|
Müdafaa-i Hukuk Bülteni
No: 19
24 Mayıs
2004
ULUS DEVLETE BAKIŞ ( 1 )
Uzunca bir süredir ülkemizde iç hukuktan doğan
ihtiyaçlarımızı karşılamak için değil de, daha
çok, AB ve ABD´den gelen tavsiye, telkin ve
talepler dikkate alınarak kanun çıkmaktadır. Yasa
tasarıları meclise sevk edilirken tasarının olduğu
gibi, değiştirilmeksizin meclisten geçmesini
sağlamak için telkin tavsiyede, bulunanlar
gerekçede açıkça belirtilerek meclisten
tartışılmadan geçmesi sağlanmaktadır. Sonuçta
iktidara sahip olanların cüreti, muhalefetin
yardımı ile temel hukuk düzenimizde anayasal ve
yasal değişiklikler yapılmaktadır. Bu durum ciddi
biçimde bağımsızlığımızı ve
egemenliğimizi gündeme getirmektedir. Artık
parlamentoda, iktidarın sayısal çoğunluğu dikkate
alınarak, dış odaklardan gelen taleplerin aynen
kabulü kanıksanmış durumdadır.
Son günlerde yapılan anayasa değişikliği bunun en
çarpıcı örneğidir. 1 Nisan 2004 tarihinde Hollanda
muhafazakar parti milletvekili olan Arie
Oostlander hazırladığı 38 sayfalık raporu
Avrupa Parlamentosu’na sundu. Rapor aynen
kabul edildi. İnternet sayfasında İngilizce olarak
yayınlanan bu raporun çevirisi basında ve görsel
medyada yer almadı. Bu nedenle kamuoyu
rapordan habersizdir. Ulusal haklarımızı
savunmak amacı ile kurulan Müdafaa-i Hukuk
misyonu gereği bu raporu açıklamayı görev
bilmektedir. İktidar da kamuoyundan saklanan bu
raporu dikkatle okuyup, talepleri, TBMM´nin
gündemine taşıyarak anayasada istenen
değişiklikleri kabul etti.
TBMM üyelerinin yasama görevlerini özenle yerine
getirmeleri için başkanlık divanının arkasına her
milletvekilinin göreceği bir yerde egemenliğin
kaynağını açıklayan Türkiye Cumhuriyetine ruh
veren “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur”
sözü yazılıdır. Bu uyarı ve ilkenin ışığı altında
anayasal ve yasal düzenlemelerin yapılması esas
olduğu halde başka kaynaklardan gelen istekler,
metinler oylanmaktadır.
Arie Oostlander’in Türkiye Raporundaki istekler
doğrultusunda Anayasanın 90. maddesi
değiştirilmiş, bu değişiklikle temel hak ve
özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalar
Türkiye Cumhuriyeti kanunları üstüne çıkarılmıştır.
Temel hak ve özgürlüklerin devletin üniter
yapısını öyle ya da böyle tahrip için kullanılıp
kullanılmayacağı önemli değil. Bu değişiklik ile
iç hukukla çatışması halinde uluslar
arası anlaşma uygulanacaktır. Egemenliğin
kayıtsız şartsız ulusta değil uluslararası
anlaşmalarda olduğunun kabulü ile neleri
kaybettiğimizi yaşayarak öğreneceğiz. Bir yıl
önce kabul edilen Siyasi ve Temel Haklara
İlişkin Milletlerarası Sözleşmesi ile de tarikat
ve cemaat okulları açmanın “özgürlük” olarak
kabul edildiğini biliyoruz. Bütün bunların
sonucu olarak ulusal haklar savunmasız
bırakılmıştır. Müdafaa-i Hukukçular olarak bunu
tarihe not olarak düşüyor ve ulusal onurumuzun
yarasını sarmak için kararlı mücadele gerektiğine
inanıyoruz.
Türk Devletinin temel felsefesini değiştirmeyi
amaçlayan raporun giriş bölümünü bültenimizin bu
sayısında, devamını gelecek sayıda sunacağız.
Raporun paragrafının kelime kelime çevirisi
şöyledir:
G- Türk Devletinin temel felsefesi milliyetçilik,
orduya önemli görevler yüklemesi dine karşı katı
bir tutum takınılması gibi AB değerleriyle
bağdaşması zor unsurlar içirmektedir. Bu yapının
kültürel ve bölgesel çeşitliliğe karşı daha açık
görüşlü, modern hoşgörülü, ulus-devlet kavramına
uygun hale getirilmesi gerekmektedir.”
Bu değerlendirmede Türkiye Cumhuriyetinin temel
felsefesi yerine AB´nin saptadığı,
saptayacağı yeni felsefenin ipuçlarına
işaret ediliyor. Bilenler bilir kültürel, bölgesel
çeşitlilik ile amaçlanan üniter devlet
yapısına karşı takınılan tavırdır. Bunların
altında yatan taleplerin ne olduğunun belgeleri
Mondros Silah Bırakışması ile Sevr
Anlaşması maddelerinde ve Lozan müzakere
tutanaklarında vardır. Niyetler bu belgelerde
açıkça yer almıştır. Raporu amaçsal yorum ile
değerlendirdiğimizde açık görüşlü, modern
hoşgörülü istek diplomatik dilde nazik bir
söylemdir. Bu gibi söylemlerin açılımı bellidir.
Raporun devamında yanlış anlamaya meydan
vermeyecek biçimde kültür dokumuzla ilgili
niyetleri sergileniyor.
“Avrupa Birliğinin siyasi değerleri Yahudi ve
Hıristiyan temellere ve Avrupa´nın hümanist
kültürüne
dayanmaktadır”
Türkiye´nin temel felsefesi olarak saptanan manevi
değerlere sahip , ulusalcı ve misyonu olan ordu
yerine; AB siyasi değerleri, yabancı dinler
ve hümanizm monte edilmek hayal ediliyor.
Bunları önceden gören Mustafa Kemal hedef olarak
Avrupalaşmayı değil çağdaşlaşmanın
üstüne çıkmayı amaçlamıştır. Çağdaşlaşma ulusal
doku korunarak sağlanır. 1946´dan sonra bu yol
terk edildiği için çıkmazlar içindeyiz.
Avrupa Parlamentosunun değerlendirmesinin
çevirisine devam edelim:
“Hükümetin Devlet Güvenlik Mahkemesinin
kaldırılmasına ilişkin açıklamaları bu yönde
atılacak olan önemli bir adım olacaktır.”
Bu mahkemelerin kuruluşuna ilişkin önceleri
yapılan değişiklik yeterli görünmesine ve dünyada
uzman mahkemelerin kurulmasına sıcak
bakıldığı bir dönemde bu son değişikliği
açıklamak zordur
AB´nin tavsiye ve değerlendirmelerine ilişkin
alıntıları sürdürüyoruz;
“Kıbrıs sorununa bulunacak olan çözüm
AB-Türkiye ilişkileri açısından büyük önem
taşımaktadır. BM Genel Sekreteri Annan´ın, Kıbrıs´ın
birleşmesi için hazırlamış olduğu plan adanın
gelecekteki yapısı için temel oluşturmaktadır.”
Avrupa Birliği, aday ülkelerin arasındaki
uyuşmazlığı gidererek birliğe dahil olabilecekleri
ilkesini dilediğine uyguluyor. Bu ilkeye bağlı
kalmayarak dilediğini birliğe kabul ediyor. Ama
söz konusu Türkiye ise bu koşuldan asla
vazgeçmiyor.
Egemenliğimize sahip çıkmadıkça, dayatmalara karşı
gelmedikçe, yargı hakkımızı korumadıkça, ulusal
kimliğimizi ve kişiliğimizi koruyamayız. 1918´leri
çağrıştıran günleri yaşıyoruz. Derlenip
toparlanarak gaflet ve delalet
içinde olanları uyarma görevini sürdürmek
zorundayız.
-
Geri -
|