Şubat 2004  Sayı: 66 "Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Gündem
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   ŞUBAT 2004  

CUMHURİYETİMİZ 80 YAŞINDA

M. GÜNER DEMİRAY

Kurtuluş Savaşı’nın utkusuyla taçlanmış bir Cumhuriyetimiz var. Temelinde alınteri, bilek gücü, bilim ve usçuluk yatar. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik ettiği Türk aydınlanmasının Anadolu’daki ışığıdır Cumhuriyet. Çağdaşlaşmanın, uygarlığa açılmanın, uluslaşmanın bilinci. Sivil/asker aydınların öncülüğünde “kanla, irfanla” kurulmuştur. Bunun için Cumhuriyet devrimi köktenci, ulusal, demokratik, laik bir devrimdir Aynı yıllarda oluşan Rus Devrimi ise, dış düşmana karşı çetin bir savaş vermemiş, Lenin’in önderliğinde yönetimsel bir ihtilal yaparak, Sovyetler Birliği’nin kurulmasını sağlamıştır. Oysa Türk Devrimi, dış düşmana karşı bir varoluş savaşımı vermiş, bunu sonucu olarak da  yönetimsel bir devrim olan Cumhuriyet gerçekleşmiştir. Bu Cumhuriyetin mayası bağımsızlıktır. Bu konuda şunları söyler Atatürk: “Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz. (…) Oysa Türk’ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık, ya ölüm!” (Söylev, s. 10 Türk Dil Kurumu Yayınları, 1966)

Yeni insan, yeni toplumdur Cumhuriyet’in amaçladığı Çağdaş Türk insanını yaratmaktır. Atatürk’ün deyişiyle: “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle olgun bir topluluk haline getirmektir, devrimlerin asıl amacı budur.” (İkdam, 1. 9. 1925) Ayrıca bundan özü devrimci olan bu Cumhuriyet’in atılımcı bir nitelik taşıdığını da anlıyoruz. Devrim zor ister, gevşekliği kabul etmez. Bu nedenle Atatürk’ün dediği gibi, “Hiçbir iyi devrim gerçeği görenler dışında, çoğunluğun oyuna başvurmakla yapılamaz.” (11 Nisan 1934, İzmir, 31 Temmuz 1952 Cumhuriyet)

Bir kez daha belirteyim ki, Cumhuriyet kanlı savaşların, yaşamsal deneyimlerin içinden gelmiştir; birdenbire ha deyince hemen kurulmamıştır. Yapısında, harcında, halkçı, ulusalcı bir öz vardır. Sovyet devriminden destek görmüş, çok zaman Fransız İhtilali’nden esinlenmiştir. Vatan duygusu, anadil sevgisi, çağdaş uygarlık ülküsü, her Türk insanının bilincinde yer etmiştir o dönemde. Cumhuriyet bir uygarlık okulu olmuştur. Halkevleri ve köy enstitülerinde meyvelerini vermiş, sosyal devlet, sosyal adalet yönünde bir yapılanmanın kapılarını açmıştır. Özellikle 1923-1938 yılları arasında Atatürk Cumhuriyeti halkımıza bir Türk rönesansı yaşatmıştır.

Ancak, 1946’dan sonra karşı devrimin filizlendiğini görüyoruz. Bu yıllarda Cumhuriyet’in değerleriyle oynanmaya başlandığına tanık oluyoruz. Nedir ki köy enstitüleri bir bir kapatılmaya başlanıyor. İnönü bile bu yapılanlara gücünün yetmediğini söyleyebiliyor. Halkevleri karalama kampanyası içinde eritilmek isteniyor.

Demokrat Parti iktidardadır artık. Bir liberalleşme salgını başlamıştır. Türkiye bir Nato üyesidir. Sovyetlerin sınırında Batı’nın bir ileri karakolu durumundadır. Amerika her işimize karışmakta, her işimize burnunu sokmaktadır. Ayrıca toplumsal bir kaynaşma kendini göstermekte, köyden kente göç hızlanmaktadır. Plansız, programsız ve dış yardıma dayalı montajcı bir sanayinin, gelişmenin, büyümenin ölçütü olur. Gecekondu sözcüğü sosyolojik bir terim olarak türemiştir dilimizde. Kentlerin çevresi gecekondu ordularıyla kuşatılmıştır. Menderes demokrasiyi çoğunluğun diktası sanmaktadır. “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” diyebilmektedir. İrticaya, her türlü dinsel gericiliğe göz kırpılmaktadır. Bilindiği gibi bütün bunlar oy avcılığı yapmak ve iktidarlarını sürdürebilmek içindir. İşte bundan sonra oy toplamak için demogog politikacılar devrimlerden ödün üstüne ödün vermeye başladılar. 27 Mayıs Devrimi, Cumhuriyet değerlerine bir dönüştü; ama sürekli olmadı. Aynı tas, aynı hamam düzeni sürüp gitti.

Bu arada II. Dünya Savaşı’nın ezikliğini yaşayan Avrupa, “demir ve çeliği” denetleyecek bir örgütlenme aşamasına geldi. Zamanla bu örgütlenme “Ortak Pazar”ı doğurdu, daha sonra Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu, ekonomik topluluk siyasal bir içerik kazanarak, bugünkü Avrupa Birliği’ne dönüşmüş oldu. Bizi de içine alacaktı Avrupa Birliği. Sovyetler Birliği dağılınca, AB ve ABD gerçek yüzlerini gösterdiler. Demokratikleşme adı altında Sevr’i dayatan bir konuma geldiler. Türkiye’yi zayıflatmak, hep batıya bağımlı kılmak için oyun üstüne oyun oynanıyordu. PKK/Kadek’i el altından desteklediler, bu Türkiye’ye kırk bin cana mal oldu. Bölücülük ve irtica palazlanarak Cumhuriyet’in üniter ve laik yapısını tehdit etmeye başladı. 12 Eylül Askeri Darbesi özellikle irticayı cesaretlendirdi.

Dünya şimdi “Küreselleşme” olgusu içindedir. İletişim teknolojisindeki devrim yerkürenin her karesinin ulaşılabilir bir pazar haline gelmesini sağladı. Uluslar arası tekeller, firmalar daha çok Batı çıkarlarına hizmet eden serbest piyasa ekonomisini dayattılar ulusal devletlere. Kuşkusuz bu yeni liberal dönem serbest pazar kapitalist emperyalizmin bir aşamasıdır.

Küreselleşme; postmodern bir yaşamı şırınga etti toplumlara köşeyi dönme gibi bireyci bir felsefeyi aşıladı genç kuşaklara. Dünya doğası yıkımlara uğratıldı. Özelleştirme bir hastalık gibi sardı yeryüzünü. Cumhuriyetimizin kurup geliştirdiği birçok fabrika ve ekonomik kurumlar yok pahasına özelleştirilmeye çalışılıyor şu sıralar. Devletçi sistem çökertiliyor.

Cumhuriyet’in 80. yılında Prof. Dr. Noah  Feldman’ın şu sözleri de çok ilginç: “(...) Türkiye karışıklık ve şiddet olmaksızın sadece yurttaşlarının istedikleri adaya oy vermelerine izin verirse bir İslami demokrasi haline gelebilir. Eğer bu gerçekleşirse dünyanın geri kalan bölümü için ortaya çıkacak dersler çok derin olacak. Türkler Mustafa Kemal’in İslam’a ve Batı’ya karşı çıkma mirasını aşarak İslam ile demokrasinin birbirine uyumlu olacağını kanıtlayan bir sentezi gerçekleştirmiş olacaklar.” Sanırım bu düşünceler yıllardır Grham Fuller, Henri Berkley gibi isimlerin öncülüğünde pişirilen “Ilımlı İslam” modeli için bir uygulama vaktini gösteriyor.

Türkiye içerden mi yönetiliyor dışardan mı? İster istemez bir ikilem içinde kalıyor insan. Bu karanlık güçler vatanın yazgısına daha ne kadar egemen olacaklardır? İslâmi demokrasi siyasal İslam’dan başka bir şey değildir. Bu yönetimin kalıcılığı zamanla beyinleri bile tesettüre sokabilir.

Bunların Türkiye gemisini kayalıklara çarptırma olasılığıda yüksektir. Zaten Türkiye uluslaşma evresini tam anlamıyla tamamlayamamıştır. Yurdun özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde feodal yapı dimdik ayaktadır. Bir de cemaatleşme eylemi başlarsa bu düzene biz demokrasi mi diyeceğiz? Demokrasinin yanına “İslam” sözcüğünü getirmekle evrensel demokrasiyi mi kurmuş olacağız? Gerçek demokrasi laik bir düzen değil midir?

Sözün kısası, Cumhuriyetimiz, 80. yılında vahşi kapitalizmin, irticanın, bölücülüğün getirdiği olumsuzlukları göğüsleyerek varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu savaşımda yurt aydınları olarak Cumhuriyetimizin yanında yerimizi çoktan aldık. Çünkü bu ulusalcı cephe varolmanın, aydınlanmanın cephesidir, Kemalizm’in ışığıdır.


Abonelik için tıklayınız.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |