|
PARİS’TEN KOPENHAG’A, 1856-2002
Oktar Türel
Bu deneme, XIX. yüzyılın ortalarından günümüze
kadar Türkiye ve Avrupa arasındaki siyasal ve
ekonomik ilişkileri uzun vadeli bir perspektifte
irdelemeyi ve yakın gelecek için bazı
çıkarsamalar üretmeyi amaçlıyor. Yazıya Avrupa
ülkelerinin son iki yüzyılda yaşadıkları
kümelenme/ayrışma evrelerini anlamamıza yardımcı
olacak bir ufuk turu ile başlamak istiyorum.
Birinci Sanayi Devrimi’nden günümüze kadar
uzanan kapitalist birikim süreçleri bir temel
gelişme çizgisi ya da ‘trend’i olarak
algılanırsa, Avrupa ve yakın çevresinde sınıf
mücadelelerinin ve uluslararası siyasetin bu
trend etrafında yol açtığı dalgalanmaları temel
gelişme çizgisine oturtacak bir dönemleştirmeye
ihtiyacımız var. Aşağıda betimlemeye
çalıştığımız çevrimler, devrim/karşı-devrim
diyalektiğinin bütünlüğü içinde böyle bir
dönemleştirme çabasını yansıtıyor.
Denemenin bundan sonraki bölümlerinde
Türkiye’nin Avrupa’daki tarihsel gelişme
çizgisine hangi zaman kesitlerinde ve hangi
konjonktürel özelliklerle “değdiği” ele
alınıyor; son olarak ta bu teğetlerin ve
uzantılarının Türkiye’nin 2000’li yılları için
nelere işaret ettiği sorgulanıyor.
Anlatıyı olgusal ayrıntılarla zenginleştirmek,
ancak ana metni olabildiğince özlü tutabilmek
için denemeye 16 adet çerçeve de ekledim. Okurun
ana metni ara sıra ıskalayarak ilgisini bu
“renkli” çerçeveler üzerinde yoğunlaştırmasından
rahatsızlık duymayacağımı söylemeliyim.
Çerçeve 1’de şemalaştırdığım tarihsel
çevrimlerin dönüm noktaları gerçek hayatta hem
zaman, hem de coğrafya itibariyle yayılıyor.
Yine de aşırı basitleştirmenin sakıncalarını
göze alarak Çerçeve 1’deki dörtgenlere yıl ve
yer yakıştırmaya çalıştım. Çerçeve 1’de 1789
Fransız Devrimi’nden başlayan ve 1917 Ekim
Devrimi ile tamamlanan ilk çevrim ile, 1917’de
başlayan ancak henüz tamamlanmamış olan ikinci
bir çevrim grafik gösterimle özetleniyor.
Çerçeve 1 : XIX. ve XX. Yüzyıl Avrupası’nda
Tarihsel Çevrimler
İlk çevrim feodal kalıntıların ve aristokrasinin
hâlâ güçlü olduğu ve mutlakiyet rejimlerinin
hüküm sürdüğü bir çağı kapatan ve burjuvazinin
sınıf egemenliğine kapıyı açan bir devrimden,
emekçi sınıfların devrimine kadar uzanan bir
tarih kesitinde yaşanmıştır. Bu çevrimin Çerçeve
1’deki beş dönüm noktası arasındaki geçiş
süreçlerini şöyle tanımlayabiliriz:
(i) 1789 – 1815 arası, burjuva devriminin
çevrelenmesi/“ehlileştirilmesi” aşamasıdır ve bu
aşama Napoleon ordularının nihai yenilgisi ve
Viyana Kongresi ile sona ermektedir.
(ii) 1815 sonrasında oluşan “Avrupa Uyumu”
modeli (bilinen adıyla, “Concert of Europe”nin
geçirdiği evrim, Metternich’in kongre dizileri
ile korumaya çalıştığı gerici düzenin
zorlandığını, burjuvazinin giderek tarih
sahnesine ağırlığını koyduğunu ve Birinci Sanayi
Devrimi’nin getirdiği üretim tarzı ve birikim
rejiminin Avrupa’ya yayıldığını göstermektedir.
Bu aşamanın yarattığı sınıfsal çelişkiler ve
toplumsal gerilimlerle 1848-1849 devrimlerini
ateşlediği biliniyor.
(iii) 1848-1849 devrimlerinin başarısızlığa
uğramasından 1850’lerin ortalarına kadar geçen
(görece kısa) sürede “Concert of Europe”un
yeniden biçimlendiğini ve söz konusu
biçimlenmenin 1856 Paris Antlaşması ile
belgelendiğini gözlemliyoruz.
(iv) 1856-1917 döneminde kapitalist gelişme,
bugün küreselleşmenin birinci evresi olarak
adlandırabileceğimiz aşamayı simgelemektedir. Bu
aşamanın çarpıcı bir teknolojik gelişme ve
ekonomik büyümeye, uluslararası meta ticaretinin
ve giderek sermaye ihracının hızlı artışına
tanıklık ettiğini, kapitalizmi ve sömürgeciliği
yeni coğrafi bölgelere yaydığını hatırlıyoruz.
Retorik olarak “Concert of Europe” hâlâ
ortalıkta görünse bile, 1870’lerde Merkezi
Avrupa ve Balkanlarda patlak veren savaşlar ve
emperyalizmin 1880’lerden sonraki yükselişi bu
kavramın yerini giderek güçler dengesi “balance
of power” kavramına bırakmakta olduğunun
işaretleridir.1 Avrupa’nın büyük devletleri,
güçler dengesi “oyun”unu I. Dünya Savaşı’na
kadar sürdürebilmişler, Merkezi ve Doğu
Avrupa’yı bir savaş sahnesi olmaktan korumayı ve
silahlı çatışmaları “çevre”dekilerle sınırlı
tutmayı başarabilmişlerdir. I. Dünya Savaşı
oyunu bozmakla kalmamış, dünyayı Sosyalist
Devrim’le tanıştırmıştır. Dolayısiyle ilk
çevrimin sonu gerçek bir barış anlaşmasına mekân
olamamış Versailles (1919)’da değil, Petrograd
(1917)’da noktalanmıştır kanısındayım.
İkinci çevrimin aşamalarını da şöyle
anlatabilirim:
(i) 1917 – 1957 dönemi, tıpkı birincisindeki
gibi, bir devrimi çevreleme / ehlileştirme
çabası ile geçmiştir. I. ve II. Dünya Savaşları
yapay olarak bölümlenen tek bir savaş, tek bir
hesaplaşmanın ürünüdür. Birinci çevrimdekinden
farklı olarak doğduğu toprakların çok ötesine
taşmış bir devrimi Avrupa kıtasında önce Rusya,
daha sonra Doğu Avrupa ile sınırlamak dünya ve
Avrupa kapitalizminin başta gelen kaygısı
olmuştur. Bebeklik yıllarında Avrupa Ekonomik
Topluluğu, sonra da Avrupa Topluluğu adını
taşıyan bugünkü Avrupa Birliği (AB)’ne hayat
veren Roma Antlaşması, bu kaygının ürünüdür.
(ii) 1957’den Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989’a
kadar Batı Avrupa’daki siyasal model, aşamalı
olarak kendi siyasal yeniliklerini
gerçekleştirmiş, emekçi sınıf hareketlerini
bölerek ve gerileterek burjuvazinin egemenliğini
tahkim etmiştir. 1990’da Sovyetler Birliği’nin
çözülmesi, uzun bir devrim dalgasının
yatıştığını simgeler. 1848-1849’daki toplumsal
direnişlerin ardında yeni bir düzen kurmak
istiyen devrimcilerin, 1980’lerde Doğu
Avrupa’daki direnişlerin ardında ise sosyalizmi
yeniden inşa etmeyi değil, kapitalist düzene
dönmeyi bilerek isteyen ya da bu dönüşüme rıza
gösteren kesimlerin yer alması bu bağlamda
önemli bir farklılık oluşturmuyor. Önemli ve
benzer olan, devrim hayaletinin artık Avrupa’dan
kovulmuş ve “Sermaye’nin Avrupası”nın kurulmuş
olmasıdır. Böyle bir Avrupa’nın emeğe ve emekçi
hareketlerine ABD’den daha anlayışla yaklaşıyor
olması ve emekçi hareketin iki yüzyıllık
kazanımlarını tümüyle geriletemeyişi, işin özünü
değiştirmez.
(iii) Devrim dalgası yatıştıktan sonra,
Avrupa’nın kendisini yapılandırması tıpkı
1848-1856 dönemindeki gibi, hızla
gerçekleşmiştir. Geçmiş kırk yıldan gelen
momentumla AB’nin bütünleşik bir Avrupa
ekonomisine geçişin yolunu Maastricht (1992)‘te
açması, 1993’de Doğu Avrupa’yı siyasal bütünlüğe
katmanın kurallarını koyan AB Kopenhag (1993)
zirvesi kararına çok yakışan bir prelüd olmuştur
(Bkz. Çerçeve 2).
(iv) Henüz oluşum aşamasındaki dördüncü aşama
ile ilgili spekülasyonları genç sosyal
bilimcilerin hayal güçlerine bırakabiliriz.
(i) Siyasal ölçütler: Demokrasi, Hukukun
Üstünlüğü, İnsan Hakları ve Azınlıklara Saygı
AB’ye üye olmak isteyen ülkelerden, sadece
demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerini kabul
etmeleri değil, bunları günlük hayatta
uygulamaya koymaları beklenir…
Temel haklara saygı üyeliğin ön şartıdır…İfade
ve dernek kurma özgürlüğü ve medyanın
bağımsızlığı da sağlanmalıdır. Azınlık nüfusun
toplumla bütünleşmesi demokratik istikrarın
şartıdır.1
. (ii) Ekonomik Ölçütler: İşlerliği Olan
Bir Piyasa Ekonomisinin Varlığı ve AB İçindeki
Piyasa Güçlerine ve Rekabet Baskısına
Dayanabilme Kapasitesi2.
(iii) Diğer ölçütler: Üyeliğin Yükümlülükleri
…Aday ülkeler tüm topluluk müktesebatını (acquis
communautaire, O.T.) üyeliğe kabul edildikleri
tarihte benimsemeli ve uygulamalıdır. AB
mevzuatının sadece ulusal hukuka aktarılması
değil, fiilen geçerli kılınması ve uygulanması
da gereklidir………..
1 Konsey, Kararı, burada belirli antlaşma,
anlaşma ve karar metinlerine atıfta
bulunmaktadır.
2 Bu kapasitenin hangi göstergelerle
somutlaştırılacağı, söz konusu Konsey Kararı’nda
belirtilmiştir.
Kaynak: http://europa.eu.int/comm/enlargement/…;
vurgular bizimdir.
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa merkezli bir
dünyadan ABD önderliğinde bir dünyaya geçişin
çalkantıları önünde, ikinci çevrim ilkinin basit
bir tekrarı olamazdı, nitekim olmamıştır da.
Ancak iki çevrimin karşılaştırılmasından elde
edilebilecek önemli bir gözlem, Avrupa
ülkelerinin (Avrupa coğrafyasındaki?) büyük
devrimler sonrasında dağılma/ayrışma, çevrimin
özellikle üçüncü ve dördüncü aşamalarında ise
kümelenme eğilimi gösterdikleridir. Bu devresel
savrulmalar gözönünde tutulursa, AB Aralık 2002
Kopenhag Zirvesi Kararı, Md. 21’de “genişleme
sürecinin devamlı, kapsayıcı ve geriye dönüşsüz
niteliği”ne atıfta bulunulması, güçlü bir
olasılıktan çok, bir özlemin yansıması olarak
anlaşılmalıdır. Nitekim bu maddede AB ve AB’ye
katılan devletlerin üzerinde anlaştığı
kaydedilen “Tek Avrupa Deklarasyonu”ndan kısa
bir süre sonra “Tek Avrupa”, ABD’nin 2003 Irak
Savaşı öncesi ve sonrasındaki zorlamaları ile
şaşırtıcı çatlaklar sergilemiş, AB dönem
başkanlığını yürüten Yunanistan, 2003
Mayıs’ındaki Selanik Zirvesi’nde bu görüş
ayrılıklarını örtmek için diplomatik üslubun tüm
inceliklerine başvurmak zorunda kalmıştır.
Bu durum, Avrupa’nın XIX. yüzyıl başından beri
geliştirdiği modelin bir siyasal birlik değil,
gevşek bir siyasal kümelenme “agglomeration”
modeli olmasının doğal sonucudur. AB kendisini
doğuran 1957 Roma Antlaşması’ndan ancak 46 yıl
sonra bir “konvansiyon taslağı” ile siyasal
birlik modeline geçişin ilk ciddi adımını
atabilmiştir. Oysa, ABD’nin genişleme tarihinde
birliğe katılan eyaletlere kurucuların anayasası
empoze edilmiş ve birlik, son tahlilde, bir iç
savaş sonrasında gerçekleştirilebilmişti.
Siyasal birliği gerçekleştirecek zor unsuru söz
konusu olmadıkça, Avrupa’da onlarca halkın bir
arada, barış içinde yaşayabilmesi, bu kapitalist
“commonwealth”ın halklara artan refah
sağlayabildiği, siyasal gücün piyasa güçlerinin
egemenliği altında baskılandığı ve halkların
kendi kültürel kimliklerini ve farklılıklarını
koruyabildiği izlenimlerini verebilmesine bağlı
kalacaktı.
Görünüşte “Concert of Europe”un yeniden
diriltildiği izlenimini veren bu görünüm altında
yine de Avrupa’nın kendi içindeki güç dengeleri
hissedilmektedir. Öte yandan AB siyasal
kümelenmesinin dayanacağı meşruiyet referansı
olarak şu ana kadar ucu bucağı bilinmeyen
yüzlerce belgenin ayrıntılarında içerilmiş
acquis communautaire’in kullanılmak istendiği
görülüyor. Tarihte benzer çizgiler arayanlar, bu
bağlamda Metternich’in “Concert of Europe”u, çok
daha basit bir biçimde, imparatorların “doğal”
hukukuna oturtmaya çalıştığını
hatırlayacaklardır.
Türkiye’nin öyküsü, anlattığım bu tarihsel
geziyle iki noktada buluşuyor: Paris (1856) ve
Kopenhag (1993, 2002). Siyasal tarih uzmanları
birinci buluşma noktasının Viyana (1815)’e
çekilmesi gerektiğini, Metternich ve Viyana
Konferansı’ndaki İngiliz baş temsilcisi Lord
Castlereagh’in Antlaşmaya Osmanlı
İmparatorluğu’nu katma girişimlerinin bir yandan
Rusya Çarı I. Aleksandr’ın ülkesi ile ve
Osmanlılar arasındaki tüm sınır sorunlarını bir
nihai barış anlaşmasına bağlama talebi, öte
yandan II. Mahmud’un, İngiltere, Fransa ve
Avusturya’nın Rus-Osmanlı ihtilâfında
arabuluculuk rolü üstlenmesine karşı
isteksizliği yüzünden sonuçsuz kaldığını
hatırlatacaklardır (Anderson, 2001: 65; Armaoğlu,
1997: 97). Ancak Çerçeve 3’de alıntıları yer
alan Alî Paşa’nın “Siyasi Vasiyetname”si,
Osmanlı yönetimindeki etkili bir kesimin
İmparatorluğun güvenliğini, refahını ve
geleceğini 1830’lardan (belki de 1829 Edirne ve
1833 Hünkâr İskelesi Antlaşmaları’ndan) bu yana
“Concert of Europe” içinde düşünmeye başladığını
teyid etmektedir. 1853-6’de Balkanlar ve
Rusya’nın güneyindeki savaşlar sonrasında bu
düşünceleri uygulamaya koyma imkân ve fırsatları
da doğmuştur.1 Dolayısiyle, bugün aldığı biçim
ve içerik itibariyle Türkiye-Avrupa
ilişkilerinin milâdı, 30 Mart 1856’da imzalanan
Paris Antlaşması’dır. Antlaşmayla sonuçlanan
Konferanstaki Osmanlı heyetinin başmurahhası ise
Alî Paşa’dır.
Alî Paşa da siyasal analizini 1815’den
başlatıyor. Bu yıl, aynı zamanda Çar I.
Aleksandr’ın “Doğu Sorunu”nu uluslararası
platformlarda açıkça telaffuz ettiği yıldır. Alî
Paşa, 1815 sonrasında Avrupa’nın siyasal ve
iktisadi genişleme evresine gireceğinin ve yakın
çevresini zorlayacağının bilincindedir. Buna
karşı güvenceyi Avrupa devletleri topluluğuna
katılmakta arıyor. Ona göre, Osmanlı
İmparatorluğu’nun ekonomik gelişmesi ve siyasal
bütünlüğü Avrupa ile Osmanlı Devleti arasında
sağlam bağlar yaratmakla ve Avrupa’nın çıkarları
ile Osmanlı Devleti’nin çıkarlarını
özdeşleştirmekle sağlanabilir. Alî Paşa bu
argümanı bugün iş çevrelerinde, hükümette,
medyada ve akademik kuruluşlarda yer alan
ardıllarından yaklaşık 140 yıl önce, çok daha
berrak bir anlatımla kullanmıştır. Dahası,
Çerçeve 3’de izlenebildiği gibi, Alî Paşa
Avrupa’nın tüm isteklerine boyun eğmenin
felaketle sonuçlanacağını sezmekte, ancak güçsüz
Osmanlı’nın Avrupa’yı “idare” etmesinde,
fakat Avrupa’nın isteklerine uyamayacağını
açıkça ilân etmemesinde yarar görmektedir.
Alıntıladığım bu satırlar Alî Paşa’nın
ardıllarında bulunmayan bir savunma refleksinin
ve imparatorluk geleneğinin yansımalarıdır. Alî
Paşa’nın ulusçuluk ve sosyalizm akımlarının
karşı konulmazlığına işaret etmesi de onun
uzakgörüşlülüğünün işareti sayılmalıdır.
1856 Paris Antlaşması öncesinde Osmanlı Devleti,
Avrupa kamusal sistemine ve “Concert of Europe”a
katılabilmek için kendi iç hukukunu Avrupa
normlarına yaklaştırma çabası içine giriyor. Bu
çabanın ürünü, antlaşmadan yaklaşık bir ay önce,
28 Şubat 1856’da ilân edilen Islahat
Fermanı’dır. Profesör Karal, Ferman’ı kaleme
alan heyette dönemin Şeyhülislam’ının ve Alî
Paşa’nın da bulunduğunu kaydediyor, ama
Ferman’ın ardındaki beyinlerden birinin dönemin
İngiliz Büyükelçisi Lord Stratford Canning
olduğuna kuşku yok. Tabii Canning’in Çerçeve
4’deki “rafine” metni yazacak Osmanlıca bilgisi
olmadığından, Ferman’ın redaksiyonu Osmanlılara
kalıyor. Yaklaşık 150 yıl sonra “redaksiyon”
işinde nereye geldiğimize aşağıda değineceğim.
Çerçeve 4’de özgün diliyle aktardığım kimi
tümceleri genç kuşakların unutmayacaklarını
umuyorum. Hele Ferman’ın “İmparatorluğun tüm
uyruklarının yurtseverce ve güzel çalışmaları ve
gerçek müttefikimiz ve içten gelen sevgileri
belli büyük devletlerin iyiliğimizi dileyen
yardım ve çabaları” eseri olduğunu belirten
satırlar ibretle okunmaya değer. Yalnız bu
satırlar mı? Alıntıyı izleyen okur, Avrupa’nın
yurttaşlık ve insan hakları alanındaki hoyratça
uygulamalarımızı o günlerde de durmadan başımıza
kaktığını anlayacak ve hukuk devleti olma
yolunda epey yavaş hareket ettiğimiz izlenimini
edinecektir. Avrupa’nın bu konuda ne kadar içten
davrandığını tartışacağız.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |