"Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Dergimiz
      Ulusal Forum
      Bültenlerimiz
      Etkinliklerimiz
      Okuyucu Köşemiz
      Yazarlar
      Tarihçe
      Müzik
      Resim Galerisi
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   DUYURULAR  

Müdafaa-i Hukuk Temsilciler Bülteni
No: 4

GÜN KKTC İLE DAYANIŞMA,

BASKIYA VE ŞANTAJA HAYIR DEME GÜNÜDÜR!..

KKTC’de 14 Aralık’ta yapılacak seçimler yaklaştıkça özellikle AB yetkilerinin tehdit, hatta şantaja varan akıl almaz baskıları giderek artıyor. İlişkilerimize tuz-biber eken son örneklerini bugünlerde sıkça yaşıyoruz.

Bay Komiserin Hezeyanları

AB’nin 5 Kasım’da açıklanan 2003 yılı ilerleme raporunda ilk defa Kıbrıs konusunun bir şart ve tehdit unsuru olarak yer alması, ardından AB komiseri Bay Verheugen’in bu konuda “Rapora bilinçli olarak yerleştirdiğimiz Kıbrıs ifadesiyle Ankara’ya siyasi bir mesaj verdik... Kıbrıs üyeliğin şartı değildir, ancak Kıbrıs sorununu çözmekle Türkiye’nin üye yapılacağı ve bu konuda bir pazarlık olabileceği de asla düşünülmemelidir” mealindeki şantaj ve tehdit dolu ifadeleri, hemen sonra Avrupa Konseyi’nin Loizidu davası ile ilgili olarak almış olduğu hukuk skandalı karar, AB kökenli sözde sivil toplum kuruluşları yanında ABD ve İngiliz temsilcilerinin KKTC’deki “yavuz hırsız” misali seçim propagandaları ve bu seçimle ilgili olarak yine KKTC’de olukla akıtılan paralar, AB’nin Kıbrıs konusunda maskesini bir kere daha düşürmekte ve Türk halkının “canavar”ı gerçek görünümüyle tanımasını sağlamaktadır.

Bunlara ilaveten, Karen Fogg’un halefi olan Ankara’daki AB temsilcisi Bay Kretschmer’in, son haftalarda dozu giderek artan selefini aratmayacak türdeki Türkiye aleyhtarı cüretkar beyanları ilişkilerimizi daha da geriyordu.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi; 2 Aralık 2003 tarihinde yine AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Bay Verheugen’in, suçluların telaşından olacak, akıl almaz sertlikteki son beyan ve tehditleri, bu konuda bardağı taşıran son damla olmuştur.

AB’nin atanmış bir memuru olan Bay komiserin Türkiye’ye ve özellikle göz bebeğimiz Türk ordusuna, ayrıca KKTC’ye ve Sn. Denktaş’a küstahça dil uzatan aşağılayıcı beyanları asla kabul edilemez. KKTC’deki truva atlarına ve hainlere verdikleri bunca desteklere rağmen, son anketlere göre sinsi amaçlarına ulaşamayacaklarını anlayan, Rum-Yunan ikilisinin Brüksel’deki avukatı rolündeki malûm komiser; bu son beyanında bizim için hiç de sürpriz olmayan “Kıbrıs’ta çözümsüzlük Türkiye’ye siyasi ve ekonomik açıdan çok pahalıya mal olur (...) Denktaş kendini güçlü zannediyor, oysa kararlar Denktaş’ın arkasından alınıyor (...)Seçimi muhalefet kazanırsa legal olur. Aksi takdirde geçerli saymayız (...)Çözüm olmazsa Türkiye Kısbrıs’ta işgalci olur...” şeklindeki hezeyanlarıyla, aslında AB’nin Kıbrıs’ta hangi kirli hesaplar içinde olduğunu ve Türkiye’nin hiçbir zaman AB’ye üye olamayacağını bir kez daha kanıtlamıştır. Tepkiler üzerine yapılan açıklamalar ise, tekzip yerine özrü kabahatinden büyük davranışlar oluyor.

Bunlara karşı yasak savma kabilinden “provokasyonlara bakmayalım” türünden sineye çekici ve aşağıdan alıcı değil, gerçek anlamda açık tavır alıcı, özellikle Bay Verheugen’i istifaya davet edici ve ilişkilerimiz konusunda son bir kez AB’yi uyarıcı cevaplar, en yüksek düzeylerde ve en etkili şekilde verilmeli ve kamuoyu tarafından AB nezdinde gerekli protestoların yapılması için girişimler yurt içinde ve Avrupa Türkleri nezdinde başlatılmalıdır. Özellikle Sn. Başbakanın geçen ay KKTC’yi ziyaret etmiş olması ve verdiği mesajları, ayrıca 3 Aralık 2003 tarihinde Türk-İş genel kurulunda bu konuda yapmış olduğu konuşmadaki Orada iki dil, iki millet, iki din var. Tek taraflı fedakarlık istenemez. Bunu kabul etmiyorlarsa, o zaman bildiklerini okusunlar, biz de bildiğimizi okuruz (...) Şu andaki Kopenhag kriterlerinin adı da Ankara kriterleri olurmealinde ifadelerini ve bakanlar düzeyinde bir heyetin yeni kaynak ve projelerle Kıbrıs’a gitmesini, bu yönde olumlu bir başlangıç olarak kabul ediyor, bunun yukarıda belirttiğimiz şekilde mutlaka devamının gelmesini istiyor ve bekliyoruz.

Kıbrıs ve Terör

Kıbrıs konusunun geçen ay İstanbul’da art arda yaşadığımız ve milletçe lanetlediğimiz yeni terör dalgasıyla yakın bağlantısı olduğunu asla unutmamalıyız. Bilindiği gibi, Kıbrıs’ta Türkleri yok etmeyi amaçlayan EOKA tedhiş/terör örgütü Yunanistan tarafından1950’li yıllarda kurulmuş ve başına da Yunanlı Albay Grivas getirilmişti. Bu kanlı örgütün Kıbrıs Türklerine yönelik terör eylemleri 1974’e kadar sürmüş, özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963’te, Anayasa rafa kaldırılarak ve Türkler yönetimden tamamen dışlanarak Makarios tarafından bir Rum Cumhuriyeti (?) haline getirildikten sonra, daha da hızlanmış, adanın yalnızca %3’üne ve birbirinden kopuk şekilde hapsedilen Türklere son darbe  Sampson darbesiyle indirilmek üzere iken Türk ordusu imdada yetişmiştir.

Ancak, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile terör sona ermemiş, isim değiştirerek Türkiye’ye ve tüm Türklere yönelmiştir. 1974’de EOKA’nın yerini kanlı Ermeni militanların kullanıldığı Asala örgütü, 1984‘te ise (Paris’te ki Orly katliamından sonra) bu örgütün yerini PKK-Hizbullah/KADEK almış ve otuz bini aşkın insanımızı kaybettiğimiz  büyük terörü yaparak bu günlere gelinmiştir.

Teröristbaşı 1999’da yakalandığında cebinden Kıbrıs Rum kesimi pasaportunun çıktığı, bu caninin Kenya’da Yunan elçiliğinde saklandığı ve PKK’nın AB ülkeleri içinde en büyük lojistik desteği Yunanistan’dan, ayrıca Kıbrıs Rum kesiminden gördüğü asla unutulmamalıdır.

Kırsal alanlarda da Türkiye’ye yönelik yeniden başlatılan ve dozu giderek artan PKK/KADEK terörüne rağmen, AB’nin ismini değiştirttiği bu örgütü hala terörist ilan etmemesi karşısında tepkisiz ve suskun kalmamalıyız. Bugünü ve yarını yorumlarken, dünde olanları, bu acı gerçekleri hiç göz ardı etmemeliyiz.

Kıbrıs Politikamız

Kıbrıs Rum kesimi ve öteki 9 aday 16 Nisan 2003 tarihinde AB’ye tam üyelik girişi için imza attı. AB’nin oyunları ve bu haksız ve ısrarlı tutumu, sözde aday yaptığı Türkiye’ye karşı hangi niyetleri beslediğinin açık bir kanıtıdır. Daha da önemlisi, AB’nin savunur göründüğü ilkelerle hiç bir şekilde bağdaşmayan bu kararı, uluslararası hukukun açık ve ağır bir şekilde ihlalidir.

Bu nedenle, Londra ve Zürih antlaşmalarının açık hükümlerine ve Türkiye’nin uyarılarına rağmen, AB’nin Kıbrıs Rum kesimini üye yapma konusundaki hukuk dışı tavrını sürdürmesi asla kabul edilemez. Bu konunun hukuki değil, siyasi bir nitelik taşıdığı savı da özrü kabahatinden büyük ayrı bir AB riyakarlığıdır. Hukuken yanlış olanın günümüzde siyaseten doğru olması mümkün değildir. Çünkü her siyasi kararın temelinde de hak ve adaletin mevcut olması gerekir. Aksi düşünce, AB’nin siyasi kararlarında hukuk ve adaletten bağımsız hareket ettiğinin, işine geldiğinde orman kanunlarını uygulamakta sakınca görmediğinin açık bir delili olur.

Ulusal davamız Kıbrıs’a ilişkin anlaşılmaz yanlış ve pasif tutumumuzun son aylarda daha da artan çarpıcı örnekleri şunlardır:

·            “Rum kesiminin AB ile entegrasyonu ölçüsünde Türkiye’nin de KKTC ile yakınlaşması” şeklindeki temel politikamız adeta rafa kaldırılmıştır. Devletin ve milli politikaların sürekliliği nerede kaldı?

·            Rum kesiminin AB üyeliğine Kopenhag Zirvesi sonrasında resmen itiraz etmiştik. Ancak, 16 Nisan’da Rumların AB üyeliği için imza atmasına ses çıkarmadık. Bununla da kalmayarak, Sn. A. Gül imza töreni için Atina’ya gitti ve (devletimizi temsil eden büyükelçimiz aracılığıyla) Rum lideri Papadopulos’un bir tür kirveliğini yapmış olduk. Buna ne hakkımız var? Tamamen aksine, bu üyeliğe karşı uluslararası hukuktan doğan haklarımızı kullanarak (ve önceki itirazımızın doğal gereği olarak) Lahey’de iptal davası açmamız gerekmez miydi?

·            Son Lahey Zirvesi’yle layık olduğu çöp sepetine atılmış olan Annan planını gelen heyetlere yeniden diriltme sinyalleri veriyoruz, ne hakla?

·            KKTC’ye uygulanan insanlık suçu AB ambargosuna karşı lafla yetiniyor, eyleme bir türlü başvurmuyoruz. Kimden, niçin çekiniyoruz?

·            Türkiye’nin katkıları dışında, AB’nin KKTC’de “yardım” (!) adı altında muhalif parti ve gruplara para desteğine karşı neden suskun kalıyoruz? Niçin bu açık dış müdahaleye “Legal amaçlarla yardım olacaksa, yeterli düzeyde ve doğrudan KKTC hükümetine yapılır” diyerek açık tavır koymuyoruz?

·            KKTC’nin ekonomik bakımdan bir tür 82. il ilan edilerek kalkındırılması için hala ne bekliyoruz? Sn. Denktaş’ın son açılımları ile güçlenen pozisyonunu ekonomik önlemlerle neden desteklemiyoruz? Tüm KKTC ürünlerinin ve belli katma değer kazanmış legal KKTC ithalatının Türkiye’ye gümrüksüz girişini niçin hemen başlatmıyoruz? Hatta, KKTC’nin uluslararası ticaret için serbest bölge ilanı konusunda niye öncü olmuyoruz? Bu bağlamda KKTC ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasını neden hayata geçirmiyoruz?

·            Avrupa Konseyi’nde güdümlü Kıbrıs raporu (!) görüşülüyor ve Kıbrıs’a 30 yıldır yerleşen Türklerin geri gönderilmesi isteniyor. Gelecek seçimlerde muhalefete ayrı bir kıyak olan bu taktik oyuna karşı Türkiye’den hangi tepki yükseldi? Bu nasıl bir aktif politika?

·            Rum kesiminde karanlık ticaret yapan binlerce Rus tabela firmasına (Alman Der Spiegel’in 6.11.2000 tarihli sayısı) neden ses çıkarmıyoruz?

·            1975’teki arazi değişimi anlaşmasına rağmen, Rumların açtığı davalara karşı niçin Güneyde kalan Türk malları ve EOKA katliamları nedeniyle dava açılmıyor?

·            Lozan’da biz Kıbrıs’ı İngiltere devletine bıraktık, Kraliçeye değil. İngiliz üslerinin Kraliçenin özel mülkü haline getirilmesi oyununda neden hep suskunuz?

AB sözde adaylığımız bizi ulusal politikalarda şaşı yapmamalı, çöküş dönemindeki Osmanlıdan miras monşer kafalı pasif politikalardan hızla sıyrılarak KKTC’yi mutlaka yaşatmalıyız. Yoksa bunun bedelini her alanda çok ağır öderiz.

Kıbrıs Soruları

Türkiye’ye yönelik yoğun AB propagandası etkisini Kıbrıs konusunda da göstermektedir. Özünde, uzun vadede Kıbrıs’ın tamamını Rumlaştırmayı hedefleyen Annan planı, kimi AB hayalcisi ya da lobicisi köşe yazarlarımız ve sözde bilim adamları tarafından Türk kamuoyuna “bulunmaz fırsat, barışçı çözüm (!)” gibi makyajlı sloganlarla sunulmak istendi. Bu gibilerin ve bunların etkisinde kafası karışanların şu sorulara samimi olarak cevap vermelerini dileriz: 

·            Türkiye Kıbrıs’ı feda ederek (1913’te Girit’ten, 1923’te Meis adasından ve 1947’de 12 adadan sonra) güneyden de Yunan kuşatmasına razı olabilir mi?

·            Kıbrıs’ta bugün milli davamızın yıkılmaz abidesi Sn. Dektaş’a utanmadan dil uzatanlar, yarın Rumun kuyruğunda AB’ye girince, en çok Batı Trakya Türkleri kadar açık hava hapishanesi sakini olabileceklerini, içlerine alacakları en az 60-70 bin Rumla (Truva atı) 1974 öncesine döneceklerini düşünüyorlar mı?

·            Her şeyi ile Rumdan farklı olan ve acı geçmişten dolayı Rumlara asla güvenmeyen Kıbrıs Türklerinin kendi geleceklerini tayin hakkı yok mu? “Bir adada yalnızca bir tek devlet olur” diye evrensel bir yasa mı var? Aynı din ve kültüre sahip Haiti ve Dominik, aynı adada (Hispaniola) nasıl iki ayrı devlet olarak yaşayabiliyor?

·            “Kıbrıs”lı diye bir millet nerede var? (Makarios’a atfedilen şu ifade ilginç: “Kıbrıs’ta bir millet yok, Yunanlılar ve Türkler vardır. Kıbrıs’lı olan sadece merkeplerdir.”)

·            İki apayrı toplumun; güvenli sınırlarla yan yana değil de, zikzaklı sınırlarla iç içe yaşamaya zorlanması hangi yüksek idealin (!) sonucudur?

·            Kıbrıs’ta Rum kesimine yıllardır her türlü destek sağlanırken, sırf kendi bayrağı altında hür, bağımsız ve güven içinde yaşamak arzusu yüzünden Kıbrıs Türk halkına 1974’den beri uygulanan ambargo;  dostluğa ve insanlığa sığar mı?

·            Kıbrıs’tan sonra sıra Ege’ye gelmeyecek mi? (Örneğin, denize çıkışı nerdeyse Türkiye’ye tamamen kapatacak olan) Yunanistan’ın isteklerine Ege’de evet dememiz mümkün müdür? AB Türkiye’ye müzakere tarihi kararını 2004 sonuna bu yüzden ertelemedi mi?

·            Eğer AB (genişlemeyi veto etme tehdidi nedeniyle) Avrupa’nın şımartılmış çocuğu Yunanistan’ın oyuncağı olmuşsa, o Avrupa’dan Türkiye’ye bir yarar gelebilir mi?

·            Fener-Rum Patrikhanesi için ekümenlik (Vatikan gibi bağımsız devlet) dayatmasını yok mu sayacağız? 1994’te “cemaatsiz” açılan Trabzon’daki Saint Maria Kilisesinin papazı, “Önümüzdeki 20 yıl içinde Avni Aker Stadyumuna sığmayacağız demişti. Bu cüretkar ifade, Türkiye’de kimlerin nelerin peşinde olduğunu açıklamıyor mu?

·            Dışişleri bakanı ile Türkiye’de sirtaki oynayan, ama aynı dönemde Atina’da cumhurbaşkanı ile Pontüs soykırım anıtı (aslında kendi suçlarını itiraf etme belgesi) açan Yunanistan’ın tüm istediklerini almadan bize tam üyelik desteği vereceğine hangi safdiller inanabilir?

Siyaset, milletin ve ülkenin vazgeçilemez hak ve çıkarları için yapılır, yapılmalıdır. AB hayalcilerinin ve lobicilerinin hedefleri için değil... Asla unutmamalıyız: “Su uyur, düşman uyumaz.”

 

Yunanistan Politikamız

Lozan Anlaşması ve sonrasında kurulan Türk-Yunan dengesi, belli ölçüde 1981’e kadar korunabilmiştir. Ancak bir yandan 1974 Kıbrıs barış harekatı sonrasında Yunanistan’ın ASALA ve benzeri terör örgütlerine Türkiye’ye karşı vermiş olduğu destek ve bir yandan da aynı yıl Yunanistan’ın AB’ye tam üye olması, ayrıca Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne muvafakat etmemiz sonrasında, Türk-Yunan dengesi özellikle siyasal alanda giderek aleyhimize gelişmeye başlamıştır. Bu olumsuz gelişme 1996’da AB ile Gümrük Birliği’ne girişimiz ve özellikle Aralık 1999’da (sözde) aday üye ilan edilmemiz üzerine büsbütün hızlanmıştır. Bu tarihten sonra Türkiye Papandreau’nun düşmanını cebinde taşı taktikli sahte dostluğa dayanan kurnaz tilki politikasıyla Türkiye Atina’ya karşı destek alma uğruna hep sessiz ve şaşı kalmıştır. Bazı  örnekler verelim:

·            Batı Trakya’da Türklere yapılan baskılara ses çıkarılmamıştır. Seçilmiş Müftü Emin Aga’nın yargılanması Lozan’dan doğan açık bir hukuk ihlali olduğu halde, bu konuda Türkiye etkinlik gösterememiştir.

·            Batı Trakya’daki dağlık bölgede bulunan Türk köyleri yabancılara ve özellikle Türklere yasak bölge ilan edilmiş, yıllar yılı bu uygulama sürdürülmüşken, Türkiye bu konuyu uluslararası platformlara ve özellikle AB organlarına taşımamıştır. (Son örneği folklorcularımızın bu köylerdeki bir festivale katılmasının önlenmesidir.)

·            Batı Trakya’daki Türklere ait araziler çeşitli bahanelerle kamulaştırılmış ve bir kısmına eski Sovyetler Birliği’nden göç eden Rumlar yerleştirilmiştir. Buna da seyirci kalınmıştır.

·            Lozan’a açıkça aykırı olduğu halde, Türkiye’nin hemen yanı başındaki kritik bazı Ege adalarının silahlandırılması karşısında tepkilerimiz bir kaç sitem ve dolaylı eleştiriden ibaret kalmıştır.

·            PKK’ya Yunanistan’da verilen açık destek (Lavrion kampı) ve teröristbaşına Suriye’den kaçışı sonrasında yapılan yataklık ve himaye aslında Yunanistan’ın “terörist ülke” ilanı için yeterli eylemler olduğu halde, bu konuları Türkiye, depremlerin yarattığı duygusallık ortamı içinde Papandreau’nun Sirtaki’li oyunlarıyla birden unutuvermiştir.

·            17 Kasım terör örgütünün deşifre edilmesi sonucunda başlatılan ve diplomatlarımıza yönelik katliamlar nedeniyle bizi de yakından ilgilendiren kamu davasının, daha ilk duruşmada süresiz ertelenmesine Türkiye ses çıkarmamıştır.

·            Yunanistan’ın Ermenistan’la stratejik işbirliği anlaşması yapması açıkça Türkiye’nin aleyhine olduğu halde, bu konuda diplomatik bir karşı hamle yapılmamıştır.

Yunanistan politikamızda mevcut ve giderek artan hatalara şu örnekleri de ekleyelim.

·            Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenlik, hayalleri hep zinde tutuluyor, biz ise uyuyoruz. (Üyesi olmaya adeta can attığımız AB’nin, 1994’te bu patriğe, 550 yıldır olmayan Bizans’ın devlet başkanlığı ünvanını verdiğini ne çabuk unuttuk?)

·            Ege’deki karasuları konusunda Türkiye’ye karşı tavır koyamayan Yunanistan, hava sahasının (fır hattı) ihlal edildiği iddialarını sıkça dile getirmiş, hatta bizi AB’ye şikayet etmiştir. Bunlara karşı askerin teknik düzeyde dile getirdiği haklı tepkiler siyasetten yeterli desteği alamamıştır. Tamamen aksine, içimizdeki Verheugen’ler ve Karen Fogg’lar”: TSK’nın bu çok yerinde girişimlerini, AB yolumuza (?) taş konuluyor diye eleştirmiştir.

·            Yunan Başbakanı Simitis’in şu sözleri Türk siyasetinden hemen hiçbir tepki almamıştır: “Kıbrıs (Türkiye’nin) AB pasaportudur ... (Kıbrıs’ın AB adaylığının kesinleşmesi) Helenizim yolunda büyük bir adımdır  ... Kıbrıs’ın (Rum kesimi) AB üyeliği ile ENOSİS gerçekleşmiştir”. Bu bilinçli ve kasıtlı beyanlar bir bakıma Türkiye’yi test etmektir. Bunlara tepkisiz kalmak, devamına cesaret vermek anlamını taşır. Buna ne hakkımız var?

·            Eski defterleri karıştırmaya çok hevesli olan Yunanistan’ın özellikle 27 Haziran 1944’te Çamarya’da (Yunanistan’ın Kuzeybatısında Arnavutların yaşadığı yer) yapmış olduğu Müslüman katliamı (Bkz. Murat Çelik’in 26.6.2003 tarihli Star’daki makalesi) uluslararası platformlara Türkiye tarafından hiç taşınmamıştır.

·            22 yıllık AB üyesi Yunanistan’da Türkler yanında Makedonlar, Ulahlar ve Arnavutlar gibi diğer azınlıklara reva görülen baskıları Türkiye hep seyretmiş, bu konuları AB ve dünya platformlarına, uluslar arası yargı organlarına taşımamıştır.

Sonuç

1.       AB ile şimdiye kadarki ilişkilerde muhatap olduğumuz ulusal onuru zedeleyici çeşitli haksız suçlamalara ve özellikle Kopenhag Kriterleri’ne, can alıcı konularda yeni bazı kriterler (örneğin Kıbrıs, Ege, Güneydoğu, sözde Ermeni soykırımı, K. Irak vb.) ekleme şeklindeki teşebbüslere karşı, “aman ilişkilerimiz bozulmasın, adaylığımız (?) tehlikeye düşmesin” yanlış mantığı çerçevesinde genelde suskun kaldık, aşağıdan aldık ve yapılanları, söylenenleri hep sineye çektik. (AB’nin bu bağlamda bir küstahlığının da Cumhuriyetimizin temeli olan Kemalizm’e dil uzatma olduğu unutulmamalıdır.)

2.       Artık bu pasif ve edilgen politikanın terk edilmesi zamanı çoktan gelmiştir. Çünkü bıçak kemiğe dayanmış, Türkiye’nin geleceğine yönelik tehditler art arda gelmeye başlamıştır. Asla unutulmamalıdır ki; AB ile ilişkilerimizde tam üyelik hayali ve içimizdeki lobilerin etkisiyle ulusal çıkarlarımız konusunda suskun kalmak, bize AB nezdinde hiçbir zaman önem ve itibar kazandırmamış, tamamen aksine AB’nin Türkiye’ye yönelik örtülü niyet ve emellerinde daha cüretkar davranmasına yol açmıştır. 40 yıllık ilişkilerimiz bunun acı örnekleriyle doludur. Artık uyanmamız ve (Rum kesiminin dayatmacı üyeliğine karşı uluslararası hukuk yolu, ayrıca Gümrük Birliği faciası başta olmak üzere) AB ile tüm ilişkileri masaya yatırmamız kaçınılmazdır.

3.       Mucizelere bağlı AB üyeliğimize en büyük engelin Yunanistan olduğu asla unutulmamalıdır. Buna şimdi bir de Kıbrıs Rum kesimi eklenmiştir. Bu engellerin aşılmasında; tepki göstermeme, aşağıdan alma, suskun kalma, sineye çekme ve Yunanistan’ın sahte dostluk oyunlarına kanma gibi yanlış ve pasif politikalarımız hiçbir surette sonuç getirmez. MEGALO IDEA (Bizans’ı ihyayı amaçlayan büyük ülkü) var olduğu sürece, Yunanistan’ın Türkiye politikası asla değişmez. Değişen yalnızca taktiklerdir. Bunlar herkesçe ve özellikle siyasetçilerimizce, önemli bir bölümü maalesef mütareke basınını bile sollayan medyamızca iyice bellenmelidir. Politikada isabetli yorum, doğru tavır için şu çok anlamlı Türkmen atasözü rehberimiz olmalıdır: “Testinin içinde ne varsa, ağzından da o dökülür.”

4.       Bu nedenlerle bir kere daha Müdafaa-i Hukuk olarak haykırıyor ve diyoruz ki; Kıbrıs’ta hiçbir şekilde geri adım atılamaz, AB’nin şantaj ve tehditlerine boyun eğilemez. Gün teslimiyet ve susma günü değil; KKTC’yi yaşatma, tarihimize, haklarımıza ve bunların Kıbrıs’taki simgesi Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş’a her zaman sahip çıkma günüdür.

 

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |