"Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Dergimiz
      Ulusal Forum
      Bültenlerimiz
      Etkinliklerimiz
      Okuyucu Köşemiz
      Yazarlar
      Tarihçe
      Müzik
      Resim Galerisi
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   BÜLTEN  
Müdafaa-i Hukuk Bülteni
No: 20

31 Mayıs 2004

 

ULUS DEVLETE BAKIŞ ( 2 )

 

Avrupa Parlamentosu'nda (AP) hazırlanan ‘‘Türkiye'nin AB üyeliği’’ konulu rapor Geçtiğimiz Mayıs ayında (2003) AB Genel Kurulu'na sunuldu. 1 Nisan 2004 tarihinde Fransa'nın Strazburg kentinde yaptığı AP’nin genel kurul toplantısında oylanan ve Türk devletinin temel felsefesini değiştirmeyi amaçlayan raporun giriş bölümünü geçen bültenle taşımıştık, Hollandalı muhafazakar parlamenter Arie Oostlander tarafından kaleme alınan raporun en önemli sonuçlarından biri; LOZAN Antlaşması’nın azınlıklar konusundaki maddelerinin hiçe sayılarak "Kürtlerin" Türkiye'deki en büyük azınlık olduğunun AP tarafından oylanarak karara bağlanması olmuştur.  Oostlander raporunda; Nisan ayının başından bu güne ülkemizin gündemini teşkil eden tüm yasal değişiklikleri ve değişiklik hazırlıklarını görmek mümkündür. Rapora göre;

 

  • “Türkiye Fundamentalizm (Köktendincilik) korkusundan arınmalıdır,
  • Türkiye katı laik tutumunu değiştirmeli ve laikliği, Avrupa ülkelerindeki örnekleri esas alarak yorumlamalıdır.
  • Kemalizm ideolojisi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılma yolunu kapatmaktadır,
  • Türkiye'de Kemalizm'in esas alınmadığı yeni bir anayasaya ihtiyaç bulunmaktadır,
  • Heybeliada'daki ruhban okulu açılmalıdır,
  • Türk ve Ermeniler arasında diyalog yoluyla kurulacak bir müzakere ortamıyla tarihi gerçekler konusunda uzlaşmaya varılmalıdır (yani sözde Ermeni soykırımı kabul edilmelidir), bu konuda AP'nin daha önceki  aldığı kararlar hususunda Türkiye duygusal olmamalıdır,
  • Türk Ordusu Türkiye'nin çoğulcu demokratik bir devlet olması önünde frenleyici bir unsurdur. Ordunun ve derin devlet olarak adlandırılan bürokratik kesimlerin reformlara ve bunların uygulanmasına karşı dirençlerinin kırılması gerekir. Ordu'nun MGK, YÖK, RTÜK ve benzeri kurumlarla, ülke ekonomisi, eğitimi ve kültürü üzerindeki etkisi tamamen kaldırılmalı, Devlet Güvenlik Mahkemeleri lağvedilmelidir.
  • Lozan Antlaşması’nın "azınlıklar" maddesinin geniş bir şekilde algılanması, yeni hazırlanacak anayasada bu hususun vurgulanması ve azınlıkların kültürel haklarının verilmesi.
  • "Kürt bölgeleri" olarak isimlendirilen bölgelerin sosyo-kültürel düzeylerinin yükseltilmesi.
  • Azınlıklarla (Kürtler, Aleviler ve Roma halkları) ilgili yasal düzenlemeler desteklenmeli ve bu düzenlemeler hayata geçirilmelidir. (Roma halklarından kasıt Rumlar ve Pontus olmalıdır.)
  •  Leyla Zana ve arkadaşı 3 mahkum milletvekili hemen serbest bırakılmalıdır.”

 

Bu raporla Avrupa Parlamentosu, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Temel varlık nedeni olan Lozan Antlaşması’nı gözümüzün içine baka baka yırtarken, ne yazık ki buna hiçbir resmi kurum tepki göstermemiştir. Tepki göstermemekle kalınmamış; ülkemizin her yerleşim yerinde kiliseler açılacağı ifade edilmiş, açık açık yargıya müdahale edercesine Leyla Zana ve ekibinin serbest bırakılmasının iyi olacağı söylenmiş, Devlet Güvenlik Mahkemeleri lağvedilmiş, YÖK konusunda Türk Ordusunun dirençleri zorlanmıştır. 

Devletimizin üniter yapısını hedef alan ve ülkemizde tanımı yapılmamış, kimliği belirsiz halklar olduğunu kabul eden, kamuoyunca İkiz Yasalar olarak bilinen, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin ulusal hukuk üzerine oturtan “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” şeklinde bir  düzenlem son değişiklikle Anayasamızın 90. maddesine ilave edilerek, AP’nin onayladığı rapora adeta boyun eğilmiştir.

Bu raporda yer alan hususların, Avrupa Birliğine girilmesi adına savunulmasının ve bu uğurda yasal değişiklikler yapılmasının taşıdığı anlam herkes tarafından malumdur. Bu bağlamda; ulusun hukukunun müdafaasını kendisine şiar yapan Müdafaa-i Hukukçular olarak tarihe bir kez daha not düşüyor ve diyoruz ki;

 

·         Avrupa ve Avrupalı olma  sevdasının Osmanlı İmparatorluğunu nasıl kemirerek yok ettiğini yazan tarih kitaplarının henüz mürekkebi bile kurumadan, günümüz Avrupa sevdalılarının, ülkemizi satırı, noktası ve virgülü değiştirilmemiş parçalama / kolonize etme planlarına bir kez daha yol verdiği ulusa, bağımsızlığa ve ulusal onura inananların gözlerinden kaçmamaktadır.    

·         Osmanlı’da eşitlik, insan  hakları ve benzeri kavramlar 1839 yılında ilan edilen Tanzimatla başlar ve 1856 Islahat Fermanıyla yeni boyut kazanır. Osmanlıda eşitlikten kasıt başlangıçta Müslüman-Hıristiyan eşitliğidir. 1856 dan sonra bu eşitlik kavramının kazandığı boyut  ile her türlü etnik ve gayri müslüm unsurların Müslüman Türk Osmanlı vatandaşından üstün kılınmasıdır.  Osmanlı’da Türklerin dışında kalan unsurların Türklerden üstün konuma ulaşmalarından ve Osmanlının mali çöküşünün hızlanmasının ardından, 1870’li yıllarda Osmanlının Batılılar tarafından kolonize edilme projeleriyle karşı karşıya kalınmıştır.

·         Türkiye’nin sözü edilen rapor karşısındaki sessizliği, AB Parlamenterlerini daha da bir terbiyesiz ve küstah açıklamalara sevk etmiştir. Son olarak terbiye sınırlarını aşan küstah açıklama, AB Komisyonu Dış İlişkiler Sorumlusu Patten’in ağzından,  “ATATÜRK DERİN DEVLETİN KURUCUSUDUR. ETNİK VE DİNİ AZINLIKLARI BÖLÜCÜ OLARAK GÖRMÜŞ, ASKERLERE KİLİT ROL VERMİŞTİR” şeklinde dökülmüştür. Türk Ulusunun eşsiz önderi Mustafa Kemal’e ve onun karakterinde mündemiç (bütünleşmiş) bulunan  özgürlük ve bağımsızlık ülküsüne dil uzatan bu küstahlıkta, Gaflet ve dalalet içinde olan basiretsiz, dar fikirli yöneticiler tarafından görmezden gelinmiştir.

·         Aslında ülkemizde AB ajanları ve etki odakları azınlık olmayan ETNİK VE DİNİ grupları azınlık statüsüne taşıma ve üniter  devlet yapımızı parçalayıcı unsurlar olarak örgütlemekte ve buna Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ses çıkarmamasına çalışmaktadır. Buda sözünü ettiğimiz yöneticiler tarafından görülen, ancak sessiz ve hareketsiz kalarak onay verilen  bir husustur.

  • AB tarafından Avrupa Birliği hülyasında ne isterlerse  vermeyi bir ödev bilenler, ısrarla Fransa’nın Hollanda’nın, Danimarka’nın , son olarak Alman Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi Başkanı Merkel’in en kibar haliyle ağzından dökülen “ AB’nin Türkiye gibi büyük bir ülkeyi almaya gücü olmadığını” ısrarla söylemelerine ve hatta bunu Türk Başbakanlarına açıkça ifade etmelerine rağmen, bu seslere kulaklar tıkanarak yola inatla devam edilmektedir.

 

  • Bu vurdum duymazlık, ulusal birliğimiz aleyhine olan çalışmalara daha da bir ivme kazandırmıştır.  Bir taraftan  ulusu değil  bireyi yücelten dayatmalar yapılırken, diğer taraftan ülkemizin Güneydoğu’sunda yaşayan bireylere Türk ulusundan ayrı bir halk oldukları, halkların ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve siyasi hakları olduğu bu hakları kullanmalarından mahrum edilemeyecekleri, bu konuda uluslararası bir koruma altında oldukları tahrikleri yapılmakta; diğer taraftan ülkemizin hassas bölgelerinde   “Küreselleşen Dünya, Küçülen Devlet, Daralan İnsan Hakları”  dogmaları altında ulusal bütünlüğü ayrıştırıcı “çok kimliklilik”  hikayeleri anlatılmaktadır.

  

  • Başta Avrupa olmak üzere Batı dünyasının Mustafa Kemal’in ideolojisinin Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılma yolunu kapattığı söylemi; Aslında ,Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına karşı oluşun farklı, ancak  somut bir ifadesidir. Nitekim, İstiklal Savaşımızın ardından doğan Türkiye Cumhuriyeti’ni AB üyesi devletler Anadolu’nun yeniden Türkler tarafından istila edilmesi olarak tanımlamaktadırlar.   İşte o yüzdendir ki,  Batı’nın Avrupa Birliği; Oostlander ve  Patten gibi sözcüleri vasıtasıyla Türk Devletine ve onun kurucusuna küstahça hakaret etmekte, binlerce yıllık Türk yurdu Anadolu’daki Türk varlığını ve onun biricik devletini parçalamak yeni Sevr’ler yaratmak üzere hedef alıp hedef gösterebilmektedir.   

 

  • AB’nin temel hedefi ulus devletimizi yok etmek ulusal kimliğimizi unutturup Avrupa dışına itilmiş, yol geçen hanına çevrilmiş arabesk, kimliksiz, yerel toplumdan oluşan bir coğrafya yaratmaktır. Kısaca Yugoslavyalaştırmak sürecini hızlandırmaktır. Önümüzdeki günlerde Oostlander raporu benzeri raporlar ve bu raporlarda verilmiş daha ağır talimatları uygulama çabalarının zirveye ulaştığına tanık olunacaktır. Tarih yeni gafletler, dalaletler ve ihanetler yazmak üzere yeni bir sayfa daha açmıştır.

 

  • Biz Müdafaa-i Hukukçulara düşen; bağımsızlık, ulus ve devlet, bayrağını yurdumuzun her yöresinde daha da yükseklere  taşımak, Müdafaa-i Hukuk bilincini Türk ulusu içine iyice yerleştirmek olmalıdır. Bu yönde verilecek demokratik mücadelede; milletimize, ülkemize ve geleceğimize karşı en büyük görevimiz ve onurumuz olacaktır.
 

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |