|
CUMHURİYETİMİZ 80 YAŞINDA
M. GÜNER DEMİRAY
Kurtuluş Savaşı’nın utkusuyla taçlanmış bir
Cumhuriyetimiz var. Temelinde alınteri, bilek
gücü, bilim ve usçuluk yatar. Mustafa Kemal
Atatürk’ün önderlik ettiği Türk aydınlanmasının
Anadolu’daki ışığıdır Cumhuriyet.
Çağdaşlaşmanın, uygarlığa açılmanın,
uluslaşmanın bilinci. Sivil/asker aydınların
öncülüğünde “kanla, irfanla” kurulmuştur. Bunun
için Cumhuriyet devrimi köktenci, ulusal,
demokratik, laik bir devrimdir Aynı yıllarda
oluşan Rus Devrimi ise, dış düşmana karşı çetin
bir savaş vermemiş, Lenin’in önderliğinde
yönetimsel bir ihtilal yaparak, Sovyetler
Birliği’nin kurulmasını sağlamıştır. Oysa Türk
Devrimi, dış düşmana karşı bir varoluş savaşımı
vermiş, bunu sonucu olarak da yönetimsel bir
devrim olan Cumhuriyet gerçekleşmiştir. Bu
Cumhuriyetin mayası bağımsızlıktır. Bu konuda
şunları söyler Atatürk: “Ne denli zengin ve
gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir
ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda
kalmaktan kendini kurtaramaz. (…) Oysa Türk’ün
onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür.
Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun
daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık, ya ölüm!”
(Söylev, s. 10 Türk Dil Kurumu Yayınları, 1966)
Yeni insan, yeni toplumdur Cumhuriyet’in
amaçladığı Çağdaş Türk insanını yaratmaktır.
Atatürk’ün deyişiyle: “Yaptığımız ve yapmakta
olduğumuz devrimlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti
halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve
biçimiyle olgun bir topluluk haline getirmektir,
devrimlerin asıl amacı budur.” (İkdam, 1. 9.
1925) Ayrıca bundan özü devrimci olan bu
Cumhuriyet’in atılımcı bir nitelik taşıdığını da
anlıyoruz. Devrim zor ister, gevşekliği kabul
etmez. Bu nedenle Atatürk’ün dediği gibi,
“Hiçbir iyi devrim gerçeği görenler dışında,
çoğunluğun oyuna başvurmakla yapılamaz.” (11
Nisan 1934, İzmir, 31 Temmuz 1952 Cumhuriyet)
Bir kez daha belirteyim ki, Cumhuriyet kanlı
savaşların, yaşamsal deneyimlerin içinden
gelmiştir; birdenbire ha deyince hemen
kurulmamıştır. Yapısında, harcında, halkçı,
ulusalcı bir öz vardır. Sovyet devriminden
destek görmüş, çok zaman Fransız İhtilali’nden
esinlenmiştir. Vatan duygusu, anadil sevgisi,
çağdaş uygarlık ülküsü, her Türk insanının
bilincinde yer etmiştir o dönemde. Cumhuriyet
bir uygarlık okulu olmuştur. Halkevleri ve köy
enstitülerinde meyvelerini vermiş, sosyal
devlet, sosyal adalet yönünde bir yapılanmanın
kapılarını açmıştır. Özellikle 1923-1938 yılları
arasında Atatürk Cumhuriyeti halkımıza bir Türk
rönesansı yaşatmıştır.
Ancak, 1946’dan sonra karşı devrimin
filizlendiğini görüyoruz. Bu yıllarda
Cumhuriyet’in değerleriyle oynanmaya
başlandığına tanık oluyoruz. Nedir ki köy
enstitüleri bir bir kapatılmaya başlanıyor.
İnönü bile bu yapılanlara gücünün yetmediğini
söyleyebiliyor. Halkevleri karalama kampanyası
içinde eritilmek isteniyor.
Demokrat Parti iktidardadır artık. Bir
liberalleşme salgını başlamıştır. Türkiye bir
Nato üyesidir. Sovyetlerin sınırında Batı’nın
bir ileri karakolu durumundadır. Amerika her
işimize karışmakta, her işimize burnunu
sokmaktadır. Ayrıca toplumsal bir kaynaşma
kendini göstermekte, köyden kente göç
hızlanmaktadır. Plansız, programsız ve dış
yardıma dayalı montajcı bir sanayinin,
gelişmenin, büyümenin ölçütü olur. Gecekondu
sözcüğü sosyolojik bir terim olarak türemiştir
dilimizde. Kentlerin çevresi gecekondu
ordularıyla kuşatılmıştır. Menderes demokrasiyi
çoğunluğun diktası sanmaktadır. “Siz isterseniz
hilafeti bile getirebilirsiniz” diyebilmektedir.
İrticaya, her türlü dinsel gericiliğe göz
kırpılmaktadır. Bilindiği gibi bütün bunlar oy
avcılığı yapmak ve iktidarlarını sürdürebilmek
içindir. İşte bundan sonra oy toplamak için
demogog politikacılar devrimlerden ödün üstüne
ödün vermeye başladılar. 27 Mayıs Devrimi,
Cumhuriyet değerlerine bir dönüştü; ama sürekli
olmadı. Aynı tas, aynı hamam düzeni sürüp gitti.
Bu arada II. Dünya Savaşı’nın ezikliğini yaşayan
Avrupa, “demir ve çeliği” denetleyecek bir
örgütlenme aşamasına geldi. Zamanla bu
örgütlenme “Ortak Pazar”ı doğurdu, daha sonra
Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruldu, ekonomik
topluluk siyasal bir içerik kazanarak, bugünkü
Avrupa Birliği’ne dönüşmüş oldu. Bizi de içine
alacaktı Avrupa Birliği. Sovyetler Birliği
dağılınca, AB ve ABD gerçek yüzlerini
gösterdiler. Demokratikleşme adı altında Sevr’i
dayatan bir konuma geldiler. Türkiye’yi
zayıflatmak, hep batıya bağımlı kılmak için oyun
üstüne oyun oynanıyordu. PKK/Kadek’i el altından
desteklediler, bu Türkiye’ye kırk bin cana mal
oldu. Bölücülük ve irtica palazlanarak
Cumhuriyet’in üniter ve laik yapısını tehdit
etmeye başladı. 12 Eylül Askeri Darbesi
özellikle irticayı cesaretlendirdi.
Dünya şimdi “Küreselleşme” olgusu içindedir.
İletişim teknolojisindeki devrim yerkürenin her
karesinin ulaşılabilir bir pazar haline
gelmesini sağladı. Uluslar arası tekeller,
firmalar daha çok Batı çıkarlarına hizmet eden
serbest piyasa ekonomisini dayattılar ulusal
devletlere. Kuşkusuz bu yeni liberal dönem
serbest pazar kapitalist emperyalizmin bir
aşamasıdır.
Küreselleşme; postmodern bir yaşamı şırınga etti
toplumlara köşeyi dönme gibi bireyci bir
felsefeyi aşıladı genç kuşaklara. Dünya doğası
yıkımlara uğratıldı. Özelleştirme bir hastalık
gibi sardı yeryüzünü. Cumhuriyetimizin kurup
geliştirdiği birçok fabrika ve ekonomik kurumlar
yok pahasına özelleştirilmeye çalışılıyor şu
sıralar. Devletçi sistem çökertiliyor.
Cumhuriyet’in 80. yılında Prof. Dr. Noah
Feldman’ın şu sözleri de çok ilginç: “(...)
Türkiye karışıklık ve şiddet olmaksızın sadece
yurttaşlarının istedikleri adaya oy vermelerine
izin verirse bir İslami demokrasi haline
gelebilir. Eğer bu gerçekleşirse dünyanın geri
kalan bölümü için ortaya çıkacak dersler çok
derin olacak. Türkler Mustafa Kemal’in İslam’a
ve Batı’ya karşı çıkma mirasını aşarak İslam ile
demokrasinin birbirine uyumlu olacağını
kanıtlayan bir sentezi gerçekleştirmiş
olacaklar.” Sanırım bu düşünceler yıllardır
Grham Fuller, Henri Berkley gibi isimlerin
öncülüğünde pişirilen “Ilımlı İslam” modeli için
bir uygulama vaktini gösteriyor.
Türkiye içerden mi yönetiliyor dışardan mı?
İster istemez bir ikilem içinde kalıyor insan.
Bu karanlık güçler vatanın yazgısına daha ne
kadar egemen olacaklardır? İslâmi demokrasi
siyasal İslam’dan başka bir şey değildir. Bu
yönetimin kalıcılığı zamanla beyinleri bile
tesettüre sokabilir.
Bunların Türkiye gemisini kayalıklara çarptırma
olasılığıda yüksektir. Zaten Türkiye uluslaşma
evresini tam anlamıyla tamamlayamamıştır. Yurdun
özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde feodal
yapı dimdik ayaktadır. Bir de cemaatleşme eylemi
başlarsa bu düzene biz demokrasi mi diyeceğiz?
Demokrasinin yanına “İslam” sözcüğünü getirmekle
evrensel demokrasiyi mi kurmuş olacağız? Gerçek
demokrasi laik bir düzen değil midir?
Sözün kısası, Cumhuriyetimiz, 80. yılında vahşi
kapitalizmin, irticanın, bölücülüğün getirdiği
olumsuzlukları göğüsleyerek varlığını sürdürmeye
çalışmaktadır. Bu savaşımda yurt aydınları
olarak Cumhuriyetimizin yanında yerimizi çoktan
aldık. Çünkü bu ulusalcı cephe varolmanın,
aydınlanmanın cephesidir, Kemalizm’in ışığıdır.
Abonelik için tıklayınız.
- Geri - |