|
BEYPAZARI - KAZAN HATTINDA HER YIL MİLYARLARCA
DOLARA MALOLAN
BİR İHANET, BİR SÖMÜRGELEŞTİRME BELGESELİ
“TRONA”
M. MUSTAFA ÇINKI
Sömürgecilik tarihi boyunca Batılı tarihçiler bu
aşağılık faaliyeti sömürülen ülkeye uygarlık
taşıma olarak nitelediler. Dün Avrupa kral ve
kraliçeleri yeni güç ve iktidar alanları
yaratmak için sadık adamlarına bilinmeyene
yolculuk yaptırırlardı. Bu yolculuklar inanılmaz
hazineler, değerli madenlerle süslenmiş
masallar, efsaneler ile motive edilirdi.
Başlangıçta her şey insan gücüne dayanmaktaydı.
Bu yolculuklar sonunda bilinmeyen kıtalar ve
masalımsı zenginlikler, keşfedildi. Sonraları
İnsan gücü yerini, krallardan, kraliçelerden
alınan imtiyazlarla güçlendirilmiş maceracıların
kurduğu kumpanyalara terk etti. Para kazanma, el
koyma hırsı bir çok uygarlığın yok edilmesi,
kültürlerin yıkımı ve soykırımı beraberinde
getirdi. Ve Batı uygarlığı yıkılmış kültürler,
soykırımlar, çalınan hazineler sömürülen yer
altı kaynakları üzerinde inşa edildi. Biraz
tarih kitabı karıştıranlar sözde bu uygarlığın
taşları arasına konan harç içinde, Afrikalı
köleleri, Zenci kanını, Amerikalı yerlileri ve
Kızılderili kanını, katledilen, zevk için
vurulan insanları, çocukları görürler. Bu gün
çağdaş sömürgecilik kendisini özgürlük olarak
pazarlıyor ve kumpanyalar yerlerini çokuluslu ya
da ulusötesi olarak tanımlanan şirketlere
devretti. Artık emperyalist tarih yapıcılar
sömürgeciliği halkı özgürleştirmek,
demokratikleştirmek olarak tanımlıyor. Dün sözde
uygarlaştırılarak zenginliklerine el konulan
milletlerin yerini bu gün özgürleştirilerek
zenginliklerine el konulan milletler aldı. Ve
21. yüzyıl stratejik bir coğrafyaya, dünya
petrol rezervlerinin yarısından fazlasına sahip
Irak’a özgürlük(!) sunularak başladı.
Ülkemizde, sözde reformlarla
demokratikleştirilen ve bu suretle
özgürleştirilen ülkeler arasında. Bir taraftan
çokuluslu şirketlerin ve emperyal güçlerin hak
ve menfaatlerini korumak üzere şekillendirilmiş
Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, AB ve
benzeri kurum ve birliklerin suflesinde
demokratikleşme, özgürleşme adına reform
yasaları çıkarılırken, yer altı kaynaklarımız
hızla sömürgeci güçlerin ellerine geçiyor.
İşte ele aldığımız trona konusu tipik bir
sömürgeleştirmeyi tüm aşamalarıyla ortaya koyan
aynı zamanda yarı sömürge Osmanlı’nın
yıkılmasının ardından TAM BAĞIMSIZLIK ülküsüyle
kurulan Cumhuriyetimizin getirildiği noktayı
algılamak açısından da yürek yakan bir örnek.
Eminim ki büyük çoğunluğumuz trona’nın ne
olduğunu bilmiyor. Bu yüzden yazımıza tronayı ve
trona piyasasını anlatmakla başladık ve ardından
ülkemizde çokuluslu güç merkezlerince on yıl
gibi bir zaman dilimine yayılan süreçte
sergilenen oyunun perdelerini kronolojiye bağlı
kalarak kısmen de olsa araladık. Çokuluslu
şirketler karşısında tek başına çaresiz ve
tarihi bir seçimle karşı karşıya bırakılmış
Kazan ve civarı köylerin (Fethiye, İncirlik,
Mühye,..) güzelim insanlarının nasıl aldatılmaya
çalışıldığını Ankara’nın göbeğinde Başkent’te
yok edilen milyarlarca dolarlık doğal
servetimizin ihanetle soluk soluğa, yalanlarla
dolu bir fotoğrafını çektik.
TRONA (DOĞAL SODA) NEDİR ?
NEREDE KULLANILIR ?
Trona, tabiatta doğal olarak bulunan soda
minerallerinden en yaygın olarak bulunanıdır.
Trona çok kolay eriyen bir mineral olduğu için
tabiatta mostra vermemektedir. Oluşumu çok özel
şartlar gerektiren trona yataklanmaları, başka
amaçla yapılan arama çalışmalarında tesadüfen
ortaya çıkmaktadır. Genellikle “trona”
yataklanmalarında “bor” ve “lityum” tuzlarına da
rastlanmaktadır. Trona’nın Cevherin içerdiği
organik maddeye bağlı olarak rengi kahverengiden
koyu sarıya kadar değişir. Saf numunelerinde ise
renk beyazdan şeffafa kadar değişmektedir. Trona(tabii
soda) Soda külü’ne dönüştürülerek, farklı iki
yoğunlukta, hafif soda külü ve ağır soda külü
olarak satılır.
Cam endüstrisi dünya soda külü tüketiminde %
46’lık bir payla en önemli kullanım alanı
durumundadır. Bunu %21 gibi bir payla kimya
sanayii takip etmektedir. Soda külünün pek çok
kullanım alanı mevcut olmakla beraber, bazı
önemli kullanım alanları şu şekilde
sıralanabilir. Kimya sanayiinde çeşitli
maddelerin üretiminde, deterjan sanayiinde, su
tasfiyesinde Selüloz ve kağıt sanayiinde,
alümina üretiminde, Galvaniz kaplama
banyolarında, Kurşun rafinasyonunda, bakır
konsantrelerinden telleryum’un geri
kazanılmasında, Döküm kumlarında, Tekstil
sanayiinde…
Dünyada trona minerallerinin bilinen en geniş
yatakları ABD’de bulunan Güneybatı Wyoming’in
Gren River havzasında 1938 yılında Westvaco’daki
petrol/gaz aramaları sırasında bulunmuş olup,
buradaki rezervlerin Dünya rezervlerinin %95’ini
temsil ettiği bilinmektedir (Kazan havzası
trona yatağı bu durumu değiştirmiştir). 1990
yılı verilerine göre, Wyoming’teki trona
yatağında 2.253 km2’lik bir alanda 56 milyar
ton’un üzerinde yataklanmış trona bulunmaktadır.
ABD’deki bir başka trona kaynağı da Kaliforniya
eyaletinde bulunan Searles ve Owens gölleridir.
Göllerde tuz ile birlikte trona, hanksit ve bor
bulunmaktadır. Bu göllerde yaklaşık 815 milyon
ton soda külü rezervi olduğu tahmin
edilmektedir. Bir başka trona rezervi de
Kenya’nın Magadi gölündedir. Trona, halit,
çeşitli sodyum tuzları ve organik maddelerden
oluşan trona yatağının kalınlığı yer yer 30 m’yi
bulmaktadır. Çin’in Hunan eyaletinde ve İç
Moğolistan’da Wyoming tronasına benzer, 220
milyon ton trona rezervleri olduğu
bilinmektedir. Avrupa’da trona madeni yoktur.
TRONA MADENİ / SODA KÜLÜ
VE TÜRKİYE
Ülkemizde Beypazarı’nda 1979 yılında MTA Genel
Müdürlüğünce yürütülen kömür aramaları sırasında
tesadüfen bulunan trona madeni 1983 yılında
Etibank’a devredilmiştir. Beypazarı trona
yatağında %87 tenörlü, 235 milyon ton rezerv
bulunmaktadır. Ayrıca Van Gölü ortalama %1,6
tenörlü 340 milyonluk bir soda rezervine
sahiptir. Bu bölgede Van gölünü besleyen geniş
bir trona yataklanması olması ihtimali oldukça
yüksektir. Bölgede bu yönde aramalar yapıldığı
da bilinmektedir. Türkiye’de soda külü (sodyum
karbonat) Mersin Soda Sanayii A.Ş. tarafından
kaya tuzundan sentetik olarak üretilmektedir.
Mersin yöresindeki kaya tuzu rezervleri
işletmenin yaklaşık 100 yıl ihtiyacını
karşılayacak kapasitededir. Mersin Soda Sanayii
A.Ş Türkiye’nin tek soda ve krom türevleri
üreticisi olduğu gibi, üretim kapasitesiyle
dünyada 7. sırada yer almaktadır.
DÜNYANIN EN BÜYÜK
“TRONA” OYUNU BAŞLIYOR
Ülkemizde Trona madeni 1994 yılına kadar bor
madeni gibi 2840 sayılı yasa kapsamında devletin
işletebileceği madenler arasında yer alıyordu.
1994 yılında Dünya Bankasının bir alt kuruluşu
olan IFC’nin önerileri doğrultusunda, 3971
sayılı yasayla yapılan bir değişiklik sonucu
trona devletçe işletilecek maden kapsamından
çıkarıldı. 3971 sayılı yasanın çıktığı ana kadar
ülkemizde trona, işletmeciliği yapılan bir
madencilik değildi. Buna rağmen niçin trona,
devletçe işletilecek maden kapsamından
çıkarılıyordu? Bu soruyu bu güne kadar kimse
sormadı. En azından bu soru akıllara takılsaydı
ya da tronayı devletçe işletilecek madenler
kapsamından çıkaran siyasiler ‘neden’ sorusunu
sorsalardı. Muhtemeldi ki ülkemiz endüstriyel
kalkınma, zenginleşme yolunda sağlam bir kaynağı
hala elinde tutuyor olacaktı. Yine muhtemeldir
ki bu yasayı çıkaran siyasilere “ne kadar büyük
bir yanlış yaptınız” deseydik alacağımız cevap,
son yıllarda sık sık karşılaştığımız; “katma
değer yaratılacak” “kalkınacağız” “istihdam
yaratılacak” “yabancı sermaye gelecek”
“madenleri esaretten kurtarıyoruz” …türünden
abuk sabuk küresel yalanlar şeklinde olacaktı.
Ancak, trona madenini devletçe işletilecek
madenler kapsamından çıkaran 3971 sayılı yasanın
yürürlüğe girdiği tarihten bu yana geçen
yaklaşık 10 yılda, trona madenciliğinde ve buna
dayalı soda külü üretiminde ne yaratılan katma
değerden , ne istihdam artışından, nede
kalkınmadan söz etmek mümkün değil. 1994 yılında
da ülkemizde soda külü üreten tek işletme Mersin
Soda Sanayii A.Ş idi. Bu günde öyle, üstelik bu
işletme soda külünü “trona” dan değil, “kaya
tuzu” ndan sentetik olarak üretiyor.
YILLIK 5 MİLYAR DOLAR OLAN
KULLANILDIĞI SEKTÖRLER
İTİBARİYLE BİRKAÇ YÜZ
MİLYAR DOLARI BULAN
İNANILMAZ PAZAR “SODA KÜLÜ”
Avrupa kıtasında bilinen trona (doğal soda)
kaynağı yoktur. Avrupa sanayii ihtiyaç duyduğu
soda külünü sentetik olarak kaya tuzundan
üretmektedir. Avrupa’nın soda külü üretim
kapasitesinin neredeyse tamamı SOLVAY adlı
Belçika merkezli çokuluslu şirkete aittir. Batı
Avrupa, ABD ve Çin, Dünya Soda külü üretiminin
%85’ini gerçekleştirmektedir. Dünya soda külü
üretiminin (40 milyon ton) yaklaşık %70’i
sentetik yoldan (kaya tuzundan sentez edilerek)
üretilmektedir.
Amerika’da Wyoming trona havzasında faaliyet
gösteren ABD’li soda külü üreticileri, doğal
soda külünün sentetik soda külünden daha düşük
maliyetlerle üretilmesi nedeniyle, doğal soda
külünün sağladığı maliyet ve fiyat avantajını
kullanarak yıkıcı bir rekabetin içine girmişler
ve 30 yıl içerisinde rekabet nedeniyle ABD’de
17 sentetik soda külü şirketi ya iflas ederek ya
da üretimden çekilerek kapanmak durumunda
kalmıştır. Sadece 10 tesis 1986 yılında
kapanmıştır. Amerikan iç piyasasında yaşanan
yıkıcı rekabetin ihracatta da yaşanmaması için
1983 yılında 6 üretici bir araya gelerek, Webb-Pomerenc
Yasası olarak ta bilinen 1918 tarihli ABD
ihracat yasası kapsamında ANSAC’ı kurmuşlardır.
