilalat
(İhtilaller) içinde, mevcudiyetini muhafaza
lüzumuna kanidir. (…) Millet, kendilerine bütün
zalim nazarlar (bakışlar) ve feci teşebbüsler
karşısında, ciddi, hakiki mevcudiyetle ayaklandı
ve bunun neticesi olarak, Ankara’da, Büyük
Millet Meclisi vücude geldi.”(17)
Yine, Mustafa Kemal, 23 Nisan 1922 tarihinde, 23
Nisan Tarihi’nin anlam ve önemi ile ilgili
olarak, Yenigün Muharririne vereceği bir
demecinde,
“23 Nisan; Türkiye Milli Tarihi’nin başlangıcı
ve yeni bir dönüm noktasıdır. Bütün bir dünyanın
düşmanlığına karşı duran Türkiye Halkı’nın,
Türkiye Büyük Millet Meclisini vücude getirmek
hususunda gösterdiği harikayı ifade eder.”
diyecektir.
İşte, bu Büyük Millet Meclisi; 21 Ekim 1920
tarihinde, altında B.M.M. Reisi olarak Mustafa
Kemal imzası olan şu beyannamesini
yayınlayacaktır.
“Büyük Millet Meclisi Beyannamesi:
Emperyalist Devletlerin, devlet ve milletimizin
hayatına, açıkça kasdetmeleri neticesinde, meşru
müdafaa için, Türkiye Büyük Millet Meclisi;
şimdiye kadar, muhtelif vesilelerle, açık ve
zımni olarak ilan ettiği maksat ve mesleğini,
bir kere daha, bütün cihana arz için, şu
beyannameyi neşreylemeyi lüzumlu görmüştür.
Türkiye Büyük Millet Meclisi; milli hudutları
içinde, hayat ve istiklalini temin ve Hilafet ve
Saltanat Makamını kurtarmak yemini ile teşekkül
etmiştir.
Bundan dolayı; hayat ve istiklalini tek ve
mukaddes emel bildiği Türkiye Halkını,
Emperyalizm ve Kapitalizm’in zor ve zulmünden
kurtarmak, irade ve hakimiyetinin sahibi
kılmakla, gayesine ulaşacağı kanaatindedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi; milletin hayat ve
istiklaline suikast eden Emperyalist ve
Kapitalist Düşmanların tecavüzlerine karşı
müdafaa ve bu maksada karşı hareket edenleri
tehdit azmi ile kurulmuş bir iradeye sahiptir.
Emir ve kumanda salahiyeti, Büyük Millet
Meclisinin manevi şahsiyetindedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi; halkın, öteden
beri maruz bulunduğu sefalet sebeplerini, yeni
vasıtalar ve teşkilat ile kaldırarak, yerine;
refah ve saadet koymayı, başlıca hedef addeder.
Bundan dolayı ziraat, maarif, adliye, maliye,
iktisat ve vakıflar işlerinde ve diğer
meselelerde içtimai kardeşlik ve yardımı hakim
kılarak, halkın ihtiyaçlarına göre tesisler
vücuda getirmeye çalışacaktır.
Bunun için de; siyasi ve içtimai prensiplerini,
milletin ruhundan almak ve tatbikatta, milletin
temayül ve geleneklerini gözetmek fikrindedir.
Bu itibarla; Türkiye Büyük Millet Meclisi;
memleketin idari, içtimai ihtiyaçlarına ait
hükümleri, yavaş yavaş tetkik ve kanun şeklinde
tatbik eylemeye başlamıştır.
Allah yardımcı olsun.
21 Teşrinsani (Ekim) 336 (1920)”(18)
Büyük Millet Meclisinin en yaşlı üyesi olması
nedeniyle, gerek, Sinop Milletvekili Şerif
Bey’in, Mustafa Kemal Paşa tarafından kaleme
alınarak kendisine verilen Büyük Millet
Meclisini açış konuşmasında,
“(…) gerek daha sonra, Meclisçe halka yayımlanan
bildiri de ve en sonra, Halifeye gönderilen
yazıda ve “Şer’iyye Encümeni Bildirisinde; hep,
“Hilafet ve Saltanat Makamına Sadakat”tan söz
edilmiş ise de, bu; yüzyıllardan beri,
Saltanatı, doğal hatta Tanrısal ve kutsal bir
kurum olarak başında görmeğe alışmış olan halkı,
kuşkulandırıp, onun, Kurtuluş Savaşına karşı
çıkmasına meydan vermemek için kullanılan bir
taktikti.
Yoksa, Mustafa Kemal; artık çürümüş bir
Sultanlık Kurumuyla, Türkiye’nin
yönetilemeyeceğini görmüş ve buna son verme
konusundaki kararını, çoktan vermişti.”(19)
Nitekim, 24 Nisan 1920 günü, Mustafa Kemal; ilk
Ulusal Hükümetin kurulması için meclise sunduğu
önerge nedeniyle yaptığı konuşmasının bir
yerinde; yüksek mecliste yoğunlaşan Ulusal
iradeden söz ederken, bu meclisin, taşıdığı
olağanüstü yetki ile ülke ve Hilafetin
kurtuluşunu sağlamak, savunmak görev ve yetkisi
ile kurulduğunu belirtirken, artık, yüksek
meclisin üzerinde bir güç olmadığını da açık bir
şekilde söylemiştir..
Yine bu konuşmasında; maddi ve manevi
sorumluluğun, Heyet-i Temsiliye’den alınarak,
artık meclisin yüklenmesi gerektiğini, ısrarla
belirtmiş, sunduğu bu önergenin kabul
edilmesiyle birlikte, meclis, böylece, ulus
işlerine doğrudan el koyarak, ulusal iradeyi
egemen kılmak üzere ilk Ulusal Hükümeti
kurmuştur.
Mustafa Kemal, bu konu ile ilgili olarak, daha
sonraki yıllarda vereceği “Büyük Söylev”inde,
şunları söyleyecektir.”Efendiler!..., Meclise
teklif ettiğim mühim bir husus da, Hükümet
Teşkili meselesiydi.Bu meselenin ve buna dair
teklifle bulunmanın, o devir için ne kadar nazik
olduğunu, takdir buyurursunuz.
Hakikat; Osmanlı Saltanatının ve hilafetin,
münkarız ve mülga olduğunu düşünerek, yeni bir
devlet kurmaktan ibaret idi.
Fakat, vaziyeti, olduğu gibi telaffuz etmek,
maksadın, büsbütün ziyanı mucip olabilirdi.
Böyle bir hükümet; hakimiyeti milliye esasına
müstenit Halk Hükümetidir. Cumhuriyettir.”(20)
Büyük Millet Meclisi açıldığında, yabancıların
elinde “baskı ve zor altında” ve “mazur” olarak
kabul edildiği için, hukuki durumunun tayini,
ilerideki bir tarihe bırakılan ve bir prensip
olarak, Makam-ı Hilafet ve Saltanatı kabul
edilen” Padişah Vahidettin için de, 30 Ağustos
1922 tarihinde Emperyalizme karşı Büyük Zaferin
kazanılmasının hemen ardından, çaresine
bakılacağı vakit, artık gelmiş olacaktır.
“1920-1923 yıllarında, Atatürk; Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanıdır.
Olağanüstü, kendine özgü bir İhtilal Meclisidir
bu… Tüm Yasama, Yürütme, Yargı Yetkilerini
elinde toplamıştır. Çetin bir Kurtuluş Savaşı
yürütür.
Atatürk; bu savaşın, tartışmasız lideridir.
Kendi yarattığı devletin, başıdır. Sonra,
yeniden kurduğu Türk Ordularının
Başkomutanlığını yüklenir ve orduları, Büyük
Zafere götürür. İhtilal Lideri, Devlet Kurucusu,
Vatan Kurtarıcısı, Muzaffer Başkomutan,
Bağımsızlık Önderi olarak dünyaya ün
salmıştır.”(21)
Mustafa Kemal; Büyük Millet Meclisinin açılışı
ve yeni Türk Devletinin kurulması ile birlikte,
fiilen kaldırılarak devrilmiş olan Osmanlı
Egemenliğinin (Saltanat); resmen (Hukuki olarak
da) kaldırılması için 1 Kasım 1922 tarihinde
yapılacak olan Büyük Millet Meclisi
toplantısında,
“Egemenlik ve Saltanat; hiç kimse tarafından,
hiç kimseye, Bilim gereğidir diye, görüşmeyle,
tartışmayla verilemez.
Egemenlik; güçle, erkle ve zorla alınır.
Osmanoğulları; zorla Türk Ulusunun Egemenliğine
el koymuşlardı.
Bu yolsuzluklarını, altı yüz yıldan beri
sürdürmüşlerdi. Şimdi de,Türk Ulusu, bu
saldırganlara, artık yeter, diyerek ve bunlara
karşı ayaklanarak, egemenliğini, kendi eline
almış bulunuyor.
Bu bir olup bittidir.
Söz konusu olan; ulusa egemenliğini bırakacak
mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir.
Sorun; olup bitmiş bir gerçeği, yasa ile
saptamaktan başka bir şey değildir.
Bu, kesinlikle yapılacaktır.
Burada toplananlar, Meclis ve herkes, sorunu
doğal bulursa, sanırım ki uygun olur.
Yoksa, yine; gerçek, yöntemine göre
saptanacaktır, ama, belki, birtakım kafalar
kesilecektir.!” (22) diyecektir.
Ve Saltanat kaldırılacaktır.
“Mustafa Kemal için asıl kurtuluş; düşmanın da
ülkeyi işgaline neden olan yoksulluğa ve
cehalete karşı verilecek savaştan, başarıyla
çıkmakla gerçekleştirilebilirdi.
Bu hedef doğrultusunda, vakit geçirilmeden,
milleti geri kalmışlıktan kurtaracak siyasi,
sosyal, ekonomik, hukuki ve kültürel alanda
inkılaplar yapılmıştır. Bu inkılaplarla; Türk
Devleti ve Milletini, yıllardır geri bırakan
müesseseler ve düşünce yapısı değiştirilmiş,
yerine, ilmin ve aklın rehberliğinde, sürekli
yenileşme, çağdaşlaşma egemen kılınmıştır”(23).
Mustafa Kemal; Türk Devrimi ile ilgili
değerlendirmesini, İnkılap kelimesini, Devrim
anlamında kullanarak, 1925 yılında, Ankara Hukuk
Fakültesini açarken, şöyle yapacaktır.
“Bu İnkılap (Devrim); kelimenin vehleten
(birdenbire, ilkin) ima ettiği İhtilal
manasından başka, ondan daha vasi (geniş) bir
tahavvülü (değişmeyi) ifade etmektedir.”(24)
Eskiden olduğu gibi, günümüz diliyle de, bu
geniş değişmeye, yine, İnkılap denilmekte..
“Atatürk’ün, belki de en kuvvetli
cephesi; İnkılapçılık Vasfıdır.
Zira o; 600 yıldan fazla, Tek İnsan İdaresinde
yaşamı Ş ve bir Orta Zaman Düşünüşünden ileri
gidememiş bir milleti, 15 yıllık iktidarı
zamanında, Batı Uygarlığına kavuşturmuş
insandır. Bu haliyle Atatürk; Tarihin ender
yetiştirdiği bir dehadır.(25)
Devrinin ünlü bir Biyografı Üstadı Emil Ludwig,
onun için, “hükümlerinde; yaşanacak devirlere de
ışık olmuş adam” diyecektir.
“O; hep milletine hizmet eden biri oldu, böyle
biri olmaktan başka bir şey de istemedi.
Başarısının bütün sırrı da, buradadır.”(26)
DİPNOTLAR
(*) İçişleri Bakanlığı Planlama Uzmanı,
Amasya.
(1) Orhan Koloğlu,”Mazlum Milletler
Devrimleri ve Türk Devrimi”, Çaba Matbaası, 1.
Kitap
(2) Ahmet Mumcu, “Tarih Açısından Türk
Devriminin Temelleri ve Gelişimi”, İstanbul 1979
(3) Mustafa Kemal Atatürk, Söylev”Nutuk, Dil
Derneği Yayını, İstanbul 1998,
(4) Mustafa Kemal Atatürk,Söylev”Nutuk, Dil
Derneği Yayını, İstanbul 1998,
(5) Toktamış Ateş, “Türk Devrim Tarihi”,Güryay
Matbaası, İstanbul 1984
(6) Dagobert Von Mikusch, “Gazi Mustafa
Kemal, Avrupa ile Asya Arasındaki Adam”
(7) Toktamış Ateş, a.g.e.
(8) Hamza Eroğlu, “Türkiye Cumhuriyeti 78.
Yılında”, İlk Hedef Dergisi Cumhuriyet Özel
Sayısı, Ekim 2001, Sayı 1
(9) “İhtilaller ve Darbeler Tarihi”,
Hürriyet Ofset Matbaacılık, İstanbul
(10) Dagobert Von Mikusch, a.g.e
(11) Yaşar Nabi, “Atatürk Yolu”, 3.8., Bahar
matbaası, İstanbul 1974
(l2) “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I”
(13) Ali Fuat Erdem,”Mustafa Kemal Atatürk”,
Atatürk ve Gençlik Dergisi, Ayyıldız Matbaası,
Ankara 1963
(14) Şükrü Saraçoğlu, “Atatürk ve Eseri”,
a.k.
(15) “Atatürk’ün Samsun’a Çıkışı ve Kurtuluş
Savaşı’nın Başlatılmasına Dair
Belgeler”,Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik
Etüd Başkanlığı (ATASE) Yayını”, Ankara 1999
(16) Özdemir Nutku,”Söylev’in Oyun Durumuna
Getirilmesi ve Sahne Yorumu”,Türk Dili, Aylık
Dil ve Yazın Dergisi, Söylev Özel Sayısı, Kasım
1977, Sayı 314
(17) Sadi Borak-Utkan Kocatürk,”Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri,Tamim ve Telgrafları”,
Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1972
(18) Samet Ağaoğlu,”Kuvayl MilIiye Ruhu”,
2.B., Sistem Of set, İstanbul 1999
(19) Hıfzı Veldet Velidedeoğlu,”Devirden
Devire”, L.B., c.l., Bilgi Basımevi, Ankara 1974
(20) “Kazım Karabekir-Paşaların Kavgası”,
Atatürk-Karabekir”,Yayına Hazırlayan:İsmet
Bozdağ, Metinler Matbaacılık, İstanbul 1991
(21) Bilal N.Şimşir, “Atatürk İle Yazışmalar
i (1920-1923)”Başbakanlık Basımevi, Ankara 1981
(22) Mustafa Kemal Atatürk, Söylev "Nutuk”,
(23) “Atatürk’ün Samsun’a Çıkışı ve Kurtuluş
Savaşının Başlatılmasına Dair Belgeler”
(24) Herbert Melzig,”Atatürk’ün Başlıca
Nutukları (1920-1938), Ülkü Matbaası, İstanbul
1942
(25) Şükrü Saraçoğlu, a.g.yz.
5
Dagobert Von Mikusch, a.g.e.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |