|
Müdafaa-i Hukuk Bülteni
No: 24
16 Temmuz 2004
MİSYONERLİĞİN TANIM VE FAALİYETLERİ
HAKKINDA KISA BİR DEĞERLENDİRME
[*]
Misyon ve misyoner kelimeleri Latince kökenli “
Missio” kelimesinden alınmıştır. Bütün
dillerde de bu şekilde kullanılmıştır. Missionun
lügat manası ise; yetki, vekalet bir kişiye bir
iş için verilen özel görev anlamındadır. Misyoner
kelimesi ise; yetkili görevli kimse, rahip ve
papaz anlamında kullanılmıştır.
Diğer bir görüşe göre ise; bu kelimeler
Latince “Mittere “ ( gönderme ) fiili ile
ilgilidir. Hıristiyan inanancını vaaz etmek
ayinleri yönetmek yetkisi ile donatılmış olan din
adamlarının değişik bölgelere gönderilmesine
misyon, bu göreve gidenlere de misyoner
denilmektedir.
Tarihi seyri içerisinde misyon ve
misyoner kelimeleri gelişim ve değişimi
göstererek özellikle yirminci yüz yıl da devletler
arası Emperyalist mücadelede en önemli araçları
haline gelmişlerdir. Nüfuz mücadelesinde ve ticari
ve stratejik bölgelere hakim olma mücadelesinde de
misyonerler kullanılmıştır.
Fransız yetkililer İstanbul Elçilerine
şu telkinde bulunmuşlardır. “ …. Misyonerlerin
etkisi yeniden güçlendikçe Fransa’nın etkisi daha
bir oturmuşluk kazanacak ve bu etki Yakın Doğunun
çeşitli ticaret yerlerinde Fransa’nın saygınlığını
oluşturacaktır.”
Aynı görüşü bir İngiliz yetkili de “
Eğer ticareti geliştirmek istiyorlarsa metotlarını
değiştirsinler. Pahalı mal satan tüccarlar
göndereceklerine pahalı İngiliz mallarını alacak
gözü açılmış yerlileri yetiştirecek misyonerler
gönderilmesini “ tavsiyede ederek belirtir.
Bundan da anlaşılacağı üzere
misyonerler ticareti geliştirmek için bir araç
olarak görülmüş hatta birçok bölgede misyonerler
bizzat ticaretle de uğraşmışlardır.
Bu düşünceden hareketle misyonerlik
faaliyetleri ve bu faaliyetin gelişimi o denli
önemsenmiştir ki devletler konsolosluklardan daha
çok misyonerlerini önemsemeye hatta misyonerlerini
korumak için misyon sahalarına konsolosluk açmaya
başlamışlardır. Bunun en güzel örnekleri de
geçmişte Harput, Erzurum vb. doğu vilayetlerinde
açılan Amerikan konsoloslukları olmuştur.
Dilin bağlayıcılığı misyonerler için en
önemli unsurdur. Alman şarkiyatçılarında üzerinde
özellikle durdukları bu hususu “ dilin
bağlayıcı gücü olmadıkça hiçbir kültürel nüfuz
sürekli olmaz “ şeklinde açıklamışlardır. Bu
sebeple misyonerler dil konusunda da devletlerinin
adeta elçisi ve temsilcileri olmuşlardır.
Misyonerlerin yetişme tarzında da, dil
önemli bir etkendir. Bütün misyonerler çalışma
sahasındaki bütün dilleri öğrenerek bölgeye gelir
veya geldiklerinde ilk iş olarak bilmediği dilleri
öğrenmekle başlarlar. Bölgelerindeki dil lehçe ve
şiveleri o bölgenin çalışma sahası olmasında bir
araç olarak kullanırlar. Örnek olarak geçmişte
Ermeniler üzerinde etkili bir çalışma yapmayı
başaran Amerikalı misyonerler, kendi devletlerinin
nüfuzunu tesis etmek için lüzumlu gördükleri
İngilizce’yi öğretmeden önce Ermenice’yi öğrenmeyi
şart koşmuşlardır. Adeta hiçbiri Ermenice bilmeyen
( Türkçe, Kürtçe veya bölgeye göre Arapça konuşan)
Ermenilere Ermenice’yi Amerikalı Misyonerler
öğretmişlerdir. Bunu azınlık ruhunu ayakta
tutarak kendilerine daha fazla bağlanmanın bir
metodu olarak görmüşlerdir.
Ermenice’yi öğreterek azınlık ruhlarını ve
cemaat duygularını artırdıkları öğretmen ve
öğrencilerine verdikleri eğitim, telkin ve
yardımlarla Ermeni olaylarının çıkışında etken bir
rol üstlenmişlerdir.
Bulgar ihtilalcileri aynı metotlarla Robert
Kolejinde yetiştirdiklerini kendileri de ifade
eden misyonerler, Pontus Rum cemiyetinin
kuruluşunu da Merzifon Amerikan kolejinde,
yetiştirdikleri öğrenci ve öğretmenlerine
yaptırmışlardır.
Anadolu’da kurulan birçok misyoner okulu da Ermeni
ihtilal liderlerini yetiştirmiştir.Misyonerler
de zor anlarında onlara yardımcı olmuşlardır.
Onların Amerikan vatandaşlığın başta olmak üzere,
tabiiyet değiştirme dahil, yurt dışına kaçma,
saklanma ve haberleşmelerinde yardımcı
olmuşlardır.
Faaliyet bölgelerinde yerli yardımcı yetiştirmek
misyonerlerin en öneli görevlerinden bir
tanesidir. İlk temas kurdukları elemanlardan,
işlerine yarayacağını düşündükleri zeki, öğrenme
kabiliyeti gelişebilen ve ayrıca ileride
kendilerine bağlı kalacaklarından emin
olduklarından bir kısmını eğitimlerini tamamlamak
üzere burslu olarak kendi ülkelerine göndererek
ihtisas sahibi yaptıktan sora aynı istasyonda
eğitici olarak ücret karşılığında iş verirler. Bu
sayede hem etki alanı artacak, hem misyonerlerden
daha az ücretle çalışacak hem de kendileri arka
planda kaldıkları için göze batmayacaklardır.
Bunlar yerli halka ulaşmada etkili bir araç olarak
da görülmektedir.
Maddi imkanları ve sosyal hayatlarının
üstünlüğünü sergilemek misyonerliğin diğer bir
metodudur. Yurt dışında sağlanan eğitim ve iş
imkanı yerli halkı kendilerine yaklaştırmanın en
önemli araçlarından biridir.
Misyonerler kendilerini kabul ettirinceye ve bir
çevre edinceye kadar gözden uzak durmak gayesiyle
çok sakin ve gösterişsiz hayat sürerler.
Kiraladıkları bir kat veya binada faaliyet
yürütürler. Bir çevre edinip taraftar bulduktan
sonra gösterişli binalar ve ibadet haneler yaparak
çevrede dikkat çekmeye başlarlar. Maddi
imkanlarının ve nüfuzlarının yüksek olduğunu
göstererek cazibe merkezi olmaya gayret
gösterirler. Bu davranışlarıyla da çevrede bir
eşi olmayan lüks bir hayat ve imkan sağlayan bir
merkez olduklarını göstermeye başlarlar.
Yanlarında çalıştırdıkları yerli yardımcılarda
bunun bir örneği olarak gösterilir.
Osmanlı Devletinde olduğu gibi okullar, iş
atölyeleri ve hastaneler açarak misyonerlik
faaliyeti yapma zamanı Büyük Atatürk’ün
kapitülasyonları kaldırarak , Tevhid-i Tedrisat
kanununu çıkararak bütün okulların Milli Eğitim
Bakanlığına bağlaması sebebiyle geçerli bir metot
olmaktan çıkmıştır. Bin taneden fazla olan bu
okullar işlerine yaramadığı için zaten
kapanmıştır. Kalan okullarda bence semboliktir ve
diğer metotlar için bir araç olarak ancak
kullanıla bilir.
Bugün geçerli olan metotlar arasında dil
kursları, değişik spor ve kültür aktiviteleri ve
öğrenci programları ile dış bağlantılı dernek ve
vakıf çalışmaları ile basın ve yayın faaliyetleri
bu yüz yılın yerli yardımcı yetiştirmek için
etkili misyoner metotları olmaktadır.
Özellikle Doğu Anadolu’da Mondros Mütarekesi’nden
sonra tekrar geri dönen misyonerlerin hedef
seçtiği Kürtçe konuşan vatandaşlarımız
üzerinde faaliyet yapma girişimleri, vatandaşların
rağbet etmemeleri hatta tepki göstermeleri ve
Mustafa Kemal Atatürk’ün bu faaliyetlerle ilgili
düşüncesi sonucu yurt dışına sürülmeleri sebebiyle
başarılı olamamışlardır. Fakat misyonerlerin bir
özelliği de başarısızlığı kabul etmemeleri ve
yılmama prensipleri sebebiyle konu bu güne kadar
uzamıştır.
Misyonerler çalışma sahalarına “ işgal sahası”
olarak da ifade ederler. İşgal sahalarını bütün
zorluklarına rağmen kesinlikle terk etmezler.
Geçici terklerden sonra ilk imkan bulunduğu anda
tekrar geri gelirler.
Misyoner teşkilatları kendi devletlerinin
politikalarında da etkili bir rol
oynamaktadırlar. Misyonerler önce bağlı
bulundukları devlet faaliyet sonra din prensibiyle
çalıştıkları için aynı zamanda, devletlerinin
gizli bir sözcüleri gibide hareket ederler.
Elçilikleri ile daima temasta bulunur hatta bizzat
elçilik görevlisi olarak ta çalışırlar. Faaliyet
sahalarıyla ilgili sosyolojik, ekonomik vb. birçok
gözlemlerini merkezlerine rapor ederler.
Yazışmalarında şifreler kullanır ve diğer
sahalardaki misyonerlerle de irtibat
halindedirler. Bu sebeple de çoğu zaman
misyonerler faaliyet yaptıkları devletler
tarafından casus olarak ta adlandırılmışlardır.
Yukarıda söylediğimiz özelliklerin tarihte birçok
açık örneği de vardır.
Misyoner teşkilatları sadece dış dünyada değil
ülkelerinde de yoğun bir faaliyet yürüttükleri ve
güçlü bir basım ve yayın ağına ayrıca büyük bir
ekonomik güce sahip oldukları için kendi
ülkelerinde de hem kamuoyunu hem de kendi
hükümetlerini etkileyecek bir güce sahiptirler. Bu
sebeple kendi yöneticileri de misyoner
teşkilatlarıyla karşı karşıya gelmek istemezler.
Yetiştirdikleri birçok öğrencileri ve hatta
misyonerler kendi ülkelerinde de bir çok üst
kademe yöneticiliği yapmaktadırlar. Bu sebeple
misyonerler teşkilatları dış politikada adeta
devletlerini yönlendiren bir rolde
üstlenmişlerdir. Tarihte bununda örnekleri oldukça
fazladır.
Sevr Antlaşmasının haritasına baktığımız zaman,
geçmişte hangi bölgede hangi devletin
misyonerlerinin çalıştığı daha iyi anlaşılır.
İngilizlerin Anadolu’da okulları yok denecek kadar
azdır. İngilizler Arap Yarımadası ve Irakta okul
ağına sahiptir.Fransızlar Suriye ve Güney Doğu
Anadolu da etkilidir. İtalyan okulları İzmir’in
güneyinden Antalya’ya kadar olan bölgededir.
Anadolu’da birçok bölgede okulu olmakla birlikte
Anadolu’nun doğusunda en etkili teşkilat
Amerikalı misyonerlerindir.
Ayrıca özellikle belirtmek gerekir ki, misyon
sahaları misyoner teşkilatları arasında bir
mücadele konusudur. Adeta işkal sahaları
bölünmüştür. İngilizler Musul’da faaliyet yürütmek
isteyen Amerikalı misyonerleri resmen taciz etmiş
ve onlarda orayı terk etmek zorunda kalmıştır
Misyoner faaliyetleri görünen ( hümanist)
faaliyetlerinin arkasında olan art faaliyetler
çok gizli yürütüldüğü ve sonuçları ortaya
çıktıktan sonra anlaşıldığı için misyonerlerin
metotları değişse de çoğunlukla hedefleri aynı
kalır. Araçları değişse de aslında metotları aynı
metottur. Eğer bölge hedef seçilmişse geçmişte
Ermeniler uygulanan metot bugün bölgede işe
yarayacak kadar Ermeni yoksa eskileri geri
getirmek için çaba sarf ederken, Türk kültürünün
zenginliği olan küçük ayrıntıları yürütülen
faaliyetlerle azınlık ruhu uyandıracak bir hale
getirirsin. Sonrada yerli yardımcılarla sahanı ve
faaliyetlerini genişletirsin.
Ermeni’ye Ermenice’yi öğrettiği gibi Kürtçe
eğitim diyerek Kürt dedikleri vatandaşlarımıza da
Kürtçe öğreterek ayrılık ruhu aşılarsın. Bunu daha
rahat yapmak için de yabancı devlet vakıflarının
Türkiye de şube açmasını sağlarsın. Sadece
Hıristiyanlar üzerinde etkili olmadıklarını
Arabistan, Suriye ve Arnavutlukta ispatlayan
misyonerler Doğu Anadolu’da neden başarılı
olmasınlar. Bölgede ders verecek yerli
yardımcılarda şu anda yurt dışında veya yurt
içinde eğitilmiş hazır bir vaziyettedirler.
Burada misyonerlerin pek kabullenemedikleri ve
ileride işlerinin daha kolaylaşması için
halletmeleri gereken bir problem daha var. O da
Kürt vatandaşlarımızın Müslüman olmaları.
Gerçi yurt dışında ve yurt içinde PKK veya
KADEK in yardımlarıyla bir kısım ( şartlar
düzelinceye kadar) gizli Kürt Hıristiyanlarımız
oluşmaya başladı.
Bu onlar için çok önemli çünkü Lozan’ın
maddelerini delemezlerse hiç değilse, Lozan da
Hıristiyan azınlıklar için kazanılan haklardan
onların da (Hıristiyan Kürt veya Türkler)
istifadesini temin edeceklerdir.
Büyük şehirlerde açılmaya başlayan kiralık
binalardan oluşan kiliselere devam edenlerin köken
ve hayat tarzları ve temas ettikleri kişiler
araştırılırsa bu söylemlerin bir komplo teorisi
olmadığı görülecektir.
Doğu Anadolu’da da kilise tescili ve restorasyonu
ile ilgili keşif ve faaliyetlerin yoğun bir
şekilde devam ettiği de malum bilgilerdendir.
Misyoner deyince kilisedeki papazı algılamak
doğru olmaz. O çok iyi bir eğitim almış, bölgenin
dilini bilen ve çok iyi maddi ve manevi imkanlarla
ve tıp dahil bir çok bilgilerle donatılmış çok iyi
bir aylıkla çalışan kişidir. O bazen Kuzey Irakta
Atruş kampında bir aşçı, saz öğrenmeye
gelen bir turist veya uluslar arası tıp
kuruluşunda gönüllü çalışan bir doktor
olabilir.
Misyoner ve yerli yardımcıları önce kimlik,
tabiiyet ve niyetlerini şartlar müsait oluncaya
kadar gizlerler.Yerli yardımcılar genellikle bir
diğer devletin de vatandaşlığına geçmiş olurlar.
Zorda kalınca da yurt dışına rahatlıkla
gidebilirler. Bunun örneği de geçmişte Ermeni
yerli yardımcılardır. Bu yetiştirilmiş yerli
yardımcılar ileride eğer bölge özerk bir hale
getirilir ise buraların yöneticileri olarak
yetiştirilmişlerdir.
Bu iddia olmaktan çok, misyonerlerin kendi yayın
ve hatıratlarından tespit edilmiş tarihi
gerçeklerdir.
[*]
Müdafaa-i Hukuk Elazığ Şubesince
hazırlanmıştır.
-
Geri -
|