Ocak 2004  Sayı: 65 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   OCAK 2004  

 

PARİS’TEN KOPENHAG’A, 1856-2002

                                                                                     Oktar Türel*

Bu deneme, XIX. yüzyılın ortalarından günümüze kadar Türkiye ve Avrupa arasındaki siyasal ve ekonomik ilişkileri uzun vadeli bir perspektifte irdelemeyi ve yakın gelecek için bazı çıkarsamalar üretmeyi amaçlıyor. Yazıya Avrupa ülkelerinin son iki yüzyılda yaşadıkları kümelenme/ayrışma evrelerini anlamamıza yardımcı olacak bir ufuk turu ile başlamak istiyorum. Birinci Sanayi Devrimi’nden günümüze kadar uzanan kapitalist birikim süreçleri bir temel gelişme çizgisi ya da ‘trend’i olarak algılanırsa, Avrupa ve yakın çevresinde sınıf mücadelelerinin ve uluslararası siyasetin bu trend etrafında yol açtığı dalgalanmaları temel gelişme çizgisine oturtacak bir dönemleştirmeye ihtiyacımız var. Aşağıda betimlemeye çalıştığımız çevrimler, devrim/karşı-devrim diyalektiğinin bütünlüğü içinde böyle bir dönemleştirme çabasını yansıtıyor.

Denemenin bundan sonraki bölümlerinde Türkiye’nin Avrupa’daki tarihsel gelişme çizgisine hangi zaman kesitlerinde ve hangi konjonktürel özelliklerle “değdiği” ele alınıyor; son olarak ta bu teğetlerin ve uzantılarının Türkiye’nin 2000’li yılları için nelere işaret ettiği sorgulanıyor.

Anlatıyı olgusal ayrıntılarla zenginleştirmek, ancak ana metni olabildiğince özlü tutabilmek için denemeye 16 adet çerçeve de ekledim. Okurun ana metni ara sıra ıskalayarak ilgisini bu “renkli” çerçeveler üzerinde yoğunlaştırmasından rahatsızlık duymayacağımı söylemeliyim.

Çerçeve 1’de şemalaştırdığım tarihsel çevrimlerin dönüm noktaları gerçek hayatta hem zaman, hem de coğrafya itibariyle yayılıyor. Yine de aşırı basitleştirmenin sakıncalarını göze alarak Çerçeve 1’deki dörtgenlere yıl ve yer yakıştırmaya çalıştım. Çerçeve 1’de 1789 Fransız Devrimi’nden başlayan ve 1917 Ekim Devrimi ile tamamlanan ilk çevrim ile, 1917’de başlayan ancak henüz tamamlanmamış olan ikinci bir çevrim grafik gösterimle özetleniyor.

Çerçeve 1 : XIX. ve XX. Yüzyıl Avrupası’nda Tarihsel Çevrimler

 

İlk çevrim feodal kalıntıların ve aristokrasinin hâlâ güçlü olduğu ve mutlakiyet rejimlerinin hüküm sürdüğü bir çağı kapatan ve burjuvazinin sınıf egemenliğine kapıyı açan bir devrimden, emekçi sınıfların devrimine kadar uzanan bir tarih kesitinde yaşanmıştır. Bu çevrimin Çerçeve 1’deki beş dönüm noktası arasındaki geçiş süreçlerini şöyle tanımlayabiliriz:

(i) 1789 – 1815 arası, burjuva devriminin çevrelenmesi/“ehlileştirilmesi” aşamasıdır ve bu aşama Napoleon ordularının nihai yenilgisi ve Viyana Kongresi ile sona ermektedir.

(ii) 1815 sonrasında oluşan “Avrupa Uyumu” modeli (bilinen adıyla, “Concert of Europe”nin geçirdiği evrim, Metternich’in kongre dizileri ile korumaya çalıştığı gerici düzenin zorlandığını, burjuvazinin giderek tarih sahnesine ağırlığını koyduğunu ve Birinci Sanayi Devrimi’nin getirdiği üretim tarzı ve birikim rejiminin Avrupa’ya yayıldığını göstermektedir. Bu aşamanın yarattığı sınıfsal çelişkiler ve toplumsal gerilimlerle 1848-1849 devrimlerini ateşlediği biliniyor.

(iii) 1848-1849 devrimlerinin başarısızlığa uğramasından 1850’lerin ortalarına kadar geçen (görece kısa) sürede “Concert of Europe”un yeniden biçimlendiğini ve söz konusu biçimlenmenin 1856 Paris Antlaşması ile belgelendiğini gözlemliyoruz.

(iv) 1856-1917 döneminde kapitalist gelişme, bugün küreselleşmenin birinci evresi olarak adlandırabileceğimiz aşamayı simgelemektedir. Bu aşamanın çarpıcı bir teknolojik gelişme ve ekonomik büyümeye, uluslararası meta ticaretinin ve giderek sermaye ihracının hızlı artışına tanıklık ettiğini, kapitalizmi ve sömürgeciliği yeni coğrafi bölgelere yaydığını hatırlıyoruz. Retorik olarak “Concert of Europe” hâlâ ortalıkta görünse bile, 1870’lerde Merkezi Avrupa ve Balkanlarda patlak veren savaşlar ve emperyalizmin 1880’lerden sonraki yükselişi bu kavramın yerini giderek güçler dengesi “balance of power” kavramına bırakmakta olduğunun işaretleridir.1 Avrupa’nın büyük devletleri, güçler dengesi “oyun”unu I. Dünya Savaşı’na kadar sürdürebilmişler, Merkezi ve Doğu Avrupa’yı bir savaş sahnesi olmaktan korumayı ve silahlı çatışmaları “çevre”dekilerle sınırlı tutmayı başarabilmişlerdir. I. Dünya Savaşı oyunu bozmakla kalmamış, dünyayı Sosyalist Devrim’le tanıştırmıştır. Dolayısiyle ilk çevrimin sonu gerçek bir barış anlaşmasına mekân olamamış Versailles (1919)’da değil, Petrograd (1917)’da noktalanmıştır kanısındayım.

İkinci çevrimin aşamalarını da şöyle anlatabilirim:

(i) 1917 – 1957 dönemi, tıpkı birincisindeki gibi, bir devrimi çevreleme / ehlileştirme çabası ile geçmiştir. I. ve II. Dünya Savaşları yapay olarak bölümlenen tek bir savaş, tek bir hesaplaşmanın ürünüdür. Birinci çevrimdekinden farklı olarak doğduğu toprakların çok ötesine taşmış bir devrimi Avrupa kıtasında önce Rusya, daha sonra Doğu Avrupa ile sınırlamak dünya ve Avrupa kapitalizminin başta gelen kaygısı olmuştur. Bebeklik yıllarında Avrupa Ekonomik Topluluğu, sonra da Avrupa Topluluğu adını taşıyan bugünkü Avrupa Birliği (AB)’ne hayat veren Roma Antlaşması, bu kaygının ürünüdür.

(ii) 1957’den Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989’a kadar Batı Avrupa’daki siyasal model, aşamalı olarak kendi siyasal yeniliklerini gerçekleştirmiş, emekçi sınıf hareketlerini bölerek ve gerileterek burjuvazinin egemenliğini tahkim etmiştir. 1990’da Sovyetler Birliği’nin çözülmesi, uzun bir devrim dalgasının yatıştığını simgeler. 1848-1849’daki toplumsal direnişlerin ardında yeni bir düzen kurmak istiyen devrimcilerin, 1980’lerde Doğu Avrupa’daki direnişlerin ardında ise sosyalizmi yeniden inşa etmeyi değil, kapitalist düzene dönmeyi bilerek isteyen ya da bu dönüşüme rıza gösteren kesimlerin yer alması bu bağlamda önemli bir farklılık oluşturmuyor. Önemli ve benzer olan, devrim hayaletinin artık Avrupa’dan kovulmuş ve “Sermaye’nin Avrupası”nın kurulmuş olmasıdır. Böyle bir Avrupa’nın emeğe ve emekçi hareketlerine ABD’den daha anlayışla yaklaşıyor olması ve emekçi hareketin iki yüzyıllık kazanımlarını tümüyle geriletemeyişi, işin özünü değiştirmez.

(iii) Devrim dalgası yatıştıktan sonra, Avrupa’nın kendisini yapılandırması tıpkı 1848-1856 dönemindeki gibi, hızla gerçekleşmiştir. Geçmiş kırk yıldan gelen momentumla AB’nin bütünleşik bir Avrupa ekonomisine geçişin yolunu Maastricht (1992)‘te açması, 1993’de Doğu Avrupa’yı siyasal bütünlüğe katmanın kurallarını koyan AB Kopenhag (1993) zirvesi kararına çok yakışan bir prelüd olmuştur (Bkz. Çerçeve 2).

(iv) Henüz oluşum aşamasındaki dördüncü aşama ile ilgili spekülasyonları genç sosyal bilimcilerin hayal güçlerine bırakabiliriz.

        

(i) Siyasal ölçütler: Demokrasi, Hukukun Üstünlüğü, İnsan Hakları ve Azınlıklara Saygı

AB’ye üye olmak isteyen ülkelerden, sadece demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerini kabul etmeleri değil, bunları günlük hayatta uygulamaya koymaları beklenir…

Temel haklara saygı üyeliğin ön şartıdır…İfade ve dernek kurma özgürlüğü ve medyanın bağımsızlığı da sağlanmalıdır. Azınlık nüfusun toplumla bütünleşmesi demokratik istikrarın şartıdır.1

 

.        (ii) Ekonomik Ölçütler: İşlerliği Olan Bir Piyasa Ekonomisinin Varlığı ve AB İçindeki Piyasa Güçlerine ve Rekabet Baskısına Dayanabilme Kapasitesi2.

 

(iii) Diğer ölçütler: Üyeliğin Yükümlülükleri 

…Aday ülkeler tüm topluluk müktesebatını (acquis communautaire, O.T.)  üyeliğe kabul edildikleri tarihte benimsemeli ve uygulamalıdır. AB mevzuatının sadece ulusal hukuka aktarılması değil, fiilen geçerli kılınması ve uygulanması da gereklidir………..     

1 Konsey, Kararı, burada belirli antlaşma, anlaşma ve karar metinlerine atıfta bulunmaktadır.

2 Bu kapasitenin hangi göstergelerle somutlaştırılacağı, söz konusu Konsey Kararı’nda belirtilmiştir.

 

 

Kaynak: http://europa.eu.int/comm/enlargement/…; vurgular bizimdir.

 

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa merkezli bir dünyadan ABD önderliğinde bir dünyaya geçişin çalkantıları önünde, ikinci çevrim ilkinin basit bir tekrarı olamazdı, nitekim olmamıştır da. Ancak iki çevrimin karşılaştırılmasından elde edilebilecek önemli bir gözlem, Avrupa ülkelerinin (Avrupa coğrafyasındaki?) büyük devrimler sonrasında  dağılma/ayrışma, çevrimin özellikle üçüncü ve dördüncü aşamalarında ise kümelenme eğilimi gösterdikleridir. Bu devresel savrulmalar gözönünde tutulursa, AB Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi Kararı, Md. 21’de “genişleme sürecinin devamlı, kapsayıcı ve geriye dönüşsüz niteliği”ne atıfta bulunulması, güçlü bir olasılıktan çok, bir özlemin yansıması olarak anlaşılmalıdır. Nitekim bu maddede AB ve AB’ye katılan devletlerin üzerinde anlaştığı kaydedilen “Tek Avrupa Deklarasyonu”ndan kısa bir süre sonra “Tek Avrupa”, ABD’nin 2003 Irak Savaşı öncesi ve sonrasındaki zorlamaları ile şaşırtıcı çatlaklar sergilemiş, AB dönem başkanlığını yürüten Yunanistan, 2003 Mayıs’ındaki Selanik Zirvesi’nde bu görüş ayrılıklarını örtmek için diplomatik üslubun tüm inceliklerine başvurmak zorunda kalmıştır. 

Bu durum, Avrupa’nın XIX. yüzyıl başından beri geliştirdiği modelin bir siyasal birlik değil, gevşek bir siyasal kümelenme “agglomeration” modeli olmasının doğal sonucudur. AB kendisini doğuran 1957 Roma Antlaşması’ndan ancak 46 yıl sonra bir “konvansiyon taslağı” ile siyasal birlik modeline geçişin ilk ciddi adımını atabilmiştir. Oysa, ABD’nin genişleme tarihinde birliğe katılan eyaletlere kurucuların anayasası empoze edilmiş ve birlik, son tahlilde, bir iç savaş sonrasında gerçekleştirilebilmişti. Siyasal birliği gerçekleştirecek zor unsuru söz konusu olmadıkça, Avrupa’da onlarca halkın bir arada, barış içinde yaşayabilmesi, bu kapitalist “commonwealth”ın halklara artan refah sağlayabildiği, siyasal gücün piyasa güçlerinin egemenliği altında baskılandığı ve halkların kendi kültürel kimliklerini ve farklılıklarını koruyabildiği izlenimlerini verebilmesine bağlı kalacaktı.

Görünüşte “Concert of Europe”un yeniden diriltildiği izlenimini veren bu görünüm altında yine de Avrupa’nın kendi içindeki güç dengeleri hissedilmektedir. Öte yandan AB siyasal kümelenmesinin dayanacağı meşruiyet referansı olarak şu ana kadar ucu bucağı bilinmeyen yüzlerce belgenin ayrıntılarında içerilmiş acquis communautaire’in kullanılmak istendiği görülüyor. Tarihte benzer çizgiler arayanlar, bu bağlamda Metternich’in “Concert of Europe”u, çok daha basit bir biçimde, imparatorların “doğal” hukukuna oturtmaya çalıştığını hatırlayacaklardır.

Türkiye’nin öyküsü, anlattığım bu tarihsel geziyle iki noktada buluşuyor: Paris (1856) ve Kopenhag (1993, 2002). Siyasal tarih uzmanları birinci buluşma noktasının Viyana (1815)’e çekilmesi gerektiğini, Metternich ve Viyana Konferansı’ndaki İngiliz baş temsilcisi Lord Castlereagh’in Antlaşmaya Osmanlı İmparatorluğu’nu katma girişimlerinin bir yandan Rusya Çarı I. Aleksandr’ın ülkesi ile ve Osmanlılar arasındaki tüm sınır sorunlarını bir nihai barış anlaşmasına bağlama talebi, öte yandan II. Mahmud’un, İngiltere, Fransa ve Avusturya’nın Rus-Osmanlı ihtilâfında arabuluculuk rolü üstlenmesine karşı isteksizliği yüzünden sonuçsuz kaldığını hatırlatacaklardır (Anderson, 2001: 65; Armaoğlu, 1997: 97). Ancak Çerçeve 3’de alıntıları yer alan Alî Paşa’nın “Siyasi Vasiyetname”si, Osmanlı yönetimindeki etkili bir kesimin İmparatorluğun güvenliğini, refahını ve geleceğini 1830’lardan (belki de 1829 Edirne ve 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşmaları’ndan) bu yana “Concert of Europe” içinde düşünmeye başladığını teyid etmektedir. 1853-6’de Balkanlar ve Rusya’nın güneyindeki savaşlar sonrasında bu düşünceleri uygulamaya koyma imkân ve fırsatları da doğmuştur.1 Dolayısiyle, bugün aldığı biçim ve içerik itibariyle Türkiye-Avrupa ilişkilerinin milâdı, 30 Mart 1856’da imzalanan Paris Antlaşması’dır. Antlaşmayla sonuçlanan Konferanstaki Osmanlı heyetinin başmurahhası ise Alî Paşa’dır.

Alî Paşa da siyasal analizini 1815’den başlatıyor. Bu yıl, aynı zamanda Çar I. Aleksandr’ın “Doğu Sorunu”nu uluslararası platformlarda açıkça telaffuz ettiği yıldır. Alî Paşa, 1815 sonrasında Avrupa’nın siyasal ve iktisadi genişleme evresine gireceğinin ve yakın çevresini zorlayacağının bilincindedir. Buna karşı güvenceyi Avrupa devletleri topluluğuna katılmakta arıyor. Ona göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik gelişmesi ve siyasal bütünlüğü Avrupa ile Osmanlı Devleti arasında sağlam bağlar yaratmakla ve Avrupa’nın çıkarları ile Osmanlı Devleti’nin çıkarlarını özdeşleştirmekle sağlanabilir. Alî Paşa bu argümanı bugün iş çevrelerinde, hükümette, medyada ve akademik kuruluşlarda yer alan ardıllarından yaklaşık 140 yıl önce, çok daha berrak bir anlatımla kullanmıştır. Dahası, Çerçeve 3’de izlenebildiği gibi, Alî Paşa Avrupa’nın tüm isteklerine boyun eğmenin felaketle sonuçlanacağını sezmekte, ancak güçsüz Osmanlı’nın  Avrupa’yı  “idare” etmesinde,  fakat  Avrupa’nın  isteklerine  uyamayacağını açıkça ilân etmemesinde yarar görmektedir. Alıntıladığım bu satırlar Alî Paşa’nın ardıllarında bulunmayan bir savunma refleksinin ve imparatorluk geleneğinin yansımalarıdır. Alî Paşa’nın ulusçuluk ve sosyalizm akımlarının karşı konulmazlığına işaret etmesi de onun uzakgörüşlülüğünün işareti sayılmalıdır.

1856 Paris Antlaşması öncesinde Osmanlı Devleti, Avrupa kamusal sistemine ve “Concert of Europe”a katılabilmek için kendi iç hukukunu Avrupa normlarına yaklaştırma çabası içine giriyor. Bu çabanın ürünü, antlaşmadan yaklaşık bir ay önce, 28 Şubat 1856’da ilân edilen Islahat Fermanı’dır. Profesör Karal, Ferman’ı kaleme alan heyette dönemin Şeyhülislam’ının ve Alî Paşa’nın da bulunduğunu kaydediyor, ama Ferman’ın ardındaki beyinlerden birinin dönemin İngiliz Büyükelçisi Lord Stratford Canning olduğuna kuşku yok. Tabii Canning’in Çerçeve 4’deki “rafine” metni yazacak Osmanlıca bilgisi olmadığından, Ferman’ın redaksiyonu Osmanlılara kalıyor. Yaklaşık 150 yıl sonra “redaksiyon” işinde nereye geldiğimize aşağıda değineceğim.

Çerçeve 4’de özgün diliyle aktardığım kimi tümceleri genç kuşakların unutmayacaklarını umuyorum. Hele Ferman’ın “İmparatorluğun tüm uyruklarının yurtseverce ve güzel çalışmaları ve gerçek müttefikimiz ve içten gelen sevgileri belli büyük devletlerin iyiliğimizi dileyen yardım ve çabaları” eseri olduğunu belirten satırlar ibretle okunmaya değer. Yalnız bu satırlar mı? Alıntıyı izleyen okur, Avrupa’nın yurttaşlık ve insan hakları alanındaki hoyratça uygulamalarımızı o günlerde de durmadan başımıza kaktığını anlayacak ve hukuk devleti olma yolunda epey yavaş hareket ettiğimiz izlenimini edinecektir. Avrupa’nın bu konuda ne kadar içten davrandığını tartışacağız.


* Prof.Dr., ODTÜ İktisat Bölümü. Yazar metnin hazırlanmasına emek veren Bn. Pervin Seven’e, kaynak taramasındaki yardımları için Bn. Asuman Göksel’e, ilk taslak üzerindeki görüş ve eleştirileri için Prof.Dr. İşaya Üşür, Dr. Cem Somel ve Dr. Galip Yalman’a teşekkür borçludur. Nihai metindeki kusur ve yanlışlıkların tüm sorumluluğu yazara aittir.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |