|
Müdafaa-i Hukuk Bülteni
No: 18
06 Mayıs 2004
Türkiye Gerçeği
Türkiye'nin durumu beş saptamayla özetlenebilir
:
1)
Türkiye bugün yarı sömürge bir devlettir.
Tıpkı 1838'de Osmanlı Devleti'nin yarı sömürge
durumuna düşmüş olduğu gibi... Onca çabaya,
atılıma, savaşıma ve ülkemizi bağımsız hale
getiren bir savaş ve devrimden sonra, o kadar
güzellikler (güzel insanlar, güzel kurumlar)
yarattıktan sonra, yeniden o kör noktaya dönmüş
olmamız çok acıdır... Devletimiz artık halkının
göneç ve mutluluğu için değil, borç ödemek için
vardır. Bizi borçlanma ve özelleştirme yıktı.
Fakat borç getiren insanları şimdi kurtarıcı diye
karşılıyoruz (borçkolik olduk) ve partiler onu
paylaşamıyorlar.
2)
Türkiye'de iktidar Atatürk ilkelerine karşıdır.
Nihai hedefi Türkiye'de dini siyasallaştırarak
egemen kılmaktır. Bundan sonraki
cumhurbaşkanımızın laikliğe itibar etmeyeceği,
eşinin de türbanlı olacağı anlaşılmaktadır.
1950'den 2002'ye değin, çoğunlukla şeriata göz
kırpan, onunla oynaşan partiler iktidarda oldular.
Şimdi artık kendileri iktidardadır. Fazla
zorlanmadan anayasayı değiştirecek güçtedir. Bizi
AB'ye almamak için iyi bir gerekçe olduğundan,
ayrıca kendisiyle iyi işbirliği yaptığı için, AB
bu durumdan çok hoşnuttur.
3)
AB Türkiye'yi üyeliğe almayacaktır. Bunu
eski Fransa Cumhurbaşkanı Giscard d'Estaing
de AB Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Tom
Spencer de söylediler. Çıkar uğruna Türkiye’ye
yalan söylenmesinin ayıp olduğunu da belirttiler.
Son olarak ünlü doğubilimci Prof. Bernard Lewis
de söyledi. Hatta biraz da alaylı bir biçimde, AB
Müslüman olursa bunun olabileceğini belirtti.
Alay ama, din öğesinin ne denli önemli olduğuna
parmak basmak bakımından önemli. Çünkü iktisadi,
eğitsel, kültürel, nüfusbilimsel nedenler bir
yana, belki asıl sorun burada.
Biz bunun ayırdında değiliz, zira Müslümanlığın
Hıristiyanlığa bakışıyla Hıristiyanlığın
Müslümanlığa bakışı arasında bakışımlılık
(simetri) yoktur. Müslümanlığın gözünde İsa,
Allah'ın peygamberidir, İncil de
kutsal bir kitaptır. Müslümanlığın yalnızca bir
üstünlük savı vardır; Muhammed ahir zaman
peygamberidir. Allah’ın en son iletisi ona
gelmiştir.
Oysa Hıristiyanlık Muhammed'in Allah'ın peygamberi
olduğunu, Kuran'ın kutsal olduğunu kabul etmez,
edemez. Onların gözünde Müslümanlık, tek tanrılı
da olsa, Uzakdoğu dinleri gibi bir dindir. Çünkü
bir Hıristiyan, Muhammed'i peygamber olarak kabul
ederse, ahir zamanlık durumu dolayısıyla
Müslüman olması gerekir. Buna karşılık
Hıristiyanlar için Musa, Allah'ın
peygamberidir, Tevrat (Eski Ahit) onlar
için de kutsal bir kitaptır.
4)
Türkiye Cumhuriyeti tarihi bıçakla kesilmiş
gibi iki döneme ayrılmaktadır:
1. Atatürk Devrimi dönemi ve 2. Kısmi
karşıdevrim dönemi (1950 sonrası). Bu gidişle
belki üçüncü bir dönem açılabilir: Tam karşıdevrim
dönemi.
5)
Çok-partili dizge, 1946 seçimleri dışında,
yarım yüzyıldır istisnasız bütün genel seçimlerde
kısmi karşıdevrimi kazandırmıştır. Gerçi CHP'nin
1. parti olduğu seçimler vardır, ama o zaman da
karma hükümet kurmak zorunda kalmıştır.
Toplam sol oylar hiçbir seçimde yüzde 41 'in
üstüne çıkamamıştır. 1946 seçimlerine gelince,
bunun dürüst bir seçim olmadığı kabul
edilmektedir. Bizim bu gerçeği artık görmemiz
gerekiyor. Bizde sandıktan hep kısmi ya da tam
karşıdevrim çıkmıştır.
Gerçek demokrasi, bir ülkedeki eşitlik ve
özgürlüğün somut olarak ölçülebilir bilançosudur.
Yalnızca bir 'mekanizma' olan çok-partili
dizge ise eşitlik ve özgürlüğe hizmet ediyorsa, ne
âlâ. Ama her zaman böyle olmuyor. Hitler de
sandıktan çıktı. Bizde kısmi ya da tam karşı
devrimin gerçek demokrasiye hizmet ettiği
söylenebilir mi? "Kral Çıplaktır" demenin
zamanı gelmedi mi?
Yukarıdaki saptamaların oluşturduğu kapkara
tabloyu biz bir anda kenara atıp aydınlık
geleceklere doğru yol alabiliriz. Çünkü 1945,
1950'ye değin uygulanmış olan, yıllar boyu
deneylerle de geliştirilmiş, bu ülkeye en uygun,
görkemli bir 'reçetemiz’ görkemli bir formülümüz
var. Mustafa Kemal Atatürk’ü izlemek.
Bir yandan aydınlanma, bir yandan
toplumsal kalkınma. Kısa zamanda durumumuzu
düzeltir, emperyalist olmayan ülkelere de ışıklı
bir örnek oluruz.
-
Geri -
|