ANSAC (American Natural Soda Ash Coorparation)
bir karteldir. Yaratılan bu kartel sayesinde 4
milyon ton’a ulaşan ihracatta rekabet, fiyat
kırma önlenmiştir.
Dünya soda külü üretiminin yaklaşık %30’u
A.B.D.’de doğal kaynaklardan üretilmektedir.
2001 yılında, A.B.D.’de 4 milyon ton soda külü
ihraç edilmesine rağmen, bunun çok az bir kısmı
Batı Avrupa’ya yapılmıştır. Bunun temel iki
nedeni vardır. Bunlar; 1- Amerikan
üreticilerinin Batı Avrupa pazarına olan
uzaklıkları, 2- Amerika’lı üreticilerin
İhracatlarını ANSAC karteli üzerinden
yapmaları, bunun karşısında Avrupa Birliği’nin
ANSAC’ın bir kartel ve bir ihracat tekeli
olması niteliği nedeniyle Batı Avrupa’da ürün
satışını yasaklamasıdır.
Avrupa’da 1992 sonunda tek pazara geçişle
birlikte, AT ülkeleri arasındaki ticareti
olumsuz yönde etkileyici her türlü engelin
kalkması sonucu, SOLVAY’ın tüm Batı Avrupa’ya
yayılmış olan pazarlama/dağıtım sistemi şirketin
tekel konumunu daha da güçlendirmektedir.
SOLVAY Batı Avrupa ihtiyacının yaklaşık
%60-65’ini, İngiltere merkezli BRUNNER MOND ise,
yaklaşık %20-25’ini karşılamaktadır. Diğer soda
külü üreticilerinin piyasa payları toplamı,
%10-20 arasında değişmektedir.
Aşağıda bazı soda külü üreticilerinin 2000 yılı
satışları görülmektedir.
ŞİRKET ÜLKE SODA KAP. SATIŞLAR
(MİLYON TON)
(MİLYON$)
Solvay Belçika 7.4 8.108
FMC ABD 4.8 905
General Chemical ABD 2.63 296
Soda Sanayi Türkiye 1.1 162
Kaynak: İş Yatırım Araştırma Müdürlüğü, Soda
Sanayi şirket raporu, Zeynel Çağlar, 5 Ekim
2001.
OYUNUN 1. PERDESİ
ÇOK ULUSLU KARTELLERE
BOYUN EĞEN SİYASET
3971 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği 1994
yılına kadar, ülkemizde trona konusunda bir
devletleştirme yapılmamış, bu bağlamda özel
sektör elinde bulunan bir trona madeni işletme
hakkının devletçe iptali de söz konusu
olmamıştır. Tam tersine trona devletçe
işletilecek madenler kapsamında iken, Beypazarı
trona madenlerini elinde tutan ETİBANK, 1985
yılı ve sonrasında BHP-Utah FMC, CANADİAN OXY ve
SOLVAY firmalarıyla 1.000.000 ton/yıl kapasiteli
ve 200 milyon dolar/yıl döviz girdisi yaratacak
proje üzerinde uzun görüşmelerde bulunmuş ancak
yapılan görüşmeler sonuçsuz kalmış, bilahare FMC
ve SOLVAY firmaları ile yürütülen proje
görüşmeleri de aynı akıbete uğramıştır. Ardından
Etibank Beypazarı trona madeninden soda külü
üretme ve pazarlama amacıyla CdF-MDPA-SOFREMİNES-TEKNOMAD
ortaklığı ile 1992 yılı Ağustos ayında
tamamlanacak bir sözleşme imzalamış, ancak bu
sözleşmede bir türlü gerçekleşme imkanı
bulamamıştır. Bu tarihten sonra görüşmelere RİO
TİNTO’da eklenmiştir. Sonuçta, 1983 yılından
1997 yılına kadar geçen sürede yukarıda ifade
edilen kartel ve Solvay grubu Türkiye’nin Soda
külü üretimi projesini görüşmeler yoluyla
erteleme ve oyalama yolunu benimsemiştir.
Ellerinde soda külü üretme teknolojisini
bulunduranlar ortaklık yoluyla bile bu
teknolojiyi Türkiye’ye vermekten
kaçınmışlardır. Her şeye rağmen, 1997 yılında
hükümet kararıyla Etibank Soda külü üretme ve
trona yer altı maden işletmeciliğini tek başına
yapma kararı almış, ancak daha sonra siyasi bir
kararla bu projeden vaz geçilmiştir. (Bu süreç
daha sonra meclis araştırma komisyonuna konu
olmuştur)
Çokuluslu şirketler niçin Türkiye’nin Soda külü
üretimi projesini görüşmeler yoluyla erteleme ve
oyalama yolunu benimsemiş , ellerindeki soda
külü üretme teknolojisini ortaklık yoluyla olsa
bile Türkiye’ye vermekten kaçınmışlar, ve
niçin trona devletçe işletilecek madenler
kapsamından çıkarılmıştır ?
Bu soruya verilecek bazı cevaplar vardır. O da 5
milyar doları aşan bir soda külü pazarı ve bu
hammaddeye bağlı dünya cam ve deterjan
sanayiinin maliyetleri üzerinde oynamak
suretiyle üstünlük sağlayıcı ya da yıkıcı
işletme davranışlarından dışlananların (A.B.D.-ANSAC
karteli) tekrar pazara girebilmesi yada
pazardaki boşluğu görenlerin yeni kaynaklarla
pazara girebilme fırsatını yakalayarak pazarı
ele geçirmek yada bu pazarda pay sahibi olabilme
arzusudur. Buna trona ve soda külü pazarında
oluşan kartel dengelerini korumak, pazara yeni
bir üreticiyi sokmamak stratejisi de
eklenebilir. Ancak temel amaç Türkiye’nin kendi
kaynakları üzerinde kalkınmasını ve
zenginleşmesini engellemektir.
Nitekim trona madeninin devletçe işletilecek
madenler kapsamından çıkarılmasının teknoloji
yokluğu karşısında TÜRKİYE için en önemli ancak
OLUMSUZ sonucu, dünyanın en çok ticareti yapılan
maden kaynakları arasında 3. sırada sayılan,
trona ve bu madene dayalı ulusal
kaynaklarımızın çokuluslu bir şirket (RİO TİNTO)
tarafından ele geçirilmesi olmuştur. Aslında bu
sonuç İngiliz emperyalizminin öncül
ideologlarından biri olan Pitt’in “sömürgelerde
tek bir çivi üretilse oraları askerle
dolduracağım” sözüne paralel bir gelişme
gösteren İngiliz dış politikasının;
• Bedava hammadde sağlanılacak ülkeler üzerinde
önemle dur.
• Yeraltı zenginliklerine kolayca el koymak
için, kendi yer altı zenginliklerini kullanacak
sanayiden ve teknolojik olanaklardan yoksun
ülkeleri elde et.
• Bedava elde edilen hammaddeyi işle, tekrar
eski sahiplerine sat ve böyle bir ticari
ilişkiye öncelik tanı.
• Pazar olarak elde edilen, hammaddesine el
konulan ülkede İngiliz ihracat maddelerini
üreten sanayiyi en kısa zamanda çökert ve buna
ilişkin tedbirleri al.
Şeklinde özetlenebilecek ruhuna da uygundur.
Trona madenini devletçe işletilecek madenler
kapsamından çıkaran 3971 sayılı yasanın ABD soda
külü üreticilerinin Batı Avrupa piyasasına
girmelerinin yasaklanmasının hemen ardından
çıkarılmış olması, soda külü piyasası açısından
son derece anlamlıdır. Bu anlamı daha da
derinleştiren ise değişikliğin Dünya bankasının
bir alt kuruluşu olan Uluslararası Finans
Şirketi’nin (IFC) nin önerileri doğrultusunda
yapılmış olmasıdır. IFC Türkiye’de trona
madeninin bulunduğu günden bu yana bu madenle ve
yapılacak yatırımla çok yakından ilgilenmiş ve
her projenin içinde bir kreditör olarak yer
almaya çalışmıştır. Ayrıca IFC Beypazarı trona
madeni için uzun zaman Etibank’a danışmanlık
yapmış, sözde kreditör olan bu kuruluş yaptığı
bu danışmanlık hizmetleri karşılığı 1 milyon
dolar civarında bir para da kazanmıştır. Bu
süreçte IFC uzmanları Beypazarı trona madeni ve
bölgenin jeolojisi konusunda o güne kadar
üretilmiş tüm bilgilere de vakıf olmuş
kendilerini yönlendiren maden kartellerine
aktarabilecekleri bir veri tabanı
yaratmışlardır.
Dünya Bankası sözde zengin ülkelerin
kaynaklarını yoksul ülkelerin kalkınmasına
dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda
dünyadaki kalkınma yardımı konusundaki en büyük
kaynaklardan birisi olarak tanımlanan Dünya
Bankası; gelişmekte olan ülkelerin hükümetlerine
okullar ve sağlık merkezleri inşa edilmesi, su
ve elektrik sağlanması, hastalıklarla mücadele
edilmesi ve çevrenin korunması için destek
sağlamaktadır. Ancak henüz Dünya Bankası
kanalıyla geri kalmış ya da gelişmekte olan bir
ülkenin gelişmiş ülkeler sınıfına atladığı,
kalkındığı da görülmemiştir. Tam tersine Dünya
Bankasının yoksulluğu azaltmak, kalkındırmak
bahanesiyle sızdığı ülkeler daha yoksul,
gerileyen ve gelişmeyi sağlayacak ekonomik
kaynaklarına el konulan ülkeler olmuşlardır.
Birleşmiş Milletler çatısı altında yer alan
Dünya Bankası, yine Birleşmiş Milletlerde
danışman statüsünde olan Dünya Ekonomik Formu
ile sıkı fıkı ilişkiler içerisindedir. Dünya
Ekonomik formunun üyelerinin tamamını
Madencilik, Enerji, Gıda ve benzeri sektörleri
paylaşarak ellerinde tutan çokuluslu
şirketlerden oluşmaktadır. RİO TİNTO’da DÜNYA
EKONOMİK FORUMU ÜYESİDİR. Dünya Bankası
yoksulluğu azaltmak, kalkınmayı sağlamak gibi
bir amaçla aslında çokuluslu şirketlere yeni iş
ve sömürü alanları açmaktadır. Dünya Bankası
Alt kuruluşları olan Uluslararası İmar ve
Kalkınma Bankası (IBRD) ve Uluslararası Kalkınma
Birliği (IDA) aracılığıyla gelişmekte olan
ülkelere sağladığı düşük faizli, faizsiz ve
hibeler şeklindeki kredileri yine Dünya
Bankasının diğer kuruluşları olan; Uluslararası
Finans Kurumu (IFC), Çok Taraflı Yatırım Garanti
Ajansı (MIGA), Uluslararası Yatırım
Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi (ICSID) ile geri
aldığı gibi, bu kuruluşlar sayesinde gelişmekte
olan ülkenin kaynaklarına çokuluslu şirketlerin
ve dolayısıyle İngiltere ve ABD’nin el koymasını
sağlar. Nitekim IFC’nin tanımlanan görevi,
yüksek riskli sektörlerin ve ülkelerin
yaptıkları özel sektör yatırımlarını desteklemek
ve geliştirmek, MİGA’nın görevi; gelişmekte olan
ülkelerdeki yatırımcılara ve kredi verenlere
politik risk sigortası (garantisi) sağlamak,
ICSID’ın görevi çokuluslu şirketler ve geri
kalmış ülkeler arasındaki yatırım (sömürü)
uyuşmazlıklarında uzlaşma sağlamaktır.
