Şubat 2004  Sayı: 66 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   ŞUBAT 2004  

HIYANET ANLAYIŞI, ACABA, DEĞİŞİME Mİ UĞRADI?!.

MAHMUT YILBAŞ

Başlıktaki sorunun yanıtını ararken “Hıyanet” kelimesinin hem dil, hukuk ve hem de sosyal bakımdan ne anlama geldiğine önce bakmak gerekir.

Dil Derneği’nin Türkçe Sözlüğü’ne göre, “hıyanet “sözcüğü şu anlama geliyor.

1- Kutsal şeylere el uzatma, kötülük etme ya da karşı davranma

2- Güveni kötüye kullanma, aldatma, vefasızlık

3- Vefasız, sözünde durmayan

Hıyanet fiili ceza hukuku açısından suç sayılmış ve buna göre Türk Ceza Kanunu’nda suç fiili tarif edilmiş ve cezası da belirtilmiştir. “Devletin şahsiyetine karşı cürümler başlığını taşıyan ikinci kitabın birinci Bab’ın, Birinci Fasıl’ın 127 nci maddesinin 5 nci fıkrasında, milli menfaatler aleyhine bulunmak maksadı ile yabancılarıda velev ki bilvasıta olsun kendisi veya başkaları için para veya herhangi bir menfaat veya vait kabul eden vatandaş, eğer fiil daha ağır bir cürüm teşkil etmiyorsa, üç seneden on seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.” hükmü bulunmaktadır. Ayrıca ağırlaştırıcı nedenler arasında “Para veya menfaat matbuat vasıtası ile propaganda yapmak için yapılmış veya vaat edilmiş ise…” sayılmaktadır.

Bunları niçin mi yazıyorum?

Ege Ordu Komutanı Sayın Hurşit Tolon davetli bulunduğu İzmir’in Karaburun İlçesi’ne bağlı Eğlen Hoca köyünde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tüm birlik ve kurumlarında uygulanan ve millete hizmetin bir başka örneğini oluşturan  “Toplumsal Gelişime Destek” toplantısında vatandaşlara hitaben yaptığı konuşmada “Bu memleket hep güzel insanlar yetiştirirdi. Son zamanlarda hain de yetiştirmeye başladı. Hain yoksa ‘verelim, kurtulalım’ diyen kim?” görüşünü açıklayınca ortalık karıştı, toz duman oldu.

Malum medyanın artık herkes tarafından bilinen yazarları, sanki sözleşmişçesine, Orgeneral Sayın Hurşit Tolon’un ‘emekliye’ sevk edilmesini dahi gündeme getirmek suretiyle bir yıpratma kampanyası, akılları sıra, sürdürdüler. 

Türk Ulusu bu yazar takımını özellikle “Karen Fogg” olayından tanırlar. Ünlü bir gazeteci bunlara sürekli “KAREN FOGG” çocukları demektedir. KAREN FOGG olayı neydi? Bir takım e-postaları ele geçmişti. Karen Fogg bu mektuplarında, bazı yazarlarla olan yakın ilişkisinden söz ediyordu.

Neydi bu ilişkiler?

Karen Fogg diyordu ki!

Kimi tanınmış gazeteci ve TV yorumcuları “para” karşılığında AB dergisinde yazsınlar. Makbuz gönderildiğinde ödeme hemen yapılacak. Ayrıca kamuoyunu yönlendirmeleri ile tanınmış bazı gazeteciler ile İstanbul Kumkapı’da Kör Agop’ta akşam yemeğinde bir araya gelinmesi için düzenleme yapılmasını; “sweet-heart” diyerek mektuplaştığı gazeteciden istiyordu.

Karen Fogg Türkiye aleyhine faaliyet gösteriyor, bilgi topluyor ve bu amaç için kimi gazeteci, sendikacı, önemli bürokrat ve sivil toplum örgütleriyle içli dışlı ilişkiler kurmuş bulunuyordu.

Bunlar bu olayda köşelerinde neler, neler yazdılar; hepsi tarihe birer ibret vesikası olarak geçti.

Kimileri “Kendimi satacaksam bir meyhane parasına satmam. Fogg ile bir kez değil daha fazla yemek yedim.”,

Kimileri de “Fogg’un e-postalarının açıklanması Türkiye’ye büyük zarar vermiştir. Birden bire kendimi eski Sovyetler Birliği’nde  yaşıyor sandım. Tarih bağnaz, baskıcı ve ceberrüt milliyetçiliğin bir ülkeyi ne büyük felaketlere sürüklediğinin örnekleriyle doludur.”

Birisi ise “Karen Fogg ile ondan önceki AB Büyükelçisi Lake ile de sık görüşürdüm. Avrupa Birliği’nin Ankara temsilciliği tarafından yayınlanan dergiye yazı yazdım. Bu yazı karşılığında bir para almadım. Aklıma gelmedi ama gelseydi, karşılıksız yazmazdım. Yazıların, televizyon ve radyolarda katıldığımız programların mutlaka parasal bir karşılığı olması gerektiğini düşünüyorum.”,

demişlerdi.

Şimdi de aynı kişiler, Ege Ordu Komutanı Orgeneral Sayın Hurşit Tolon’un açıklamasına karşı çıktılar.

Birisi “Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon yine konuştu. Yine ağır siyaset yaptı.  Paşa’nın konuşması danışıklı dövüş mü? Yoksa askeri disiplinin hiçe sayılması mı? Genelkurmay’ın altındaki başka komuta odaklarından yakılan yeşil ışığın bir ürünü mü? Karşı devrimle mücadelenin bir parçası mı yoksa?... Demokrasiler de asker bu kadar konuşmaz. Demokrasi de, anayasa da, yasalar da buna izin vermiyor. Hurşit Paşa yine de konuşuyor. Neden? Karşı devrimle mücadele stratejisi mi?”

Ünlü bir diğeri ise “Bu durumda ben de vatan haini sayılıyorum. Çünkü Kıbrıs’ta çözüm istiyorum… Komutanlarımızın TSK’yi bu tartışmalar içine sokmaya hakkı var mı? Hainlik suçlamasının bu kadar ucuz olamaması gerekir… Paşalarımızın bu tavırlarına karşı çıkmamız normaldir.”,

Başka biri ise “Tolon, Kıbrıs’ta ‘ver kurtul var diyenler var’ diyor ve Kıbrıs’ta çözüm isteyenleri ‘hain’ olarak nitelendiriyor. Bence çok yanılıyor. Orgeneral Tolon’a şunu hatırlatmak isterim. Bir ülkede rütbesi ve makamı ne olursa olsun, kimsenin kimseye kendisi gibi düşünmediği için ‘hain’ deme hakkı yoktur. Unutmasın ki bazen hesapsız tavır sergileyenlerin ülkelere verdiği zararı, bir hain ordusu bir araya getiremez.”,

diye yazdılar.

Bunlara Genelkurmay’dan gelen cevap ise “… ülke savunmasında sorumluluk üstlenmiş bir ordu komutanının söz konusu sohbet toplantısındaki ifadelerinin Kıbrıs’ta adil ve kalıcı bir çözüm isteyenleri itham ettiği şeklinde yorumlanması doğru değildir. Bu bağlamda Orgeneral Hurşit Tolon’un sözlerinin bütününü dikkate almadan demokrasiye saygısızlık olarak nitelendirilmesinin, ifadeyi kullanan kişinin görevi ve kişiliğiyle bağdaşmayan haksız bir davranış olduğu…” şeklinde açıklanmıştır.

Mütareke döneminde de işbirlikçiler, Ulusal Kurtuluş Savaşı vermek üzere yola çıkan Kuva-yı Milliye önderlerini “şaki, sergerde, katil, maceraperest” gibi sözlerle suçluyor, kurtuluşun yegane yolunun mandacılıktan, özellikle İngiltere’nin himayesine sığınmaktan geçtiğini, ispata çalışıyorlardı. 

Bugün de kimileri “Bu topraklarda ver-kurtulcular var!” diyenlerden rahatsızlık duyuyorlar. Öyle bir noktaya gelindi ki “Ben Bölücüyüm” demek ve Türk Yurdunun bir parçasında, bir başka devlet kurmak için etnik ayrımcılığı ön planda tutmak suç değil ama bunlara karşı ülkenin üniter yapısını ve bütünlüğünü savunmak, neredeyse suç haline geldi. Etnik ayrımcılığın öncüleri, insan hakları ve demokrasi savunucuları, diğerleri ise, bir suçlu gibi “takibata” maruz kalmaktadır. Başına gelen bir öngörü değil, gerçek olduğunu bilmektedir.

Şimdi bunlara bakıp ta “Hıyanet anlayışı acaba değişime mi uğradı” demek abartmak mı olur?

Hiç de değil?

Bakınız “Hain” tartışmasının yazılı –basın- dahi öncülerinden biri köşesinde şöyle diyor:

“Ama bir ülkede bazı görüşleri savunanlar, ötekileri ‘Vatan Haini’, ‘Ali Kemal’, ‘Mütareke Basını’ diye, tamtam sesleri arasında linç etmeye kalkışırsa, o zaman ‘Bir dakika dur bakalım’ deme hakkı doğar.”

“…Bugün Kıbrıs konusunda çözümsüzlüğe itip, Türkiye’yi bir üçüncü dünya yalnızlığına sürüklemek isteyen bazı kişilerin geçmiş siciline bir göz atın. Bunlar arasında tanıdık simalar göreceksiniz. (…)’Vatan severlik’, ‘devlet malını peşkeş çektirmek’, ‘milletin malını sattırmamak’ bayrakları altında yürüyerek engellenenleri.”

“Vatan hainliği, ‘ver kurtulculuk’ çok keyfi ve insafsız suçlamalardır.”

“Çünkü önümüzde ‘zaman’ denilen müthiş bir yargıç var. (…) Dünün ‘hain’ denilenlerinin aslında birer ‘kahraman’ olduğu anlaşılıyor. O yüzden bugün ‘ver-kurtul’ diye suçlanan insanlar ve onları böyle suçlayanlar için bu eşsiz yargıcın 10 yıl sonra neler söyleyeceğini hiçbirimiz bilmiyoruz. O nedenle bırakalım kimin hain, kimin ver-kurtulcu olacağına zaman karar versin.” 

Ve, tarafların Newyork’ta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan nezdinde yaptıkları görüşmeler sonunda, Kıbrıs konusunda müzakerelere yeniden başlanılması kararı alınması üzerine, İstanbul basınının önde gelenlerinde “Bu tablo Nobel’e kadar götürür” ve “Bir tarih değişiyor” diye manşetler atılmış ve ayrıca bu yoldaki televizyon ekranlarında da sevinçten neredeyse zil çalıp oynayacak duruma gelinmiştir.

Bunlara baktıkça,  düşüncelerin aşağıdaki gibi sonlandırılması çok mu abartılmış olur:

 Görüyorsunuz ya! Yakında bunlara “Üstün Hizmet Madalyası” verilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toprak ve ulus bütünlüğünü savunanların cezaevlerine gönderilmesi istenirse, fazla şaşırılmamalıdır! Çünkü buna doğru gidilmektedir…


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |