|
MÜDAFAA-İ HUKUK’UN TARİHİMİZDE YERİ
AV. ŞIHÇA YAVUZ*
Giriş
Müdafaa-i Hukuk; yakın tarihimizde önemli yeri
olan bir düşünce ve aksiyonun adıdır. Bu
hareketin ve düşüncenin ne zaman, nasıl bir
ortamda oluştuğunu mercek altına alıp
incelemekte yarar var. Önce “Müdafaa-i Hukuk-u
Milliye”nin açılımı üstünde duralım. Hukuk hak
sözcüğünün çoğulu olup, Müdafaa-i Hukuku
Milliye; Ulusal Hakların Savunması anlamındadır.
Bu sınırlı açıklamanın bu oluşumu anlatmaya
yeterli olmadığı açıktır. Tarihi bir oluşumu dar
sözlük kalıpları içinden çıkarıp onu, tarihteki
yerini saptayıp bulunduğu ortamda değerlendirmek
daha doğru olur. Müdafaa-i Hukuk, yurdumuzun
işgali sonunda doğan bir kuruluştur.
Bağımsızlığını yitiren bir ulusun bağımsızlık
mücadelesini başlatan bir oluşumdur. Bağımsızlık
Savaşı siyasal olgunluğa erişmiş milletler için
bir haktır. Bu hakkın savunulması yurtta,
yurttaşlar arasında örgütlenerek olur.
Bağımsızlık, tarihte hep var olmuş ulusun
olmazsa olmazlarındandır.Vazgeçilmez bir haktır.
İşgal altındaki bir ulusun ulusal dayanışma ruhu
içinde birleşip bir araya geldiği derneğin tarih
içindeki yerini özet olarak saptamanın tam da
zamanıdır diye düşünüyoruz.
Kuruluş
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Birinci Dünya Savaşı
sonunda, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Silah
Bırakışması’ndan yaklaşık bir ay sonra kuruldu.
Mondros ve onu izleyen Sevr anlaşmaları ile
Osmanlı “devlet” vasfını yitirerek dışa karşı
sessiz, teslimiyetçi, iktidarsız bir duruma
düştü. Ülke hemen baştan başa işgal edildi.
İçinde bulunulan durumdan kurtuluş için çözüm
yolu olarak iki görüş ortaya atıldı. Bunlardan
muhafazakar görüş yanlıları; işgalin sabır ve
sükunla karşılanması gerektiği, hakkın sulh
konferanslarında aranacağı üstünde duruyorlar,
saltanat ve hilafetin himaye ile korunacağına
inanıyorlar, sömürgeleşmeyi tevekkülle
karşılıyordu. Büyük devletlerin himayesini
gerekli gören bu görüş politik bir çizgi olarak
acıdır ki günümüze kadar gelmiştir. Buna
karşılık o günkü ifadeyle inkılapçılar; devletin
niteliğinin mütareke döneminde tamamen eridiğini
Türklerin bağımsız devlet halinde yaşama
hakkının dışa karşı korunması gerektiğini, Türk
halkının vatanını bizzat kurtarması ve bu uğurda
gerektiğinde silahlı mücadeleye atılmasının günü
geldiğini savunuyor, bağımsızlığın, kurtuluşun,
mücadele azmi ve irade ile başarılacağına
inanıyordu. Bu görüşü paylaşanlar, Mondros Silah
Bırakışması’ndan bir ay sonra, 2 Aralık 1918
günü Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti’ni
kurdular.(1)
Müdafaa-i Hukukun kurucuları ve kuruluş
günlerine ilişkin kanımca en önemli kaynak Nutuk
ile Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurucusu
Cevat Dursunoğlu’nun Milli Mücadelede Erzurum
adlı kitabıdır. Konumuzla ilgili ayrıntılı
bilgiyi C. Dursunoğlu’nun kitabında buluyoruz.
Bu esere göre, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin
reisi, eski Bitlis Valisi Harputlu Nedim Bey
adında yaşlı bir zattır. Kurucu üyelerin
diğerleri; Beyrut eski Valisi Süleyman Nazif,
Diyarbakırlı İsmail Hakkı, Diyarbakır mebusu
Feyzi, Sivas mebusu Rasim, Sivaslı genç bir
yedek subay olan Abdülmuttalip ve yine genç bir
yedek subay olan Diyarbakırlı Cavit
Beylerdir.(2)
İlk Adım
C. Dursunoğlu, anılarında cemiyetle olan ilk
ilişkisini şöyle anlatıyor: “Kendimi takdim
ederek cemiyet emrinde çalışmaya geldiğimi
söyledim. Bu cemiyetin ruhi muharriki Süleyman
Nazif’ti. Genç bir unsurun arzı hizmetinden
memnun oldu. Derhal beni aralarına aldılar.”
Devamla “O günkü müzakere Seyit Abdülkadir’in
kurduğu “Kürt Teali Cemiyeti”nin Şark
vilayetlerinde meydana getirilmesi istenen
birliği bozacağı hakkında idi. Ertesi gün, bu
cemiyetin merkezine gittik. Cemiyetin reisi
ayandan Seyit Abdülkadir’le beraber üç genç,
hazırdılar. Bu gençlerden birisini tandım.
Bitlisli Yüzbaşı Emin ile Şark cephesinde
tanışmıştım. O zaman Türkçü idi. Burada Kürt
Muhtariyeti fikri güden bir cemiyette Emin’i
görmek bende büyük bir hayret uyandırdı. Öbür
ikisi pürüzsüz Türkçe konuşan varlıklı iki
İstanbul çocuğu idi. Bu iki gencin o zaman iki
kelime Kürtçe bilmediklerine eminim. Kendilerini
dilini bilmedikleri, yurtlarını görmedikleri bir
kavmin “muhayyel taht”ının adayları
sayıyorlardı. Bizi çok soğuk bir yüzle
karşıladılar. Süleyman Nazif, bunların durumuna
aldırmayarak, Şark vilayetlerinin üzerinde kötü
ihtiraslar dolaştığını, Ermenilerin yurdumuza
göz diktiğini bu durum karşısında Müslüman
hakimiyetinin devamının ancak bu bölge halkının
gösterecekleri birlikle mümkün olacağını Kürt
Teali Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurulmasının
Kürt’le Türk’ü birbirinden ayıracağını, halbuki;
bizim kurduğumuz “Müdafaa-i Hukuk-i Milliye
Cemiyetinin hiçbir kavmi ayrılık gütmeksizin,
Türk-Kürt ayırmaksızın bütün bu vilayetler
halkını içine alabileceğini kuvvetli bir mantık
ve canlı bir dille anlattı.”(3)
Görüldüğü gibi Müdafaa-i Hukuk; günümüzde de
gündemde olan bu soruna bir iç mesele olarak
bakmış ayrımcılık yapmadan kardeşlik,
yurttaşlık, vatandaşlık bağları içinde görüp
değerlendirmiştir.
Genel Merkez
Türkiye Cumhuriyetinin temelindeki harç olarak
gördüğümüz Müdafaa-i Hukukun ilk genel merkezi
yurtseverler için kutsal yerlerdendir.
İlgilenenleri düşünerek Cemiyetin yerini daha
yakından tanıyalım. Genel Merkez İstanbul’da
ünlü Sultanahmet Miting alanına bakan Divan
Sokak’tadır. Bugün dış kapı numarası 46’dır.
Bina önceleri Müdafaa-i Milliye Sepet Fabrikası,
sonra Sağlık Müzesi, şimdi Sağlık Grup
Başkanlığı Dairesi olarak kullanılıyor.
Müdafaa-i Hukukçu Cevat DURSUNOĞLU cemiyetin bu
merkezinden aldığı yetki belgesi ile Erzurum
şubesini kurmak için Şam vapuru ile İstanbul’dan
Trabzon’a geliyor. Yazar Trabzon’dan Erzurum’a
gidişini yollarda başlığı altında şöyle anlatır:
“Yollar, Rus ordusunun çeşitli döküntüsüyle dolu
idi. Köylerin çoğu boştu. Halkın pek azı
yurtlarına dönebilmişlerdi. Bunlar da birer
virane olan evlerine yerleşmeğe çalışıyor,
günlük geçim derdiyle çırpınıyorlardı. Hele
Gümüşhane’den öteye karşı sertleşmeye başlayan
amansız iklimde yoksul halkın durumu hakiki bir
afet halini almıştı. Köylerde od yok, ocak yok.
Geçen dört yılın çetin kış savaşlarında insan
eti yemeğe alışan kurtlar geceleri sürülerle
dolaşıyor ve insanlara saldırıyorlardı. Biz
ancak kafileler halinde ve günde on beş yirmi
kilometre yürüyebiliyorduk. İklim şiddeti, savaş
sonrası musibeti yetişmiyormuş gibi bir de
hükümetsizlik felaketi her tarafa çökmüştü.
Memleketin şirazesini ancak bu sınır vilayetleri
halkının siyasi olgunluğu ve sağ duyusu
koruyordu. Bu kötü şartlar altında birçok günler
yavan ekmek dahi bulamadan han viranelerinde
ışıksız ve ateşsiz geceleyerek çeşitli
güçlüklerle yirmi bir günde Erzurum’a
varabildik.”(4)
Bu alıntı; yirmi bir günlük yolculuğun on yedi
satırla anlatımıdır. Anadolu’nun 1918’de çekilen
fotoğrafıdır. Aynı zamanda bir Müdafaa-i
Hukukçunun görev bilincinin metne yansımasıdır.
Kongreler
Müdafaa-i Hukuk deyince, hemen kongreler ve
kongrelerde alınan kararlar akla gelir. Gerek
Milli Mücadele tarihimiz, gerekse Anayasa
Hukukumuz açısından kongreler üstünde durulmaya
değer bir konudur. Prof. Dr. Bülent Tanör’ün
“Türkiye’de Kongre İktidarları” bu alanda
yapılan en ciddi yayındır.(5) Yazar kongre
hareketlerinin nirengi noktalarını titizlikle
ortaya koymuş kongre örgütlenmelerinin hangi
ihtiyaçtan doğduğunu inceleyerek tüm soru
işaretlerinin yanıtını araştırmıştır.
C. Dursunoğlu, merkezden aldığı yetki belgesine
dayanarak Erzurum Şubesinin kuruluş
çalışmalarına başlar. Anlamlı ve heyecanlı
kongrelerin başında Erzurum Kongresi ve Sivas
Kongresi gelir. Bu arada yurdun birçok yerinde
kurulan Muhafazaa-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi
benzer örgütlerin de kongreleri yapılır.
Bağımsızlık Savaşının ünlü komutanlarından
Mareşal Fevzi Çakmak hasta yatağında Dr. Orhan
Remzi Kazancıgil’e o günleri şöyle anlatıyor:
“Eğer Mondros Mütarekesi’ni takip eden aylarda
bir tayyareden Anadolu’ya bakarsanız yer yer
yanan ateşler görülecektir. Bunlar ışıldayan
çoban ateşleridir. Bunlar Müdafaa-i Hukuk
ateşleridir. Bu ateşleri birleştirecek bir alev
lazımdı. İşte onu Mustafa Kemal Paşa’nın
meşalesi temin etti.” (6)
23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi, 4-12 Eylül
1919’da Sivas Kongresi yapılır. Sivas Kongresi
sırasında 7 Eylül 1919 günü Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti olarak birleşirler. 11 Eylül 1919’da
Müdafaa-i Hukuk Kongresi aralarından Temsilciler
Heyeti seçer.
23 Nisan 1920’de; Temsilciler Heyeti, Mebusan
Meclisi üyeleri ve Anadolu’dan gelen
milletvekilleri Ankara’da ilk BMM’de
toplanırlar. Dünyamızda gücünü ulusal iradeden
alan ilk bağımsızlık savaşı başlatılır.
Emperyalizme karşı başlatılan bu ulusal savaşın
komutanı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin üyesi,
kongre başkanı Mustafa Kemal’dir.
2 Aralık 1918 de kurulan Müdafaa-i Hukuk
Hareketinin varlığı hukuksal anlamda 23 Nisan
1920’ e kadar tarihsel işlev açısından Halk
Fırkası kuruluş tarihi olan 9 Eylül 1923’e kadar
sürmüştür. İlk Müdafaa- i Hukuk Cemiyetinin sona
erdiği tarih ne olursa olsun işlevi etkisi hep
devam etmiştir. Müdafaa-i Hukuk abartısız
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş harcıdır.
Cumhuriyet kültürünün doğmasına, ulusal bilincin
yerleşmesine kaynak olmuştur.Özetle bu akım
ulusumuzun kimliğine kişiliğine işleyerek
günümüze kadar gelmiştir.
Mondros ve Sevr
Tarihimizde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin işlevini
saptamak için Mondros ve onu izleyen Sevr
Antlaşmasının maddelerinin altı çizilerek
okunmalıdır. Dünü ve bugünü doğru anlamak ve
yorumlamak için buna gereksinim var. Her iki
metinde de bulunduğumuz coğrafyada emperyalist
devletlerin özlemleri, niyetleri, çıkarları ve
paylaşım hesapları yatıyor. İçinde bulunduğumuz
bölge dün zengin enerji kaynakları ve stratejik
konumu nedeniyle hep ilgi odağı idi. Bugüne de
aynı nedenle ilgi odağıdır. Bu coğrafyada dün
imparatorluğun parçalanmasına, bugün de Türkiye
Cumhuriyeti’nin bölünmesi amaçlı hesaplar
yapılıyor. Mondros ve Sevr’de 1918’in
emperyalistlerinin Ortadoğu planları vardı.
Bugün de günümüz emperyalistlerinin Büyük
Ortadoğu Projesi vardır. Dün bu planı uygulamak
için içte ve dışta yandaş aradılar kolayca
buldular. Savaş öncesi, savaş sırası ve
sonrasında planlarını uygulamak için karar
organlarını ve itiraz odaklarını etkisiz hale
getirmek için yerli işbirlikçilerini harekete
geçirdiler. Bugün de Büyük Ortadoğu Projesini
uygulamak için yerli işbirlikçiler arıyorlar ve
buluyorlar. Buldukları dışa karşı servislerini
ustaca yapıyorlar.
Birinci Dünya Savaşı’nı bitimini izleyen
tarihlerde yayınlanan gazete başlıklarını
okuduğumuzda yerli basının emperyalizme verdiği
destek görülür. Söyleşilerde ve köşe yazılarında
sık sık “mütareke basını”ndan söz edilir.
Mütareke basını deyip geçmeden bunu somut
örneklerle anlatmakta yarar var:
Yerimizin sınırlı olmasını dikkate alarak
Mondros ve Sevr’i izleyen ve Ulusal Bağımsızlık
Savaşı başlaması sırasında ve sonrasında o dönem
gazetelerin çarpıcı başlıkları aşağıdadır.
Peyam-i Sabah
“Mustafa Kemal ne yaptı? İsyan!” (2 Ağustos
1919)
“Yalancı milliyet davası, şer-i şerif’e
aykırıdır.” (Ali Kemal, 11 Nisan 1920)
“İdam! İdam! İdam! Mustafa Kemal cezasını
bulacak.” (Ali Kemal, 25 Nisan 1920)
“Milli hareket boşa gitmeye mahkumdur.” (Sait
Molla, 1 Mayıs 1920)
“Mustafa Kemal’in maskaralıkları“ (Ali Kemal, 7
Mayıs 1920)
“Mustafa Kemal ve hempalarının idamı” (13 Mayıs
1920)
“Büyük Millet Meclisi, küçük heriflerin
eseridir.” (Ali Kemal 28 Mayıs 1920)
“Mukadderatımızı Ankara’ya bırakmamalıyız. “(Ali
Kemal, 1 Ocak 1922)
Alemdar
“Katli vaciptir fetvası üzerine: “Mustafa Kemal,
layık olduğu cezayı gördü.” (15 Nisan 1920)
“Anadolu Kemalistlerden temizlenecektir.” (29
Nisan 1920)
“Rıfat’ın fetva-yı deccaliye’si” (Ankara müftüsü
Börekçizade Rıfat’ın hazırladığı karşı fetva.
Deccal, kıyamet günü ortaya çıkacak olan yalancı
ve zararlı yaratık, yalancı mesih.) (11 Mayıs
1920)
“Kemali pay-ı taht Ankara” (10 Ocak 1921)
“Ankara Hükümeti, Doğu’yu (bolşevikleri)
seçmiştir (27 Mayıs 1921)
Diğer Gazeteler:
“Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da bir milli hareket
yaratmaya çalışıyor. Bu ne çocukça bir hayaldir!
Bütün cihanın kuvvetine karşı... Savaştan
ezilmiş zavallı Anadolu’nun gücü ile... kafa
tutmasının ne hükmü olabilir? Anadolu’da ne
kalmıştır, ne var ki mukavemet teşkili kabil
olsun.” (Renin,11 Ekim 1919)
“Kızıl tehlike.” (Açıksöz, 22 Şubat 1920)
“Yalnız Fransızlar Türklerin dostudur.” (Ferda
20 Nisan 1920)
Konya’da Delibaş isyanı sırasında verilen bir
haber başlığı “Mustafa Kemal firara hazırlandı.”
(Ferda, 18 Ekim 1920)(7)
Bu gazetelerin yayınlandığı tarihlerde bir
yandan cephelerde çarpışılıyor, öte yandan da
yukarıdaki basının etkisi ile çıkan iç
isyanlarla boğuşuluyordu. Bu mücadele gücünün
kaynağını o dönemin kelimeleri ile ifade
ettiğimizde Müdafaa-i Hukuk-u Milliye’dir Bu
enerjinin bugünkü adı da Ulusal Hakların
Savunması olan Müdafaa-i Hukuk’tur.
Ortadoğu Planları
1918 tarihli ilk Ortadoğu planının öncüleri
(İngiltere, Fransa İtalya) geri plandaki ise ABD
idi. 86 yıl sonra yeniden sahneye konulan bu
plan içindekini saklayan iyi bir ambalajla
yeniden sunuluyor. O günden bu yana güçler
dengesi değiştiğinden şimdiki projenin öncüsü
ABD perde arkasında koalisyon ortağı bazı AB
üyeleridir. Proje değişmemiş baş rol oyuncuları
yer değiştirmiştir. İkinci Büyük Ortadoğu
Projesi’nin mimarı Türkiye Cumhuriyetini 7 yıl
sonra tanıyan, ancak prosedüre uygun olarak
kongreden onay almayan (nasıl oluyorsa) dost,
stratejik ortak, müttefikimiz sayılan ABD’dir.
İlk planı dahilde kabul edip savunanlar vardı.
Acıdır ki ikinci projeyi de dahilde kabul edip
savunanlar var.
İlk planı destekleyen işbirlikçi basının
yaptıklarını bugün holding basını haber
başlıkları ve köşe yazıları ve tv. kanalları ile
dünü aratmayacak biçimde yapıyorlar. Dün Ali
Kemal’ler vardı, bugün de Ali Kemal’ler var.
Müdafaa-i Hukuk
Bütün bu olup bitenleri görenler; tarih tekerrür
ediyor diyenler önce Müdafaa-i Hukuk Vakfı
çatısı altında toplanarak Cumhuriyet’in 80. yıl
etkinlikleri toplantısında 25-26 Ekim 2003 günü
76 ilimizden gelen 326 katılımcının iştiraki ile
ATO toplantı salonunda Müdafaa-i Hukuk
Derneğinin kurulmasını istediler. Kongreden
Temsilciler Kurulu seçildi. Bu kurul 13 Aralık
2003 tarihinde toplanarak derneğin kurulmasını
kararlaştırdı. Sonuçta 24.12.2003 tarihinde;
ilkinden 85 yıl 22 gün sonra Müdafaa-i Hukuk
Derneği Genel Merkezini oluşturarak resmen
Ankara’da Mediha Eldem Sokak 70/10 Kızılay
adresinde kuruldu.(8) Derneğin amacı tüzüğünün
dördüncü maddesinde “Ulusal Bağımsızlık Savaşı
sonunda belirlenen üniter devlet yapımızı,
toprak bütünlüğünü, sınırlarımız içinde oluşan
ortak kültürümüzü, yer altı ve yer üstü
kaynaklarımızı, doğal çevremizi, egemenlik
haklarımızı, ulusal hukukumuzu, Kemalist düşünce
sistemi içinde, müdafaa-i hukuk bilinci ile
yasalar çerçevesinde korumak ve kollamaktır. Bu
bilincin yayılıp kökleşmesi amacı ile tarihi,
sosyal, kültürel alanları kapsar biçimde her
türlü bilimsel araştırma yapmak” olarak
özetleniyor.
Açıklanan amaçlar doğrultusunda, Müdafaa-i Hukuk
Vakfı, Müdafaa-i Hukuk Dergisi ve Müdafaa-i
Hukuk Derneği tarihi bir misyon üslenmiştir. Bu
misyonu yüklenenler; Mustafa Kemal ve
arkadaşları gibi başını dik tutanlar, ülkenin
işgale gerek kalmadan kuşatıldığını bilenler,
Ataları direnen bir ulusun torunları dilenmez
diyenler, günün ulusal hakları koruma,kollama
günü olduğuna inanlar dünün Müdafaa-i
Hukukçuları gibi örgütlenmek gereğini
duyuyor.Bugün Anadolu bu duygu ve düşüncelerin
heyecanını yaşıyor. Müdafaa-i Hukuk Derneği bu
coşku ile ilk kongresini 24.04.2004 tarihinde
Ankara’da yapacak.
DİPNOTLAR
* Ankara Barosu avukatlarından.
(1) 5.Kasım 1918de kurulan Kars İslam Şurası
ulusal değil yerel bir örgüttür. Bkz. Ulusal ve
Yerel Kongreler Bibliyografyası.
(2) Cevat DURSUNOĞLU “Milli Mücadelede
Erzurum” sayfa 17.
(3) Cevat DURSUNOĞLU a.g.e 18.
(4) Cevat DURSUNOĞLU a.g.e 24.
(5) Bülent TANÖR Türkiye’de Kongre
İktidarları (1918-1920)YKY 427 sayfa.
(6) Prof. Dr. Tarık Zafer TUNAYA “Türkiye’de
Siyasi Partiler 1952 shf. 475.
(7) Doğan AVCIOĞLU “Türkiye Milli Kurtuluş
Tarihi” Cilt:1 shf. 146.
(8)
Müdafaa-i Hukuk Dergisi sayı 65 Ocak 2004.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |