|
Müdafaa-i Hukuk Temsilciler Bülteni
No: 3
VASAT (ORTAM) YARATMAK!..
Mahmut YILBAŞ
Teröre karşı mücadelede en etkin ve
geçerli yöntem, terörün gelişeceği ortamın
yani, vasatın yaratılmasına yardımcı
olmamak, katkıda bulunmamaktadır.
Tıpkı sivrisineğe karşı mücadelede
en tekin yol bataklık oluşturmamak veya var
ise, onu kurutmak ise; bu terörle mücadelede
de geçerlidir ve mücadelenin de altın
kuralıdır.
Hemen başında belirtelim… Bu
düşünceler, ne bir takım kitabi bilgileri
tekrarlayan bir akademisyen’e ve ne de, moda
deyimiyle, bir “think-thank”ciye aittir. Bu
düşünceler, Türkiye’de terörün tırmanışa
geçtiği, en yüksek ve yoğun olduğu dönemde
(1992-1996) bir serhat ilimizin, terör
illetinin kıskacından kurtarılması için
verilen mücadelede en üst seviyede
sorumluluk, yetki ve görev yüklenmiş ve
sosyal, kültürel, güvenlik ve ekonomik
olarak düzlüğe çıkarılmasında katkıda
bulunmuş bir kişiye aittir. Teröre karşı
verilen mücadelede devletimizin sosyal,
kültürel, ekonomik, idari güvenlik ve askeri
her türlü imkan ve kabiliyetini
bütün ayrıntıları ile bilen bir kişiye
aittir. Terörle mücadelede başarılı olmanın,
halkına saygılı olmaktan ve adaletle
davranmaktan geçtiğini en azından tecrübeyle
öğrenmiş bir kişiye aittir. İnsan ve halkı
kazanmayı hedeflemeyen hiçbir önlemin, sonuç
sağlayamayacağını öğrenmiş bir eski
idareciye aittir.
Bu itibarla teröre karşı mücadelede
alabileceğimiz nihai sonuç, her şeyden önce,
bir ülkenin sosyal, kültürel, ekonomik,
idari, güvenlik yani topyekün siyasal
yapısını çökertmek amacına yönelik bu
belaya, nasıl algıladığımıza ve onu nasıl
değerlendirdiğimizde bağlıdır. Yani terör
tek başına ne bir güvenlik ne de bir
savunma sorunudur.
Bunun için, eğer şu veya bu şekilde
algılamamızda veya değerlendirmemizde bir
zafiyetimiz var ise, bir eksikliğimiz
bulunuyor ise, bizzat siz teröre çanak
tutmuş, onu beslemiş, yani yaşam bulduğu
bataklığı bizzat siz yaratmış olursunuz,
ellerinizle büyütürsünüz.
Bir kere daha ifade edelim: Terör,
her türlüsü savunma gücü zayıflamış
hastalıklı bünyelerde yerleşir ve toplumun
direncini giderek daha da ortadan kaldırmaya
çalışır. Bu haliyle terör tıpkı AİDS’e sebep
olan HIV virüsü gibidir.
Bir ülkeye, bir topluma terörün
(her türlüsünün) musallat olmasına mutlaka,
o toplumun içinde yaşadığı sosyal, kültürel,
ekonomik koşulların çok büyük etkisi vardır;
ancak bunlardan önce birinci derecede etkili
olan devletin nasıl yönetildiği, idari
çarkların nasıl çalıştığı, siyaset ve
siyasetçinin çapı, tutumu yani kafa
yapısıdır. Devletiyle kavgalı olan bir
siyasi anlayış , terörün arayıp da
bulamadığı bir ortam oluşturur.
Ne demek istediğimizi, neyi anlatmaya
çalıştığımızı İstanbul’da iki sinagog
önünde meydana gelen ve çok sayıda
vatandaşımızın ölümü ve yaralanmasına sebep
olan patlama olayı üzerinde görüşlerimizi
açıklayarak yapalım. Olay üzerinden henüz
yeterli zaman geçmemiş olduğundan, görünür
ve arka plandaki nedenleri ve oluş tarzı
üzerinde fikir yürütmek spekülasyonlardan
başka bir anlam taşımaz. Ancak, yadsınamaz
bir gerçek var ki, o da, bu olay meydana
gelmemiş olsaydı bile, Türkiye terör
riskinin fazla uzağında değildi. (Bu yazı,
sinagog önündeki patlamalar üzerine
yazılmıştı. Ancak, yayımlanmadan diğer
patlamalar meydana geldi. Son patlamalar bir
kez daha, yetkili-yetkisiz ve özellikle de
terör yorumcularının terör olgusundan ne
kadar uzağında kaldıklarını, konuya
ciddiyetle değil yüzeysel değerlendirmelerle
yaklaştıklarını bir kez daha göstermiş oldu.
Ayrıca, terörle mücadele tekme-tokatla ve
özellikle de “Türkiye’deki terör
örgütlerinin mecali yok” ve “terörün
vereceği mesaj ne olursa olsun çiğnerim”
mesajları ile olamayacağının artık farkına
varılmalı, terörle mücadeleye artık daha
fazla gölge düşürülmemelidir.)
Türkiye her zaman terör olayları ile karşı
karşıya kalma riski fazla olan bir ülke
durumundadır. Terör riskini artıran,
yukarıda belirtildiği gibi, sadece içinde
yaşamağa itilen sosyal, kültürel ve ekonomik
olumsuzluklar değil yönetilme biçimidir de:
Ulusal çıkarlarımızı bir tarafa
bırakan, kurum ve kuruluşlar arasında
gerginliği artıran, milli değerlerimizi açık
ve örtülü olarak yıkmağa çalışanlar,
önlenemeyen, ulusal yapısızlığı
gerçekleştirmek için adım adım politikalar
uygulanmasına göz yuman, devleti ile
hesaplaşmak isteyen tutumlardan bir tülü
vazgeçemeyen, aksine giderek dozunu artıran
siyasi yaşamımız , bu riski her gün daha da
çoğaltmaktadır.
Bu da yetmiyormuş gibi, diğer
alanlarda olduğu gibi, Türkiye terörle
mücadelede de iradesini serbestçe kullanamaz
duruma düşürülmüştür. Ekonomi yönetimi nasıl
IMF gibi uluslararası kuruluşların istek ve
iradesine bırakılmışsa, terörle mücadelede
de durum aynıdır.
Bir taraftan Avrupa Birliği’nin dayatmaları,
diğer taraftan Amerika Birleşik
Devletleri’nin “iki yüzlü”,
tavşana kaç tazıya tut, politikaları
terörle mücadelede Türkiye’nin gardını
nerdeyse ortadan kaldırmış noktaya
getirmiştir. ABD istedi diye, Türkiye bilmem
kaçıncı! Af yasasını “Topluma kazandırma”
adıyla çıkarmış ancak, hudutlarımızın hemen
yanında, Irak’ın kuzeyinde, konuşlanmış
terör örgütü mensupları bu yasaya iltifat
etmemişlerdir. Çünkü biliyorlar ki, alttan
alta görüştükleri ABD uygun gördükleri bir
zamanda, Türkiye’ye kendileri için yeni bir
af yasası çıkarttırır veya mevcut yasanın
yürürlük tarihini uzattırır.
Bırakın terörle mücadele etmeyi,
terör karşısındaki riskini dahi Türkiye
sorgulamıyor, sorgulayamıyor!..
Siyaset-Asker ikilisi, Irak’ın
kuzeyinde konuşlanmış olan terör örgütüne
(resmi söyleme göre beş bin kişi)
Türkiye’nin yıllardır niçin müdahale
etmediğini veya daha doğrusu edemediğini
kamuoyuna açıklamıyor veya açıklayamıyor…
Türkiye’nin müdahale gücü mü yok? Yoksa
birileri ettirmiyor da, sadece ”kırmızı
çizgilerimiz!” var demekle avunulmasını mı
yeterli görüyorlar? Müttefikimiz!
Dediklerimiz, seçkin mensuplarımızın
başlarına torba geçirenler, terörist
örgütten kazara ellerine düşenleri,
ayaklarına giderek törenle teslim ediyorlar,
bizimkilere de olup bitenleri uzaktan
seyretmek düşüyor. Biz terörist örgütün
üzerine gidemiyoruz, uzaktan ne yaptığını
gözetlemekle yetiniyoruz, huduttaki onca
tedbire rağmen, o Türkiye’nin içlerine kadar
gidebiliyor ve eylem yapabiliyor. Hatta!
terör örgütü, gazete haberlerine göre, 2500
kişilik bir grubu, uygun gördüğü zaman da
eylem yaptırmak için Türkiye’nin değişik
bölgelerine göndermiş.
“Komşuda yangın var, bigane
kalınamaz” diyenler, şimdilerde Marmara
Denizi’ne bakarak durumlardan ne gibi vazife
çıkartmaktalar acaba?
Dahası mı? Sözüm ona stratejik
ortağım dediğin ABD’nin isteklerini yerine
getirmek için, alelacele, Meclis’ten Irak’a,
(öngördükleri bölgeye) asker gönderme kararı
çıkartır; dünya önünde, haritalar üzerinde
nasıl gidileceği ve ne yapılacağı konusunda
askerine açıklama yaptırır, ertesinde iki
aşiret reisinden istemezük cevabını alınca,
bir daha ağız açılmaz duruma düşülür; ancak,
istemezlerse gitmeyiz demekle yetinmek
zorunda kalırsınız!..
Ya Avrupa Birliği’nin, terörle
mücadele konusunda, Türkiye’ye karşı
tutumuna ne denir? Terörle mücadele de
bırakın işbirliğini, ortak davranışını,
Türkiye’nin baş belası bazı terör örgütleri,
terörist olarak bile görmezler, listelere
dahil etmezler; ancak Türkiye’de terörist
faaliyetleri yöneten 112 terörist liderini
elini kolunu sallayarak, Avrupa’da rahatça
dolaşmalarına göz yumarlar. Güya, bunlar
kırmızı bültenle aranmaktadır. Avrupa
Birliği (AB) bunları yakalamak için elini
kıpırdatmazken biz, AB rüyası peşinde gözü
kapalı olarak, her şeyi, vakit geçirmeden
“uyum yasası” haline getirmekteyiz.
Terörün başaramadığını,
yayamadığını, ülkeyi bölünmeye, federasyona
götürme sonucuna kadar vardırılabilecek
yasaları çıkarırken acaba ileride durum ne
olur diye hangimiz kafa yoruyor!..
AB ve ABD’ye karşı yumuşak, söz
dinler bu edilgen tutumumuz, içerde birden
öfke ve asabiyete dönüşmekte ve devlet
organları bundan fazlasıyla nasiplerini
almaktadır. Bir gün bakıyoruz
Cumhurbaşkanlığı makamı boy hedefi, diğer
bir gün ise üst yargı organlarının üstlerine
gidilmiş, yargının siyasallaşmış olduğu
iddia edilerek güven duyulmadığı açıkça
ifade edilebilmektedir. Yargıtay
Başkanlarının düşüncelerinin “çirkin”
bulunduğu, kamuoyuna, hiç tereddüt
gösterilmeden açıklanabilmektedir. Yüksek
Öğretim Kurumu (YÖK) ile neredeyse aylardır
savaşılmaktadır. Bazı din görevlileri,
bunların cenaze namazlarını
kıldırmayacaklarını söyleyerek olayı
tırmandırmaktan çekinmemektedirler. İş o
hale getirildi ki, bir kamu kuruluşunun
başkanı, sonradan yalanlanmasına rağmen,
kamu alanı kabul etmediğini açıklamakta,
hiçbir sakınca görmemektedir.
Bütün bunlar bir araya getirip
düşünüldüğünde, teröre karşı mücadelede
Türkiye gerekli hassasiyeti gösteriyor demek
imkanı bulunabilir mi? Yoksa eliyle teröre
davetiye mi çıkarıyor demek daha uygun
düşer?
Televizyon ekranlarında, gazete
köşelerinde, terör konusunda derin
bilgilerini sergileyenler Türkiye’de ve
dünyada bir türlü önü alınamayan terör
saldırılarının, durdurulmasında katkılarının
bulunmasını görmek istiyorsalar, gerçek
nedenleri biraz daha derinlerde aramak
zahmetine katlanmalıdırlar!..
Sorumlular ise gafletten,
bağımlılıktan, olmaz hayal peşinde koşmaktan
bir an önce vazgeçip, ülkeyi savunmak
görevinin bulunduğunu hatırlamalıdırlar. Bu
da ancak ulusal düşünceye sahip çıkmakla
olur.
|