|
Müdafaa-i Hukuk Bülteni
No: 31
11
Ekim 2004
AB HAYALİ UĞRUNA KARA LEKEDEN KARA GÜNE...
AB Komisyonunun
aylardır, hatta yıllardır Türkiye’de merak ve
heyecanla beklenen ünlü “ilerleme” raporu
nihayet 6.10.2004 günü açıklandı. Genel beklenti,
raporda Türkiye ile müzakerelere
başlanmasının AB Konseyine önerileceği,
ancak bize de yeni bazı şartlar dayatılacağı
yönünde idi. Bu konuda özellikle son günlerde çok
çeşitli spekülasyonlar iç ve dış medyada yer
alıyordu.
Bu raporda yer alan Türkiye değerlendirmesinin
ve bundan sonra izlenecek stratejinin;
metinlere çok ustaca yerleştirilmiş makyajlı
diplomatik ifadeler ve yapılan resmi
açıklamalar da dikkate alındığında, Türkiye’nin
beklentilerini asla karşılamayan, tahminlerin
çok ötesinde ileriye yönelik bize has yeni
kriterler, şeytani tuzaklar ve
tehlikelerle dolu olduğunu gösteriyor.
Üstelik, bu arada AB’ye şirin görünme uğruna
son anda kendi kalemize çok feci bir gol
atmamıza rağmen...
Kıbrıs Politikamızda Kara Bir Leke : Rum Devletini
Tanıma
Kıbrıs Rum kesimi ile Gümrük Birliğini kabul etmek
dış politikada teslimiyet anlayışının bizi
nerelere sürüklemekte olduğunun en acı örneğidir.
Başlıca nedenlerini sıralayalım:
-
Bay Verheugen’in önceki hafta Sn.
Başbakanla yaptığı ortak basın toplantısında
“masada başka engel kalmadı, müzakereleri
önereceğiz” mealindeki açıklaması söz konusu
idi. Peki, bu açıklamaya rağmen 6 Ekimden önce
(Bkz. 2.10.2004 gün ve 2004/7895 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı) böyle bir kararın alınması neden
gerekli oldu? Yoksa, bu engel masanın üstünde
değil de altında mı idi?
-
Bundan sonra da Bay Komisere verdiğimiz “çok
sağlam güvence-LER” bağlamında başka hangi
dayatmaları yerine getireceğiz? Kapalı kapılar
ardında görüşülen bu konuları maalesef Türk
kamuoyu bilmiyor. Şeffaf develet iddiasında
olan yetkililer/sorumlular bu konuda kamuoyunu hiç
aydınlatmıyor. (Sahi, bir de bilgi edinme
yasamız vardı, değil mi?)
-
İşin daha ilginç bir yanı, Kıbrıs Rum kesimi ile
ilgili Gümrük Birliği kararında sadece “Kıbrıs”
kelimesi yer alıyor. Ayrıca bu karar yayımı
tarihinde değil, 1.5.2004 tarihinden geçerli
olmak üzere yürürlüğe sokuluyor. Yani, bu konudaki
5 aylık ağır ihmalimizi (!) de telafi etmiş
oluyoruz.
-
6 Ekim öncesinde alelacele alınan bu acı karar,
“Rumları resmen siyasi tanıma arkasından
gelecektir” ciddi kuşkularını yaratmıştır.
Sn. Gül bu konuda çok suskun. Neden?
-
Sormak gerekir:
Madem böyle bir teslimiyet kararı alacaktık neden
vaktinde bunu yapmadık? KKTC’ye yönelik
insanlık suçu niteliğindeki AB kuşatması
sürerken, hiç değilse bunun kaldırılması
sağlanamaz mıydı? Dış politikada son anda böyle
bir faciayı yaşamak, bundan sonrası için
daha ne acılar yaşayacağımızın da işareti değil
mi?..
Yeni Kara Gün: AB’nin “İlerleme” Raporu
Raporda ilk aşamada açıkça belli olan tuzaklar
ve aşağılayıcı unsurlar şunlar: İnsanımızın en
büyük beklentisi olan serbest dolaşımın sürekli
kaldırılması, müzakerelerin “doğası gereği
(?)” ucunun açık olması (yani, AB
tarihinde ilk defa tam üyeliği garanti etmemesi),
mevcut “reform(?) sürecinin ve
uygulamanın” aksaması(!) halinde,
görüşmelerin askıya alınması tehdidi,
Türkiye’ye yönelik AB denetiminin (malûm
STK’ların da yakın desteğiyle) daha da
sıklaştırılması (yani içimizde yeni Truva
atlarının da yaratılması), müzakere
önerisine (ve AB Konseyi’nin 2 yıl önceki
“en kısa zamanda...” kararına) rağmen bir
tarih verilmemesi, Türk toplumuna mikro
milliyetçilik virüsünün enjekte edilmesi,
Cumhuriyetin temel yapı taşlarından olan
Aleviliğe, dini azınlık (!) sayma talebiyle resmen
el atılması, öngörülen müzakere yönteminin
(maksatlı olarak) süreyi anormal ölçüde uzatmayı
amaçlaması, AB Anayasasındaki çifte engeller
yetmiyormuş gibi referandum tehdidi ve
yeni dayatmalar için AB Konseyine teknik zemin
hazırlanması, özellikle “müzakerelerin”
tek yönlü sorgulama ve talep etme şeklinde
geçeceğinin açık işaretlerini vermesi...
Bundan sonra AB lobileri, medya, piyasalar ve
siyaset raporu iyi bir yatırım malzemesi
olarak Aralık zirvesine kadar kullanacak. Bizden
ek olarak istenenlerin ve aşağılayıcı hükümlerin haklılığı(!),
bir ibret olayı olarak bayram yapan
medyada bolca savunularak, tam
teslimiyetin altyapısı hazırlanacak.
Rapordaki ustaca seçilmiş diplomatik dille
olabildiğince makyajlanmış teknik alt
yapısı hazırlanan muhtemel yeni dayatmalar
(AB kamuoyunun bize olumsuz bakışı da bahene
edilerek), önümüzdeki süreçte, hatta 17 Aralık
2004’e ve/veya verilecek müzakere tarihine kadar
en azından şunlar olabilecektir:
1.
Kıbrıs Rum kesimini resmen tanımamız,
Maraş’ı vermemiz ve adadan asker çekmemiz. (Yani
ört ki ölem.)
2.
Bir insanlık suçu olan KKTC’nin ekonomik
izolasyonuna ses çıkarmamamız ve Kıbrıs Türk
Devleti ilanını önlememiz.
3.
Ege’de Yunan isteklerine
olumlu yaklaşmamız.
4.
Güneydoğu için siyasal çözüm
(?) doğrultusunda Kürtlere yeni haklar (?)
verilmesi. (Komiser Verheugen bunu geçen ay
Diyarbakır’da açıklamıştı.)
5.
Ermenistan sınır kapısının açılması.
(AB Başkanı R. Prodi, 20.9.2004 tarihinde bu
ülkeye yaptığı ziyarette bu talebi yinelemişti.
Ama Ermenistan’ın Azerbeycan’ın 1/5’ini işgalinde
bu küstah zata göre bir beis yoktu.)
6.
Üniter yapımızı
ve Cumhuriyetin temel taşlarını kıracak yasaların
çıkarılması.
7.
Alevilere
dini alanda ve Diyanette yeni haklar tanınması.
(Amaç ülkemizin birlik ve dirliğine bu yönden de
nifak sokmak.)
8.
Patrikhaneye ekümenlik statüsü
verilmesi ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması
konularıyla ilgili talepler.
9.
Artık kabak tadı veren “reform”
uygulamaları ve “işkence” ile ilgili yeni
dayatmalar.
10.
Tam üyelik görüşmelerine (en erken) 2005
ortalarında, muhtemelen 2005 Eylülünden (AB
Anayasasının onaylanması) sonra başlaması, ancak
Türkiye’nin bu nedenle vize, mali yardım vb.
kolaylığı talep etmemesi; dahası yukarıdaki “ev
ödevlerinden” bir kısmını bu tarihe kadar
yerine getirmesi.
11.
Kuzey Irak’taki fiili oluşumun resmileştirilmesine
razı olmamız. (İngiliz Dışişleri Bakanının bu
bölgeye ve Ankara’ya ani ziyareti sır dolu.)
Koskoca Türkiye’nin kaderini bağladığı ünlü “ilerleme”
raporu işte bizi bunlara sürükleyecek.
Medyanın ve hükümetin bayram sevinci yaşamasının
hemen ardından içine düştüğü telaşlı hal,
sakın bu dehşet tablosuyla ilgili olmasın?
Dışarıdan aldığı rüzgarla hangi ülke düzlüğe
çıkmış? Osmanlıyı hep dış kaynaklı
reformlar (!) batırmadı mı? Atatürk ne
güzel söylemiş; “Hangi İstiklâl vardır ki
ecnebîlerin nasîhatleriyle, ecnebîlerin
planlarıyla yükselebilsin?.. Târih böyle bir
hâdiseyi kaydetmemiştir.” ( 6 Mart 1922, TBMM)
-
Geri -
|