Dünya Bankasının ve onun alt kuruluşlarının
işlevini kolay anlaşılabilir olması açısından
kabaca hepimizin bildiği “havuz ve kuş” oyunuyla
açıklayabiliriz. “Havuza gelişmekte olan bir
devlet kuşu konmuş, IBRD yakalamış, IDA kesmiş,
MIGA tüylerini yolmuş, ISCID tütsülemiş, IFC
pişirmiş ve Çokuluslu şirket (RİO TİNTO) yemiş,
Millet uykudan uyanıp sormuş. hani bana, hani
bana?” Hikayenin sonrasını biliyorsunuz. (
gerçekte hikaye; inek, anahtar, göl,harman,
yangın ve kül illizyonu ile devam ederek
sonlanır)
ANKARA’NIN KAZAN İLÇESİNDE
TRONA BULUNUYOR
“TESADÜFE BAKIN”
Trona madeninin devletçe işletilecek madenler
kapsamından çıkarılmasının hemen ardından
İngiltere merkezli bir çok uluslu şirket,
endüstriyel hammadde karteli olan RİO TİNTO
Türkiye’ye gelerek, bir taraftan Beypazarı trona
madenleri ile ilgili görüşmelerde bulunurken (bu
görüşmelerde İngiltere büyük elçiliğinin engin
desteklerini almıştır) diğer taraftan da, sözde
trona arama faaliyetlerine başlamıştır(!). Çabuk
eridiği için tabiatta asla mostra vermeyen Trona,
çok geçmeden anılan şirket tarafından 1998
yılında Ankara’nın Kazan ilçesi hudutlarında
elleriyle konulmuş gibi bulunmuştur. Şirket
Kazan havzasında bulduğu trona yatağını dünyada
arama yoluyla bulunan ilk trona yatağı olarak
tanımlamaktadır. Cevherin 420-850 metre
derinlikte bulunması, cevherin yüzey etüdleri
ile kolay kolay bulunamayacağının bir
işaretidir. Ayrıca Kazan’da “bor” bulunduğu
konusunda duyumlarda alınmaktadır Ancak Kazan
ilçesi’nin önemli bir özelliği bulunmaktadır.
Kazan ülkemizde ilk bulunan trona yatağının yer
aldığı Beypazarı’nın bulunduğu aynı jeolojik
formasyon üzerinde yer almaktadır. Böyle bir
jeolojik yapı içerisinde Türk maden
aramacılarının ya da MTA’nın arama yapmamış
olması affedilir bir hata değildir. Nitekim
MTA’nın internet sitesinde yer alan Ankara ili
maden haritasında Beypazarı trona madenleri
gösterilirken, Kazan havzasında bulunan trona
madeni halen gösterilmemektedir. (Bkz: http://
www. mta. gov. tr/ mtaweb/maden/ankara.asp)
Rio Tinto’nun Kazan’da sözde trona bulduğunu
ilan ettiği yıl, Beypazarı trona madeni de kamu
uhde ve tasarrufundan çıkarılmıştır. (Buna
ilişkin süreç TBMM soruşturma komisyonu
tarafından incelenmiş ve görülen usulsüzlük ve
yolsuzluklar hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç
duyurusunda bulunulmuş ve sorumlular hakkında
davalar açılmıştır.)
Kazan ve civarına yaptığımız bir gezi sırasında
köy sakinleriyle yaptığımız sohbetlerde 1970’li
yıllarda kazan havzasında MTA’ya bağlı
ekiplerin çalışmalarda bulunduğunu ve hatta
sondajlar yaptığını öğrendiğimiz de, doğrusu
aklımıza takılan; havzadaki trona yataklanması
tespit edilmiş olabilir miydi ? sorusunu ve bu
sorunun zihinlerde yarattığı zincirleme soru
reaksiyonlarını bir türlü yok edemedik.
RİOTUR KİMDİR ?
Şirketin dökümanlarında Riotur, Türk Ticaret
Kanunu kapsamında kurulmuş %100 yabancı
sermayeli bir anonim şirket olup, merkezi
İngiltere olan Rio Tinto Mineral Development
Şirketi’nin bir iştiraki olarak
tanımlanmaktadır. Rio Tinto ismi aslında Türk
insanının hafızasına pek de güzel olmayan
anılar ve olaylarla kazınmıştır. Rio Tinto aynı
zamanda Dünyanın en büyük bor üreticisi olup bor
piyasasının karteli hüviyetini taşımaktadır. Bu
bağlamda şirketin genişleme ve dikey enteğrasyon
(tekelleşme) sürecinde Türk bor kaynaklarını
hedefleri arasına aldığı öteden (20.yüzyılın
başından) beri bilinmektedir. Şirket
Türkiye’nin bor kaynaklarını hedefe almış
olmakla birlikte TÜRKİYENİN
BAKIR-ÇİNKO-KURŞUN-ALTIN-GÜMÜŞ gibi maden
varlığının neredeyse tamamını ele geçirmiştir.
RİO TİNTO TÜRKİYE’DE FAALİYETTE BULUNAN COMİNCO,
ANATOLİA MİNERALS, NEWMOUNT ile çok yakın
sermaye ve ORTAKLIK ilişkileri içine girmiştir.
Rio Tinto Türkiye’de Bor madenciliği konusunda
(bor tuzları işletme hakları devletleştirilmeden
önce) Boraks Consolidated ve Türk Boraks
Madencilik Şirketi adı altında faaliyet
göstermiştir. Boraks Consolidated’in
sermayesinin tamamı Rio Tinto’ya aittir. Bu
şirketin Türkiye’ de daha sonra kurduğu Türk
Boraks Madencilik Şirketinin sermayesinin %80’ni
de Rio Tinto’ya aittir.
RİOTUR’UN SAHİBİ, RİO TİNTO
ÜLKEMİZE SÖMÜRGE
MUAMELESİ YAPIYOR
Gelin şimdi Rio Tinto’nun bir yüzyılı aşkın
süredir Türkiye’de yürüttüğü, yukarıda
saydığımız “İngiliz dış politika ilkeleriyle
bire bir örtüşen” faaliyetlerine kısaca bir
göz atalım.
Rio Tinto’nun bir alt şirketi olan Borax
Consolidated 1950 yılından itibaren Balıkesir/
Bigadiç yöresinde bor madenciliği yapan Ali
Şayakçı, Borasit, Mortaş, Rasih ve İhsan
Şirketlerinin zarar etmesine ve bu suretle
ocakların kapatılmasına çalışmıştır. Türk
Şirketlerin kapanmasını sağlayamayan İngiliz
şirket ancak bor ihraç fiyatlarının düşmesinde
büyük başarı sağlamıştır.
Borax Consolidated Ltd, 1955 yılında yabancı
sermayeyi teşvik kanunlarından yararlanmak için
Türk Boraks Madencilik Anonim şirketini kurar.
Bu tarihten sonra Türkiye’de bu yeni şirket
vasıtasıyla madencilik faaliyetlerini
yürütecektir. Şirket Kuruluşunda hisse
senetlerinin %94’ü Borax Consolidated, %2’si
Türk hissedarlar, %4’üde İngiliz hissedarlara
verilmiştir..
M.T.A. Enstitüsü bir taraftan Kütahya/Emet’te
sürdürdü aramaların yanı sıra, diğer taraftan da
Eskişehir/Kırka da arama faaliyetlerini
sürdürmektedir.Kırka’da ki bor tuzu aramaları
1950’li yılların sonlarına doğru maden arama
ruhsatı sahibi yerli madenciler adına M.T.A.
uzmanlarından Dr. J. Gaulick ve Dr. K. Ruppicht
tarafından başlatılmıştı.
İngiliz Borax Consolidated Ltd’ne bağlı Türk
Boraks Madencilik A.Ş’nin Kırka’daki çalışmaları
sırasında bu şirkette çalışan devletleştirme
sonrası Etibank’a geçen ve yaş haddinden emekli
olan İşçi Hüseyin Zeren’in Etibank Eski Genel
Müdürü Burhan Ulutan’a anlattıklarına ve
Müessese Müdürlüğü’nce hazırlanan raporlara
göre; Kırka’da 1967 yılında bor madeni
bulunmasını müteakip 1959 yılında bir miktar
üretim yapılır. Bu üretimle bölgeye olan ilgi
artar. 1961 yılı Ağustos ayında önce MTA’nın
başlattığı aramalar sürerken, Borax Consolidated
Ltd. de Maden Dairesinden kendi adına bir arama
ruhsatı alarak Kırka’ya gelir ve ruhsatını
sermayesinin hemen hemen tamamının kendisine ait
olduğu Türk Boraks Madencilik A.Ş.’ne devir
ederek aramaları başlatır.
Türk Boraks büyük bir gizlilik içinde sürdürdüğü
aramaları birkaç kuyu açarak yavaş bir tempoda
yürütür. Açtığı iki kuyudan 4.000 ton civarında
üretim yapar. Maksadı ciddi anlamda bir
madencilik faaliyeti yürütmek değil, sahayı
başkalarının üretimine kapatarak, kendilerinin
ABD ve öteki yerlerdeki sahalarına rakip
çıkmasını ve dünya düzeyinde sahip oldukları
Endüstriyel hammadde tekellerinin kırılmasını
önlemektir.
Türk Boraks Madencilik Anonim Şirketi sahada 8-9
milyon ton Sodyumlu bor olduğu iddiasındadır.
Ancak Maden Dairesi Mühendisleri sahadaki bor
cevheri rezervlerinin yüzlerce milyon ton olduğu
iddiasındadır. Borax Consolidated’in yavru
şirketinde çalışan teknisyenleri Türk
mühendislerin iddiasını reddeder.
Sahada bor üretimine başlayan Türk Boraks’ın
Genel Müdürü, ambar memuru olarak çalışan
Hüseyin Zeren’e “sahaya İngilizlerden başka
kimseyi sokmaması, Türkleri hiç yanaştırmaması “
talimatını verir. Hüseyin Zeren kendisine
verilen talimatın aksini yapmaktadır. Çevrede
Etibank adına arama yapan Türk Mühendislere
devamlı yardım etmektedir. İngilizlerin açtığı
maden kuyularına Türk Mühendisleri indirerek
inceleme yapmalarını sağlar. Matkap ve benzeri
aletlerindeki noksanlarını verir.
Ancak diğer taraftan Hüseyin Zeren’in ortaya
koyduğu bu vatansever, ulusal çıkarları kendi ve
İngiliz çıkarlarından önde tutan onurlu tavrı,
Türk Boraks’ın çalıştırdığı Türk
mühendislerinden bazıları göstermemektedir.
Hatta bu arada firmanın bir yerli mühendisi;
“firmam siz üretimi arttıracaksınız diye
Kaliforniya’daki tesislerini mi durdursun!”
diyebilecek kadar İngiliz çıkarlarını
benimsemiştir.
Hüseyin Zeren’e göre, 1961 yılından itibaren MTA
tarafından Kırka’ya gönderilen yabancı uzmanlar
aramalarını maden bulunması mümkün olmayan
alanlarda sürdürerek vakit geçirmektedirler.
Bu uzmanlardan Dr.K.Rupppicht bir müddet sonra
Türk Boraks’da çalışmaya başlamıştır. Hüseyin
Zeren’in anlattıkları MTA ve Etibank tarafından
Kırka’da yürütülen bor tuzu aramalarının, Borax
Consolidated tarafından sabote edildiğine
ilişkin ciddi ip uçları vermektedir.
Rio Tinto’nun Türk Boraks Şirketi’nin Kırka’da
faaliyet gösterdiği 1960-1971 yılları arasında
civar köylülerden bir miktar arazi satın alır.
Birkaç baraka kurar. Maden Dairesine müracaat
ederek sahada bulduğunu bildirdiği 10 milyon ton
rezerv için 45 yıllık İşletme Ruhsatı istemesi
şüphe çeker. (Rio Tinto aynı tavrı Kazan havzası
trona yatağı için göstermektedir) Rio Tinto’nun
adında Türk bulunan ancak safkan bir İngiliz
olan yavru şirketi Türk Boraks biraz
sıkıştırılınca, rezerv miktarı 40 milyon tona
çıkar. Oysa, şirket sahipleri kendi aralarında
konuşurlarken 400 milyon ton rezervden
bahsetmektedirler. Şirketin bu şüpheli tutumu
İşletme Ruhsatı almasını engeller. Ancak her
şeye rağmen Rio Tinto/Borax Consolidated’in
yavru şirketi olan Türk Boraks’ın Kırka’da 6
adet bor sahası vardır. Her işleminde hileli
davranışlarda bulunan şirketin, bu sahaların
elde edilmesinde de bir sıra yolsuz işler
yaptığı için elindeki ruhsatların 5’i iptal
edilir.
1963 yılında Rio Tinto/Borax Consolidated
Ticaret Bakanlığı’na Türkiye’de sahip olduğu
Türk Boraks Madencilik Anonim Şirketi’nin 2,5
milyon sermayesini 25 milyona arttırmak için
müracaat eder, aynı zamanda 6224 sayılı Yabancı
Sermayeyi Teşvik Kanunu’ndan yararlanmak ister.
Ticaret Bakanlığı, Türk Boraks’ın sermaye artışı
talebi ile ilgili olarak alınan Yabancı
Sermayeyi Teşvik Komitesi’nin kararı ile söz
konusu Türk Boraks ve Borax Consolidated
şirketlerinin ülkemiz ekonomisine ve ödemeler
dengesine yapacağı etkiler ile aynı konuda
çalışan yerli teşebbüslerin de durumu dikkate
alınarak, konunun bir defada Maliye Bakanlığı,
Devlet Planlama Teşkilatı, Türkiye Odalar
Birliği’nce tetkik edilerek sonucun kendilerine
bildirilmesini Maliye Bakanlığı’ndan ister.
Maliye Bakanlığı’nca hazırlanan rapora göre;
1950 yılına kadar Türkiye’nin tek bor üreticisi
olan bu şirket, Türk bor rezervleri üzerinde hiç
meşgul olmamış ve 1950 yılında rezervlerin
tükendiğini yazılı olarak beyan etmiş, söz
konusu belge resmi dosyasına konulmuştur. Bu
tarihten sonra Türk madencileri yaptıkları
aramalarda 150 milyon ton bor rezervi tespit
etmişler. Bu miktarın daha büyük rakamlara
ulaşacağını belirlemişlerdir.
Rio Tinto/Borax Consolidated (Türk Boraks
Madencilik Anonim Şirketi) Maliye
Bakanlığı’ndaki dosyalarında mevcut rapor ve
beyanları ile, Türk bor minerallerinin endüstri
alanında rekabet imkanından mahrum bulunduğunu
ileri sürerek, Türkiye’nin yalnız ham cevher
ihracından ancak küçük bir kapasite ile istifade
edebileceğini tavsiye etmiştir. Bu ticari
etikten yoksun görüşlerini Türk yetkililere
tavsiyeler halinde açıklayan şirketin;Türkiye’de
duraksatmış olduğu faaliyetlerini her ne
hikmetse 1955 yılının şubat ayında 6224 sayılı
Yabancı Sermaye Kanunu çerçevesinde tamamı
kendisine ait Türk Boraks Madencilik A.Ş.ni
kurması ve sermayesini geliştirmek kararını
alarak, hali hazırda ham bor madeni üretimi
alanına 25 milyon liralık bir sermaye ile girmek
istemesi, Maliye Bakanlığı’nca düşündürücü
bulunmaktadır. Türkiye’de yüz yıldan beri
faaliyette bulunan Londra merkezli İngiliz Rio
Tinto/Borax Consolidated, Türk bor cevherlerinin
fiyat ve kalite bakımlarından diğer cevherlerle
rekabet imkanı bulunmadığını yakın zamana kadar
savunduğu halde, daha önce 15 milyon lira
sermaye ile rafine tesisi kurmak talebinde
bulunmuş, 9.2.1963 tarih ve 6/1398 sayılı
kararname ile faaliyeti yalnız rafine tesisine
münhasır kalmak kayıt ve şartı ile yerli (Türk)
bir grupla birlikte 15 milyon sermaye ile bir
Anonim Ortaklık kurulmasına izin verildiği
halde, bu izine rağmen bor rafine tesisi
kurulmamış ve Türkiye ekonomisi için faydalı
olacağı kesin olan teşebbüsün gerçekleştirilmesi
yönünde hiçbir adım atılmamıştır.
Borax Consolidated adlı, esasen bugünkü dünyanın
en büyük maden tröstlerinden biri olan İngiliz
orijinli sömürgeci yaklaşımları benimsemiş Rio
Tinto’ya göre; 1963 yılı itibariyle; Türkiye’de
bor mineralleri tükenmiştir, Türkiye’nin en çok
20 bin ton satış şansı vardır, Türkiye’de ancak
3 firma 60 bin ton üretim yapabilir, Türkiye
Avrupa piyasasına yalnız borik asit üretimi için
bor cevheri verebilir, Avrupa piyasasının borik
asit üretimi 45 bin ton cevhere karşılık gelen
30 bin ton bor cevheri ile sabittir. Türkiye
ancak zararına bor endüstrisi kurabilir. 3 bin
tonluk rafineri ancak sübvansiyonla yaşar,
Türkiye’nin Bor rezervlerine Borax consolidated
ortak edilirse bor endüstrisi kurulacaktır.
Avrupa endüstrisinden Türk cevheri kullananlar,
fiyat rekabeti ile Amerikan cevherine dönerlerse
Türkiye bu sahayı kaybeder, Türkiye Amerikan
rekabetini üstüne çekmemelidir,Amerikan bor
cevherleri sodyumludur, Türk bor cevherleri
kalsiyumludur bu da Türkiye’nin rekabet imkanını
ortadan kaldırır. Bu gün itibariyle Rio
Tinto’nun bu iddialarının tamamının YALAN ve
hatta KUYRUKLU YALAN olduğu kanıtlanmıştır.
MALİYE BAKANLIĞI’NDAN
SÖMÜRGECİ RİO TİNTO’YA
TOKAT GİBİ CEVAP
“Rio Tinto Türkiye Ekonomisi ve Ödemeler
Dengesi açısından zararlıdır.”
Rio Tinto’nun Ülkemizdeki faaliyetlerinin
ülkemiz ekonomisine zararlı olduğunu sermaye
artırım talebinin ardından hazırlanan Maliye
Bakanlığı’nın 9 Kasım 1963 tarih ve Sermaye
Hareketleri Şb. 593545-23/441999 Sayılı Yazısına
Ek Rapor bakın nasıl açıklıyor;
“Bugün bor cevherlerinin ortalama ihraç
maliyeti f.o.b. 14$ civarında olmasına rağmen,
ihraç fiyatları çok yukarıdadır. 1950 yılında
60$, 1958 de 40 $’a bugün (1963 yılı) 27 $’a
düşmüş olmasına rağmen, yabancı teşebbüse ton
başına 13$ bırakmaktadır. Yabancı şirket bunu
27$’a ihraç etmek suretiyle buna tekabül eden
dövizi önce getirse bile bunun 13 $ lık kısmını
yabancı sermayeye göre kar transferi yoluyla
tekrar götürecektir. Tekel tesisi için fiyatları
düşürdüğü takdirde, diğer müstahsillerin de buna
uyması mecburiyeti hasıl olur. Bu maksatlı
düşürme, firma için kârdan feragat sureti ile
17$’a kadar kolayca yapılabilir. Bu mücadelede
de başarılı olmak için bor ihraç fiyatının 17 $
/ton dan daha aşağı fiyatlara düşürülmesi de
ihtimal dahilindedir...
Borax consolidated şirketinin yabancı sermaye
yatırım talebinin bor cevheri ihracat
imkanlarımıza yeni bir güç kazandırmayacak ve
ham cevher istihraç ve ihraç eden yerli
firmaların imkanlarının daraltılması pahasına ,
Türk Boraks Madencilik A.Ş. nin ihracat payının
artmasını sağlamaktan başka bir fayda
getirmeyecektir. Bu itibarla yabancı sermayenin
bor madeni işletmeciliği konusunda ödemeler
dengesine olumlu bir etkisi beklenmemektedir.
Bilakis, bor cevherinin ton maliyeti 14$, satış
fiyatları ise ton başına 27$ olduğu dikkate
alınırsa, bu günkü durumda, yerli teşebbüslerin
ihracatında net döviz geliri olarak memlekete
giren 27$, Türk Boraks Şirketinin ihraç payının
artmasıyla 14$’a inecektir. Gerçekte Türk Boraks
şirketinin yaptığı ihracat üzerine, ton başına,
önce 27$ girecekse de, bilahare, yabancı sermaye
kar transferleri yoluyla ( 27$ -14$ ) = 13$
ödemeler dengesinden Londra’daki Borax
Consolidated (Rio Tinto) Limited Şirketi’ne
ödeneceğinden Türkiye’nin her ton bor madeni
ihracatında fiilen 13$’ lık döviz kaybı
olacaktır.
Sonuç olarak; Londra merkezli Borax Consolidated
Limited Şirketi’nin Türk Boraks Madencilik A.Ş.’nin
sermayesini arttırmak suretiyle yapmış olduğu
yabancı sermaye yatırım talebi, memleket
ekonomisi ve ödemeler dengesi bakımından
mahzurludur.”
Rio Tinto Türkiye Cumhuriyeti’nin yabancı
sermayeyi teşvik kanunlarıyla yabancı sermayeye
sağladığı hakları sistematik bir şekilde kötüye
kullanarak, bor ihraç fiyatlarının sürekli
aşağıya çekilmesinde aktif bir şekilde rol
almış,Türk ekonomisinin zararına ancak ait
olduğu tröst’ün faydasına faaliyetlerini
yürütürken her yolu mübah saymıştır.
RİOTUR/RİO TİNTO
TÜRK MİLLETİNİN VARLIĞINI
İNKAR EDEREK
BÖLÜCÜLÜK YAPIYOR
“ TÜRK MİLLETİ
‘YEREL TOPLUM’ MUŞ ! ”
Rio Tinto/Riotur tarafından hazırlanan “Kazan
Trona Projesi – Sosyal ve Çevresel Etkileşim
Raporu” nda Riotur Genel Müdürü Yönetimden Mesaj
başlığı altında; …Projenin bu erken aşamasında,
bir değer oluşturmaya çalışmanın yanı sıra,
güçlü bir iş sağlığı ve güvenliği kültürünün
yerel toplumlarda karşılıklı fayda sağlayan bir
ortaklığın ve şeffaf bir yönetim sisteminin
temellerini de atıyoruz…” demektedir. Anlaşılan
Genel Müdür Türkiye sınırları içinde yaşayan
Türk milletinin bir parçası olan Kazan ve civarı
köylerinde yaşan köylülerimizi yerel toplum
olarak nitelendirmektedir. Şirket bu
yaklaşımıyla Türk milletinin şerefli bir parçası
olan köylülerimizi; yerel toplum ifadesiyle “bir
kabile” “bir aşiret” olarak değerlendirmekte ve
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bir bütün olduğunu, dilinin
Türkçe olduğunu, şekli kanunla belirtilmiş beyaz
ay yıldızlı bir bayrağı olduğunu “İstiklal
Marşı” adı altında kanla canla yazılmış bir
milli marşı olduğu gerçeğini görmezden
gelmektedir.
Yerel toplum; aynı topraklar üzerinde yaşayan
aralarında dil, duygu, ülkü, gelenek ve görenek
birliği olmayan insan topluluklarına verilen
addır. Bu tür toplumlar İngiliz emperyalizmin
etkisiyle Afrika ve Amerika kıtasında belirgin
hale getirilmiş, aynı zamanda İngiliz
emperyalizmi bu toplumlar arasındaki inanç, dil,
kültür farklılıklarından kaynaklanan
düşmanlıkları körükleyerek, bu kabile ve
aşiretleri birbiriyle savaştırmış, bu arada bu
insanların zenginliklerine de el koymuştur.
KONGO’DA (ZAİRE) BUNUN İNSANLIK TARİHİ AÇISINDAN
EN AĞIR SONUÇLARIYLA BUNDAN BİR KAÇ YIL ÖNCESİ
KARŞILAŞILMIŞTIR. Afrika’da SAHRA’NIN ALTINDA
YER ALAN topraklarda HUTU’lar ile TUTSİLER
birbiriyle savaştırılmış bir buçuk milyonu aşkın
(bazı kaynaklar 2,5 milyon olarak veriyor)
zenci, baltalarla, bıçaklarla, şislerle bir
birine kırdırılmıştır. Tarihe “Maden Savaşları”
olarak kazınan bu savaş sonucunda Afrika’nın
madence en zengin ülkesi KONGO parçalanarak
maden kaynaklarına İngiliz şirketlerince el
konulmuştur.
Ankara’nın ilçesi Kazan’da ve onun civarında
(Fethiye köyünde, Kınık’ta Bayat’ta, Mülk
köyünde, İncirlik köyünde, İlyakut’ta, Ayaş’ta,
Yenikent’te, Güdül’de, Beypazarı’nda, Çubuk’ta,
Akyurt’ta ,Çankırı’da, Kızılcahamam’da,
Polatlı’da ...” Yerel Toplum YOKTUR. Bu
topraklar aralarında dil, duygu,ülkü, gelenek ve
görenek birliği olan insanlardan müteşekkil,
TÜRK MİLLETİNİN yaşadığı topraklardır.
KAZAN TRONA YATAĞININ
EKONOMİSİ
Riotur adlı şirket, dökümanlarında yapılan
sondaj çalışmalarının değerlendirilmesi sonucu
yaklaşık %31 ortalama tenörlü 607 milyon ton
ekonomik trona cevheri tespit edildiğini ifade
etmektedir. Aslında şirketin deklare ettiği
rezerv miktarına, ve tenöre, şirketin bağlı
olduğu ana şirket Rio Tinto/ Boraks Consalidated
ve Türk Boraks Şirketi ve onun ülkemizdeki
geçmiş faaliyetleri dikkate alındığında
İHTİYATLA yaklaşmak gerekmektedir. Nitekim
Riotur’un sahibi RİOTİNTO’nun Kırka’da
başlangıçta 10 milyon ton olarak ifade ettiği
rezerv biraz sıkıştırılınca 40 milyon tona
çıktığını ve şirket elemanlarının kendi
aralarında ki konuşmalarında 400 milyon ton
rezervden bahsettiklerini söylemiştik. Oysa
Kırka’daki MTA ve Etibank çalışmaları sonucunda
1 milyar tonun üzerinde bor rezervi olduğu
ortaya çıkmıştı. Halen bu sahada 1 milyar tonun
üzerinde bor olduğu ve arama çalışmaları
detaylandıkça bu rakamın arttığı bilinmektedir.
Bu halde Kazan havzasındaki rezerv, şirketin
ifade ettiği gibi 607 milyon ton mu yoksa daha
mı fazladır. Rio Tinto’nun Kırka’daki yaklaşımı
esas alındığında (şirket kendi bulgularına göre
400 milyon tonluk rezervi kırkta bir nispetinde
azaltarak bildirmişti) Kazan havzasındaki
rezervin deklere edildiğinin 40 katı fazlası
yani 24 milyar ton trona rezervi söz konusu
olabilir mi? Hiç kuşkusuz bu sorunun cevabı
zamanla ortaya çıkacak. Ancak kişisel öngörümüz
aynı jeolojik formasyonun bir ucunda yer alan
Beypazarın’da trona bulunması ve Beypazarı ve
Kazan’ın harita üzerinde aynı doğrultu ve
jeolojik formasyon üzerinde yer alması
nedeniyle, Beypazarı ve Kazan arasında belki’de
Çubuk ovasına kadar uzanan hatta AYAŞ’a
ANKARA’nın SİNCAN, YENİMAHALLE, ERYAMAN gibi
ilçe ve semtlerine kadar uzanan geniş bir
coğrafya’da tıpkı ABD Wyoming’de olduğu gibi
(2.253 km2) ye yakın belki de daha fazla bir
alanda dünyanın en büyük doğal soda rezervleri
olduğu.
Bölge ile ilgili Jeoloji haritalarına
bakıldığında bu haritaların hazırlanmasında Türk
Jeologlardan ziyade yabancı jeologların
çalıştığı görülüyor. Örneğin
değerlendirmelerimize esas 1:100.0000 ÖLÇEKLİ
haritada çalışan 24 teknik elemandan çoğu
yabancı (M. Blumenthal, E. Chaput, W. Th.Fratschner,
W. Grancy, R.Patijn, G.Ralli, J.Rondot, W.Weingart
bu yabancı teknik elemanlardan bazıları.) Bu
jeologların bölge hakkındaki bilgileri
Türkiye’den daha ziyade çokuluslu şirketlere
aktardıkları açık.
Ancak Şirket dökümanlarında yazılı
hesaplamalardan yola çıktığımızda açtığımız
sorunun ne kadar anlamlı olduğu ortaya
çıkmaktadır. Şirket raporlarında; “projenin
tamamının gerçekleştirilmesi için 595 milyon ABD
Doları sabit ön yatırım, 593 milyon ABD doları
işletme süresince sabit yatırım ve 23 milyon ABD
Doları çalışma sermayesi olmak üzere, toplam 1
milyar 211 milyon dolar yatırım planlamaktadır.
Projenin hayata geçirilmesiyle 5,765 milyar ABD
Doları (FOB, Derince Limanı) ihracat geliri ve
yaklaşık 1,1 milyar dolar vergi kaynağı
oluşturacaktır…” denilmektedir. Sadece 607
milyon ton rezerv varlığı ve 2 ton tronadan 1
ton soda külü elde edildiği hesabından yola
çıkarsak, muhtemel soda külü üretimi 303.500.000
bin ton olacaktır. Bir ton soda külünün 100 ABD
doları fiyatla satıldığı varsayımı altında
aslında projenin 30 milyar 350 milyon dolar
üzerinde satış hasılatı yaratacağı ortaya
çıkacaktır ki bu rakamlarla şirketin rakamları
arasında ciddi bir uyumsuzluk vardır. Biz bu
uyumsuzlukla değil kazan trona yatağının bir çok
uluslu yabancı şirket tarafından işletilmesinin
çok zor dönemlerden geçen ve gayri safi milli
hasılası 200 milyar doları bile bulmayan
ülkemizin neleri ve hangi fırsatları kaybettiği
ile ilgileneceğiz.
KARTELE TESLİM EDİLEN ULUSAL
TRONA KAYNAKLARIMIZ
BUHARLAŞTIRILAN
MİLYARLARCA DOLAR
“TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ
YOK EDİLİYOR”
Başlangıçta da trona’dan elde edilen soda
külünün cam sanayiinde kullanıldığını Avrupa
kıtasında üretilen soda külünün kaya tuzundan
sentetik yoldan üretildiğini ve tronadan
üretilen soda külünün sentetik sodaya göre daha
ucuz maliyetli olduğunu ve rekabet üstünlüğüne
sahip olduğunu ifade etmiştik.
Ülkemizde trona madenciliği ulusal işletim
altında olsaydı, ülkemiz; cam sanayi ve soda
külü üretiminde inanılmaz bir rekabet
üstünlüğüne sahip olacaktı. Şöyle ki
Ankara/Kazan’da üretilen soda külü Avrupa’ya,
Avrupa sentetik soda külünden daha daha ucuz
bir şekilde ihraç edilecekti. Bu şartlar altında
Avrupa’da sentetik soda külü üreticileri bu
fiyatlarla rekabet edebilme şansına sahip
olamayacaklarından piyasaya Türk soda külü hakim
olacak ve sanayiler Türk soda külünü kullanmaya
başlayacaklardı. Rekabetin ilk sonucu Avrupa’da
sentetik soda külü üreticilerinin piyasadan
çekilmesi olacaktı. Dolayısıyle Avrupa soda külü
piyasası Türkiye tarafından ele geçirilecekti.
Bunun anlamı Türkiye Cumhuriyeti’nin her yıl
sadece Avrupa’ya bir kaç milyar dolar ihracat
yapmasıdır.
Şimdi olaya sadece cam ve deterjan piyasası
açısından bakalım;
Avrupa soda külü piyasası ele geçirildiğinde
Türkiye’nin bir taraftan akıllı kapasitelerle
cam ve deterjan üretimini arttırdığını, bir
taraftan da daha yüksek katma değer yaratan bu
yatırımlara ait üretim işletmelerine ihraç
fiyatlarının altında soda ve soda külü verdiğini
düşünelim. Bu takdirde dünyanın en ucuz
maliyetli deterjan ve cam üretimi Türkiye’de
olacaktır. Bu ucuz üretim ve uygun fiyatla
dünya pazarlarına giren işletmelerimizin önünde
kim durabilir ? Elbette hiç kimse ve elbette
hiçbir yabancı cam ve deterjan üreticisi Türkiye
kaynaklı cam ve deterjan üreticisiyle rekabet
edebilecek esnekliğe sahip olamayacaktır. Bu
takdirde Avrupa cam ve deterjan piyasası yavaş
yavaş Türkiye merkezli cam ve deterjan üreticisi
firmalar tarafından ele geçirilmeye
başlanacaktır. Avrupa cam ve deterjan
piyasasının birkaç yüz milyar doların üzerinde
bir büyüklüğe sahip olduğu düşünüldüğünde
Türkiye’nin ne kadar büyük bir pazara hükmetmeye
başlayacağı kendiliğinden ortaya çıkar.
Peki geldiğimiz nokta da ne olmuştur ?
Türkiye’yi 19. yüzyıl İngiliz politikalarıyla
aldatan, bu nedenle 1970’li yıllarda elindeki
maden ruhsatları devletleştirilerek ülkemizden
kovulan sömürgeci İngiliz şirketi RİO TİNTO’ya
Beypazarı’ndan Kazan’a kadar olan bir havza’da
bulunan ve rezervi ve tenörü konusunda gerçek
bir bilgiye sahip olmadığımız ve bu şirket
Türkiye’de kaldığı müddetçe de bilgi sahibi
olamayacağımız ancak dünyanın en büyük belki de
en kaliteli milyarlarca ton trona (doğal soda)
rezervi bilabedel hediye (peşkeş) edilmiştir.
Gayri Safi Milli hasılası 200 milyar doları
bulmayan ülkemize bu peşkeşin maliyetinin en az
Gayri Safi Milli hasıla kadar olduğunu ifade
etmeliyiz. Ayrıca Rio Tinto’nun ülkemizde trona
madenciliği ve endüstrisi konusunda yürüteceği
politikalar sonucu ulusal cam ve deterjan
sanayimizi en kısa süre içinde çökerteceğini de
ifade etmeliyiz. Bu çöküş sadece cam ve deterjan
sanayini kapsamayacak aynı zamanda kimya
sanayimizde önemli ölçüde çökertilecek.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE
İSTİKLAL SAVAŞINDA
ANADOLU’DA İŞGALE DESTEK VEREN
BİR ANGLO-HELEN
YIKIM İSTASYONU: “RİO TİNTO”
Rio Tinto, o zamanki adıyla Borax Consolidated
1. Dünya Savaşı’nın devamı süresince
Balıkesir/Susurluk civarında ki bor madenlerinde
Yunan ve Ermenileri kilit görevlere getirmiş,
Yunan işgali sırasında ve İSTİKLAL savaşımız
müddetince, İngiliz şirket ve çalışanları
bölgedeki Yunan kuvvetleriyle çok yakın dostane
ilişkiler kurarak bu ilişkileri sürdürmüştür.
Şirketin (Rio Tinto/ Borax Consolidated)
bölgedeki Rum ve Ermenileri işe aldığı çalışan
Rum ve Ermeni gençlerin bazılarının Yunan
ordusuna katıldıkları şirketin müdürü
Faulkner’in İngiltere/Londra’ya gönderdiği
raporlardan anlaşılmaktadır. Yunan ordusu
bölgeden çekilmeye başladığını ilk kez şirketin
Maden Müdürü Faulkner’e bildirmiştir. Yunan
ordusunun bölgedeki garnizon komutanı şirkette
çalışan İngiliz, Ermeni ve Rumların bir an önce
Yunan askerleri korumasında bölgeyi terk
etmesini Faulkner’e söyler. Ancak bozguna
uğrayan Yunan ordusu şirkette çalışan
İngiliz,Ermeni ve Rumları toplayamadan kaçmak
zorunda kalır. Şirket Balıkesir’den bir tren
temin eder, Rum ve Ermeniler bu trenle
Türkiye’den kaçmak için gittikleri Bandırma’da
mahsur kalırlar. (Bandırma, kaçan Yunan
birlikleri tarafından yakılıp yıkılmıştır.
Limanda Rum ve Ermenileri Türkiye’den kaçıracak
bir tek gemi yoktur.) Yunan Ordusu Kahraman Türk
Ordusu’nun önünde can havli ile bozguna uğramış
bir halde kaçarken, Türkiye’de kendisine
yardımcı olan Rum ve Ermeni işbirlikçilerini yüz
üstü bırakmıştır. Türkiye’den kaçmak için
Bandırma’ya gelen Rum ve Ermeniler tekrar
Susurluk’a dönmek zorunda kalırlar. İngilizler,
Rum ve Ermeniler, Yunan ordusunun tekrar
geleceği inancı içindedir. Bu beyhude bekleyiş
içinde Rio Tinto/Borax Consolidated, Susurluk’a
dönen Rum ve Ermenileri uzun süre bor madeni
yeraltı galerilerinde saklar. Balıkesir’den
gelen Türk askeri birliği bor madenlerinde
karargah kurmuştur. Türk birliğinin komutanı
Borax consolidated’in müdürü Faulkner’e “biz şu
an sizin misafiriniziz ancak unutmayın ki sizde
ülkemizde misafirsiniz” der. Bu misafirlik
sürecinde yer altı galerilerinde saklanan Rum ve
Ermenilere Faulkner yemek ve su gönderemez. Yer
altı galerilerinde aç susuz kalan Rum ve
Ermeniler teker teker ortaya çıkarak 4.
Kolordu’ya ait Türk Birliğine teslim olmak
durumunda kalır. İnsan düşünmeden edemiyor bu
insanlar suçsuzsa Türk Ordusu tarafından neden
tutuklandılar ve neden Borax Consolidated
tarafından saklandılar. Tutuklama olayının
ardından 4. Kolordu Komutanı Kemaleddin Sami
Paşa başta şirketin müdürü Faulkner olmak üzere,
tüm İngiliz yetkililerin ülkeden ayrılmalarını
isteyerek bu misafirliğe son noktayı koyar.
Şirket müdürü Faulkner ülkeyi terk ederken bile
Anadolu’yu işgal eden Yunan ve İngilizlere ve
özellikle İngiltere’ye ve İngiliz emperyalizmine
karşı Türkiye’de yükselen tepkiyi anlamazdan
gelmektedir.
Faulkner; anlatımlarında Rum ve Ermenilerin
sütten çıkmış ak kaşık gibi suçsuz ve günahsız
olduğunu söylerken, Türk askerini aşağılamakta
ve İngiliz emperyalizminin Anadolu’daki piyonu
Yunan ordusunun ve dolayısıyle İngiltere’nin
yenilmesini içine de sindirememektedir.
Faulkner,Yunan ordusunun İzmir’den denize
dökülüşünü ve Türk zaferini Anadolu’nun ikinci
kez Türkler tarafından istila edilmesi olarak
değerlendirmektedir.
Cumhuriyetin İlanından sonra Türkiye’ye gelen
Rio Tinto/ Borax Consolidated Hükümete
müracaatla ellerinde Osmanlı’nın verdiği
imtiyazlar olduğunu söylemek ve Sevr
Antlaşması’nı bahane etmek suretiyle bor
madenlerinin tekrar kendilerine verilmesini
istemiştir. Ekonomi Bakanı Mahmut Esat Bey,
İngiliz şirketin temsilcilerine Sevr
Anlaşması’nın yürürlüğe girmediğini ve Lozan
Anlaşması çerçevesinde imtiyazların tekrar
gözden geçirileceğini söylemiş, İngilizlerin
ısrarı karşısında kendilerine %51’i devletin
olmak üzere yeni bir ortaklık önerilmiştir.
Ancak İngiliz şirket yetkilileri bu teklifi
şiddetle reddetmişlerdir.
Yabancı şirketlerin ve madencilerin madence
zengin bölgelerde dolaşması ve hükümeti eski
imtiyazlarla sıkıştırmaya çalışmaları, hatta
madenlerin bulunduğu bölgelerde yabancı
şirketlerin arazi alma girişimleri karşısında
Lozan Antlaşması’nın hemen ardından 1924 yılında
Köy Kanununa bir madde eklenerek yabancı gerçek
ve tüzel kişilerin arazi almaları
engellenmiştir. Böylece yeni kurulan TÜRKİYE
CUMHURİYETİ DEVLETİ’nde, devlet denetiminin
istenilen etkinlikte götürülemediği yörelerin
yabancı unsurlara açık tutulmasının
yaratabileceği sakıncalar ortadan
kaldırılmıştır.
İngiliz kraliyet ailesi ile sermaye ilişkisi
bulunan şirkette İngiliz İstihbarat teşkilatı
olan MI6 ve Amerikan Haberalma servisi CIA,
İsrail haberalma Teşkilatı MOSSAD elemanları
çalıştığı konusunda internet üzerinde bir çok
yazı bulunmaktadır. Bu yazılanlar doğruysa,
şirket aynı zamanda bugün, küresel bir Anglo-Amerikan
istihbarat ve operasyon istasyonu vazifesi
görmektedir.
OYUNUN İKİNCİ PERDESİ
(İSTİKLAL SAVAŞIMIZIN RÖVANŞI)
ULUSAL MADEN KAYNAKLARIMIZ
VE ÜLKE TOPRAKLARI
NASIL YABANCI MÜLKÜ HALİNE
GETİRİLİYOR.
“Tek Kurşun Sıkılmadan”
Son yıllarda siyaset inanılmaz bir biçimde
İngiltere merkezli sömürgeci maden şirketlerinin
güdümü altına girmiştir. Küreselleşme adı
altında Türk tarihinin eşine ve benzerine
rastlanmadık bir şekilde Türkiye toprakları ve
onun altında yatan maden hazineleri İngiliz
şirketlerine teslim edilmektedir. RİO TİNTO,
Anatolia Minerals, Riotur, Anglo American/Newmont(Bergama
altın yataklarını İngiltere’ye aktarmaktadır),
Cominco, Odyssey Reseurces, Eldorado Gold, KNAUF,
Dardanel, Omya, Geomar…gibi şirketler.
Ankara’da, Ordu’da, Sinop’ta, Kayseri’de,
Gümüşhane’de Artvin’de, Balıkesir’de,
Tunceli’de, Elazığ’da, Diyarbakır’da, Uşak’ta,
Çanakkale’de, Hakkari’de, Şırnak’ta, Manisa’da…
ulusal kaynaklarımızı kendi mülkleri haline
getirmektedir. Bu çokuluslu şirketler siyasetle
kurdukları yakın ilişkiler sayesinde önlerindeki
her türlü engeli birer birer aşmakta, bir
anlamda Türkiye’yi işgal etmektedir. Türk
köylüsüne “gözünü toprak doyursun” diyenler,
İngiliz sömürgeci güçlerine (İngiliz madenci
şirketleri) ülke topraklarını hiçbir
sınırlamaya tabi olmaksızın açmaktadırlar.
İngiliz ve Amerikan güdümündeki bölücü terörist
örgüt PKK/KADEK’in yayın organı olan Özgür
Politika gazetesinin 23 Eylül 2003 tarihli
nüshasında; Hükümetin bu şirketler
aracılığıyla PKK’yi terörist ilan etmek için
uluslar arası alanda lobi faaliyetleri yürütmesi
karşılığında büyük maden tavizleri verdiği
yazılı.(daha geniş bilgi için, internette yahoo
arama motoruna “Yabanci sirketler Kurdistan
yoluna dustu” yazıp motoru çalıştırın,
verdiğimiz anahtar cümle çıktıktan sonra sıra
altında yer alan Cached yazısının üstüne
tıklayın)
Bu haber tipik bir İngiliz oyunuyla karşı
karşıya kaldığımızın önemli bir göstergesi, Önce
PKK/KADEK’in eline silah verilip Türkiye’ye
sokuluyor. Yıllarca insan ve para kaynaklarımız
bu terörist çeteye karşı harcanıyor,
teröristler Türk Ordusu karşısında kuyruklarını
kıstırıp kaçarken, Amerikan Helikopterleri
teröristlere havadan yardım ve lojistik destek
sağlıyor. Hatta bu güçler gerekirse İncirlik’ten
kalkan uçaklarla ya da teröristlere verdikleri
füzelerle Türk helikopterlerini vurabiliyor.
Arkasından İngiliz şirketleri hükümete gelip
kendilerine verilecek maden ruhsatları ve yine
kendi arzuları doğrultusunda çıkarılacak yasalar
karşısında PKK’yı terörist listesine
aldırabilecekleri vaadinde bulunuyor. Hükümette
bu şirketlere lobi faaliyetleri karşılığında
sınırsız maden ruhsatı veriyor. Sonuçta PKK
terörist listesine alınıyor ancak bu arada PKK
ismini KADEK olarak değiştiriyor. KADEK ise
terörist listesinde yer almıyor.
TAŞINMAZ MALI TAŞINIR HALE
GETİREN YASAL DÜZENLEMELER
Anayasamızın 168. maddesi tabii servetler ve
kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında
olduğunu, ayrıca Maden Kanunu’nun 4. maddesi;
Madenlerin Devletin hüküm ve tasarrufu altında
olup, içinde bulundukları arzın mülkiyetine tabi
olmadığını hüküm altına almıştır. Maden
Kanunu’nda yer alan kamulaştırma hükümleri
Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.
Yeni maden yasası tasarısıyla daha önce Anayasa
Mahkemesince iptal edilen hükme benzer bir
kamulaştırma hükmü getirilmeye çalışılmaktadır.
Ülkemizde yabancıların taşınmaz mal edinmeleri
konusunda Anayasada özel bir hüküm
bulunmamaktadır. 2003 yılı Haziran ve Temmuz
aylarına kadar, Tapu Yasası’nın 35 ve 36 ile Köy
Yasası’nın 87. maddesinde yabancıların taşınmaz
mal edinmelerini kısıtlayıcı yönden bazı
hükümler bulunmaktaydı. Köy Kanunu’nun 87.
maddesi ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerin
köy sınırları içerisinde taşınmaz edinimi
kesinlikle yasaklanmıştı. Tapu Kanunu’nun 35.
maddesi; yasal sınırlayıcı hükümlere uymak
(Askeri yasak bölge ve güvenlik bölgeleri
dışında olmak) ve karşılıklı olmak koşulu ile
gerçek kişilerin taşınmaz edinimine izin
vermekte. Ancak yasanın 36. maddesi,
yabancıların ülkede taşınmaz mal edinmelerine
olabildiğince sınırlama getirmek doğrultusunda,
belediye sınırları içinde olmak koşuluyla 30 ha.
dan fazla arazi edinimine izin vermemekteydi.
3.7.2003 tarihinde kabul edilen, 4916 sayılı
Çeşitli Kanunlarda ve Maliye Bakanlığı’nın
Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun’un 38 maddesiyle Köy Kanunu’nun 87.
maddesi ve Tapu Kanununun 36. maddesi
yürürlükten kaldırıldı.
05.06.2003 tarihinde TBMM’de çokuluslu
şirketlere hizmet veren Doğrudan Yabancı Sermaye
Danışma Servisi adlı bir yabancı kuruluş
tarafından hazırlanan “Doğrudan Yabancı
Yatırımlar Kanunu” kabul edildi. Kanunun
tanımlar başlıklı 2. maddesi; yabancı
yatırımcıların yurt içinden sağladıkları doğal
kaynakların aranması ve çıkarılmasına ilişkin
haklarını doğrudan yabancı yatırım kapsamına
almış, ayrıca takip eden maddelerinde ise;
-Yabancı yatırımcıların yerli yatırımcılarla
eşit muameleye tabi oldukları,
-Doğrudan yabancı yatırımların, yürürlükteki
mevzuat gereğince; kamu yararı gerektirmedikçe
ve karşılıkları ödenmedikçe
kamulaştırılamayacağı veya
devletleştirilemeyeceği,
-Yabancı yatırımcıların Türkiye’deki faaliyet ve
işlemlerinden doğan net kâr, temettü, satış,
tasfiye ve tazminat bedelleri, lisans, yönetim
ve benzeri anlaşmalar karşılığında ödenecek
meblağlar ile dış kredi ana para ve faiz
ödemelerini, bankalar veya özel finans kurumları
aracılığıyla yurt dışına serbestçe transfer
edebileceklerini, Yabancı yatırımcıların
Türkiye’de kurdukları veya iştirak ettikleri
tüzel kişiliğe sahip şirketlerin, Türk
vatandaşlarının edinimine açık olan bölgelerde
taşınmaz mülkiyeti veya sınırlı aynî hak
edinmelerinin serbest olduğu,
- Özel hukuka tabi olan yatırım sözleşmelerinden
kaynaklanan çözümü ile yabancı yatırımcıların
idare ile yaptıkları kamu hizmeti imtiyaz
şartlaşma ve sözleşmelerinden kaynaklanan
yatırım uyuşmazlıklarının çözümlenmesi için;
görevli ve yetkili mahkemelerin yanı sıra,
ilgili mevzuatta yer alan koşulların oluşması ve
tarafların anlaşması kaydıyla, milli veya
milletlerarası tahkim ya da diğer uyuşmazlık
çözüm yollarına başvurulabileceği, hüküm
altına alınmıştır.
Sonuç olarak 2003 Haziran ve Temmuz aylarında
TBMM’den geçirilen yasal düzenlemeler
;Madenlerin Devletin hüküm ve tasarrufunda
olduğunu vaz eden Anayasamızın 168. maddesi
hükümlerini geçersiz kılarak, Ulusal maden
kaynaklarımızı Uluslar arası tahkimin insafına
bırakmıştır. Ayrıca Yabancı şirketlere sınırsız
taşınmaz edinme hakkı verilerek, özellikle köy
hudutları içinde kalan maden kaynakları üzerinde
özel mülkiyet tesis edilmesine olanak sağlanmış,
bu suretle maden kaynakları üzerinde Devletin
egemenlik hakkı tamamen yok edilmiştir. Diğer
taraftan yabancıların ellerindeki madenlerin
kamulaştırılmasını neredeyse imkansız hale
getirmiştir.
Dün İstiklal Savaşımızla püskürttüğümüz İngiliz
Emperyalizminin Yunanlılar vasıtasıyla Ankara
önlerine kadar dayanan İşgali, bugün ayniyle
vakidir. Dün başarılı olmuş olsalardı,
Anadolu’da millet olmaktan alıkonulmuş YEREL
TOPLUM’lar olacak ve tüm yer altı kaynakları
İngilizlerin işletimi altında olacaktı. Bugün
İngiliz şirketler Türk Milletine YEREL TOPLUM
nitelemesi yapıyor. Ve dün silahla, isyanlarla,
kışkırtmalarla alamadıkları topraklarımız ve
yer altı kaynaklarımıza işbirlikçileri
sayesinde rahatça el koyabiliyorlar. İzmir’de,
Uşak’ta, Kütahya’da, Eskişehir’de Ordu’da,
Artvin’de, Tunceli’de… onlar var. İşin garip
tarafı da son günlerde milletimizin onlarca
yerel topluma bölünmesi, bu yerel toplumların
Ulus Devleti koruyacağına ilişkin absürd bir
fikrin yaygınlaştırılmaya çalışılması. Başta
ABD Büyükelçisi Edelman olmak üzere birçok
yabancı misyon şefleri adeta kendilerini bu
konuya adamış ve hummalı bir çalışma içindeler.
M2 Sİ 2 DOLARA ALINMAYA
ÇALIŞILAN, M2 BİNLERCE DOLARLIK
KIYMET “TRONA” “ALDATILAN
TÜRK KÖYLÜSÜ VE ULUSU”
Riotur adlı şirketin dökümanlarından Kazan/
İncirlik ve Fethiye köylerini kapsayan 30 km2
lik bir arazinin altında 100 metreyi aşkın
kalınlıkta yataklanmış trona cevheri bulunduğu
anlaşılmaktadır. Trona cevherinin yoğunluğu 2,17
gr/cm3’dür Dolayısıyle 1m3 tronanın ağırlığı 2
ton 170 kg dır. Kaba bir hesapla 30 km2lik
alanın her metre karesinin altında (100X2,17
ton) 217 ton trona bulunmaktadır. 2 ton
trona’dan 1 ton soda külü üretildiğini ve ayırım
gözetmeksizin 1 ton soda külü fiyatını 100$
olarak varsaydığımızda (bu fiyat gerçekte 200
dolara kadar çıkmaktadır) 1m2 toprağın altında
bulunan trona cevherinden yaklaşık (217ton / 2 =
108 ton) soda külü üretilebilir. Bunun ise
asgari piyasa değeri (108 ton X 100) 10.800 $
etmektedir. Bu şartlarda 1000m2 toprağın altında
bulunan trona cevherinden 1.000 X 10.800 =
10.800.000$ lık soda külü üretilebilir.
(hesaplamalarda 106 metre olan trona kalınlığı
100 metre, 200 dolara kadar çıkan soda külü
fiyatı 100 dolar/ton alınmıştır.)
Şimdi sıkı durun (!) İngiliz şirketi kendisine
1m2 de 10.800$, dönümünde 10.800.000$
kazandıracak Türk köylüsünün elinde bulunan
toprakların metre karesine yaklaşık 3 milyon
Türk lirası (2$), dönümüne, 2.000$ yaklaşık 3
milyar Türk Lirası teklif ederek, korumasız
kalmış, bırakılmış , “Milletin Efendisi Türk
köylüsünü “aptal” yerine koymakta, aynı zamanda
Türk köylüsü’ne yerel toplum diyerek onun Milli
kimliğini yok etmeye çalışmaktadır. Bu şirketler
kendi aralarında maden sahalarını alıp
satarlarken milyonlarca dolar ödemektedirler.
Örneğin; Rio Tinto Türkiye’de Cominco adlı
şirketin elinde bulunan bir çinko sahasının
sadece altın işletme hakkına matuf joint-venture
bir ortaklık için 6 milyon dolar ödemiştir.
MÜSLÜMAN MAHALLESİNDE
SALYANGOZ SATANLAR
“Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez”
İngiliz şirketinin Fethiye, İncirlik ve diğer
köylerde kendisini şirin göstermek ve ne kadar
yardım sever olduğunu kanıtlamak istercesine
köylüleri etkileme ve bu suretle köylülerin
arazilerini almaya çalıştığı görülmektedir. Bu
amaçla Rio Tinto/Riotur İncirli, Kınık, Fethiye,
Bayat, İlyakut, Mülk köylerinde Ramazan ayında
sözde iftarlık, vb adlarla ayni yardımlar
yapmıştır. İngiliz şirketi “kaz gelecek yerden
tavuk esirgenmez” sözünü doğru çıkarırcasına
yaptığı bu yardımlarla köylülerimizin gönlünü
fethetmeye çalışmaktadır.
Dış destekli misyoner faaliyetlerinin çok
yoğunlaştığı ülkemizde İngiliz şirketin (Rio
Tinto/Riotur) İncirlik köyünde camiye yardım
yapmasını hangi çerçevede değerlendirmek
gerekir? Bu şirket daha işin başında köylümüzün
samimi din duygularını para kazanma, sömürme
amaçları doğrultusunda kullanmaya başlamıştır.
Rio Tinto, belki de iyimser bir ihtimalle
camilere doldurulup erkek kadın çocuk demeden
savunmasız Türk köylülerini bombalarla
tüfeklerle katlettikten sonra kaçacak delik
arayan Kirkor’ları saklayan Borax
Consalidated’in işlediği günahları “bir anlamda
çıkarmaktadır kimbilir (!)
Rio Tinto’nun Kınık köyüne içme suyu götürmek
için başlattığı çalışmalar çevrede su kaynağı
bulunamadığı için sonuçsuz kalmıştır. Rio Tinto/Riotur
saydığımız bu köylerde köy misafirhanelerine,
köy konaklarına yardım etmektedir. Rio Tinto/Riotur
babasının hayrı için mi Kınık köyünün su
problemini çözmeye çalışmakta, fakir köylüye
gıda yardımı yapmaktadır ? Elbette hayır. Rio
Tinto bu işi hayır için yapmış olsaydı örneğin
Kızılcahamam’ın, Çamlıdere’nin Bala’nın
köylerine nihayetinde bürosunun bulunduğu
Ankara’nın fakirlerine yardım etmesi
gerekmezmiydi ?
Peki Rio Tinto’nun köylere doktor getirip pasta,
börek ve kola’lı doğum kontrol ve cinsellik
üzerine konferanslar tertip etmesine ne demeli.
Bu arada bir gerçeği hatırlatmamızda fayda var.
AFRİKA’DA, GÜNEY AMERİKA’DA HIV/AIDS virüsü ve
hastalığının ilk görüldüğü yerlerin İngilizlerin
işlettiği madenler ve civarı olması. Ve bu gün
Afrika’da AIDS hastalığının en yaygın olduğu
yerler İngiltere merkezli sömürgeci madenci
şirketlerin çalıştığı yerler. İngiliz madenci
şirketler madenlerde %20-%40 arasında HIV/AIDS’li
zenci çalıştırıyor. Bu şirketler İngiliz ilaç
şirketleriyle yakın ilişki içerisinde. AIDS’li
işçiler şirketten maaş yerine uyduruk HIV
ilaçları alıyor. Sonuçta, İngiliz maden
kartelleri ve ilaç kartelleri kazanıyor.
Katmerli sömürgecilik bu olsa gerek.
Köylümüzü, Türk insanını kandırmaya bu suretle
uyutmaya çalışarak elini kolunu sallaya sallaya
Türkiye’nin Başkenti Ankara’da dolaşan İngiliz
madencilik şirketlerinin
yaptıklarını,yapacaklarını ve bunların
sonuçlarını en iyi bir Afrikalı’nın söylediği şu
sözler açıklamaktadır.
“Beyazlar Afrika’ya geldiklerinde bizim
topraklarımız, onların İncilleri vardı. Bize
gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler.
Uyandığımızda gördük ki, onların toprakları
bizim İncillerimiz vardı.”
Afrika’ya gelen beyazlar İngiliz’di. Üstelik
hepsi de madenciydi. Zencilerin ellerine İncil
tutuşturarak onların topraklarını aldılar ve o
topraklardan çıkan madenlerden de hiçbir suretle
ne zencilere ne de onlar bağımsızlıklarını
kazandıktan sonra devletlerine bir pay
vermediler. Afrika’nın maden kaynaklarını
sömürürken Hristiyanlaştırılmış zenciler ve
çocukları maden ocaklarında köle olarak
çalıştırıldılar. Çalıştırılmakla kalmadılar bir
mal gibi alınıp satıldılar.
Bugün ülkemizin hemen hemen her bölgesinde Tıpkı
Kazan ve civarında olduğu gibi, İngiliz
madenciler, İngiliz maden şirketleri cirit
atmakta, köylülerimizi ve ülkemizi uyutarak
yeraltında şehit kanıyla sulanmış milyarlarca
dolarlık madenlerimizin üstündeki arazileri,
uyutulmuş Türk insanından alarak araziler
altındaki madenleri mülkleri haline getirerek,
ülkemizi daha da fakirleştirmeye çalışıyorlar.
Üstelik Türk insanına da “sizi madende
çalıştıracağız” demek suretiyle, milyarlarca
dolarlık hazineye sahip TÜRK MİLLETİNE “asgari
ücret” “afyonu” sunarak.
Aslında bu afyonculuk işi Rio Tinto’nun
kanında, GENETİK YAPISINDA VAR. Çünkü RİO TİNTO,
afyon (uyuşturucu), ticaretinden kazanılan
parayla 1873 yılında Jardine Matheson firması
tarafından kuruldu. Jardine Matheson firması
İngiliz kraliçesinden aldığı imtiyazla Hong
Kong Shangai Bank Corporation (HSBC) nin
finansal desteğinde Çin’e uzun yıllar AFYON
satmıştı. Tarihe de AFYON SAVAŞLARI olarak
kazınan bu gerçek, afyon müptelası haline
getirilen ve savaşma yeteneğini kaybeden
Çinlilerin yenilmesiyle sonuçlanmış, savaşın
sonunda Nanking Anlaşması imzalanmış, Çinliler
tazminat ödemeye mahkum olmuşlar ve Hong Kong
İngiltere’nin olmuştu. Afyon Hindistan’da
ekiliyor ve Çin’de pazarlanıyordu. Afyon borsası
İngiliz sömürgecilerin Hindistan’daki ilk
yerleşim yeri Kalküta’daydı. OSMANLI DEVLETİNE
BASRA KÖRFEZİ’NDEN, YÖNELEN İLK SALDIRILARDA
HİNDİSTAN’DA BULUNAN İNGİLİZ SÖMÜRGE GÜÇLERİ
KULLANILDI.
Şimdi Afrikalı’nın söylediği sözü Türk köylüsü
için uyarlayalım; “İngiliz madenci şirketleri
geldiğinde Türk köylüsünün ekilecek arazisi,
toprağı, toprağın altında milyarlarca dolarlık
madeni vardı. İngiliz şirketler hükümetlerle
girdikleri yakın ilişkiler sayesinde köylünün
toprağını ekmesini engelleyici yasalar
çıkarttırdılar, toprağını ekenin topladığı
mahsul masraflarını karşılamaz hale getirildi,
toprağını ekemeyen köylü fakirleşti. İngiliz
şirket fakir köylüye birkaç öğünlük gıda yardımı
yaptı. Camiye yardım yaptı. Köy odasına yardım
yaptı. Onu işe alacağını söyleyerek umut sattı.
Bu hayali güzelliğe kapılarak uyutulan köylü
toprağını İngiliz şirketlere sattı. Köylü
uyandığında ne elinde toprağı, ne toprağın
üstünde bir yapı, ne de Ulusunun milyarlarca
dolarlık maden kaynağı kalmıştı.” …
STRETEJİK TESİSLERİMİZİN
HEMEN YANI BAŞINDA
İNGİLİZ ŞİRKETİN KONUMLANDIĞI
ARAZİ ve SORULAR
Tapu Kanunu’nun 35. maddesinin ; yasal
sınırlayıcı hükümlere uymak (Askeri yasak bölge
ve güvenlik bölgeleri dışında olmak) ve
karşılıklı olmak koşulu ile yabancı gerçek
kişilerin taşınmaz edinimine izin verdiğini
söylemiştik. Ancak bu iznin tüzel kişileri
(şirketleri) kapsamadığı açık. Aşağıda İngiltere
Merkezli Rio Tinto/Riotur’un uhdesinde bulunan
trona ruhsat alanı görülmektedir. Söz konusu
ruhsat alanının içinde biri Türk Silahlı
Kuvvetlerimize ait olmak üzere Akıncılar Askeri
Hava Üssü (4. Ana Jet Üssü) ve TAİ Türk
Havacılık ve Uzay Sanayi gibi ülkemizin
staretejik iki ünitesi bulunmaktadır. Kazan
havzasında yer alan bu tesisler, yurt savunması
bakımından hayati önemi haiz askeri
tesislerdir. Bu anlamda kazan havzası da yurt
savunmasında hayati önemi haiz tesislerin yer
aldığı bir bölgedir.
Ruhsat alanı içinde yaptığımız gezi esnasında
köylülerimize hava ölçüm istasyonu olduğu
söylenen ancak görünümü itibariyle kuşkulu
bulunan daha ziyade bazı muhtelif amaçlar için
kullanılabilecek bir baz istasyonu
görünümünde, yapı ile karşılaşmamız doğrusu
aklımızda çeşitli şüphelerin doğmasına yol açtı.
Bu yapıların Akıncılar Askeri Hava Üssü (4. Ana
Jet Üssü) ve TAİ’ye doğu istikameti
doğrultusunda tamamen hakim durumda olması ve
önünde herhangi bir engel bulunmaması şüphemizi
bir kat daha arttırdı
Rio Tinto’nun Kazan projesiyle ilgili sosyal ve
çevresel etkileşim raporunda, bölgenin uydu
fotoğraflarının yer alması şüphelerimizi daha da
derinleştirmektedir. Ayrıca yurdumuzda faaliyet
gösteren çokuluslu şirketlerin faaliyet
raporlarında, özel belgelerinde inanılmaz
detaylı uydu görüntüleri yer almaktadır. Bu
şirketlerin bazıları doğrudan Rio Tinto ile para
ve sermaye ilişkileri içindedir.
Diğer taraftan Kazan havzasına giren çıkan
yabancıları denetleme imkanının bulunmadığı bu
anlamda bir çok yabancı şirketin yabancı
uyruklu elemanlarının geçici de olsa havzada
farklı görevlerle bulunması, Kazan havzasındaki
Trona maden kaynakları üzerinde, ruhsat alan Rio
Tinto/Riotur ve bu şirketle iş ilişkisi kuran
şirketlerin hiç birisinin milli kuruluşlarımızın
denetimi altında bulunmaması dikkat çekicidir.
Dikkat çekici diğer hususlar Şirketin bölgenin
fotoğrafını, filmini çekmesi, harita, resim ve
krokileri stratejik tesislere uzaklığı ile
birlikte yayınlaması, bölgenin haritasını
çıkarması ve hatta bu konuda uydu imkanlarından
da geniş ölçüde faydalanması sayılabilir. Bu
dikkat çekici hususların varlığı karşısında
hemen aklımıza bir soru takılıyor. Kazan havzası
içinde Rio Tinto/Riotur’un faaliyet göstermeye
başlamasından sonra askeri uçak kazalarının
görülmesi bir tesadüf olarak değerlendirilebilir
mi ? Bir başka soru; Şirketin bu işleri
yaparken kullandığı cihazların, ve
teknolojilerin ulusal güvenliğimizi tehdit
edebileceği ihtimalini gözden ırak tutabilir
miyiz ?.
Geçtiğimiz yıl içinde yapılan yasal
değişikliklerin verdiği imkanlarla Şirket (Rio
Tinto/Riotur) bu stratejik tesislerimizin hemen
yakınında taşınmaz mal edinimine başlamıştır.
Şirket bu amaçla köylüleri ikna toplantıları
düzenlemektedir. Bölgenin ve ülkemizin savunma
gücü ve stratejik tesislerimizin gizliliği
şirketin geçmişi dikkate alındığında bu
faaliyetleri ne ölçüde kabullenip hangi
çerçevede değerlendirmek gerekir.
Şirket madencilik faaliyetine başladıktan sonra
en iyimser ihtimalle arazinin 400 metre altında
100 metreyi aşkın tavan yüksekliğinde herhangi
bir tahkimat yapılmamış birkaç kilometre boyunda
galeriler oluşacaktır. Bölge, yakınında zaman
zaman aktif olabilecek fay hatları varlığı
karşısında, gelecekte arazi çökme yoluyla
deforme olma riski ile karşı karşıyadır.
Ülkemizde daha küçük ölçekli yapılan madencilik
faaliyetleri sonucunda, Zonguldak’ta,
Bigadiç’te, Emet’te benzeri arazi hareketleri
olmuştur. Bu tür arazi hareketlerine dünyada bir
çok örnek vardır. Böylesi bir sonuç ve bunun yol
açacağı zararlar göz ardı edilebilir mi?
RİOTUR’UN 1 MİLYAR DOLARIN
ÜZERİNDE VERGİ ÖDEYECEĞİ
YALANI
Rio Tinto gerek “Kazan Projesi Sosyal ve
Çevresel Etkileşim Raporu” nda ve gerekse
muhtelif dökümanlarında, Kazan’da yapacağı
yatırımla yaklaşık 5-8 milyar ABD doları ihracat
geliri sağlanacağı ve 1 milyar doları aşkın
vergi ödeyeceğini, 300 kişilik sürekli ve
doğrudan istihdam sağlayacağını yazıp çizmekte,
sanki söz konusu parasal tutarların Türkiye
ekonomisi içinde kalacağı izlenimini vererek
ülkemizi geri ülkelerin içine itildiği
“kalkınacaksınız” yanılsaması içine
sokmaktadır. Şirket bu konuda da samimi olmayan
bir söylem içindedir. Gerçekte Rio Tinto’nun da
arkasında olduğu maden yasasında yapılacak
değişiklikleri içeren yasa tasarısının ve buna
bağlı yasa tasarılarının TBMM’den geçmesiyle
birlikte Rio Tinto;
• 5 yıl vergiden muaf tutulacaktır. 5’nci yılın
sonunda çalıştırdığı işçi sayısı nedeniyle vergi
matrahından %60 indirim yapılacaktır. Ayrıca;
ihracat için yaptığı navlun (nakliye-taşıma)
harcamalarının %5’i, ödeyeceği vergiden
düşülecektir,
• Çalışan işçilerden stopaj yoluyla kesilen
beyan edilerek tahakkuk ettirilen gelir ve
damga vergileri beyanname verme süresini izleyen
ikinci yılın aynı döneminde ödenecektir,
işlemlerde vergi resim ve harç istisnası
uygulanacaktır. (çalışanlardan kestiği ve
sorumlu olduğu vergiyi iki yıl bedava hiç bir
faiz ödemeksizin kullanacak)
• Damga vergisi, banka ve sigorta muameleleri
vergisi, emlak vergisi ve harçlar ile 2464
sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’na göre alınan
vergi, resim ve harçlardan müstesna olacak,
KDV’den muaf tutulacaktır,
• Rio Tinto’nun çalıştırdığı işçilerin Sosyal
Sigortalar Kanunu’nun 72 ve 73. maddeleri
uyarınca prime esas kazançları üzerinden
tahakkuk ettirilecek primlerin işveren hissesi
Hazinece karşılanacaktır.
• Kazan havzasında bulunan Hazineye ait arazi
ve arsaların mülkiyeti bedelsiz olarak Rio
Tinto’ya devredilebilecektir.
• Rio Tinto kullandığı elektriğin bedelini
Devlet Demir Yolları navlun ve yolcu ücretlerini
%50 indirimli olarak ödeyecektir.
Sonuçta; Rio Tinto, T.C. Hazinesine vergi
vermediği gibi, çalışan işçilerin SSK işveren
paylarını, kullandığı elektriğin yarısını,
taşıma giderlerinin yarısını, Türk milletine
ödetecek. İlave olarak, Rio Tinto yukarıda
anlattığımız “Doğrudan Yabancı Yatırımlar
Kanunu” çerçevesinde Kazan trona havzasından
sağladığı milyarlarca dolarlık ihracat geliri ve
buna ek olarak Türkiye içinde yarattığı geliri
hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın ülkesine
götürecek. YANİ RİO TİNTO ULUSAL TRONA
KAYNAKLARIMIZI VE ONDAN YARATILAN DEĞERİ
İNGİLTERE’YE AKTARIRKEN ÜSTÜNE TÜRK DEVLETİ PARA
ÖDEYECEK.
OYUNUN SON PERDESİ
Trona nerede ?
Suya düştü.
Su nerde ?
Riotur içti.
Riotur nerede ?
Rio Tinto içinde
Rio Tinto nerde ?.
Harmana kaçtı
Harman nerede?
Yandı bitti kül oldu ?
Vay Doğal Servetlerimiz, Vay Benim Ülkem, Vay
Benim Milletim…
ALKIŞLAR…
SALONU DOLDURAN
KÜRESELLEŞMECİ, SİYASETÇİ VE
İŞBİRLİKÇİ SEYİRCİLERDEN
ESERLERİNE…
KAYNAKÇA
1- Rio Tinto/Riotur dökümanları.
2- Rio Tinto Kazan Trona Projesi Sosyal ve
Çevresel Etkileşim Raporu.
3- İş Yatırım Araştırma Müdürlüğü, Soda
Sanayii şirket raporu, Zeynel Çağlar, 5 Ekim
2001.
4- Burhan Ulutan, Etibank 1935-1985,
sayfa;150.
5- Suat Türker, Boraks Macerası, 4 Mayıs
1971, Milliyet Gazetesi.
6- Burhan Ulutan, Etibank 1935-1985,
sayfa;202.
7- MMO Dergisi, cilt IX, Özel sayı;2-3,
Mayıs 1970, sayfa; 58.
8- MMO Dergisi, cilt IX, Özel sayı; 2-3,
Mayıs 1970, sayfa; 61.
9- MMO Dergisi, cilt IX, Özel sayı; 2-3,
Mayıs 1970, sayfa; 48.
10- Maliye Bakanlığı’nın 9.11.1963 tarih, ve
Sermaye Hareketleri Şubesi’nin 593545- 23/44199
sayılı yazısına ek rapor.
11- Avrupa Birliği’ne Uyum Sürecinde Yabancı
Uyrukluların Türkiye’de Taşınmaz Mal Edinimi.
Bayram UZUN, Ayşe YAVUZ.
12- Göknar, H., “Kat Mülkiyeti, Devre Mülk
ve Yabancıların Tasarrufu”, 3. Baskı,
Ankara,1996.
13- Mustafa Çınkı Ulusal Maden Varlığımız ve
Bor Gerçeği, ATO Yayınları .
14- The Tincal Trail, A History of Borax,
“Tinkal’in İzinde, Boraks’ın Tarihi” N.J. Travis
and E.J.Cocks Harrap London, 1984 Copyright
R.T.Z. Borax Ltd. 1984 sayfa: 276-282.
15- Raimondo Luraghi, Ascesa E Tramonto Del
Colonialismo “Sömürgecilik Tarihi”, E yayınları.
16- Fotoğraflar, Mustafa ÇINKI
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |